
Uşakların Üstü, Aşçıların Altı: Bach’tan Beethoven’a
Mozart'ın saraydan dövülerek atılması neden normaldi? Bach'ın belediye memurluğundan Beethoven'ın prenslerini mahkemeye verdiği güne uzanan üç kuşaklık bir kopuşu izliyoruz. Maaş bordrosundan telif hakkına giden bu yolda "bağımsız sanatçı" fikrinin nasıl icat edildiğini inceliyoruz.
8 Haziran 1781 Viyana'da bir sarayın bekleme odasındayız arkadaşlar. Kapının önünde bir adam volta atıyor. 25 yaşında ufak tefek çocukken geçirdiği çiçek hastalığının izleri hala yüzünde ve elinde bir dilekçe var. Haftalardır bu dilekçeyi kabul ettirmeye çalışıyor. İstifa dilekçesini. Efendisinden yani Salzburg Başpiskoposundan ayrılmak istiyor. Tam 3 kez geldi, 3 kez geri çevrildi ve bugün 4. gelişi. Kapı açılıyor ama içeri buyur edilmesi için değil, sarayın görevlilerinden Kont Arko çıkıyor karşısına. Arko'nun unvanı Baş Mutfak Nazırı bu arada. Aklınızda tutun çünkü birazdan lazım olacak. Beyefendi lütfen ekselanslarımı dilekçem iletin. Sadece görevimden azat edilmek istiyorum. Nankör adam. Kaçıncı oldu bu? Başpiskopos ekselanslarının senin gibileri ayıracak vakti yok. Defol git buradan şimdi.
Tartışma kısa sürüyor. Kont dilekçeyi almıyor. Onun yerine genç adamın ertesi gün babasına yazdığı mektuptaki kendi ifadesiyle söyleyelim, onu kıçına bir tekmeyle kapıdan dışarı atıyor.
O tekmeyle en adam Wolfgang Amadeus Mozart arkadaşlar. Yaşayan belki de en büyük müzik dehası. Bir saray görevlisinin tekmesiyle merdivenlerden aşağı yuvarlanıyor ve o gün Viyana'da kimse bu sahneyi bir skandal olarak görmedi çünkü sistem tam olarak böyle çalışıyordu. Müzisyen bir hizmetkardı. Hizmetkar haddini aşarsa kıçına tekmeyi yerdi.
Peki nasıl oldu da bu tablo değişti? Tekmelenen hizmetkarlar prensleri kapılarında bekleten sanatçılarına nasıl dönüştü? Bu bölümde size üç kişinin hikayesini anlatacağım. Bir memurun, bir kumarbazın ve bir kapı çarpanın. Ve bu bölüm boyunca duyacağınız her nota anlattığım bu insanların kendi el yazısından olacak.
Bugün günümüzde bağımsız sanatçı gibi lafları çok rahat kullanıyoruz değil mi? Bağımsız müzisyen, bağımsız yazar, bağımsız oyun stüdyosu bile. Sanatçının kendi işinin sahibi olması bize çok doğal geliyor ama bu fikir o kadar da doğal değildi bir zamanlar arkadaşlar. Bu fikir bir icat sonuçta ve her icat gibi bir bedeli, bir tarihi, bir de bedelini ödeyen bazı öncüleri var. O yüzden bu bölümde biraz müzik tarihinden söz edeceğim size, müzik tarihi anlatacağım ama aslında anlatacağım şey bir çeşit iş modeli devrimi de diyebiliriz. Maaş bordrosundan telif hakkına, üniformadan imzaya giden üç kuşaklık bir yol bugün konuşacağımız şey. Ve hikayemize Mozart'a atılan tekmeden yaklaşık 60 yıl önce Leipzig şehrinden başlamak istiyorum. Karşınızda Johann Sebastian Bach. Bugün adı klasik müzikle neredeyse eş anlamlı olarak anılıyor Bach'ın. Ama 1723 yılında Leipzig Belediye Meclisi onu işe alırken tutunaklara düşülen not özetle şöyle.
En iyi adayları alamadık, vasat olanla idare edeceğiz.
