
Sınırları Aşan Fikirler: İpek Yolu
Bir şeyin en mükemmel hali gerçekten de orijinali midir? Yoksa bazen kıymeti, bir başkasının gözüyle bakıldığında mı ortaya çıkar?
Şu dokuya bir bakın arkadaşlar. Güneş gibi parlıyor. Bu gördüğümüz M.S. 1. 2. yüzyılda Roma'nın en büyük lüksü. Çin'den yani o dönemki adıyla Ceres diyarından gelen saf ipek. Aylarca süren yolculuklardan sonra ta buraya kadar gelmiş. Düşünsenize çöller aşıyor, sıra sıra dağlar geçiyor ve ta buraya kadar geliyor bir Romalı terzinin dikiş masasına kadar. Ama bu gördüğümüz şeyden hemen önce çok tuhaf bir şey oldu. Romalı terzimiz bu ipeyi sökmek için bir servet ödedi. Evet aynen öyle bir servet ama dikmek için değil, onu sökmek için bir servet ödedi. Romalılar kervanlarla binlerce kilometre bütün Asya'yı geçen altından bile pahalı bu kumaşı aldıkları gibi iğnelerinin ucuyla düğümleri tek tek çözmüşler. Ve bu sayede ipeyi yeniden ipliğe çevirmişler. Ben bunu ilk duyduğumda yok artık demiştim ya. Hani kendilerine Çin işkencesi falan diye bir şey duydular da acaba bu lafı yanlış mı anladılar acaba?
Kendilerine Çin işkencesi mi yapıyorlar? Diye düşündüm ama aslında yani bu yaptıkları biraz da mantıklı. Romalılar ipeyi sevmesine seviyorlarmış ama hani Çin ipeğini biraz fazla sık dokunmuş buluyorlarmış. Akdeniz'in o nemli sıcağını düşündüğünüzde üstlerinde biraz ağır kalıyormuş ipek. Nefes almıyormuş istedikleri gibi. O yüzden kumaşı söküp aynı ipliği daha ince, daha şeffaf, daha hafif bir şekilde tekrar dokunmuşlar. Kendi zevklerine göre. Düşününce tabii ipeğin ana vatanı, ipek yolunun başı Kuzey Çin. Oraların kışları karlı, soğuk geçiyor. E o yüzden kumaşı da kendilerine göre dokunmuşlar daha ağır olarak. Ama yolun öbür ucu Akdeniz. Nasıl biz bugün Antalya'da yazın paltoyla gezmiyorsak o zamanlar Romalıların da öyle pek gezesi yokmuş herhalde. Şimdinin aklıyla çok pahalı bir ceket alıp ya ben bunu söküp yeniden dikeceğim filan deseler herhalde millet deli gibi bakar bize. Ama burada bu normalmiş.
Zevkleri farklıymış çünkü. Biz bunu böyle giyeriz arkadaş ya demişler. Yani bir şekilde ipeği Romalılaştırmışlar diyebiliriz. Peki ya bu ipeğin ticaretini yapanlar? Roma ve Çin'in arasındaki göçebe tüccarlar iki ülke birbiri hakkında ne kadar az şey bilirse o kadar para kazanacaklarının son derece farkındalarmış tabii tüccarlar. İpek yapılan tek ülke Çin'miş o zamanlar ama bu tüccarlar Çinlilerin bunu fark edip fiyatları arttırmaması için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar. İşte bu sebeple bu farklı varyasyon yani Roma ipeği denilen şey tam da aradıkları şey olmuş. Batıdan doğuya dönerken aynı ipliği başladığı yere geri götürüp Roma ipeği diye satmaya başlamışlar. Ve Çinliler yani ipeğin mucidi olan insanlar kendi ipliklerinin bu tırnak içinde yabancı yorumunu görünce neredeyse orijinalinden daha çok sevmişler. Çok ilginç bir ironi değil mi? Bizler genelde hep böyle her şeyin en iyisinin orijinal özgün olanı olduğunu varsayıyoruz ama o zamanlar hani tabiri caizse bu yan sanayide üretilen Roma ipeğin Çinliler nasıl oldu da bu kadar sevdiler acaba?
