
İnsanın Kehanet Sevdası
Falcılık geleneği tarihin kendisi kadar eski. Fakat diğer geleneklerin aksine günümüzde daha bile güçlü devam ediyor. Bilimsel gelişmeler bile fala olan inancımızı sarsamadı. Peki nereden geliyor bu kehanet ihtiyacımız? 111 Hz'in bu bölümünde insanın falla olan sonsuz ilişkisini irdeliyoruz.
İNTRO 1800'lü yılların sonundayız. Osmanlı'nın o zamanki padişahı 2. Abdülhamit sarayında önemli bir görüşme yapıyor. Abdülhamit bu görüşmeyi düzenli biçimde talep ediyormuş. Devlet işlerinin genel gidişatı, kendisini bekleyen muhtemel zorluklarla ilgili rapor alıyor. Fakat bu ayki görüşmenin çok daha önemli bir gündemi var. 1900'lü yıllara yani yeni bir yüzyıla girerken kendisini ve Osmanlı Devleti'nin ne tür yeniliklerin, ne tür badirelerin beklediğini öğrenmek istiyor padişah. Görüştüğü şahıs da gelecekle ilgili bu tür soruları yanıtlayabilecek tek kişi Hoca Şahin. Yani sarayın falcısı. Şimdi bu günümüzden o yıllara bakınca durum biliyorum biraz tuhaf görünüyor değil mi arkadaşlar? Bir padişahın böyle saraya falcı çağırması, devlet meseleleri konusunda böyle birisine danışması. Ama tabi Abdülhamit bunu yapan ne ilk ne de son kişiymiş. Osmanlı'da devlet adamları böyle müneccimlere ve medrese eğitimi almış kişilerden seçilen müneccim başılara böyle sık sık danışırlarmış.
Mesela tahta geçmek için en uğurlu gün nedir? Ya da işte savaşa girmek, doğum yapmak, evlenmek, denize gemi indirmek için en uğurlu saat kaçtır? İnanması zor ama bütün bu soruların cevabını verirmiş işte bu müneccimler.
Geleceği tahmin etme arzusu Osmanlı'da başlamamış tabi insanlık ilk çağlardan beri. İleride yaşanacak bir takım önemli olayların bazı ön belirtileri olduğuna inanmışlar. Tarihçiler ta milattan önce 4000 yıllarında işte Mısır'da, Babil'de, Çin'de, Kalde'de el falı, astrolojik yorumlar gibi bir takım metotların kullanıldığını gösteren belgeler bulmuşlar şimdiye kadar. Yani ilk fal baktıran kişiye ulaşmaya çalışırsak eğer, Mezopotamya uygarlığına kadar geri gitmemiz gerekir.
Eski uygarlıklar böyle çeşit çeşit yöntemler kullanırlarmış fal bakmak için. İşte günümüzde de zaten kullanılmakta olan o kahve telvesine bakmak, İskambil kağıtları, rüya yorumlama, yıldızların devinimlerinden anlamlar çıkarma gibi tanıdık yöntemlerden başlayın. Oradan ayna falına geçin, kitap falı, kuşların seslerini yorumlama gibi çok beklenmedik yöntemlere kadar birçok şey kullanılmış. Sümerler kesilen kurbanların kara ciğerlerine bakarak, Etiler ise kuşların uçuşlarına bakarak ileride başlarına gelebilecek olayları tahmin etmeye çalışırlarmış.
E bu uygarlıkların mitolojik öykülerinde de zaten falcı karakterlere sık sık rastlıyoruz. Mesela Yunan mitolojisinde gelecekten haber getiren kim vardır? Delfi kahimleri değil mi? Onlar devlete danışmanlık yaparmış. İşte bunlar kendilerini Apollon'un sözcüleri olarak görürlermiş. Mitolojide böyle işte Yunan tanrısı Apollon'un falcılık ve kahinlikle ilgili birçok öyküsü anlatılır. Mesela Apollon evlenmek istediği Kassandra'ya falcılık yeteneğini bağışlamış. Yani fala ya da falcılığa önem veren sadece halktan insanlar değil. Gördüğünüz gibi işte devleti idare edenlerden tutun. Hatta Platon Utigaras gibi dünyaya iz bırakmış ünlü düşünürler ve felsefecilerin bile fala inandığı düşünülüyor. Mesela Aristo yüz çizgilerine bakarak insanın kişinin karakterini okumak üzerine kitap yazmış. Daha ne yapsın? Fransa'da çok ünlü bir hekim var. Astrolojiye dayanarak 3000 yılına kadar M.S. 3000'e kadar dünyada olabilecek bütün olaylarla ilgili kehanetlerde bulunmuş.
