111 Hz ·Bölüm 48 ·15 Kasım 2022 ·24 dk ·2.208 kelime

Tohumlar: Topraktan Uzaya Bir Macera

Tohumlar temel ihtiyaçlarımızdan sosyal yaşantımıza kadar birçok alanda etkili bir role sahip. Küçük ve işlevsiz görünen bu varlıkların, tarihin seyrine nasıl yön verdiklerini konuşacağız

0:00

Herkese merhaba, ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Bu bölüme basit bir soruyla başlayalım diyorum ben. Muhtemelen herkesin cevabını bildiği bir soruyla.

İnsanlığın yaşamını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu şeyler nelerdir? gibi böyle çok temel bir soru. Aslında hepimizin daha böyle hayat bilgisi derslerinden filan hafızasında yer etmiş bir cevabı var. Çok bilindik bir cevabı var bu sorunun. İnsanlar yaşamak için oksijene, suya ve beslenmeye ihtiyaç duyarlar. Doğadaki tüm zorlu koşullara adapte olabilen insanoğlunun eksikliğine dayanıklılık geliştiremediği 3 temel ihtiyaç. Yani en azından şimdilik öyle. İlerleyen yıllarda solungaçlarımız filan çıkarsa başka bir hikayeden bahsedebiliriz elbette ama şu an için sadece bilim kurgu filmlerinde rastlayabildiğimiz türde bir şey bu. Peki ya bu 3 ihtiyaçtan birinin oksijen su ve beslenme insanlık tarihindeki bazı önemli kırılma anlarında çok kritik bir rol oynamış olabileceğini hiç düşündük mü? Hem de bazılarında hikayenin ana kahramanı olarak. Hmm hangisi acaba?

Küçük bir ipucu vereyim size. Can boğazdan gelir.

Beslenme tabii ki. Beslenme su ve oksijen kadar öncelikli bir ihtiyacımız değil belki. Buna dair sıkça karşımıza çıkan çok popüler bir veri de var elimizde üstelik. Yetişkin bir insan ortalama 3 dakika boyunca oksijensiz kalabilir. 3 gün boyunca da susuz hayatta kalabilir. Hiçbir şey yemeden hayatta kalabilme süresi ise 3 haftaya kadar uzayabilir. Bu da açlığa geliştirdiğimiz dayanıklılığın diğer temel ihtiyaçlarımıza kıyasla çok daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

3 dakika oksijensiz, 3 gün susuz ama 3 hafta besinsiz yaşayabiliyoruz.

Yine de beslenme yaşamak için duyduğumuz temel ihtiyaçlardan biri. Peki bu beslenme ile ilişkimiz onu oksijen ve sudan farklı bir konuma oturtan bir özelliğe sahip değil mi sizce de? Beslenme üzerinde insanlık olarak çok daha büyük bir kontrole sahibiz. E düşünün oksijen zaten her daim mevcut. Su ise en fazla şişeleyebilirsiniz. Oysa beslenme dediğimizde içine sosyal hayatı, ekonomiyi, politikayı hatta tarihin akışını etkileyen bir takım unsurları filan da katıyor değil mi? Bunların her biri söz konusu olabiliyor. Bu bölümde bu kapsamlı ihtiyacımızın çekirdeklerinden, tohumlardan bahsedeceğiz. Tohumlarla türümüzün ilişkisini mercek altına alacağız. Hikayelerimizdeki paralellikleri takip edeceğiz. İnsanlığın tohumları nasıl yönettiğini ve tohumların tarihin akışını nasıl değiştirdiğini konuşacağız. Ama öncesinde bir tohum dediğimiz şey nedir? İsterseniz bu konuyu bir aradan çıkaralım şimdi.

Tohumları en yalın biçimde yeni bir bitkinin oluşmasını sağlayabilecek tanecik olarak tanımlayabiliriz. Kabaca testa olarak bilinen kabuk, besin dokusu ve embriyo bölümlerinden meydana geliyor. Çimlenme sırasında bu kabuk açılıyor. Ve embriyo yani bebek bitkiden toprağa bir kök gönderiliyor. İlk yeşil yaprakları filizlenirken besin dokusu tarafından beslenen bu yapı zamanla bizim gördüğümüz o güzel bitkilere dönüşüyor. Genelde birkaç milimetre boyutundaki bu tanecikler ilk bakışta göze işlevsiz gibi görünse de sert kabuklarının içerisinde milyonlarca bilgiyi barındırıyor. Bu küçücük tanelerin etkisi orman veya tarlaların sınırlarının çok ötesine ulaşmış durumda. Düşünsenize gezegenin her yanına yayılmış bir canlı formundan bahsediyoruz. İzin verin size bu konuyu ufak bir alegoriyle açıklayayım. Pazarlama dünyasında bir markanın başarısını ne kadar bilindiği, ne kadar evrensel olarak kullanılabilirliği belirler.