Bir şeyin farklı versiyonlarının gelişmesi bir nevi tam potansiyeline ulaşması için acaba önce onun böyle bir bozulması bir yabancının ellerinde yeniden dokunması mı gerekiyor? İşte bu bölümde tam da bunun peşine düşmek istiyorum. Bir şey neden bazen orijinal yerinde değil de yabancı bir elde daha görünür hale geliyor? Neden bazen bozulan şey aslında tam da o bozulma sayesinde yeni bir hayata kavuşuyor?
Şimdi o Terzi'nin yaptığı şeyi hani söküyordu ya böyle kafamda evirip çevirirken ta şuraya kadar geldim arkadaşlar. İnsanlık olarak biz aslında sadece kumaşları söküp yeniden dokunmadık öyle değil mi? Fikirlere de bunu uyguladık. İpek yolu dediğimiz o muazzam ticaret ağı aslında 2000 yıl boyunca eski dünyayı bir anlamda tek bir iplikle birbirine bağladı. Ama bu yol üzerinde hiçbir fikir hiçbir sanat eseri başladığı gibi bitmedi. İpek yolu deyince normalde aklımız otomatik olarak nereye kayıyor? Baharatlara falan değil mi? İpeklere, develere, kervanlara haklı olarak, doğru olarak ama bence burada önemli olan şey şu. O yol 2000 yıl boyunca dünyanın adeta bir anlamda kesiştiği bir yer. Bir şey bir yerden çıkmış başka bir yere varmış. Orada yabancı bir zevkle buluşmuş. Sonra ya şekil değiştirmiş ya da bambaşka bir şeye dönüşmüş. İnsanların kendilerini insanlar aracılığıyla tanımasına, geliştirmesine imkan vermiş bu yol.
İşte bir yandan bunları düşünüp bir yandan da tarih kitaplarını, sanat kitaplarını filan karıştırırken konuya dair çok ilginç bir örnekle karşılaştım. Greko-Budizm.
Bizler galiba Budizm'i hep böyle Hindistan veya Uzak Doğu dini olarak düşünüyoruz bugünlerde. Halbuki bundan 2300 yıl kadar önce Büyük İskender'in fetihleriyle birlikte bu geleneğin fikirleri daha Çin'e bile ulaşmadan Akdeniz dünyasına ulaşmaya başlamış. Büyük İskender'in ordusu Hindistan sınırlarına dayandığında bölgeye onunla birlikte gelen Yunanlar için heykel sanatı, ilahi olanı insan formunda göstermek. Böyle algılıyorlar. Böylece kendilerini tanrılarına daha yakın hissediyorlar. Oysa aynı dönemdeki Budist inanışında Budayı insan olarak tasvir etme geleneği filan yok. Onu sadece işte bir incir ağacı ya da bir ayak izi olarak resmediyorlar. O kadar. İskender Budizm'in güçlü biçimde kök saldığı o Gandara bölgesine kadar gelmiş. Hintliler ve Yunanlar ilk defa karşı karşıya gelip birbirlerinin sanatıyla, kültürüyle tanışmışlar orada. Ve böylece ne olmuş biliyor musunuz? Budistlerin anlattığı o hikayeler, menkıbeler, öğretiler adeta Yunanlıların görsel diline tercüme edilmiş.