Bunu herhalde artık biliyorsunuzdur. Çok ünlü bir isim. Tabii ki Nostradamus'dan bahsediyorum. Kendisi 1555 yılında kehanetlerini işte bir kitapta toplamış ve Lyon'da yayınlamış. Ve bu kitabın ünü sayesinde Nostradamus kariyerinde yükselmiş ta saray hekimliğine kadar. Yaklaşık 20 yıl sarayın daimi danışmanı olarak görev yapmış.
Fakat tabii ona bu ünü getiren, şöhreti getiren yaptığı kehanetler bir şeye de mal olmuş. 1581'de kiliseden aforoz edilmesine sebep olmuş.
İşte bu Nostradamus'un başına gelenler açıkçası bana bize böyle bir fal ritüelinin tabiatıyla ilgili de bir şeyler anlatıyor gibi geliyor. Sonuçta hangi kültüre bakarsak bakalım bu kahinlik ya da işte falcılık çok tartışmalı konular. Yalnızca Hristiyanlıkta değil neredeyse bütün dinlerde günah kabul ediliyor bir kere. Ama antik uygarlıklardan beri devam eden böyle bir merak var yani bunu da inkar edemeyiz. Falcılık merakı bir şekilde hayatını sürdürüyor. Daha nasıl sürdürüyor? Günümüzde bilim ve teknoloji gelişmiş durumda. Tabii bazı batır inançlar çoktan sönümlendi. Artık etrafa baktığımızda öyle pek kahinleri falan da göremiyoruz. Geleceğe dair bilimsel bulgulara dayanan tahminler yapıyoruz. Meteorologlar, ekonomistler, sonra sismologlar onların işi bir bakıma bu tür olacak şeyleri tahmin etmek. Ama burada bahsettiğim gelecek tahmini tamamen birbirinden bağımsız iki olayı bir neden sonuç ilişkisine oturtmaya dayanıyor.
Mesela önemli bir sınavı geçip geçemeyeceğimizin bir kahve telvesinin tabağa yapışıp yapışmamasına bağlı olması gibi. Yani böylece aslında falcılığın günümüzde aldığı şekle kadar geldik bence. Uluslararası sosyal bilimler dergisinde bir araştırmacı bu konuda bir bulgusunu da yayınlamış. Ülkemizde yapmış falcılık geleneğinin farklı kuşaklar üzerindeki etkilerini araştırmış. Bu araştırmada Z kuşağı anne babalarına kıyasla fala daha fazla inandığını söylemiş. Z kuşağı. Ve yapılan ankette gerçekten de X kuşağının gençlere göre evde daha sık fal baktığı da görülüyor. Fakat evde fal bakmak çok geleneksel bir yöntem. Y kuşağı bunun yerine bu deneyimi daha güncel bir formata taşımış. Sosyal bir etkinlik haline getirmiş. Arkadaşlarıyla buluşup kafelerde fal baktırıyorlarmış.
Z kuşağı ise fal bakma eylemini bu törensellikten tamamen arındırıp gündelik hayata bir şekilde entegre etmiş. Dijital dünyanın sunduğu imkanlarla bu geleneği de sanal bir boyuta taşımış. Yani tahmin ettiğiniz gibi gençler artık telefondaki uygulamalarından fal baktırıyorlar. Modern bir yöntem olarak. İçtiğin kahvenin fotoğrafını çek, telefonuna yükle, falına bakayım. Böyle bir yöntemi Nostradamus görse ne düşünürdü bilmiyorum ama kehanetlere olan bağımlılığımızın durdurulamayacağını zaten öngörmüştür taa o zamanlar muhtemelen.
