Değişimi Başlatan Notalar
Günlük yaşantımızda en sık kullandığımız iletişim araçlarından biri kuşkusuz müzik. Onun sayesinde hikayeler anlatabiliyor, birbirimize duygularımızı aktarabiliyoruz. Hatta müziğin yardımıyla bazen tarihin akışına yön verebiliyoruz. Tıpkı dil gibi.
Herkese merhaba, ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
111 Hz'in her bölümünde mutlaka jingle ile başlıyoruz. Neden biliyor musunuz? Bunu hiç düşündünüz mü? Çünkü belki de müzik iletişimin en gelişmiş hali. Konuşmaktan bile etkili de ondan. Bakın şimdi bu bölümde size iletişimi, sesleri, bunun evrimini ve nasıl müzikle en üst seviyeye ulaştığından söz edeyim biraz. İletişim, organizmaların birbirleriyle haberleşebilmesini, birbirleriyle bağlantı kurabilmesini ve bilgi ya da duygu alışverişinde bulunmasını sağlayan çok kapsamlı bir süreç değil mi? İnsanlık tarihinin başlarının hatta daha da ötesine uzanan çok kadim bir eylem. Yani kabaca bu şekilde bu ifadelerle tanımlayabiliriz herhalde iletişimi. Daha da önemlisi sosyal bir varlık olarak bizlerin en önemli ihtiyaçlarından biri. İçinde bulunduğumuz dönemin koşullarını hesaba kattığımızda ihtiyaçlarımızın en önemlisi dersek abartmış olur muyuz? Her gün ailemizle, arkadaşlarımızla, tanıdığımız ya da tanımadığımız kişilerle, hatta hayvanlarla, çevremizle, evrenle bir iletişim halindeyiz.
Dahası yalnız kaldığımızda bile devam ediyor bu iletişimde kalma halimiz. Bir şeyler okurken, bir şeyler dinlerken ya da bir şeyler yazarken hep bu eylemi gerçekleştiriyoruz. Bazense sadece kendi iç sesimizle konuşarak devasa bir iletişim ağının parçası haline geliveriyoruz.
111 Hz'de gerçekleştirdiğimiz bu uzun yolculukta kimi zaman iletişimi var eden ögelerin izinden gittik. Doğrudan ya da dolaylı olarak iletişimin en önemli aracından, dilden yeni öğretiler edinmeye çalıştık. Çünkü dil ve ona hayat veren unsurlar sayesinde ancak birbirimizi anlayabiliyoruz. Hikayelerin parçalarını birleştirebiliyoruz. Zihnimizin filtrelerinden geçirip yeni bir bakış açısı, bir perspektif yaratabiliyoruz kendimize. Ya da tarihin, kültürün, bilimin, sanatın, doğanın bize anlatmak istediklerini ancak bu şekilde kavrayabiliyoruz. Dil deyince aklımıza ilk olarak da konuşmak ve yazmak geliyor değil mi? E bu çok normal çünkü hayatımızın akışında hep var olan eylemler bunlar. Fakat söz konusu olan şey dil, iletişim insanlığın en büyük icatlarından biri. Dolayısıyla onu sadece bu iki eylemle sınırlamak pek de doğru gelmiyor açıkçası bana. Bu yüzden de filmimizi biraz geriye sarıp insanlık tarihinin ilk dönemlerine doğru gidelim mesela şimdi sizinle birlikte.
O ilk insanlar iletişim kurmak için çoğunlukla ne yapıyorlardı? Sembolleri kullanıyorlardı. Bu sembollerle içine girdikleri tehlikeli bir takım durumları kendi türdeşlerine haber veriyorlardı. Aynı zamanda nasıl avlandıklarını ya da karşılaştıkları hayvanları birbirlerine tarif edebilmek için işte bu mağaraların duvarlarını o şekilleri, sembolleri, resimleri çiziyorlardı. Ortada kelime, melime falan olmadan bir dil üretmişlerdi ve iletişim kurabilmişlerdi. Bu dil sayesinde belki bilinçli olarak belki de tesadüfen tarihin ilk günlüklerini tutmuşlardı. Şekiller kadar sesler de dilin önemli bir yapıtaşı elbette. Bunu çok kompleks bir biçimde hayal etmemize de gerek yok üstelik. Dik insan yani homo erectus bir gorille aynı ses çıkarma yeteneğine sahiptir. Bu da temelde sadece homurdanarak iletişim kurabildikleri anlamına geliyor eski dönemlerde. Şimdi böyle ilk duyuşta homurdanmakla bir dil mi kurulurmuş diye tepki verebiliriz.