Bakın tercüme edilmiş diyorum. Çünkü doğrudan alıp kopyalamamışlar. Kendi alışık oldukları şeye çevirmişler. Budaya Zeus gibi kıvırcık saçlar vermişler mesela. Omuzlarına da Yunan heykellerindeki gibi bir elbise sermişler. Sanki böyle birden Buda Akdeniz'den geçmiş gibi görünmüş yani. Ve bu yeni görüntü bazı insanlar için Budizmi daha erişilebilir hale getirmiş. 14. Dalai Lama'nın bu konu hakkında bir kitabın ön sözünde yazdığı bir şey var. Şimdi onu aktarmak istiyorum size. Aynen şöyle demiş. Kuzeybatı Hindistan'da ortaya çıkan Gandara Sanat Ekolü'nün ayırt edici özelliklerinden biri, klasik Yunan üslubunun doğalcılığından açıkça etkilenmiş olmasıdır. Bu yüzden bu imgeler Buda'nın öğretilerini hayata geçirmenin getirdiği iç huzuru hala aktarırken, aynı zamanda bize tıpkı bizim gibi yürüyen, bizim gibi konuşan, uyuyan insanların izlenimini de veriyor. Bence bu çok önemli diyor Dalai Lama.
Bu figürler ilham verici. Çünkü sadece ulaşılması gereken hedefi değil, aynı zamanda bizim gibi insanların da gerçekten denersek o hedefe varabileceği hissini taşıyorlar. Yani gördüğünüz gibi burada olan şey yeni bir fikir icat etmek değil. Eski bir fikri başka bir gözün anlayacağı dile çevirmek. Bir şey başka bir dile, başka bir zevke, başka bir hayata dokununca kendi içindeki saklı tarafı da ortaya çıkarabiliyor. Budizmin Asya'da yayılması da işte bu heykellerin icadından sonra gelişmeye başlamış zaten. Sadece heykelle de kalmamış bu alışveriş tabii ki. Yunanistan'da bu dönem ortaya çıkmaya başlayan biliyorsunuz bir stoacılık adında bir felsefe var. İşte o da bu sökülüp yeniden dokunan ikliklerden payını almış. Akımın kurucusu Kıbrıslı Zenon'un bazı fikirleri var. Duygulara mesafe koyma, iç sükunet gibi bir takım fikirler. Bazı araştırmacılar bu fikirlere bakınca İpek yolunun üzerinden sızan erken dönem Budist öğretilerinin izlerini görüyorlar.
Güzel kültür dedik şimdi, sanat dedik. Biraz da müzikten bahsedelim istiyorum. Çünkü o da bu etkileşimden muaf değil. Yerleşik hayattan at sırtına geçince müzik enstrümanları da bu yeni duruma uyum sağlamışlar. Şimdi gelin insanlığı çok daha farklı şekillerde etkileyen bu İpek yolunun müziği nasıl değiştirdiğini, bozkırın ortasındaki bir sesin bile şeklini nasıl değiştirdiğini telli çalgıların hikayesi üzerinden hayal etmeye çalışalım. Şu an İran'dan Çin'e kadar Mekit dokuyan, İpek yolunun en yaman tüccarları olan Saud kavminin kervan rotasını seyrediyoruz. Aylarca, yıllarca git gel, git gel bu uçsuz bucaksız bozkırlarda vakit geçirebilmek, eğlenebilmek için türküler söyleyip müzik yapmışlar. O yüzden yanımızdaki kervanda sadece ipekler, baharatlar yok. Kervan halkının elinde duruyorlar. Tümlü türlü sazlar da var. Sazın hikayesi Mezopotamya taraflarında Sümer'de, Mısır'da ortaya çıkan böyle armut gövdeli telli bir çalgıyla başlamış.