Evet yanlış duymadınız Bach o işe üçüncü tercih olarak girmiş. Peki neymiş bu iş? Şehrin kilise müziği müdürlüğü. Ama şu detaya dikkat etmemiz lazım. Bach'ın işvereni kilise falan değil. Belediye meclisi. Bach bir devlet memuruydu arkadaşlar. Sözleşmesinde neler vardı neler. Her pazar ayini için müzik yazacak mesela. Her pazar ayini için. Okulda çocuklara şan dersi verecek. Hatta latince dersi verme yükümlülüğü bile var. Bach bu maddeyi kendi cebinden para ödeyip başka birine devretti gerçi ama. Düşünsenize tarihin en büyük bestecisi dil bilgisi dersinden yırtmak için maaşından kesinti yapıyor. Ve üretim temposu ilk yıllarında Bach neredeyse her hafta yeni bir kantat yazdı. Her hafta. Bugün bir sanatçı pop albümünü işte 3-4 yılda falan bir çıkarıyor değil mi? Bach her pazar sabahına o hafta yazılmış, o hafta profe edilmiş yepyeni bir eserle çıkıyordu. Şu an arkada çalmakta olan duyduğunuz bu eser de o haftalık siparişlerden biri.
Bu sipariş kelimesini de bilerek kullanıyorum. Çünkü kimse ona işte içinden geleni yaz falan demiyordu. Takvim neyse, ayin neyse o yazılıyordu. Deha bu mesai saatleri içinde adeta çalışıyordu. Öyle bir yerlerden ilham falan gelerek değil. Tabii Bach bu düzene sessizce boyun eğen biri de değil onu da söyleyelim. Meclisle sürekli kavga ediyormuş. Hep böyle daha iyi müzisyenler istemiş. Daha fazla bütçe istemiş. Kendisine karışılmamasını istemiş doğal olarak. Kavga ettiğim müzisyenleri sokakta sopayla kovalarmış. Meclis tutanaklarında Bach hakkında düşünmüş bir yorum var ki, hayatının özeti gibi adeta. Islah olmaz demişler. 1730 tarihli tutanakta duruyor bu ifade. Ama bakın, ıslah olmaz dediler ama işten de atamadılar. E Bach da istifa etmedi. Çünkü sistem buydu. İki tarafın da birbirinden memnun olmadığı ama kimsenin kapıyı çarpıp gidemediği bir ömürlük zorla nikah gibi bir şey. Bach 1750 yılında öldüğünde Avrupa ne kaybettiğinin farkında mıydı acaba arkadaşlar?
Değildi tabii. Ölüm ilanları ondan öncelikle usta bir orkçu olarak bahsediyordu mesela. Çalgıcı yani. Besteleri modası geçmiş bulunuyordu daha o zamanlar. Yeni kuşak böyle daha sade, daha zarif bir tarza geçmişti bile. Ve burada hikayemizin bugün en az bilinen bir kahramanı da devreye giriyor. Oğlu Carl Philipp Emanuel Bach. Şimdi size garip gelecek belki ama 1780'lerde birine büyük Bach falan deseniz aklına gelen kişi Johann Sebastian Bach değil. Bizim bildiğimiz Bach değil. Bu Carl Philipp Emanuel oluyormuş. Yani oğul babadan ünlüymüş o zamanlar. Prusya kralının sarayında çalmış. Sonra Hamburg'un müzik direktörü olmuş. Klavye üzerine yazdığı kitap bütün Avrupa'da ders kitabı haline gelmiş. Ve rivayete göre Mozart onun için o babadır, biz de onun çocuklarıyız falan gibi laflar etmiş. Ve işte bu ünlü oğul kendi parlak kariyerinin ortasında kendisinden başka kimsenin umursamadığı bir işe ömür verdi.
Babasının el yazmaları. Onları korudu. Notaları topladı, sakladı. Hatta babasının ölüm ilanını bizzat kaleme aldı. Babası tarihe karışmasın, unutulmasın diye nöbet tutan bir oğul olarak düşünebiliriz onu. Ve onun tuttuğu bu nöbet olmasaydı bugün Johann Sebastian Bach diye bir ismi hiç bilmiyor, duymamış olabilirdik.
