Bir Rüya Kaç Füze Eder?
111 Hz ·Bölüm 241

Bir Rüya Kaç Füze Eder?

1633'te Sarayburnu'nda, elli okka barutla doldurduğu roketin kafesine binen Lâgarî Hasan Çelebi, fitiller ateşlenmeden hemen önce padişaha sesleniyor: “Seni Hüda'ya ısmarladım, İsa Nebi ile konuşmaya gidiyorum.” Üç yüz yıl sonra aynı gökyüzü hayalini kuran Wernher von Braun, Ay'a gidebilmek için Nazi Almanyası'na füze yapacaktı. Bir insan rüyasının peşinden nereye kadar gidebilir, o rüya kaç kişiye mal olunca ağır gelmeye başlar?

22 Haziran 2026 ·32 dk ·3.200 kelime
0:00

Hezarfi'nin hikayesini hepimiz biliriz değil mi? Evliya Çelebi'nin anlattığına göre kanatlarıyla Galata Kulesi'nden Üsküdar'a doğru uçan hani. Ama seyahatname sayfalarında gözü daha yükseklerde olan bir Çelebi daha var. Lagari Hasan Çelebi. Bugün hikayemize 1633 yılının İstanbul'unda Sarayburnu'da başlayacağız. Dönemin Padişahı Sultan IV. Murad'ın kızı Kaya Sultan doğmuş. Şehir günlerdir ayakta şenlikler düzenleniyor her yerde. Cambazlar var, havai fişekçiler, dansçılar dans ediyor fakat o kalabalığın içinde elinde böyle barut fıçılarını taşıyan, kimsenin ne yapmaya çalıştığını tam olarak anlayamadığı çılgın bir adam da var. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre Lagari kendi elleriyle ürettiği 7 kollu tam 50 okka barut macunuyla doldurulmuş, ilkel bir roket inşa etmiş ve şenlik gecesi Padişahın gözlerinin önünde bu roketin ortasındaki kafese binmiş. Yardımcıları hemen meşaleleriyle o barut fitillerini ateşlemeden hemen önce de 4. Murad'a böyle biraz esprili bir söz söylemiş.

Demiş ki, Padişahım seni Hüdaya ısmarladım, İsa Nevi ile konuşmaya gidiyorum. Fitiller ateşlenmiş, dev bir duman bulutu çıkmış, gürültü filan derken Lagari gökyüzüne doğru fırlatılmış. Deniz yüzeyinden yüzlerce metre yukarıya yükselmiş. Barutu bittiğinde ise önceden hazırladığı geniş kanatlarını açarak, Boğaz'ın sularına hafifçe süzülerek bir iniş yapmış. Hatta denizden yüzüp gelip tekrar Padişahın huzuruna çıkıp, Padişahım İsa Nebi sana selam söyledi diyerek başladığı şakasını da bitirmiş.

Yani bu çılgın cesaret bu arada sadece bizim topraklarımıza da has filan değil ha. Dünyanın ta öbür ucunda rivayete göre yine aynı yüzyıllarda, nedense o yüzyıllarda böyle bir fantezi var herhalde, Çin'de yaşayan Van Hu adında bir memurun da benzer bir derdi varmış. Van Hu, yıldızlara ulaşmayı kafaya koymuş o da, kendine iki büyük uçurtma bağlayıp, arkasına ise 47 tane havai fişek sabitlediği özel bir sandalye yaptırmış. En şık ipeklerini giymiş, sandalyesine oturmuş ve emrindeki hizmetkarlara o fitilleri ateşlemelerini emretmiş o da.

Hizmetkarlar biraz korkarak da olsa meşaleleri uzatmışlar ve kulakları sağır eden katlama, etrafı saran yoğun bir kara duman derken duman yavaşça dağıldığında ne sandalye varmış ortada ne de Van Hu. Sadece boş bir zemin ve havada uçuşan küller.