Bizim tambura çok benzeyen küçük gövdeli, uzun düz saplı bir alet bu. Ama asıl mesele şekli değil bence. Nasıl bir hayat için yapılmış oldu. Çünkü bu çalgı böyle biraz kentli, şehirli bir çalgı. Daha çok yerleşik hayata uygun evde, oturursunuz böyle köşede, avlunun bir köşesinde falan. Orada çalmak için. Böyle hadi bunu alalım, yüzlerce kilometre yanımızda taşıyalım, at üstünde bile çalalım falan diye icat edilmemiş tabii ki. Ama sonra aynı çalgı bir şekilde bozkıra çıkmış işte ve işler değişmeye başlamış. Şehirde gayet makul olan tambur burada bir anda yetersiz kalmış. Kervanla gidiyorsun, göç ediyorsun, bazen kaçıyorsun, bazen yetişiyorsun falan. Enstrümanı eline alıp öyle bir köşeye oturmak falan diye bir şey yok orada. E o zaman ne yapacaksın? Adapte olacaksın. At üstünde ok atılabilsin diye yaylar nasıl kısaldıysa, dört nala giderken bile çalınabilsin diye tamburun da sapı kısalmış ve biraz eğrilmiş.
Kucakta daha rahat otursun diye gövdesi biraz daha büyümüş. Başka bir bedene, başka bir ritme uyabilmek için adeta yeniden icat edilmiş. Ve bu değişen şekil Hindistan'a vardığında sitar olmuş. Çin'e vardığında pipa adlı bir çalgıya dönüşmüş. Yani aslen köken olarak Mezopotamyalı olan bu enstrüman, İpek yolu üzerinden doğuya doğru gittikçe yol üstündeki her durakta o yerin halkının ezgileriyle, türküleriyle yeniden yorumlanmış. Her gidişin bir de dönüşü vardır değil mi? Bu sefer aynı hat batıya doğru akıyor öyle düşünelim. Orta Doğu'da ne diye duyuyoruz bunu? Ud. Avrupa'ya geçince lavta. İşte o lavtanın yolu da zamanla gitar ve kemana dönüşmeye kadar uzanmış. Yani bakar mısınız şu değişime? Hani biz böyle bozkır deyip geçeriz, o uçsuz bucaksızlığı bomboş zannederiz. Göçebe yaşamı küçümseriz ama bakın işte etkilerine. Bir enstrümanı bile bozulmaya değil, iyileşmeye zorlayan bir etki bu. Eğer tambur sadece Babil'de kalsaydı belki de bugün udun, gitarın, kemanın filan o büyüleyici tınılarından mahrum kalacaktık.
Olmayacaktı bunlar. Gördüğünüz gibi Roma'daki İpek'te, Gandara'daki Buda'da, Bozkır'daki Saz'da benzer bir çağrışım yapmaya başladı zihinlerimizde. Bir şey bazen kendi başına kaldığında değil, korunduğunda kapalı kapılar ya da bir can fanusun içinde kaldığında değil, başka hayatlarla buluştuğunda, onlarla çarpıştığında, kesiştiğinde değişiyor. Kimyasal reaksiyon gibi değil mi? Peki neden? Neden böyle bir Sümerli mesela bir sabah kalkıp da gitarla kemanı bir anda icat etmiyor da, sazların, bu kadar insanın, bu kadar kültürün elinden geçmesi gerekiyor? Demek ki o gezmenin kendisinde gerekli olan bir şeyler var. Birazdan bunu konuşacağız ama önce kısa bir ara verelim isterseniz.
Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Şimdi bu kesişim meselesini biraz daha net kurcalayalım isterseniz. Kesişim dediğim şey, hani böyle iki yolun karşılaşması gibi ama burada yolu böyle dar anlamıyla yol şeklinde düşünmemek lazım. Kültürler, disiplinler, zevkler, teknikler, hatta gündelik alışkanlıklar bile bir çeşit yol. Ve bunlar da birbiriyle karşılaşıp kesişebilir. Ve bunun sonucunda mevcut iki yoldan birinin değil de üçüncü ve yeni bir şeyler çıkabileceğinin de farkına varmamızı istiyorum. Kimyasal reaksiyonlardaki gibi. Roma'daki terzi tam olarak bunu yapmıştı hatırlarsanız. Çin ipeğiyle Roma'nın iklimi kesişmişti. Ortaya yeni bir kumaş çıkmıştı. E Gandara'da Budist öğretisiyle Yunan heykelinin dili kesişmişti. Tercüme, yorumlama demiştik ona da. Ve ne çıkmıştı ortaya? Akdenizli Buda. Yani ortaya yüzü olan bir Buda çıkmıştı. E Bozkır'da şehirli bir çalgıyla göçebenin hayatı kesişince de ortaya işte saz ve çok daha sonra gitar çıkmıştı.