Nitekim onun isminin asıl dirilişi ölümünden 79 yıl sonra geldi. 2009'da Felix Mendelssohn aslında 20 yaşında bir besteci Berlin'de Matta pasyonunu yeniden sahneledi ve Avrupa bir anda böyle donup kaldı. Meğer unuttuğumuz adam buymuş. O akşam seslendirilen notalar Mendelssohn'un eline Carl Philipp'in koruduğu miras sayesinde gelmişti.
Yani bu Bach'ın hikayesinden alabileceğimiz şey şu olabilir arkadaşlar. Eğer sistemin içinde kalırsanız sistem sizi besler ama aynı zamanda sizin tanımınızı da yapar. Bizim eskilerin de işiyle yani orada ne uzarsın ne de kısalırsın. Bach'a ömrü boyunca ne olduğu soruldu. Cevap ne? Memur. Ne yapmak istediği sorulmadı. Peki ya biri çıkıp ben bu soruya kendim cevap vereceğim derse? Şimdi bölümün başındaki tekmeye geri dönebiliriz ama önce o tekmenin neden atıldığını daha iyi anlamamız lazım. Mozart, Salzburg Başpiskoposu Koleredo'nun maaşlı çalışanı. O da memur. Ve konser sezonu için Viyana'ya getirilmiş ve orada bir şeyi net bişimde görmüş. Bu şehir yeteneğine para ödemeye hazır insanlarla dolu. Ama efendisi izin vermiyor. Kendi konserini veremiyor. Kendi öğrencisini alamıyor, yetiştiremiyor. Davet edildiği soylu evlerine bile gidemiyor. Ve bir mektubunda sarayın yemek düzenindeki yerini yazmış babasına.
Mozart'ın sofradaki respi rütbesi neydi biliyor musunuz arkadaşlar? Uşakların üstü aşçıların altı. Şefin altında yani.
Uşakların üstü aşçıların altı. Şimdi bölümün başındaki o detay yerine daha iyi oturmaya başladı değil mi? Mozart'ı kapıdan tekmeleyen Kont Arko'nun unvanı neydi demiştik? Baş mutfak nazarı. Yani Mozart'ı tarihin en meşhur tekmesiyle o sokağa atan adam protokolde aşçılardan sorumlu kişi. Aşçıların da üstünde. Sistem Mozart'a yerini hatırlatmak için en uygun ayağı seçmiş yani. İşte Mozart'ın 1781'de yaptığı şeyin büyüklüğü de burada. İstifa etmiş arkadaşlar. Böyle yedek bir planı falan olmadan. Babasının bütün itirazlarına rağmen. Avrupa'da örneği neredeyse hiç olmayan bir şeye kalkışmış. Maaşsız müzisyenlik yapmaya. Yani bugünkü kelimelerle söylemeye çalışalım. Mozart tarihin ilk büyük freelancer. Serbest çalışan sanatçısı. Ve ilk yıllar tabii bu bir kumar ve kumarı muhteşem bir şekilde ödediğini de bize gösteriyor. Ne yaptı Mozart biliyor musunuz? Bugün gayet bize normal gelecek bir model kurdu kendisine.
Abonelik sistemi. Abonelik konserleri düzenledi. Dinleyiciler sezon başında ona ödeme yapıyordu. Mozart da sezon boyunca kendi eserlerini kendi organizasyonuyla sahneliyordu. Çok modern bir model değil mi? 1784'te babasına gururla bir liste bile göndermiş. 174 tane abonem var. Bugün herhalde YouTube'da da bir kanal açardı ve 17 174 milyon filan abonesi olurdu. Neyse. Bu 174 kişilik abone listesinde Viyana'nın kaymak tabakası var bu arada. Ders vermiş, notalar yayınlamış, operalar yazmış. 1784 ile 1786 arasında bu işte serbest çalışan Mozart'ın altın çağı. Piyano, konçertolarının en büyükleri, bildiğimiz meşhur eserlerinin çoğu bu 3 yılın içinde yazılmış. yani Mozart siparişi filan beklemiyormuş artık. Kendi talebini kendi yaratmaya başlamış. Ve şu arkada çalmakta olan uvertur var ya, o da bu dönemin ürünü. Figaro'nun düğünü. Konusuna dikkat edelim şimdi arkadaşlar. Kurnaz bir hizmetkarın Efendisi olan kontu alt etmesini anlatıyor.