Ama İsrail'de keşfedilen 750 bin yıllık homo erectus köyünün kalıntıları bizlere bu kabilelerin bir dil oluşturabilme becerisine sahip olduklarını da kanıtlıyor. Bu köyün hayvansal ve bitkisel ürünleri işlemek ve yaşamak için ayrılmış 3 bölümlük hiyerarşik bir yapıya sahip olduğu ortaya çıktı çünkü. Sizce homo erectus topluluğu böylesi bir yapıyı bir organizasyonu iletişim kurmadan meydana getirebilir mi? Açıkçası bu bana da o bilim insanlarına da pek olası gelmiyor. Sadece homurdanarak oluşturdukları bir dil aracılığıyla sistemli bir yaşam alanı yaratmayı başarmışlardı. Günümüzde de buna benzer örnekler çıkıyor karşımıza aslında. Amazon nehrinin kıyılarında yaşayan Piraha kabilesi sadece 11 seslen oluşan bir dil aracılığıyla iletişim kuruyor mesela. Düşünsenize sadece 11 sesle sistemli bir dil oluşturabilmişler. Yani aslına bakarsanız bir dil yaratabilmek için kelimelere ya da öyle yüzlerce sese ihtiyacımızın olmadığını da hatırlatıyor bu kabileler bizlere.
Dilin oluşumunda iletişim kurabilme ve hayal edebilme kabiliyetlerinin asıl başrolü üstlendiğini kanıtlıyorlar. Peki ya daha az ses kullanılan bir dilin var olduğunu ve bunu her gün kullandığımızı söylesem? Evet bu ilk anda belki biraz tuhaf gelebilir ama günümüz teknolojisinde biz bu dilden sürekli faydalanıyoruz.
Mesela epos'ta yazarken Türkçe dilinde bir metin yazabilmek için 29 harften oluşan alfabemizi kullanıyoruz ya klavyenin üzerindeki bu şekiller sayesinde anlamlı kelimeler ve cümleler oluşturabiliyoruz. E peki ya arka planda ne oluyor? O makine dili dediğimiz şey bizim yazdıklarımızı iki temel sese indirgiyor onlara çeviriyor sıfırlara ve birlere. Sadece bu iki girdi sayesinde yazdıklarımız binlerce kilometre öteye saniyeler içerisinde ulaşabiliyor. Ses ve dilin ilişkisi insanlık tarihinin ilerlemesiyle çok daha komplike bir hal aldı tabii ki. İlk yıllarda tehlikeyi haber vermek için davul seslerini kullanan insanlar geliştikçe başka duyguları da sesler ve eslerle ifade etmeye başladılar.
Dilin farklı bir formuydu bu. Aslında adını her an duyduğumuz bir form yani müzik. Bugün dünyanın en evrensel dili olan müzik türümüzün çok da uzak olmayan tarihinin ilk dönemlerinden beri kulaklarımızda yankılanıyor. Müzik evrensel bir dildir. Çok klişe bir cümle diye düşünebilirsiniz. Belki de öyle. Fakat bazı klişeler gerçeği en yalın şekilde anlatabilme özelliğini taşırlar. O yüzden zaman zaman klişelere kaçmaktan kaçınmayın bence. Bakın bir klişe daha size. Çocukluğunuzla ilgili anımsadığınız şeyleri düşünün. Annenizin size mırıldandığı ninnileri. Dünyanın neresinde doğduğunuz ya da hangi kültürde yetiştiğiniz bunu değiştirmez. Anneler bebeklerini yatıştırmak için her yerde her zaman ninni söylerler. Bebekler duydukları şeyin anlamını bilemeseler de sesin etkisi onları sakinleştirir. Yani seslerin oluşturduğu bir etki zihinlerde bir duygunun oluşmasını da sağlar. Bu süreç tanıdık geldi mi size de?