Evet böyle biraz çizgi film gibi olayım anlatım yapınca benim aklım hemen öyle şeyler geldi ama hemen kendimizi böyle kaptırmayalım arkadaşlar. Bugün modern tarihçiler ne Lagari'nin ne de Van Hu'nun hikayelerinin muhtemelen doğru olmadığını, birer efsaneden ibaret olduğunu söylüyorlar. Çünkü biri için tek bir kaynağımız var, seyahatname, diğeri içinse 19. yüzyıl Avrupalıların aktardığı bir takım rivayetler.

O dönemdeki tabii barutun gücü ve aerodinamik gerçekler de bize bu hikayenin aslında pek de mümkün olmadığını hissettiriyor. Çok büyük bir ihtimalle ne Van Hu ne Lagari göğe filan uçmadılar. Ama burada bence asıl dikkatimizi çekmesi gereken şey bu hikayelerin tarihsel gerçekliği değil.

Biz insanlar barutu icat ettiğimiz o ilk andan itibaren gücünü sadece birbirimizi yok etmek için kullanmadık. Farkında mısınız? Arada bir kafamızı da yukarı kaldırmayı akıl ettik. Barutun o yıkıcı ateşinde bile, etkisinde bile yukarılara, o bilinmez boşluğa gitmenin bir yolunu aramaya çalıştık. Peki neden? Neden ölümü bile göze alarak kendimizi böyle bir ateşli silaha filan bağlayıp gökyüzüne çıkmak, hatta onun da sınırlarını aşıp yükselmek istiyoruz? Acaba bu yıldızlara ulaşma rüyasını gerçekleştirmenin tek yolu ölümcül silahlar, her zaman böyle ölümcül silahlar olmak zorunda mı? Bugün uzaya çıkma yolculuğunun arkasındaki o hayalperestlerin ve onların tabii ki çok ilginç ve bazen de trajik olan hikayelerini konuşacağız. Şimdi efsaneleri, uçurtmaları, barut fıçılarını filan bir kenara bırakalım. Roketçiliğin rivayetlerden, şarlatanlıktan çıkıp gerçek bir bilime dönüşmeye başladığı zamanlara o ilk dönemlere gidelim.

İlk durağımız 19. yüzyılın sonlarında Rusya'nın çok ücura bir köşesindeki Kaluga kasabası. Karşımızda çocukken geçirdiği kızıl hastalığı yüzünden neredeyse tamamen sağar kalmış, kendi içine kapanmış bir lise matematik öğretmeni var. Konstantin Siyolskoski. Siyolskoski komşularının söylediğine göre kendi kendine konuşan, kulübesinde böyle tuhaf icatlarla uğraşan çatlak bir ihtiyar adamcağız. Yine böyle filmlerde görmeye alışık olduğumuz türde bir çılgın bilim insanı gibi hayal edebiliriz herhalde. Ama o kulübinin içinde ne bir laboratuvarı ne de bir bütçesi olan bu adam bir şeyi fark ediyor. İnsanın kaderini değiştirecek derecede önemli bir şeyi. dünyanın yer çekiminden kurtulmanın bir şekilde mümkün olduğunu fark ediyor. Havayla çalışan motorlar, pervaneler uzayda çalışamazdı. Çünkü uzay kocaman bir boşluktu. O zaman geriye tek bir çare kalıyordu. Kendi kütlesini yani taşıdığı yakıtı arkasından çok büyük bir hızla fırlatarak ilerleyen roketler.

Konstantin Tsiolkovsky; roket denklemini kâğıt üzerinde ispatlayan sağır öğretmen
Konstantin Tsiolkovsky; roket denklemini kâğıt üzerinde ispatlayan sağır öğretmenWikimedia Commons · Public domain