Üstelik operanın dayandığı tiyatro oyunu tehlikeli bulunup yasaklanmış bir metin o yıllarda. Yani tekmelenen hizmetkar 3 yıl sonra sahneye çıkıp hizmetkarın kontu yendiği bir opera yazıyor. Ve Viyana bunu ayakta alkışlıyor. Nasıl intikam? Peki sonra ne oldu? Sonra ekonomi oldu arkadaşlar. 1788'de Avusturya Osmanlı ile savaşa girdi. Aristokrasi cepheye ve tabi tasarrufa çekildi. Konser hayatı kuruyup gitti. Aboneler erimeye başladı. İşte serbest çalışan freelance insanların sanatçıların kaderi de böyle bir şey zaten. Piyasa yükselirken herkesten hızlı yükselirsiniz. E piyasa düşerken de ilk siz düşersiniz. Tekmeyi yersiniz. Mozart borç mektupları yazmaya başladı. Notalar yazmak yerine. Tamamen sefalete düşmedi ama sarayın ona bağladığı küçük bir besteci maaşı vardı çünkü. işler yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Ama 1791'in aralık ayında 35 yaşında hastalanıp öldüğünde masasında sadece işte o borç mektupları ve yarım kalmış bir eser bekliyordu. requiem duruyordu. başlıyor. Bach'ın son eseri de yarım kalmıştı. Mozart'ın lacrimosa'sı da. lacrimosa'sı da. İkisi de nota yazarken öldü. Ama aradaki fark şu. Bach bir memur olarak öldü. Mozart bir girişimci olarak. biri güvencenin içinde unutulup gitti. öteki riske atıldı ve işte o risklerin içinde tükendi. işte burada takvimlerimize bakmamız lazım. 1791 Mozart'ın gömüldüğü yıl. Aynı yılın Temmuz ayında Paris'te 100 bin kişi bir cenaze alayına katıldı. Taşınan tabutun içindeki adam 13 yıl önce ölmüştü ama Fransa onu mezarından çıkarıp ulusal kahramanların gömüldüğü pantheona zafer alayıyla taşıyordu o sırada. Aralık ayında bir deha ortak mezara sessizce indirilirken Temmuz ayında ölü bir yazar kral gibi karşılanıyordu. O yazarın kim olduğunu ve hizmetkarların dünyasını hangi kıvılcımın ateşe verdiğini anlamak için 65 yıl geriye başka bir dayak sahnesine daha gitmemiz gerekiyor. Ama kısa bir ara verelim şimdi.
Dönüşte yine Paris'teyiz.
Yıl 1726 yer Paris. Karşımızda 31 yaşında bir yazar François-Marie Arouet. Ama bu adı kimse kullanmıyor çünkü kendisi bir marka yaratmış bile. Voltaire. Bourjois bir noterin oğlu bu genç. Zekasıyla, kalemiyle, kıvrak diliyle Paris aristokrasisinin bütün salonlarına girmiş durumda. Düklerle yemek yiyor. Prenseslerle şakalaşıyor. Ve işte bu genç Voltaire samimi olarak inanıyor ki bu insanlar onun dostu. Yeteneğinin o sınıf duvarını geçtiğini, onu erittiğini sanıyor. Bir akşam bir tiyatroda soylu bir beyefendiyle şövalye Rohan Chaboy'la laf dalaşına giriyor. Şövalye Voltaire'in uydurma adıyla alay ediyor. Mösyö Voltaire mi? Mösyö Arouet mi? Gerçek soyadınız ne sizin sahi? Voltaire'in cevabı rivayetlerde birkaç farklı biçimde aktarılıyor ama özü şu. Salon buz kesiyor arkadaşlar. Bourjois'in biri bir Rohan'a, Fransa'nın en eski hanedanlarından birinin üyesine işe yaramaz bir soysuz olduğunu söyledi az önce.
Şövalye'nin cevabı birkaç gün sonra geldi. Voltaire bir akşam yemeğindeyken aşağı çağrıldı. Sokakta Rohan'ın uçakları çevirdi onu ve efendileri arabasının penceresinden izlerken Voltaire'i sopalarla dövdüler. Rivayete göre Rohan uçakları da tek bir talimat vermiş. Kafasına vurmayın. Oradan hala iyi bir şeyler çıkabilir.