Örneğin dünyanın her yerinde kırmızı kutulu, beyaz logolu gazlı içeceğe erişebilirsiniz. Tüm pazarlama yöneticilerinin rüyalarını süsleyen bu başarının doğal dünyadaki sahipleri ise tohumlar hiç kuşkusuz. Yaşamın olduğu her yerde rastlıyoruz bu taneciklere. Doğal dünya ve insan hayatı arasındaki hayali sınırları aşabilen türlü kabiliyetleri var bu küçük mucizelerin. Dünya florasının %90'ını tohumlu bitkiler oluşturuyor örneğin. Günlük yaşantımızda o kadar sık karşımıza çıkıyorlar ki bazen onlara ne kadar bağımlı yaşadığımızı unutabiliyoruz. Aslında bir bakıma tohumların dünyasında yaşıyoruz demek daha doğru olur. Sabahları içtiğimiz çay ya da kahveden yediğimiz simide kadar hatta üzerimize giydiğimiz kıyafetlere kadar her yerde tohumlara rastlayabiliriz. Bize yiyecek, yakıt, yağ, baharat gibi şeyleri de veriyorlar. Onlar sayesinde ekmek, pirinç ya da cevizin varlığından haberdarız. Yani tohumlar için hayatın tam zamanlı personeli diyebiliriz.

Ve bu tohumlar yaşantımız üzerinde çok temel değişimlere sahipler. Hatta denebilir ki insanlık tarihi bir bakıma tohumların tarihi olarak bile okunabilir. İşte bu küçük taneciklerin hangi hikayelerin yazılmasına aracı olduğunu, bizim tarihimizin akışına nasıl yön verdiğini anlayabilmek için ufak bir zaman yolculuğuna çıkmamız gerekiyor. Hazırsanız ilk durağımız...

Neolitik çağ. Tohumlar insanlık tarihinin akışını şekillendirdi demiştik öyle değil mi? Bunun önemli bir sebebi var. Çünkü tohumların sahip olduğu pek çok özellik tıpkı insanlarda olduğu gibi karada yani toprakta evrimleşti. Bu da bizi topraktan verim aldığımız o ilk dönemleri incelemeye yöneltiyor. Bundan 15 bin yıl kadar önce insanlar avcı ve toplayıcı bir yaşantıya sahipti. Yani günlerini işte meyveleri, yemişileri, bitkileri ya da avları aramakla geçiriyorlardı. Esas av kaynaklarıysa balıklardı çoğunlukla. Bu sebeple o mesken tuttukları yerler genellikle deniz kıyılarına yakın yerler olmuştu. Deniz yaşamı hem bereketliydi hem de insanlık için tehlikeli bir takım canlılardan da uzaktı. Mesela bir aslanın, devasa bir mamutun ya da vahşi bir ayının deniz kenarında karşılarına çıkması pek de olası değildi. Burası insanlar için güvenli bir limandı. İşte böyle günlerini yemek aramakla geçiren, böyle küçük gruplar halinde bir arada dolaşan bir türdük.

Fakat yeryüzünde karşılaştığımız şeyleri duyduğumuz merak, böyle sönmek bilmez bir ateş gibiydi. İşte tam da bu noktada yolumuz tohumlarla kesişti. On binlerce yıl önce insanların dikim ve hasat eylemlerine duyduğu merak, zamanın akışında çok kritik bir kırılma anının yaşanmasına sebep oldu.

Tarımın başlamasına. İnsanlar için tohumların içerdiği enerjiyi açığa çıkarmak anlamına geliyordu, tarım dediğimiz şey. Bazı antropologlar ve biyologlar, tohumların olmadığı bir dünyada Homo sapiens'in asla evrimleşemeyeceğine inanıyor. Tohumlar belki de diğer tüm doğal varlıklardan daha çok bizim modern uygarlığımızın yolunu açtı. Arkeolojik bulgular, farklı coğrafyalarda birbirinden habersiz yaşayan insan topluluklarının tarımla uğraştığını gösteriyor bize. Bölgede doğal yollarla yetişen tohumların bir nevi evcilleştirmesiyle başlamış bu faaliyetler. Güneydoğu Asya'da pirinç, Meksika'da mısır, Güney Amerika sahillerinde patates. Bunlar bilinen ilk mahsuller ama tabii baş rolü tahıllar üstleniyor. Zira hemen hemen her erken dönem uygarlığının kurulmasında önemli payları var.