Tisiyolskoski oturdu, çalıştı, hesapladı, yazdı, çizdi ve en sonunda kendi adıyla andığımız bugün o ünlü roket denklemini icat etti. Uzayda ne kadar hızlanmak istiyorsan arkandan fırlattığın gazın da o kadar hızı yüksek olmalı. Ve o fırlatacağın gazı da yanında taşımak zorundasın bu arada. Yani uzaya bir gram yük göndermek için tonlarca yakıtı da beraberinde kaldırmak ve o yakıtı taşımak için daha da fazla yakıt eklemek zorundasın. O yüzden çok kademeli, üstünde küçük bir yük olan altı yüzlerce ton sıvı yakıt dolu bir araç inşa edilmeli. Aklınıza geliyor mu bunun nasıl bir araç olabileceği? Bugün artık görüyoruz tabii ama yani Tisiyolski daha ortada tek bir roket bile yokken uzaya gitmenin yolunu kağıt üzerinde hesaplayıp ispatlamış. Ama tabii ki kimse onu çok uzun bir süre ciddiye falan almamış.

Herhalde o çılgın bilim insanı imajından dolayı bilmiyorum. Neyse tam o esnada Atlas Okyanusu'nun öbür tarafında ondan bağımsız olarak yine aynı sonuca varan, üstelik bu hayali de bir eyleme dökebilen başka bir adam, başka bir yalnız adam daha var. 1926 yılında Amerikalı Profesör Robert Goddard insanlık tarihinin ilk sıvı oksijen ve benzinle çalışan roketini fırlattı. Roket sadece iki buçuk saniye uçtu ve topu topu 12 metre yükselebildi ama bu havacılık tarihi için Wright kardeşlerin ilk uçuşu kadar tarihi bir an kabul edilebilir. Goddard bu başarıya ulaşmadan önce 1920 yılında aşırı yüksekliklere ulaşmak için bir yöntem adıyla bir makale de yayımlamıştı. Bu makalede roketlerin bir gün aya bile ulaşabileceğini matematiksel olarak anlattı.

Robert Goddard; ilk sıvı yakıtlı roketin mucidi, NYT'nin alay ettiği fizikçi
Robert Goddard; ilk sıvı yakıtlı roketin mucidi, NYT'nin alay ettiği fizikçiWikimedia Commons · Public domain

Düşünebiliyor musunuz? Bayağı yazdı bunları. Peki sonra ne oldu dersiniz? Dünya onu ayakta alkışladı mı zannediyorsunuz? Hayır tam tersine gazeteler Goddard'la adeta dalga geçti. Hatta koskoca New York Times aynen şu kelimeleri kullandı. Goddard liselerde öğretilen temel fizik bilgisinden bile yoksun görünüyor.

İnanabiliyor musunuz? New York Times Newton'ın üçüncü yasasını yani her etkiye karşı eşit ve zıt bir tepki vardır ilkesini tamamen yanlış yorumlamıştı. Roket arkasındaki havayı iterek ilerler zannediyorlardı. Bir kayıkçının kürekle suyu itmesi gibi. Halbuki roketin havayla hiçbir işi yok. Kendi içindeki gazı dışarı fırlattığı için o fırlatmanın yarattığı tepkiyle ters yöne doğru gidiyor. Hatta uzay boşluğunda hava sürtünmesi falan gibi bir şey de olmadığı için çok daha hızlı gidiyor.

Ama işte o dönemki toplumun gözünde roketçilik böyle ucuz bilim kurgu dergilerinin çizgi roman okurlarının ve biraz da şarlatanların işiydi. Safsataydı yani. Bazıları Goddard'a da deli muamelesi yapıyordu. Ama hakkını yemeyelim onun destekçileri de vardı bir yandan. Yani diğer tisi Oskoski kadar yalnız değildi diyebiliriz. Atlanti ilk kez uçarak geçen efsanevi pilot Charles Lindbergh ve havacılığa büyük yatırımlar yapan zengin Guggenheim ailesi ki New York'ta bugün onların adıyla anılan çok da güzel bir müze de vardır. Onlar da bu hayale ikna olmuşlar. Destek olmaya çalışmışlar.