Peki Voltaire'in soylu dostları ne yaptı dersiniz?
Hiçbir şey arkadaşlar. Hiçbir şey yapmadılar. Yemeğinde misafir olduğu Dük şikayetçi olmayı reddetti. Salonlar bir anda onu duymazdan geldi. Sağırlaştı. Hatta olayı gayet komik buldular. Yazarın teki dayak yemiş. Ne var ya bunda?
Voltaire düello talep edince asıl skandal oldu. Bir noter oğlunun bir Rohan'a kılıç çekmesi düşünülemezdi bile o devirde. Ve düello talepinin cezası olarak Bastil zindanına kapatılan, dövülen yine Voltaire'in kendisi oldu. Dayağı yiyen hapse girdi. Dayağı attıran operaya gitmeye devam etti. Eski düzenin adalet anlayışı tam olarak böyle bir şeydi. Voltaire hapisten bir şartla çıktı. Sürgün. İngiltere'ye gitti ve orada kafası allak bullak oldu. Gördüğü ülkede yazarlar hapse değil, parlamentoya giriyordu çünkü. Newton bir bilim insanı olarak krallar gibi gömülmüştü. Voltaire bu gözlemleri uzun uzun uzun yazdı. Fransa'da kitapları yasaklandı. Cellat tarafından halka açık bir şekilde yakıldı. Ama kitap yapmanın tarihte genelde tek bir sonucu olur arkadaşlar. Satışları patlatır. Satışları patlatır. Yasak kopyalar elden ele dolaşmaya başlar. Fransa'nın okuyan sınıfı kendi düzenine dışarıdan bakmayı işte bu şekilde Voltaire'den öğrendi.
1778'de kendisi öldü. Fransız devrimini göremedi yani. Bastille'in yakılışına daha 11 yıl falan vardı ama devrimi yapacak olan kuşak onun kitaplarıyla büyümüştü. Onunla yetişmişti ve 1791'de işte o kuşak Voltaire'in naaşını Pantheon'a taşırken onu sopayla dövdüren Fransız aristokratları ya sürgündeydi ya da çok daha karanlık bir sona doğru gitmişlerdi. Onu sopalatan, dövdükten sonra ona gülen, adalet talebini hapisle cevaplayan o dünyayı Voltaire okuyarak büyüyen bir nesil bitirdi, sona erdirdi. Tiyatrodaki o cümle Voltaire'in kendi bilebileceğinden çok daha doğru çıktı yani. Bugün Rohan Shabo adını sadece bir dipnot olarak anıyoruz değil mi? Voltaire'i bir zamanlar dövdüren adam. Sadece kehanetini tutmasını görmeye maalesef Voltaire'in ömrü yetmedi. Devrim sanat tarihi açısından da bir kırılmaydı yani arkadaşlar. Saraylar ve kiliseler yani bin yıllık iki büyük işveren sarsılırken yeni bir işveren doğuyordu.
Halk konser biletleri satın alan, nota satın alan hatta evine piyano alıp koyan, gazetede eleştirileri okuyan bir orta sınıf halk. Nota yayıncılığı patlamaya başladı. Piyano üretimi de aynı şekilde ve en önemlisi yeni bir fikir dolaşıma girdi. Deha fikri. Sanatçının bir zanaatkar değil, kural tanımayan, doğaüstü yetenekli, özel bir insan türü olduğu fikri. Ve artık sahne hazırdı. Tek eksik o sahneye çıkıp rolü sonuna kadar oynayacak biri. Mozart'ın ölümünden neredeyse tam bir yıl sonra, 1792'nin Kasım ayında, Bondan Viyana'ya 21 yaşında bir genç geldi. Valizinde birkaç beste, cebinde Bon soylularının referans mektupları filan vardı. Adı Ludwig van Beethoven'dı. Ve bu genç adam, Mozart'ın kurduğu o serbest sanatçı modelini alıp yaşatacaktı. Beethoven'ın farkını bir sahneyle anlatayım sizlere. Yıl 1806, Beethoven en büyük destekçilerinden, Prens Lichnovski'nin Taşra'daki malikanesinde misafir.