Tarımın tam olarak ne zaman başladığına dair çok net bir bilgi yok tabii elimizde. Fakat genel kanı böyle M.Ö. 9500-8500 aralığındaki bir dönemde başladığı yönünde. Başlangıç noktasının da Mezopotamya bölgesi olduğu düşünülüyor. Başta buğday olmak üzere bu bölgede bol sayıda tahıl çeşidi yetişiyormuş. Doyurucu oldukları kadar gıda fazlası da yaratabilen mahsuller bunlar. Böylece şehirlerin kurulması, yerleşik hayata geçilmesinde çok doğrudan etkisi olmuş buğdayın. Yani medeniyetin doğduğu yer Mezopotamya'dır ifadesi öyle laf olsun diye söylenmiş bir şey değil. Bu söylemin ortaya çıkmasının baş kahramanlarından biri tohumlar. Tabii tohumların tek etkisi tarımı başlatmaları değil. Bu biraz dominataşı etkisine benziyor aslında. Tarımın başlamasıyla birlikte insanlığın kaderi baştan başa değişiyor çünkü. Tarımla birlikte insanlar iş bölümü de yapmak zorunda kalıyorlar. Kimisi toprağa tohumları ekerken kimisi barınma ve depolama alanları inşa ediyor.

Kimisi de daha iyi tarım aletleri yapmaya uğraşıyor. Yani tohumlar dolaylı olarak mesleklerin ortaya çıkmasına olanak sağladı diyebiliriz. Ekonomiye doğru atılmış ilk adımlardan biriydi bu. Şimdi bu adımları konuşacağız ama öncesinde bölüme kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde yolculuğumuza bir sonraki duraktan kaldığımız yerden devam edeceğiz. Evet. Günümüzde sahip olduğumuz birçok politik ve ekonomik bilginin hayat bulduğu Roma'dayız şu anda.

Pek çok savaştan dört başı mağrur bir şekilde çıkmış imparatorluğun son günlerinde.

Gerek buğday ve gerekse diğer tahıllar burada da insanlığı etkisine almış durumda. Başkent sokaklarında sesleri çınlayan madeni paraların üzerine bile bir demet buğday motifi işlenmiş. İlk olarak sosyal reformun en büyük savunucularından Gaius Gracius çabalarıyla ortaya çıkan tahıl yasasına göre devletin halka tahıl desteğinde bulunduğu da biliniyor. Yani tohumlar burada önemli bir siyasi araç olarak karşımıza çıkıyor.

Bundan biraz daha önemli bir etkisi de var Roma üstünde. İmparatorluğun çöküşünde çok önemli bir rol oynuyor.

Roma'nın çöküşünü artan enflasyondan tutun, zehirli su tesisatlarının zihinsel sağlık sorunlarına yol açmasına kadar bağlayan birçok tarih görüşü var. En yaygın tahminlerden biri de imparatorlukta yaşanan gıda kıtlığı. Roma tahıl ihtiyacının çok önemli bir kısmını Kuzey Afrika bölgesinden sağlıyordu. Tahıl kaynaklarının büyük bölümünü temin ettikleri Kartaca'nın Vandal Krallığı tarafından kuşatılmasıyla birlikte tahıl erzaklarını kaybetmiş Romalılar. Bu da gıda fiyatlarının artışına yol açmış ve sonrasında da kıtlığa sebep olmuş. Besine ulaşamayan halk büyük isyanlar çıkarmış. E ne demiştik? Can boğazdan gelir. Oradan kesintiye gitmeyeceksin. M.S. 408'de Vizigotlar Roma'yı kuşattığında şehrin tahıl kaynakları neredeyse tükenmiş. Tahıl kaynakları tükenince lejyonlar da gardını indirmiş. Onlar gardını indirince de Roma düşmüş. Kısaca Batı Roma İmparatorluğu'nun sonunu getiren en önemli aktörlerden biri de tohumlar olmuş.