Hatta tarihin çok ilginç ve garip bir tesadüfüyle destekçilerin arasında bir isim daha var. Yıllar sonra aya ayak basacak ikinci kişi olan Buzz Aldrin'in babası Edwin Aldrin Senior. Acaba finanse ettiği roketlere bir gün bizzat kendi oğlunun da bineceğini hayal ediyor muydu bilmiyorum o zamanlarda. Ama böyle gördüğünüz gibi yalnız diyebiliriz hala küçük bir grup Goddard'a deneylerini devam ettirebilmesi için cüz'i bir fon sağlıyor. Daha çok fon arayışıyla projelerini büyütebilmek için Goddard Amerikan ordusunun da kapısını çalmış ve demiş ki bakın bunlardan çok güçlü füzeler yapabiliriz askeri silahlar da olur. Ama Amerikan ordusu da bu bilim kurgucunun yüzüne falan bakmamış tabii.

İşte ordunun bile yüz vermediği öyle bir dönemde Guggenheim ailesinin maddi desteğiyle Caltech'te Gasset adında bir laboratuvar kuruldu. Bu laboratuvarın başında ise havacılık dünyasının dahilerinden Macar asıllı Theodor von Karman diye biri vardı.

Bu ismi belki şimdi birileriniz duyunca bir dakikaya falan diye düşünmüş olabilir. Von Karman atmosferin nerede bittiğini, uzay sınırının nerede başladığını bilimsel olarak hesaplayan ilk insan. Bugün o yüzden uzayın resmi sınırı kabul edilen o 100 kilometreyi yüksekliğe onun isminin anısına Karman hattı deniyor. İşte von Karman Avrupa'da yükselen nazizm tehlikesini çok erkenden sezip Amerika'ya kaçmış vizyoner bir beyin. Ve onun kurduğu bu laboratuvarda kendilerine Suicide Squad yani intihar timi diyen bir grup genç roketçi türüyor.

Laboratuvarı defalarca havaya uçurdukları için bu adı almışlar bu arada. Ve ekibin en parlak, en egzantrik yıldızı da Jack Parsons. Parsons da çok ilginç bir karakter. Gündüzleri kimya eğitimi almamış dahi bir bilim insanı olarak roket yakıtlarında çığır açıyor. Geceleri ise evinde gizli okült tarikatlara ayin düzenliyor. Mistik ritüeller yapıyor böyle uzay çağını başlatacağına falan inanıyor.

Baya ilginç bir karakter. Hatta 1946'da Scientology'nin kurucusu L. Ron Hubbard tarafından dolandırılıp her şeyini de kaybetmiş.

Amerika'daki roketçilik işte böyle vizyonerlerin, zengin hamilerin, dışlanmış çılgınların elinde devletten bağımsız bir laboratuvar köşesinde büyümeye çalışıyor. Ben bunları anlatırken bir yandan da Back to the Future, geleceğe dönüş filmi aklıma geliyor. Yani oradaki tiplemelere gerçekten çok benziyor. Hayat mı sanattan, sanat mı hayattan vardır ya muhtemelen sanat hayattan ilham almış. Çünkü Amerika hala bu teknolojiyi bir çocuk oyuncağı olarak görürken bu çılgın insanlar bir yerlerde bunu geliştirmeye çalışıyorlar. Ama von Karma'nın arkasına bile bakmadan kaçtığı o topraklarda da durum biraz farklı. Onun öngördüğü o kara bulutlar Avrupa'nın üzerini tamamen kaplamış durumda ve o karanlığın liderleri Amerikalıların çizgi roman oyuncağı dediği bu cihazlara çoktan gözlerini dikmiş durumda. Kısa bir molanın ardından onlara bakacağız. Rüyalarını gerçekleştirmek için şeytanla bile masaya oturanların ülkesine yani Almanya'ya gideceğiz.

Şimdi okyanusun bu yakasına Avrupa'nın kalbine o dönem küllerinden yeniden doğmaya çalışan Weimar Almanya'sına gideceğiz. Hatırlarsanız az önce Amerika'da Goddard'ın yalnızlığından söz ettik. Uğradığı haksızlıklardan bahsetmiştik. Aynı yıllarda Almanya'da da yani yaklaşık benzer bir kaderi paylaşan bir başka adam var.