Tıpkı ana dilimizi öğrendiğimiz süreçte olduğu gibi sesler aracılığıyla bir anlam elde eder ve bu sayede iletişim kurarız. Müzik ise duyguların en saf, en pür, en yoğun şekilde hissedilmesini sağlayan bir ifade biçimidir. Yani müzik aslında biraz derinlemesine düşündüğünüzde gerçekten de bir iletişim şekli, bir dil. Şimdi kısa bir ara verelim, bir yere ayrılmayın aradan sonra tekrar birlikteyiz. Dünya'ca ünlü caz müzisyeni Victor Wooten'da müziği işte böyle bir dil olarak ele alıp yorumlayanlardan. Ona göre müziği anlamak tıpkı ana dilinizi öğrenmek gibi bir süreç. Bu dili konuşabilmek için bir eğitim almanız falan da gerekmiyor. Sadece duyduklarınızı taklit ederek anlamlı bir şeyler söylemeye başlıyorsunuz. Küçük bir çocuk bir kelimeyi yanlış söylediğinde, telaffuz ettiğinde onu yargılar mıyız? Hayır. Hatta bunu çok da şirin buluruz. İşte Wooten'a göre bir dili konuşabilmek için o dilin kurallarını bilmeye gerek yok.
Aynısı müzik için de geçerli. Eğer profesyonel bir müzisyen değilseniz kimse şarkı söylerken detone olup olmadığınızı önemsemez. Wooten müziğin de tıpkı bu şekilde öğrenildiğini ifade ediyor. İki süreci de özgür hissettiren bir deneyim olarak nitelendiriyor.
Bu sanatçı beş kardeşten en küçüğüymüş, bas gitarist Victor. Doğduğu günden beri de müziğin içinde bulmuş kendini. Daha iki yaşından itibaren, hep böyle başlar ya müzisyenlerin çocukluk hikayeleri, abilerinin provalarına gitmeye başlamış. Prova yaptıkları odanın bir köşesine, benim için de bir tabure ve plastik telli bir oyuncak gitar koyuyorlardı, diyor Wooten. Abilerinin müziklerine eşlik ettiği o oyuncak gitardan çıkan ses, provalarda duyulmuyordu bile. Öte yandan, küçük Victor da o yaşlarda bir enstrümanı nasıl kullanacağını bilmiyordu tabii ki. Fakat müziğin ritmine bir şekilde eşlik etmişti. ediyor, şarkıların ruh haline göre dans ediyor. Tıpkı konuştuğumuz dil gibi, müziğin dilini de dinleyerek, taklit ederek öğrenebildiğimizi hatırlatıyor bize Wooten'in bu hikayesi.
Kullandığımız dille yaşam arasındaki bağlantıya işaret eden meşhur bir ifade var. Değişim dilden başlar. Cinsiyet eşitliği ve toplumsal hareketlerin temelinde yatan tavırlardan biri bu. Çok yalın ve etkili bir ifade. Dilde sahiplenilen ve kullanılan kavramların zamanla hayata karşı bir perspektif, hayata karşı bir tavır oluşturacağı, onu değiştireceğini iddia ediyor. Daha da önemlisi bu iddianın haklılığı tarih boyunca da kanıtlanmış. Fransız devrimi örneğinde olduğu gibi. Hatırlayın bunu daha geçen bölümlerden birinde konuşmuştuk. Dönemin düşünürleri ve edebiyatçıları tarafından öne çıkarılan liberte yani özgürlük kelimesi, bugün adına cumhuriyet dediğimiz yönetim biçiminin zeminini hazırlayan faktörlerden biriydi. Tarihteki en büyük ideolojik değişimlerden birinin tetikleyicisi olan bir kelime ve onun hayat verdiği yeni bazı kavramlar olmuştu. Tabi bu noktada insanın kafasında şöyle bir soru işareti de oluşuyor.
Peki müzik değişime öncülük edebilir mi? Müzik de dil gibi bir ifade şekliyse, başkalarıyla anlaşabilmemizi sağlayan bir araçsa neden olmasın? İkisi de yazılabilen, ikisi de okunabilen, sesleri ve sembolleri kullanabilen aygıtlar değil mi? İkisi de düşünmenize, gülmenize ya da hüzünlenmenize sebep olabiliyor. İkisi de hayatınızda, çevrenizde ya da dünyanın genelinde olup bitenleri sorgulamanıza yol açabilir.