Evet gerçekten de gelecekten haber almaya dair içimizde dindiremediğimiz bir arzumuz var. Kahve telvelerimizde olsun, içtiğimiz suda olsun, avucumuzun içinde, yıldızlarda hatta sakızımızdan çıkan manide bile geleceğimize dair bir işaret arıyoruz değil mi? Tahta kutunun üstünde niyet çeken bir tavşanın hayatımıza çizici bir yol haritasını bekleyip duruyoruz. Ve bu çeşit çeşit yöntemler kaybolmaya başladığında eskidiğinde yeni fal bakma yöntemleri de icat ediyoruz. İşte fotoğrafını çek, telefonundan bakayım gibi. Yani elimizde hiçbir şey yoksa bir kağıdı katlayıp üstüne kehanetler yazıp arkadaşımızın seçtiği bir sayıya göre ona göre geleceğimizi filan bildirebiliyoruz. Da neden yapıyoruz bunu? Gelecek tahminlerine inanmadığını söyleyenler bile çoğu zaman bu burç yorumlarının çekiciliğine karşı koyamıyor değil mi? Aslan burcusun sen ha? Vay vay vay demek şöyle şöylesin. Başına şöyle şeyler gelecek.
Yani biz inanmasak bile neden falsız kalamıyoruz acaba? Biyokimyacı Hamit Zand'a göre bu sadece bir merak değilmiş arkadaşlar. Fal baktırma isteği çok şiddetli bir arzudan besleniyormuş.
Bilinmeyeni kontrol etme arzumuzdan, ihtiyacımızdan. İnsanoğlunun en önemli özelliklerinden biri nedir? Ölüm korkusudur değil mi? İçten içe dünyadaki zamanımızın kısa olduğunu biliriz. Yaklaşan sonumuzdan korkarız. E hal böyle olunca gelecekte deneyileceğimiz olayları duyabilmek, bu olaylar uydurma bile olsa, bizim kaygılarımızı belki bir nebze olsun yatıştırabilir değil mi? En azından bu olaylar yaşanana kadar ölmeyeceğimize inanmak hoşumuza gider. Belirsizlik sanki ortadan kalkmış gibi olur. Ama falın böyle sadece evrimsel kaygılarımızı yatıştırdığını da sanmayın. Aynı zamanda beynimizin mutluluk hormonu salgılamasına da sebep oluyormuş. Profesör Zan'da göre, yarının bize ne getireceğine dair bir söz duymak, beynimizi bir tür tahmin oyununun içine çekiyor. Bir sürprizi tahmin etmeye çalıştığımızda ve olabileceklerle ilgili bir beklentiye girdiğimizde, sonuç belirsiz. Olmasına rağmen beynimiz yine de dopamin hormonu salgılayabiliyor.
Çünkü araştırmalara göre dopamin ödülün kendisinden çok ödül beklentisiyle bağlantılı. Yani bir falcı yakında iyi haberler alacaksın bak dediğinde beynimiz anında hevesleniyor. Beklentiye giriyor. O iyi haber hiç gelmese bile. Bir şekilde siz hayatınızda olumlu bir gelişme yaşanacağını düşündüğünüz süreçte kendinizi mutlu hissetmeye başlıyorsunuz.
Tabi şimdi ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum. Ya Barış falcı hep de iyi şeyler söylemiyor ki diyeceksiniz. Haklısınız. Ama bence kötü haberleri biraz erteleyelim. Hazır böyle keyfimiz yerindeyken kısa bir ara verelim. Dönüşte devam ederiz.
Peki falcı kötü haberler getirdiğinde ne oluyormuş bir de şimdi ona bakalım. Hamit Zant bu konuda diyor ki falcı hiçbir zaman kaçınılamaz bir kötü kader çizmez bizim için. Sadece uyarıda bulunur. Senin için tehlikeli olabilecek bir yol var. Bu yoldan kaçınmaya çalış der. Biz de bunu duyunca tetikte oluruz. Dikkatli oluruz. Bu olası tehlikeden kaçınmak için çeşitli önlemler alırız. Sonuçta başımıza kötü bir şey gelmediğinde bu kez de tehlikeyi atlatmış olmanın mutluluğu yaşamaya başlarız. Kötü yoldan sakınmış olmak da bizde aynı ödül mekanizmasını devreye sokar yani. Dolayısıyla beyin yine dopamin salgılamış olur. Üstelik bu mutluluk hissi yalnızca falın sonrasında da gerçekleşmiyor. Fal baktırma sürecinin kendisi de beyinde uyarıcıları bir takım devreleri sokuyormuş zanda göre. Falcıyı dinlemenin yarattığı o heyecan hissi bir çeşit kumar oynamanın yarattığı heyecanlı bekleyişe çok benziyormuş.