Sadece Roma İmparatorluğu da değil, Bolşevik devrimi, uluslarbaharı. Buna benzeyen devrimlerin temeline indiğinizde karşımıza hep gıda krizleri çıkıyor. Yani tohumlar devletlerin ulusların kaderini belirleyebiliyor. Tohumların her alanda hayatımıza etki ettiğinden bahsettim ya. İşte bu iddianın altını doldurayım şimdi. Bunda kararlıyım. O yüzden atlayın yine zaman makinesine. Şimdi yeni durağımıza gidiyoruz.

1723 yılında Atlantik Okyanusu'nun ortasında sakince duran bir Fransız ticaret gemisinin güvertesindeyiz şimdi. Bir aydan fazla bir süredir akıntılarla ve yelkenlerini dolduran rüzgarlarla sürükleniyor bu gemi. Kolomb'un aynı yolculuğu yapmasının üzerinden 200 yıldan fazla zaman geçmiş ve artık bu transatlantik kıtalar arası seyahatler çok olağan bir hal almış durumda. Fakat bu yolculuğun kaderini belirleyen başka bir kahraman var.

Cebeli Tarık açıklarında ölümcül bir fırtınadan sağ çıkmış, Tunuslu korsanlara yakalanmaktan kıl payı kurtulmuştu bu gemi. Ekvator bölgesinde sıkışmış mürettebatının tatlı su kaynakları o kadar azalmıştı ki Geminin kaptanı suyu karneye bağlamak zorunda kalmıştı. Gemide bulunan gezginler arasındaki bir genç ise diğerlerine kıyasla biraz daha fazla susamıştı çünkü su payını tropikal bir çalıyla paylaşıyordu. Başlarda bu bitkiye gösterdiği özenin beyhude bir çaba olduğu notunu düşmüş seyahat güncesine. Fakat o saksıda yetişen cılız fidan bir süre sonra Orta ve Güney Amerika'nın ekonomisini ve dünyanın sosyal yaşantısını değiştiriyor. 40 yıllık hatırlara vesile olacak bir bitki bu.

Tahmininiz var mı?

Evet. Kahve. Etiyopya'da ortaya çıkan, oradan önce Arabistan'a ardından da Osmanlı'ya gelen ve yeni bir kültür oluşturan egzotik bir bitki. Bu bitkinin genç deniz subayı Gabriel Mathieu de Clio'nun eline nasıl geçtiği de bir tartışma konusu. Çünkü kendisi Karaipler'de bulunan Martinique adasına 3 fide ile ayak basmış. Bu 3 fide daha sonra kahve piyasasını ele geçirecek olan Güney Amerika'daki kahve ormanlarının da ilk fideleri.

Şimdi bu kahve çok ilginç. Çünkü alkollü içecekler işte bir uyuşukluk hissi getiriyor. Bunun aksine kahve insanı uyanık tutuyor. Daha da üretken yapıyor. Avrupa'da kahve çok tutuyor. 18. yüzyılda sosyal ve kültürel alanlarda belirleyici bir unsur oluyor kahve. Birçok Avrupa şehrinde tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi kahvehaneler açılıyor. Özellikle Viyana'da. Orta çağın birahanelerinin ve tavernalarının yerini yavaş yavaş kahvehaneler alıyor. Özellikle de yaratıcı insanların buraları mesken tuttuğu biliniyor. Bununla ilgili bir video yapmıştım hatırlarsanız. Mesela ünlü besleci Bach. Bu dahi müzisyen kahveye olan aşkıyla da biliniyor. Birçok çalışmasını Leipzig'in en ünlü kahvehanesi olan Cafe Zimmermann'da şekillendirmiş Bach. Burada dinletiler gerçekleştirmiş. Günde 3 küçük fincan kahve içmezsem ızdırap içinde buruşmuş ve kızarmış bir keçiye dönüşürüm gibi. Birçok da iddialı bir sözü var bu.

Sonra evren hakkında fizik hakkında çok büyük buluşlara imza atan Isaac Newton var. Londra'daki uğrak mekanlarından birisi yine bir kafe. The Grishen Coffee House. Müzisyenleri saydık. Fizikçileri saydık. Siyasi düşünürler de kahvehanelere gidip gelirmiş. Mesela Maximilian Robespierre Fransız devriminin diğer öncüleriyle birlikte sık sık kafelerde buluşulmuş. O da kafe Prokop'ta bir araya geliyorlarmış. Gördüğünüz gibi tohumların etkisi birbirinden çok farklı alanlarda, birbirinden çok farklı dönemlerde gösteriyor kendisini. Fakat yolculuğumuzun henüz sonuna gelmedik. Bölüm boyunca zamanın gerisini ışınlamıştık hep bu zaman makinemizi. Peki bugün neler yapıyor bu enteresan varlıklar? Bir de ona bakalım isterseniz. Daha da önemlisi yarın için neler planlıyorlar acaba? Hadi gelin şimdi de bunun peşine düşelim biraz. Yarına dair böyle kehanetlerde bulunalım, kahinlik yapmaya çalışalım.