E galiba bu durumda ipek yolu boyunca tekrar tekrar olan şey özün aynı kalması ama başka bir hayatın içine girince biçiminin değişmesi. Ve bazen tam da o değişiklik her şeyi daha bir yaşanır, daha bir taşınır, daha bir sevilebilir hale getiriyor. Az önce tarih boyunca örneklerini gördüğümüz bu şeyin modern dünyada konmuş bir adı da var aslında. Medici etkisi deniyor. Bu ismi bulan ve kitabına başlık olarak koyan kişi Frans Johansson, en ilginç sıçramaların çoğu zaman tek bir alanda daha da derine inmekten değil de farklı alanların birbirine sürtünmesinden çıktığını ifade ediyor. Yani yeni fikir çoğu zaman öyle yoktan var olan bir şey değil. Başka başka dünyaların parçaları yan yana gelince görünür hale gelen bir şey. Johansson, Florensa'daki Medici döneminde farklı sanatçıların, tüccarların, düşünürlerin, yani kafası farklı çalışan insanların diyelim kısaca, aynı şehirde, hatta aynı sofralarda bir araya gelmesini buna örnek olarak vermiş yazdığı kitapta.
O dönem Michelangelo, Da Vinci filan gibi dahi isimler var biliyorsunuz. Bunların ortaya çıkmasında böyle bir ortamın, böyle bir platformun, yani o sofraların, o birlikteliğin çok büyük bir payı var. Öyle diyor iddiası bu. Ben sanat dünyasının yanında bilim dünyasından da bir örnek vermek istiyorum şimdi sizlere. Charles Darwin'in hikayesi de buna benziyor çünkü. Darwin bir doğa bilimci ve jeolog. Galapagos adalarından dönünce getirdiği o kuş örneklerini bir arkadaşına gösteriyor. Yine bir kuş bilimci olan bir arkadaşı John Gold'a gösteriyor. Gold her adadaki örneklerin farklı türler olduğunu fark edince evrim teorisinin temelleri ortaya çıkıyor. Yani büyük bir fikir birinin baktığı şeye başka birinin de gözünün değdiği anda ortaya çıkıyor. Johansson bunu bir de çok basit bir mantıkla aktarmış bize kitabında. Aynı dünyanın içinde kaldıkça diyor aynı parçalarla oynuyorsunuz sürekli. O yüzden ihtimalleriniz de hep sınırlı kalıyor.
Ama iki ayrı dünyanın parçalarını bir araya getirince bir anda olasılık alanı genişliyor. Yeni fikir dediğimiz şey çoğu zaman yepyeni bir parça değildir diyor yani Johansson. Mevcut parçaların karıştırılıp yeni bir şekilde yan yana gelmesidir. Legolarla oynamak gibi. Aynı küçük küçük basit basit parçaları işte biriktenen o tuğlaları birleştirip apayrı şeyler üretebiliyorsunuz. E bugün mimarlıkta bile bunu yapıyoruz. Mimar Mick Pearce'i Zimbabwe'deki bir binayı soğutmak için termit yuvalarının doğal hava akış sistemini incelemiş ve soğutma bacaları inşa ederek klima bile kullanmadan soğutma enerjisinde yüzde doksana varan bir tasarruf sağlayan bir bina tasarlamayı başarmış bunun sayesinde. İnsan aklı kendi dışındaki bir düzene çarpınca aklını onunla kesiştirince yepyeni bir çözüm üretmeyi başarmış yani. Ve tarih boyunca böyle bir durumun oluşmasındaki en büyük hızlandırıcılardan hani kimyadan bahsedip durduk benzettik katalizörlerden biri işte burası İpek yoluymuş aslında.