Malikane o sırada işgalci Fransız subaylarıyla dolu. Prens akşam yemeğinde misafirlerine hava atmak istiyor. Ve Beethoven'dan subaylar için piyano çalmasını rica ediyor. Beethoven reddediyor. Prens ısrar ediyor. Hatta yarı şaka yarı ciddi ısrarın dozunu arttırıyor. Ve Beethoven bir hizmetkarın asla yapamayacağı bir şey yapıyor. yapıyor. Kapıyı çarpıp gece Yenin içine sağanak yağmura doğru yürüyor. Kolunun altında da yeni sonatının el yazması var.
O el yazması bugün Paris'te Fransız Milli Kütüphanesi'nde duruyor arkadaşlar ve sayfalarının üstünde o gecenin yağmur lekeleri hala görülebiliyor. Eser Apasionata. Dinlediğiniz şey bir istifanın ıslak imzası diyebiliriz. Ve anlatılana göre Beethoven o gece prense bir not da bırakmış. Notun orijinali elimizde yok. Bir kopya üzerinden biliyoruz ama cümle şu.
Prens, siz doğum tesadüfüyle neyseniz osunuz. Bense kendim sayesinde neysem oyum. Prensler binlerce oldu, binlerce de olacak. Ama Beethoven bir tane.
Mozart bunu düşünmüş olabilir. Ama işte Beethoven bunu yazdı ve yolladı. İşte iki kuşak arasındaki mesafe bu kadar. Peki bu küstahlık Beethoven'ı bitirdi mi? Tam tersine arkadaşlar. Onun değerini arttırdı. Çünkü Beethoven devrim sonrası doğan o yeni fikrin, deha fikrinin ete kemiğe bürünmüş bir haliydi. Ve bunu herkesten önce kendisi biliyordu. Kendisine güveniyordu. 1809'da Viyana'dan ayrılıp başka bir sarayın hizmetine geçme ihtimali doğduğunda bakın olanlara. Üç soylu. Arşidik Rudolf, Prens Lobkowicz ve Prens Kinski bir araya gelip Beethoven'a ortak bir sözleşme yollayıp imzalattılar. Yılda 4000 florin ömür boyu maaş. Peki karşılığında ne isteniyor diyeceksiniz? İstenen hizmet ne? Hiçbir şey. Sözleşmedeki tek şart, Beethoven'ın Viyana'da yaşamaya devam etmesi. Ne Bach gibi öyle haftada bir kantat siparişi var, ne işte sofra müziği, ne üniforma giyme zorunluluğu. Bach'ın torunlarının dünyasında artık aristokratlar müzisyenlere emir filan vermiyor.
Müzisyenin şehirde kalması için ona yalvarıyor üzerine bir de para ödüyor. İşte bu belge tarihin ilk koşulsuz sanatçı bursu sayılabilir. Hikayemizin devamı daha da güzel. İki yıl sonra Avusturya ekonomisi çöktü. Para reformu maaşın değerini eritti. Prens Kinski de attan düşüp öldü maalesef. Peki ne yaptı bu durumda Beethoven? Boyun mu eğdi? Hayır. Prenslerini mahkemeye verdi. Kinski'nin varislerini ve Lobkovic'e karşı hukuk mücadelesi başlattı ve kazandı. Maaşı ona yeni kurdan üstelik ödenmeye devam etti. Düşünebiliyor musunuz? Bach'ın işvereni ona ne demişti? Islah olmaz filan deyip böyle tutanak filan tutuyordu hakkında. E Beethoven'ın işverenleri? Onunla mahkemede cebelleşmek zorunda kalıyordu ve kaybediyordu. Beethoven'ın bağımsızlığı sadece parayla ilgili de değil bu arada. Kimin adını taşıyacağına da kendisi karar veriyordu. Üçüncü senfonisini devrimin çocuğu olarak gördüğü Napolyon Bonaparte'a adamıştı.