Yani biz falcının söylediklerini dinlerken attığımız zar acaba kaç gelecek bunu beklermiş gibi bir heyecan yaşıyormuşuz. Ve bu belirsizliğin yarattığı coşku hissi de ani bir dopamin artışını tetikleyebiliyormuş. Hatta bu sebeple fal baktırmak da tıpkı kumar gibi bir bağımlılığa yol açabiliyormuş biliyor musunuz? Fransa'daki Nantes Üniversitesi'nde bağımlılık üzerine çalışan psikiyatrist ve profesör Dr. Marie Grohl-Branek. Fal baktırmaya bağımlı hale gelmiş bir kadın üzerine çok ilginç bir araştırma yapmış. Ve bunun da yazısını yayınlamış. Yazıda Helen olarak isimlendirilen 45 yaşında bir kadın var. Ve 19 yaşından beri her konuda falcılardan tavsiye oluyormuş bu kadın. Her konuda ama. İlk başlarda eğitimi konusunda, kariyeri konusunda filan kararsızlık çektiği için başlamış bu fal baktırma işine. 20'lerinin ortasından itibaren daha çok ilişki tavsiyesi için gitmiş falcılara. 30'lu yaşlarına geldiğinde günde neredeyse 8 saatini falcılarla ya yüz yüze ya da online seanslar yaparak geçirmeye başlamış.
8 saat her gün mesai yapar gibi. Artık bütün parasını da fal baktırmaya harcamaya başlamış. Ve çoğu zaman bakılan fallardan da tatmin olmuyormuş. Ve hemen yeni bir seans açıyormuş kendisini ayarlıyormuş. Artık akşam hangi film izleyeceği gibi basit kararlarda bile falcılardan teyit istemeye başlamış. Ve işin tuhafı Helen aslında falcıların anlattıklarına hiçbir zaman tam anlamıyla inanmadığını da belirtmiş. İşte Profesör Graal Bronek hastasının bu alışkanlığını düşük özgüven problemi için bir tür geçici ilaç olarak görüyor. Yani Helen'in sürekli bir güvenceye ihtiyacı var. Kararlarını teyit ettirmezse eğer hayatın getireceklerinin sorumluluğunu almaya hazır değil.
İşte belirsizlik kaygısı sadece Helen'in yaşadığı böyle bir duygu değil elbette. Hepimiz zaman zaman buna benzer korkular duyuyoruz, hissediyoruz. Kim kararlarından yüzde yüz emin olabilir ki? Geleceğin ne getireceğini biraz olsun bilmek hepimizi rahatlatır. Zaten fala niye inanıyoruz ki sorusunun en basit cevabı da burada yatıyor aslında. Çünkü inanmak istiyoruz. Üstelik bu isteğimiz dünyayı algılama biçimimizi de etkiliyor. Falcının söylediklerine kanıt aramaya başlıyoruz. Ve hatta çoğu zaman bu kanıtları buluyoruz. Nasıl buluyoruz? Amerikalı psikoloji profesörü Ronald Regio bu süreçte bize üç tip bilişsel ön yargının yardımcı olduğunu söylüyor. Bunlardan ilki sonradan anlama ön yargısı. Ne demek? İşte bir olay gerçekleştikten sonra o olayın önceden tahmin edildiğine dair yanlış bir inanç geliştirilmesi. Eminim hayatınızdaki bazı olayların size de kendinizi böyle bir kahin gibi hissettirdiği olmuştur.