Çünkü İpek yolu aslında 2000 yıl boyunca dünyayı birbirine çarptıran devasa bir olasılık makinesi gibi çalışmış. Sürekli farklı farklı yerlerden yeni yeni parçalar getirilmesine imkan veren bir çeşit platform olarak görmek lazım. Bir ağ olarak görmek lazım burayı. E madem öyle de bu sefer iyi ama neden o zaman İpek yolunda her gün yeni bir şeyler icat etmemişiz diye sormak istiyorum ben bu durumda. Madem bir yabancıyla temas bazen bu kadar dönüştürücü bir etkiye sahip olabiliyor. Neden bazı karşılaşmalar bizi gerçekten değiştiriyorken bazıları öyle yanımızdan önümüzden sadece geçip gidiyor.
Belki de bunun cevabı biraz da beynimizin nelere önem verdiğinde yatıyordur. Nörobilim açısından incelemek işimize yarayabilir belki o zaman. Bir de o yönden bakalım isterseniz. Ben bu konuyu araştırırken ilginç bir şey çıktı arkadaşlar. Meğer bizim zihnimizin içinde de her gün bir çeşit ipek yolu trafiği akıyormuş. Hatta nörobilimciler buna triple network theory diyorlar. Yani üçlü ağ teorisi. Birinci ağımız benim videolarımda sık sık sözünü ettiğim varsayılan mod ağ. Burası bizim iç atölyemiz. Hani böyle bazen pencereden dalıp gideriz ya hayaller kurarız. İşte o anlarda beynimizdeki bu bölge aydınlanıyor. İplikleri havada uçuşan özgür bir dokuma tezgahı gibi düşünebiliriz burayı. Zihnin yeni desenler deneyebildiği. Kuralların hiç olmadığı bir yer gibi. İkincisi ise merkezi yönetici ağ. Bu da bizim odaklanan tarafımız. Hani getting things done vardır ya elimizdeki işi bitirmeye böyle verimli olmaya çalıştığımız zamanlar.
O zamanlar biz bu ağ kullanıyoruz. Eğer bu ağ çok baskınsa iplikleri sadece bildiği gibi dokunmaya çalışıyor. Çünkü amaç o değil. Amaç bir an önce işi bitirmek. Kumaşı yapmak. Güvenli desenlerle. Güvenli. Çünkü o verimlilik peşinde. Yeni bir şey icat etmek falan gibi bir derdi asla yok. Asıl marifet işte bu iki ağın arasında ortasındaki belirginlik ağı denen yerde gizli. Ve bu ağ beynimizin bir tür böyle dikkat radarı gizli. gibi çalışıyor. Dış dünyadan aldığımız binlerce uyaran var biliyorsunuz. Sesler, görüntüler. İşte bunların arasından hangilerin önemli olduğuna karar veren kısım burası. Yani zihnimiz aslında biraz garantici bu teoriye göre. Mesela ipek deyince hemen elbiseye gidiyor. Çalgı deyince hemen oturup çalmaya doğru gidiyor. İşte buna da çağrışım engelleri adı veriliyor. Zihnimiz o ipeğin içindeki felsefeyi ya da müziği filan görmek istemiyor. Çünkü zor olan bir yolu. İyi de zor da olsa bu engel nasıl aşılacak? Yabancı olan şeyle. Çünkü yabancı bir unsur bu ortadaki üçüncü ağa dürtüyor. Bak burada değişik bir şeyler var. Bir baksana filan diye hemen orada ışıklar yanmaya başlıyor. O an yönetici ağımız bir alnına duruyor. Ve o iç atölyemizin kapılarını pencerelerini açıyor. İşte o neredeyse saniyelik şaşırma anında o yabancı olan iplik bizim eski fikirlerimizin arasına karışıyor, kesişiyor, onlarla çarpışıyor.