Herman Obert. Obert tıpkı Sioskovski ve Goddard gibi roket biliminin büyük babalarından biri kabul ediliyor bugün. 1922 yılında uzay yolculuğu ve roket tasarımı üzerine yazdığı doktor o tezi profesörleri tarafından tamamen fantezi dünyasından ibaret ve ütopik bulunarak reddedilmiş.

Ve Obert buna o kadar sinirlenmiş ki yani çoğunuzdan daha büyük bir bilim insanı olduğumu kanıtlayacağım. Doktora unvanı falan olmadan da ben yaşayabilirim deyip bütün akademiyi terk etmiş. Bütün parasını da cebinden vererek reddedilen tezini bir kitap olarak bastırmış. Ve bu reddedilen tezini yazdığı makaleleri kapış kapış okuyan gençler olmuş. O yıllarda Jules Verne'in romanlarıyla büyüyen, sinemalarda ilk bilimkurgu filmlerini izleyen heyecanlı bir grup genç Berlin'de bir araya gelmiş. Kendilerine uzay yolculuğu için dernek diyorlar bunlar. Amatörler Berlin'in terk edilmiş arazilerinde kendi ceplerindeki harçlıklarla falan aldıkları malzemelerle ilkel sondaj roketi denemeleri yapıyorlar. Akıllarındaki tek şey bir gün yıldızlara ulaşmak. Çılgınlar, hayalperestler ve işte bu gençlerin içinde sivrilen bir üniversite öğrencisi de var. Werner von Braun. Von Braun asil bir Alman ailesinin oğlu bu arada.

Babası bakanlık yapmış bir baron. Ve ailesinin ondan beklentisi büyük. Hukuk okumasını istiyorlar, aile mülklerini yönetmesini istiyorlar. Asil bir diplomat olmasını istiyorlar. Ama von Braun, Herman Oberth'in kitaplarını okuduğu an büyülenmiş. Ve ailesinin tüm o beklentilerini, soyluluk unvanlarını el elin tersiyle gitmiş. Hayattaki umursadığı tek şey roketler ve uzay haline gelmiş. Peki sonra ne olmuş diyeceksiniz. 1933 yılında Nazi rejimi başa geçti. Ordu Versay Anlaşması'nın getirdiği kısıtlamaları delmek için gizli bir silah arayışına girdi. Klasik toplar yasaklanmıştı ama anlaşma metninde roket diye bir kelime geçmiyor. Naziler de bu boşluğu fark ediyorlar. Ve çöplükte roket uçuran o gençlerin kapısını çalıyorlar. Onlara Avrupa'yı ateşe verecek füzeler yapmaları karşılığında hayal bile edemeyecekleri imkanları teklif ediyorlar.

Wernher von Braun; rüyasına paranın kimden geldiğini sormadan tutundu
Wernher von Braun; rüyasına paranın kimden geldiğini sormadan tutunduWikimedia Commons · Public domain

Tabi derneğin üyelerinden bazıları, bazı gençler için bu bir tür şeytanla yapılan anlaşma ve düşünülemez bile.

Keşif ve bilim gibi bir takım hayaller bir silaha dönüşmemeli çünkü.

Şanslıları sadece kenara itildi veya iltica etti o insanlardan. Şanssızları ise Gestapo tarafından tutuklandı ve hapislerde can verdi. Ama Obert ve özellikle von Braun'un tepkisi biraz farklı. Von Braun rüyasına o kadar aşıktı ki uzaya çıkmayı o kadar çok istiyordu ki paranın kimden geldiğini, o roketlerin ucuna ne takılacağını falan pek önemsemedi. Onun için yıldızlara giden her yol mübahtı diyebiliriz. Ya da en azından kendini böyle avutmayı seçmişti. Alman devleti fona boğdu onları. Baltık denizi adalarında Pene Münde adında gizli bir askeri üs kuruldu. Ama bu rüya çok hızlı bir şekilde kabusa dönüştü. Üretime geçme baskısı altında, laboratuvarlarda yaşanan korkunç patlamalarda birçok kişi feci bir şekilde can verdi. Hatta Robert'in kızı İse de bu patlamalardan birinde yanarak hayatını kaybetti. Üzerlerindeki baskı da her geçen gün artıyordu. SS lideri Heinrich Himmler bizzat Pene Münde'ye gelerek Von Braun'u tehdit etti.