İşte sabah uyandığınızda içinizde tuhaf bir his vardır. Sonra gün içerisinde bir arkadaşınız size kötü bir haber verir ve içinizden dersiniz ki biliyordum. Bugün böyle bir şey olacağını biliyordum. Hissetmiştim. Halbuki bu hisse sadece olay yaşandıktan sonra bir anlam yükleriz. Bir şey olur ve artık ondan önceki her şey bu olay bağlamında değerlendirilmeye başlanır. Ve bu insanın bir doğasıdır. Sonradan anlama yanılgısı bizi geleceği gördüğümüze inandırır. Gerçekten geleceği gördüğünü iddia eden bir falcının söyledikleri ise her zaman aklımızın bir köşesinde durmaya devam eder. Kısmen ezberimizdedir ve yoruma açıktır. Sessizce bir bağlama kavuşmayı bekler. İkinci önyargımız doğrulama önyargısı. Buna teyit yanlılığı da diyebiliriz. Biz insanlar genellikle kendi düşüncelerimizi teyit eden bilgileri kayırmaya çalışırız. Onları öne çıkarmaya eğilimliyizdir. Ve dolayısıyla kendi varsayımımızı desteklemeyen bilgileri de görmezden geliriz.
Mesela diyelim ki falcı falımıza baktı. Bize böyle uzun boylu esmer bir adamla tanışacağımızı söyledi. Ve bir iki ay sonra gerçekten karşımıza böyle birisi çıktı. Ne düşünüyoruz? İnancımız doğrulandığı için tatmin olmuş hissederiz değil mi? O ana kadar tanıştığımız uzun boylu olmayan, esmer olmayan bütün adamlar bir anda aklımızdan çıkar. Düşüncemizi teyit etmeyen karşılaşmaların hepsini unutuveririz ya da görmezden geliriz. Yani bir tür algıda seçicilik yapmış oluruz. Gerçekleşmeyen binlerce kehaneti boş veriyoruz. Gerçekleşen bir taneyi de ömür boyu hatırlıyoruz değil mi?
Üçüncü önyargı var bir de. Korelasyon ve nedensellik yanılgısı. Korelasyon iki değişkenin birlikte hareket etmesi demek arkadaşlar. Yani A artarken B'nin de artması. Aralarında bir korelasyon olduğu anlamına gelir. Ama dikkat edin şimdi. A ve B'nin bu artışları arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu anlamına gelmez. İşte yanılgı kısmı tam burada devreye giriyor. Regio'nun söylediğine göre A ve B'ye birlikte artıyor demek ki A, B'ye neden oluyor diye düşünmek yaygın bir hatalı düşünme biçimi. Halbuki korelasyon nedensellik anlamına gelmiyor. A ve B'nin değişiminde üçüncü bir etken de olabilir ya da tamamen tesadüfi bir ilişkilenme olabilir. Şöyle düşünelim bunu da mesela önemli bir iş görüşmesine girmeden önce bir falcıya gittiniz diyelim. Falcı bu görüşmenin iyi geçmesi için size böyle uğurlu bir bileklik verdi. Bunu eğer takarsanız size uğur getireceğini söyledi. Siz de bu uğurlu aksesuara takıp görüşmeye gittiniz ve görüşmeniz de gayet iyi geçti.
Görüşmenin iyi geçmesi ve bu uğurlu bilekliğiniz arasında bir neden sonuç ilişkisi kurmanız çok doğal gelir değil mi? Hiç kaçınılmaz gibidir neredeyse. Bak bunu taktı mı oldu. Halbuki belki de o görüşmeye çok hazırlıklıydınız. Ve belli ki bu görüşmeyi bir falcıya danışacak kadar önemsiyordunuz. Ama diğer etkenleri düşünmediniz bile. İşte Riggio'ya göre bu üç önyargı bir arada çalıştığında biz bilimsel dayanağı olmadığını bilsek bile içten içe bir şekilde gerçeküstü fenomenlere inanmaya başlıyoruz. Ta bazen inanmakla da kalmıyoruz. Gerçekleşmesine bizzat yardımcı oluyoruz. Kendini gerçekleştiren kehanet diye bir terim duymuşsunuzdur mutlaka eminim. Sosyolog Robert Merton 1948'de ortaya atmış bu terim ama aslında Thomas Teoremi üzerinden çıkardığı bir sonuç bu. Bir durum gerçek olarak algılanıyorsa o durumun sonuçları kişinin gerçeği olacaktır diyor Thomas Teoremi. Robert Merton da bu teoreme kendi yorumunu ekliyor ve diyor ki söz konusu durum gerçek olmasa dahi bu konudaki beklenti durumu gerçekliğe dönüştürebilecek potansiyele sahiptir.