Tarım devriminin tarihimizde ne kadar önemli bir kırılma anı olduğundan bahsetmiştik. Ancak bu gelişmenin uzun vadede yarattığı pek çok dezavantaj da oldu. Mesela kontrolsüz genişlemenin yarattığı su kıtlığı, karbon salınımı ve iklim dengesinin bozulması gibi önemli bazı problemlere yol açtı. Gezegenimizin %40'ı tarım arazisinden oluşuyor. Fakat buna rağmen dünya nüfusunun besin ihtiyacını karşılamakta zorluk çekiyoruz. Her gün yaklaşık 5 milyon kilogram besin tüketiliyor gezegenimizde. Üstelik Birleşmiş Milletler bu aranın 2050'ye kadar %70 civarında artacağını da öngörüyor. Şimdi böylesine bir artış, böylesine bir ihtiyaç varken tabii yeni tarımsal yaklaşımlar geliştirilmek zorunda. Yeni bir tarım devrimi ihtimali üzerine çalışmalar yapıyor bilim insanları. Biyolojik çeşitliliği koruyarak, su kaynaklarını muhafaza ederek, kirliliği ve sera gazı salınımını azaltarak var olan tarım arazilerinin mahsullerini arttırmak zorundayız.

Size garip gelecek fakat bunun en akılcı çözümlerinden biri GDO'lar.

GDO yani genetiği değiştirilmiş organizmalar. Evet ilk duyuşta hemen yüzümüzü ekşitmemize sebep olabiliyor. Bu da normal çünkü GDO'lar üzerine pek de iyi bir algıya sahip değiliz. Fakat birçok bilim insanı biosferi kurtarabilmek için en etkili çözümlerden biri olarak değerlendiriyor GDO'ları. Aslında tarım da tohumlar açısından bir tür genetik değiştirme işlemiydi. Eğer gen yayılımının önüne geçebilirsek yani GDO'lu bitkilerin sahip olduğu o yeni genlerin organik bitkilere geçmesini önlersek gıda sorumumuza ciddi ciddi bir çözüm bulabiliriz. Yine seri üretim alışkanlıklarımızı düzenleyebilirsek vitamin değeri yüksek, iklim değişikliğine dayanıklı ve çok daha besleyici mahsuller elde edebiliriz. Bu tarım ya da gıda tedariğine dair arayışlarımız sadece GDO'dan ibaret değil tabii. Alın size bir örnek daha. NASA'daki bilim insanları uzun uzay görevleri için yeni depolama ve hayatta kalma stratejileri geliştirmek üzerine çalışıyorlar.

Bu amaçla yine tohumlardan faydalanılıyor. Uluslararası Uzay İstasyonu'nun dışına bir fesleğen tohumu monte edildi mesela. Bir yıldan fazla bir süre orada uyuyan bu küçük çekirdekler en nihayetinde normal bir şekilde filizlenebildi. Bu da insanlığın geleceğinde yoldaşının yine tohumlar olabileceğine dair önemli bir işaret. Ya da başka türlü düşünelim. Bölümün başlarında tohumlar dünyasında yaşadığımızı söylemiştik değil mi? Ya bu enteresan varlıklar uzaya yolculuk yapmak için insanları kullanıyorlarsa? Nasıl? Yeterince çılgın bir teori gibi geldi mi kulağınıza? Ancak tohumların türümüz üzerinde devasa bir etkisi olduğu gerçeğini bu paranoyakça teori bile değiştiremiyor. Doğa tohumları sindiremez bir hale getirmeye özen göstermiş. Yani meyvesi yense de kendisi sadece ekilebiliyor. Dolayısıyla bu tanecikler tüm ayrıntılı ve dikkat çekici özellikleriyle gelecek nesillere fayda sağlayabildiği sürece varlıklarını sürdürebilecek.

Başka bir deyişle geçmişten geleceğe somut bir bağ oluşturarak kültürleri, biyolojik çeşitliliği ve doğanın ritmini dünyanın yeni misafirlerini hatırlatacak toprağın altındaki bu kahramanlar...

Kaynaklar (10)