Onu kontrol altına almak için Gestapo ajanlarını üste yerleştirdi. Ve Von Braun'un SS'ini de boza pişirmeye başladı. Ya resmen SS üniformasını giyer ve partiye katılırsın ya da bu projeyi sabote ettiğin gerekçesiyle seni zindana attırırım diyordu. Ve bu şekilde Von Braun 1937'de resmi olarak Nazi partisine de katıldı.

Ve işte bu karanlık ortaklığın sonucunda tarihin ilk balistik füzesi doğdu. V-2. Yani intikam silahı 2. V-2 teknik olarak bir mühendislik harikası. Saatte 5000 kilometrenin üzerinde bir hızla atmosferi delip uzayın sınırına çıkabilen, radarlara yakalanmadan Londra'ya kadar gidip orayı vurabilen dehşet verici bir silah. İşin daha da trajik bir kısmı var.

V-2 füzeleri düştüğü yerlerde öldürdüğü insan sayısından çok daha fazlasını yer altı tünellerinde toplama kamplarındaki esirleri acımasızca çalıştırarak yani bu füzeyi ürettirken üretenleri öldürdü. İnsanlığın uzay rüyası on binlerce insanın kanıyla lekelendi.

Ve bu roketlerin Londra'ya atılması üzerine Von Braun sonradan roketlerim kusursuz çalıştı, yalnızca yanlış gezegene indiler dedi. Bunu hangi duygularla söylediğini bilemiyoruz. Acımasız bir bilim insanının korkunç bir şakası olarak mı yoksa çıktığı yoldan dönemeyen bir adamın vicdanını bastırma çabası olarak mı? Dediğim gibi tam olarak bilemiyoruz. Yorumu size bırakıyorum.

1945'te o korkunç savaş sona erdi. Von Braun ve Sadık mühendis ekibi Nazilerin kaybedeceğini anlayınca gizli belgeleri de yanlarına alarak Amerikalılara teslim oldular. Stratejik bir şekilde teslim oldular. Amerika bu mühendislerin tecrübesini Sovyetlere kaptırmak istemiyordu zira Operation Paperclip adı verilen gizli bir Operasyon yapıldı ve bununla Von Braun ve yüzlerce Alman mühendis bütün geçmişleri temizlenerek gizlice Amerika'ya kaçırıldı, getirildi.

Ancak Von Braun Amerika'da umduğunu bulamadı diyebiliriz. Uzun yıllar derin bir şüpheyle izlendi, dışlandı. İşte Teksas'ta, Alabama'da filan askeri üslere kapatıldı. Ya bırakın da biraz uzay roketleri yapalım diye yalvardı yıllarca. Ama Washington'da tık yok. Amerikalılar bu Almanların hem nazi geçmişlerinden çok rahatsız oluyorlardı. Hem de bir yandan da hala uzay uçuşlarını böyle bir çizgi roman fantezisi olarak görmeye devam ediyorlardı. Uzaya çıkmak yerine Amerikan ordusu V-2 füzesini alıp geliştirip üstüne bir de nükleer başlık takmayı seçti güzelce. Ve adına da Red Stan dedi. Uzay rüyası yeni bir dünya savaşının nükleer tehdidi altında tekrar esilmeye başladı bir başka deyişte. Peki bu sırada demir perde arkasında Sovyet Rusyası'nda neler oluyordu dersiniz? Ruslar da savaşın sonunda Almanya'dan bazı mühendisleri daha doğrusu kalıntıları toplamışlardı. Von Braun'un esas ekibi, çekirdek kadro Amerika'ya kaçtığı için ellerinde çok öyle hani isim yoktu diyebiliriz.