Pigmalyon etkisi olarak da adlandırılan bu beklenti etkisinin en basit örneğini de başarı konusunda görüyoruz. Araştırmalara göre eğer bir konuda başarılı olacağınız size söylenirse telkin edilirse o konuda başarı gösterme ihtimalinize peyce bir artıyor. Yani bir yönden baktığımızda falcının bizim üzerimizde bir motivasyon konuşmacısına benzer bir etki yaratması çok kolay. Ama tabii aynı şeyin tersini de yapabilir unutmayın. İlişkimizin ters gideceğine ya da bir arkadaşımızla aramızın bozulacağına dair bir kehanette bulunursa ne olur? İçimize fitne fesat ekmiş olur. Değil mi şüphe tohumları? Ve biz arkadaşımızla aramızın bozulacağı o anı beklemeye, kollamaya başlarız. Bizdeki davranış değişikliği karşı tarafı da etkiler, onun davranışlarını değiştirir ve yaşanan bu gerilim sonucunda belki de gerçekten bozuşu veririz. Tabii ki biz bunun olacağını biliyorduk değil mi? Falcı haklı çıktı yine.
Yani kehanetlere inanmamızın bir sürü psikolojik açıklaması var arkadaşlar ama bu konuda kendimize o kadar da yüklenmeyelim bence. Çünkü fal sektörü de çok zekice hareket ediyor. Bunu kabul etmemiz lazım. Ve evet sektör diyorum çünkü günümüzde öyle atalarımız gibi kristal kürenin etrafına toplanmıyoruz. Bazen bir web sitesinde gezinirken karşımıza çıkıveren hani o kaç yaşında evleneceksin yazılı linke tıklamadan duramıyoruz. Hayatın bilinmezliğine karşı bir anlam arayışımız sürekli olarak devam ettiği için falcıya gitmesek bile günlük hayatta karşımıza çıkan bu küçük kehanetlerin çekiciliğine karşı direnemiyoruz. Hatta gazetelere astroloji köşesi eklenmesi de böyle bir gerçekliğin fark edilmesiyle bağlantılı. 1930 yılında olmuş İngiltere'nin ünlü Sunday Express gazetesi Prenses Margaret'ın doğumu üzerine yıldızlar yeni prenses için ne diyor? Başlıklı bir yazıya yer vermiş ve tarihteki ilk astroloji köşesi olarak kabul ediliyor bu yazı.
Ne olmuş biliyor musunuz onun sonunda? Gazete satışları 8'e katlanmış.
E tabi böyle astrolojik kehanetlerin ne kadar ilgi çektiğini fark eden diğer gazeteler durur mu? Rakipler hemen onlar da kendi astrolojik köşelerini yazmaya başlamışlar. Ondan sonra astroloji köşesi olmayan gazeteye gazete denmemeye başlamış. Peki bu astroloji köşeleri neden ilgi çekiyor? Çünkü kehanetler kişiye özel. Bütün okurlar için tek bir gelecek tahmini yazılsa kimse üstüne alınmazdı değil mi? Yani bir falda yazan şey ne kadar genel geçer olursa olsun bize özel yazılmış olduğunu bilmek bizim ondan anlam çıkarmamıza yetiyor. Psikologlara göre Barnum etkisi denilen bir olgunun sonucundaymış bu. Barnum etkisi. Bu Barnum bir isim bu arada. 1800'lerde yaşamış P.T. Barnum diye bir şovmen. Hakkında filmler de yapıldı hatta.
Hugh Jackman'ı oynamıştı onda galiba. İşte bu P.T. Barnum'a ilk büyük şovmen diyebiliriz aslında. Çünkü kendisi ilk sirki kurmuş. Dünyadaki ilk sirki.
Barnum sirki deniyor ona da. Ve genellikle işte göz aldatmacalarına dayanan böyle şovlarla dolu bir sirk bu. İsminin psikolojik bir fenomene verilmesinin sebebi ise çok ilginç. Çünkü Barnum basit sihirbazlık hilelerini doğru bir şekilde pazarlayarak o büyülü dünyasını kurmuş. Yani pazarlama gücü onun sirk etkisinden daha yüksek diyebiliriz. Ve daha sonra da literatüre geçmiş bu Barnum etkisi. Psikolojide insanların işte genel kişilik tahlillerinde ve gelecek tahminlerinde kişisel anlam bulma eğilimini ifade ediyor. Ve bu etkiyi güçlendiren faktörlerin en önemlisini de astroloji köşelerinde ve sakızdan çıkan fallarda buluyoruz. Yani kişiselleştirme yapan yerlerde.