Tıpkı o Roma ipeğinin sökülüp yeniden dokunması gibi. Zihnimiz o eski kalıpları söküp yepyeni şeyler üretebilecek bir hale bürünüyor. Yani arkadaşlar kendimizi dışarıya kapattığımız, bildiğimizi, okuduğumuz, ya böyle gelmiş böyle gider dediğimiz anlarda aslında yaptığımız şey o ortadaki belirginlik ağımızın kapılarını da dünyaya kapatmak. Yani zihnimizin etrafına adeta bir çin seddi örmüş oluyoruz böyle bir durumda. Eğer yeni bir şeyler bulmak, keşfetmek istiyorsak zihnimizin o güvenli duvarlarını da aşmamız lazım ki yeni bir şeyler bulup onlarla kucaklaşmaya, onları kurcalamaya başlayabilelim. Ya artık ipek yolu filan yok diye düşünebilirsiniz. Bunları niye anlatıyor ki bize geçmişte olan, geçmişte kalmış artık böyle bir çağda yaşamıyoruz diye düşünebilirsiniz. Ama aslında var. Hem de eskisinden çok daha güçlü. Bunu boşu boşuna bir ağa benzetmedim. Şimdi bundan çok daha güçlü bir ağa var. Bizim bugün dijital ipek yollarımız var. Değil mi? Dünyanın her yerindeki bir bilgiye, sanata, kültüre anında ulaşabiliyoruz. Dünyanın öbür ucundaki fikirlerle saniyeler içinde cebimizdeki bir cihazla, önümüzdeki bir bilgisayarla ulaşıp ulaşabiliyoruz onlarla.
Ama hani kimyasal reaksiyonlar nerede? Biz önümüzdeki bilgisayarlardan, cebimizdeki bu işte cihazlardan yeni yolları, yeni fikirleri dokunmak için hakkını verecek kadar kullanabiliyor muyuz? Yoksa önümüze konan hazır yemeklerle mi? algoritmaların kurduğu o Çin setlerinin arkasındaki o güvenli yankı odalarında kendimizi beslemeye mi çalışıyoruz? Sadece zaten bildiğimiz şeyleri mi görmeyi, duymayı tercih ediyoruz?
Galiba içine düştüğümüz yanılgı şu arkadaşlar.
İyi fikirlerin böyle sanki sıfırdan, böyle havadan tek başına aklımıza gelirse onların daha makbul olacağı gibi bir yanılgı içindeyiz. Böyle sanıyoruz. oysa durum hiç de öyle değil ve öyle olmadığını işte en başta tarih bize gösteriyor. Ne anladık tüm bu okuduklarımızdan, konuştuklarımızdan, anlattıklarımızdan? Buda'ya bir yüz veren Yunanlılar, tamburu ata bindiren Türkler, Budizmi stoğacılıkla harmanlayan filozoflar hemen hemen aynı şeyleri yapıyor. Birbirlerinin ipliklerini alıp söküp sonra da insanlığın adeta ortak hafızasını, kültürünü yeniden dokuyorlar. Bazen bu bozmak gibi görünebiliyor ama sonra tam da o bozukmuş gibi görünen haliyle başka yerlere tutunuyor. Çünkü aslında onların yaptıkları orijinalin görünmeyen bir tarafını açığa çıkarmak. dolayısıyla yabancı kelimesini biraz böyle başka bir yere de koymamız lazım galiba kafalarımızda. Yabancı öyle sadece uzakta ya da işte tuhaf olan bize garip gelen şey değil.
Bazen elimizdeki şeyin bizim bile göremediğimiz bir yüzünü ortaya çıkaran şey.