Ama kısa süre sonra o Almanları da tamamen dışlayıp ülkelerine geri gönderdiler. Çünkü Sovyetlerin elinde Von Braun'un asıl rakibi olacak. İsmi uzun yıllar boyunca devlet sırrı olarak saklanan gizli bir baş mühendis vardı.

Sibir'de Sovyetlerin ilk büyük roketçilik derneği olan GİRD derneğini kuran Sergei Korolev'un hikayesi Von Braun'unkinin neredeyse tam zıttı arkadaşlar. Von Braun dediğim gibi böyle zengin laboratuvarlarda, SS üniformalarıyla lüks içinde çalışırken, Korolev Stalin'in tasfiye döneminde Sibirya'nın meşhur Gulag kamplarına sürülmüştü. Kolima altın madenlerinde aç kalmıştı. İskorbüt'ten dişlerini kaybetti. Çenesi kırılmış falan böyle çok eziyetler çekmiş bir adam. Ölümün kıyısından dönmüş.

Savaş sonrası roketlerin önemi anlaşılınca hapisten çıkarıldı ve Sovyet uzay programının başına getirildi.

Yaşadığı tüm bu zulme rağmen, eziyetlere rağmen içindeki uzay aşkını hiçbir zaman kaybetmedi. 1957 yılında dünyanın ilk kıtalar arası balistik füzesi olan R-7'yi inşa etmeyi başardı.

Ama R-7 çok kötü bir balistik füseydi. Çünkü generallerin haberi yoktu ama başka bir derdi vardı bu adamın. Ve bir fırsatla o füzenin ucuna sadece bir nükleer bomba değil bu sefer küçücük bir metal küre yerleştirmeyi başardı. Sputnik.

Bu da birdenbire kafanızda bir ışık yaktı herhalde değil mi? Sputnik olabilecek en basit uyduydu arkadaşlar. Sadece radyo üzerinden bipleyen bir küre. Bip, bip diye ses çıkartıyor. Ama yörüngeye atıldığında Amerika'nın da üzerinden geçti ve onu gören Amerika adeta felç oldu. Hatta buna sonradan Sputnik şoku dediler. Yani bayağı literatüre geçti bu şok isimlendirilerek. Pentagon, Beyaz Saray tüm Amerikan halkı. Yani herkes dehşet içindeydi. Çünkü Sovyetler sanki kafalarının üzerindeki uzay boşluğunu ele geçirmişti. Orayı fethetmişlerdi. Sovyetler Amerikalılara saklanacak yeriniz kalmadı diyorlardı adeta.

Bu arada durmadılar. Hemen ardından uzaya ilk canlıyı, Moskova sokağında buldukları bir köpek olan Laika'yı gönderdiler. Uzaya gönderdikleri hayvanların dönmeyeceğini biliyorlardı. Ama zavallı Laika'yı tabii kimse düşünmedi. Birkaç yıl sonra bu kez bir insanı Yuri Gagarin'i dünya yörüngesine oturttular. Ve bu sayede Amerika'ya belki de en büyük darbeyi vurdular. İyice paniğe kapıldılar ve işte bu panik hali Amerika'da tüm dengeleri değiştirdi diyebiliriz. Washington yıllardır askeri yüzlerde çürümeye terk ettiği o eski nazi mühendisine Werner von Braun'a koştu. Ne yapasın olursa olsun bu milli utançtan kurtarmalıydı von Braun onları. Ve o da nihayet aradığı fırsatı bulmuş oldu. Her zaman hayal ettiği gibi o Redstone füzesini aldı ve ucuna insan taşıyacak bir kapsül oturttu. İçine de astronot Alan Shepard geçti. Ve o balistik füze Alan Shepard'ı von Karman çizgisinin ötesine uzay boşluğuna fırlatırken von Braun hayatının en büyük rüyasını sonunda gerçekleştirdiğini anlamanın verdiği bir mutluluğa kavuşmuş oldu.