Sonra Napolyon'un kendini imparatorla ilan ettiği haberi geldi ona. Öğrencisinin anlattığına göre Beethoven öfkeyle bağırmış. Başlık sayfasının olduğu yere doğru yürümüş ve Bonaparte adını öyle bir şiddetle kazınmış ki kağıt derinmiş. O delik bugün hala orada bu arada arkadaşlar. Viyana'da duruyor. Bir hizmetkar işverenin adını silemez değil mi? Ama bir sanatçı bir imparatorun bile adını silebilir. Şimdi arkadaşlar bu hikayenin bir de bedeli var tabii ve o bedele gelmeden bölümü kapatmak Beethoven'a haksızlık olur. Çünkü Beethoven bu savaşların hiçbirini sağlıklı biri olarak veremedi. 20'li yaşlarının sonundan itibaren başına bir müzisyeni olabilecek belki de en kötü en zalim şey geliyordu. Duyma yetisini kaybediyordu. 1802'de doktorunun tavsiyesiyle dinlenmeye çekildiği Helingestad köyünde kardeşlerine hiç göndermediği bir mektup yazdı. Mektupta hayatına son vermeyi düşündüğünü ve onu bundan alıkoyan tek şeyin sanatı olduğunu itiraf ediyordu.
İçindeki bütün müziği dışarı çıkarmadan gidemezdi. Virtüos piyanist Beethoven sahneden silindikçe geriye sadece besteci Beethoven kaldı ve tarihin en radikal müziklerinden bazılarını onları hiç duyamayacak olan işte bu adam yazdı. 7 Mayıs 1824. 9. Senfoni'nin premieri. Beethoven artık neredeyse hiçbir şey duyamaz halde ama yine de sahnede. Orkestrasının yanında duruyor. Partitürden tempoları işaret ediyor ve eser bitiyor. Salon çılgına dönüyor. Ve Beethoven arkası dönük olduğu için bunu duyamıyor. Bilemiyor arkadaşlar. Kendi müziğinin kopardığı fırtınanın ortasında o sessizliğin içinde durmak zorunda kalıyor. Anlatılana göre solistlerden Carolyn Unger yaklaşıp onu kolundan tutuyor ve yüzünü seyirciye doğru çeviriyor. Duyamadığı alkışı bu şekilde görebiliyor Beethoven. 5 kez selamlanmış o akşam. İmparatorlar için bile 3 selamın adet olduğu bir kentte oluyor bütün bunlar.
İşte Baha memur Mozart'a hizmetkar diyen bu dünya sahnedeki o sağır adamı görebilmek için ayağa kalkıp alkışlıyor. Peki bu 3 kuşak boyunca süren inadın bize mirası ne?
Mozart'ın abonelik listesi, Beethoven'ın telif kavgaları, nota satışları, bilet kişileri tüm bunlar bugün bizim sanata ulaşma şeklimizin ilk tuğlaları diyebilir miyiz? Sanatçı, efendisinden koptuğu anda ürettiği şeyin saray duvarları arasında kalma zorunluluğu da bitti.
Sofra müziği herkesin sofrasına girdi. Bugün milyarlarca insanın cebine yayın yapan işte Spotify'ın, YouTube'un filan ilk aboneleri bir bakıma Mozart'ın babasına gururla gönderdiği o 174 kişilik listede.
Beethoven'ın yazdığı ama duyamadığı şu an dinlemekte olduğumuz tema bugün milyonlarca insanın ezbere bildiği bir melodi. Kimsenin malı değil, herkesin. Umarım saraya gitmenize gerek kalmadan bir şarkı açıp siz de bu mirastan payınızı alabilirsiniz.
Kaynaklar (12)
- Wachet auf, ruft uns die Stimme, BWV 140: Chorale. Wachet auf, ruft uns die Stimme (Chorus)
- Free Invention for Harpsichord in F-Sharp Minor, Wq. 67
- Watch
- Mozart - The Marriage of Figaro Overture (K.492) - Wiener Symphoniker - Fabio Luisi (HD)
- Mozart and the Keyboard Culture of His Time
- Lacrimosa, Unfinished version, from Mozart's Requiem K. 626
- Rameau - 'Danse des sauvages' from 'Les Indes galantes' (Score)
- Jean-Baptiste Lully - Miserere (1664)
- Beethoven: Piano Sonata No. 23, Op. 57 "Appassionata": III. Allegro ma non troppo (Live)
- BEETHOVEN SYMPHONY NO.3 EROICA KARAJAN BPO 1982 HQ BLURAY RIPPED
- Beethoven's capital - Beethoven-Haus Bonn
- Beethoven: Symphony no. 9 "Choral" (Furtwangler, Bayreuth 1951)