Gelecekten gelen bir mesajın yalnızca bizim için olduğunu bilmek ona inanma ihtimalimizi de arttırdığı için böyle bir şey yaygınlaşmış tabii. Elbette Barnum etkisini arttıran başka faktörler de varmış. Mesela kehanetin pozitif olması bizim ona inanma ihtimalimizi güçlendiriyormuş. Yani olumlu şeylere inanma ihtiyacından başlıyor her şey herhalde. Haliyle kendi başımıza olumlu şeyler geleceğine inanmaya çok daha istekliyiz. Zaten hatırlarsanız başta inanma isteğinin gücünden de bahsetmiştik biraz. Tabii bu gelecek mesajının güvenilir birinden gelmesi de önemli. Dünyanın en büyük şovunda bize gerçek bir deniz kızı gösterildiğinde buna inanmamız çok daha muhtemel. Günlük hayatımızda kendimiz görsek gerçek olduğunu düşünmek istemeyiz böyle bir şeyin. Siz de bütün arkadaşlarınızın övdüğü bir falcının kehanetini herhalde rastgele bir fala göre daha ciddiye alırsınız değil mi? Yani arkadaşlar anlayacağınız bu yüzyıllardır hatta binlerce yıldır süren fal sevdamızın altında bol miktarda psikolojik etken var.
Peki bu ne demek? Fal baktırmak psikolojik olarak bir sorunun göstergesi mi acaba? Sorunlu muyuz? Tehlikeli bir alışkanlık mı bu? Pek değil. Eğer fal bağımlısı olan o Helen örneğindeki gibi bütün paranızı falcılara döküp her seanstan sonra pişmanlık çekmiyorsanız hiç değil. Psikologlara göre hassas bir ruh halindeyken falcıya gitmek kötü niyetli biriyle karşılaştığınız durumlarda dolandırılma riskimizi arttırıyormuş. Ama bunun dışında özellikle zararlı bir alışkanlık değilmiş. Etkiye fazla açık olmamak adına Barnum etkisini akılda tutmak ve sağlıklı bir şüphecilikle yaklaşmak en iyisi.
Tabi biz bunları aslında kendi kültürümüzde ülkemizde söylenen bir takım tabirlere yerleştirmiş durumdayız değil mi? Ne diyoruz? Fala inanma, falsız da kalma. Bu şekilde çok güzel özetliyoruz. İşte kökleri ta Mezopotamya'ya kadar uzanan bu fal geleneği bunca bilimsel gelişmeye rağmen öyle yakın zamanda bitecek gibi durmuyor arkadaşlar. Yani ben bir Nostradamus değilim tabi ama öngörülerim bu yönde. Çünkü fal yalnızca böyle sohbetlerimizi renklendiren eğlenceli bir aktivite değil aynı zamanda çok insani bir ihtiyacımızı da gideriyor. Başımıza gelen olayları anlamlandırıyor. Anlamı çok seviyoruz biz ve işte yaşam denen bu bazen korkutucu görünen yolculukta hepimiz böyle biraz kehanete, biraz açıklamaya, anlama ihtiyaç duyuyoruz. Sonuçta öyle kaygı içinde, belirsizlik içinde oturmak, hiçbir şey yapmamak, eylemsizlik çok kolay bir şey değil. Ama maalesef insan olmak böyle şeylere inanmayı da gerektiriyor herhalde.
En azından bu korkuda yalnız olmadığımızı bilmek belki biraz olsun bir rahatlama sağlıyor.
Hepimiz bütün belirsizliği ve bilinmezliği içinde anı yaşamaya çalışıyoruz. Ve bu zor görevde desteğe ihtiyaç duyarsanız, çevrenizde falcı da bulamazsanız emin olun aileniz, dostlarınız da aynı görevi başarıyla yerine getirir. Hiç merak etmeyin. Hatta 3 vakte kadar onlardan haber de alabilirsiniz. İyi haberler yolda. Bir sonraki kehanete kadar kendinize iyi bakın. Görüşürüz.
Künye
- YazanElif Danyal
- Ses KurguMetin Bozkurt
- Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Güloğlu