Bir ömürlük çalışmadan sonra sonunda roketleri gerçek amacı için kullanılmış ve bir insanı uzaya göndermeyi başarmıştı. Ama o fırlatma rampasından yükselen alevlerin arkasında hala Londra'da ve toplama kamplarında ölen binlerce kişinin dumanı da tütmeye devam ediyordu. O da ayrı bir konu.

Evet bu hikayenin geri kalanını daha iyi biliyoruz herhalde değil mi arkadaşlar? Apollo 11 ile Ay'a ayak basma anını, uzay mekiklerini, uluslararası uzay istasyonunu ve bugün artık roketleri dikey olarak dünyaya geri getirip indirebilen SpaceX'i ve bize tekrar dünyanın ötesine taşımaya hazırlanan ve geçtiğimiz günlerde Ay'ın etrafından dönüp gelen Artemis görevlerini. Bunlar insanlığın ortak hafızasının parlak ve büyüleyici sayfaları ama o sayfaların satır aralarındaki gerçeği de örtbas edemeyiz. En başta sorduğumuz o soruya geri dönmek gerekirse eğer, nasıl oldu da bir zamanlar fizik bilmez şarlatanların işi, bir lise öğretmeninin kaçık fantezisi olarak görülen roket bilimi bu kadar büyük bir teknoloji kırılmaya dönüştü? Çünkü o hayalperestler rüyalarını kanatlandırmak için namlunun gölgesine sığınmak zorunda kaldılar.

Belki şeytanın kesesinden beslenmek biraz ağır bir tabir kaçabilir ama hayallerini finanse etmek için yeryüzünü yok edebilecek askeri bütçelere el uzattılar. O belgesellerini hayranlıkla izlediğimiz uzay yarışı aslında üstü propaganda ile örtülmüş bir nükleer füze yarışından başka bir şey değil. Ay'a gitme yolculuğu aslında benim kıtalar arası füzem seninkinden daha güçlü demenin en kibar, en diplomatik yolu olarak başlamıştı. Ama o kanlı temellerin üzerinde yükselen uzay çağı daha farklı bir yere doğru evrildi neyse ki. Ticari uydular dünyayı birbirine bağladı. Eski düşmanlar uluslararası uzay istasyonunda girdiler ve yan yana çalıştılar. Bugün Artemis gibi projelerle uzay artık bir savaş meydanı olmaktan çıkıp insanlığın ortak bir keşif alanına dönüşmeye çalışıyor. Mesela en son ne zaman GPS olmadan araba kullandınız? O GPS uyduları da füzeler hedefini daha kolay bulsun diye geliştirilmişti biliyor musunuz?

Bu teknolojileri köklerinden ayırıp bizim hayatımıza yararlı kılmak için binlerce insan çalıştı. Ve sayelerinde teknoloji o karanlık geçmişini yavaş yavaş üzerinden atmaya çalışıyor diyebiliriz.

Budistler neden Nilüfer çiçeğini bir sembol olarak kullanır biliyor musunuz? Çamurlu suda büyümesine rağmen temiz ve güzel olduğu için. Bugün hala bu ideal için çalışan insanlar var. Rüyalarının peşinden gitmek için her şeye gözünü karartan Von Braunları unutmadığımız gibi o karanlık rejimlere silah üretmeyi reddeden, zihinlerini yıkımın emrine vermektense zindanlarda, sürgünlerde ya da tamamen unutulmuş bir şekilde yoksulluk içinde ölmeyi seçen o onurlu bilim insanlarını da unutmamak zorundayız. Çünkü bazen bir rüyayı gerçekleştirmek kadar o rüyanın kirletilmesine izin vermemek de çok büyük bir kahramanlıktır. Yine de daha pozitif bir noktaya bırakayım şimdi sizi. Apollo 11 aya ayak bastığından sonra hemen ertesi günü New York Times'daki dev manşetin arkasında ikinci sayfanın küçük bir köşesinde böyle zorla yazılmış gibi duran bir tekzip yazısı yayınlandı.

Gazete Robert Goddard'dan özür diliyordu.

Kaynaklar (8)