Bazı durumlarda basit bir melodi binlerce kelimeden çok daha etkilidir. Çünkü aktarılmak istenen duyguyu hissedebilmeniz için müziği öğrenmeniz gerekmez. Tıpkı bebekken annenizin ninilerini dinleyerek uykuya dalmanızda olduğu gibi. Bizi bir fikir ya da argümandan daha çok etkileyen şey hissedebilmektir. Dolayısıyla müzik ihtiyaç duyduğumuz ama bağlantımızı kaybettiğimiz, pek çok hisle bizi tekrar buluşturur, bir araya getirir. bazen hüzünlenmemizi, bazen hayallere dalmamızı, bazen neşelenmemizi, bazen de on binlerce insanla sanki tek bir organizma haline gelip hareket etmemizi sağlar. Öte yandan müzik hassas konuların konuşulmasını da kolaylaştıran bir zemin hazırlar bize. Politikayı, ideolojileri, ırkçılığı, eşitsizliği ve buna benzer daha bir sürü şeyi, bu konudaki düşüncelerinizi müzik yoluyla çok daha kolay ifade edebilirsiniz.
Bu kadar etkili, bu kadar evrensel bir iletişim aracı değişime öncülük etmeyecek de kim edecek? Bakın şimdi çok yakın tarihten, önemli değişimlerden birinden bir örnek daha vereyim size. Berlin duvarının yıkılmasını düşünün. Buna da kısmen müzik öncülük etmişti diyebiliriz. Evet size garip gelebilir fakat Almanya'daki soğuk savaşı nihayete erdiren olayların başlamasında bir konserin çok büyük bir etkisi olmuştu. 19 Temmuz 1988'de o duvarın yıkılmasından yaklaşık bir buçuk yıl kadar önce gerçekleşen bir rock şovu Doğu Almanya'daki havayı tamamen değiştirdi. Bir patron var, patron lakaplı Bruce Springsteen. 300 bin kişi karşısında vermiş bu konseri. Ve değişim rüzgarlarının ilk esintilerini yaratmış.
Sadece o alandaki 300 bin kişi değil, konseri televizyonlarından takip eden milyonlarca insan da bu gösterinin etkisinden kendi paylarına düşeni almışlar. Orada Springsteen'in Almanca yaptığı bir konuşma ve onun hemen ardından Bob Dylan'ın parçası Chimes of Freedom'ı çalması duvara vurulan ilk balyoz darbesiydi belki de.
Doğu Berlin'de olmak çok güzel. Ben herhangi bir yönetimin yanında veya karşısında değilim. Size bir gün tüm sınırların yıkılacağı umuduyla rock'n'roll çalmaya geldim diyordu patron konuşmasında. Tarihçi Gerd Dietrich bu konserin Doğu Almanya'daki değişime öncülük ettiğini şu sözlerle ifade ediyor. Springsteen'in verdiği o konser ve yaptığı konuşma duvarın yıkılmasına yol açan olaylara büyük bir katkıda bulundu kesinlikle. O konserden sonra Doğu Almanya'da çok daha farklı bir atmosfer ve his hayat bulmuştu. Springsteen insanlara ne kadar kilitli olduklarını bir açık hava hapishanesinde yaşadıklarını gösterdi. Elbette Berlin duvarı sadece bir konserle yıkılmadı. Bu olayın ardında daha pek çok politik, tarihsel, sosyolojik sebepler yatıyor ama değişimin gerçekleşebilmesi için en başta bir taşın yuvarlanması gerekir. Bir çığın oluşması için küçük bir kar topunun yuvarlanmaya başlaması gerektiği gibi.
Bruce Springsteen'in Doğu Berlin'de verdiği o konserde devrilen ilk domino taşı gibi bir etki yarattı.
İnsanlara daha iyi, daha eşit, daha adil bir yaşamın hayalini kurdurabilmek için kullanılabilecek bir dildir müzik. Ya da sadece bir hikayeyi, sadece minik bir duyguyu anlatabilmek için kullanılabilecek bir dil. Ve en önemlisi de geçmişte olduğu gibi gelecekte de değişip kendisini güncelleyebilir. İnsanın duyabildiği ilk andan itibaren hissedebildiği, kolaylıkla öğrenebildiği ve zorlandığında sığınabildiği bir dil.
Kaynaklar (8)
- Ancient Music – Cavemen
- Bach - Prelude in C Major ( Piano Tutorial )
- CALM MY SOUL - Jazz Rap Beat/ Old School LoFi HipHop Instrumental
- Casiopea Live (1985) [720p60]
- Watch
- Bruce Springsteen & Tom Morello High Hopes Dallas, 2014
- Bruce Springsteen - Chimes of Freedom (East Berlin 1988, with speech)
- Bob Dylan live, The Times They Are A-Changin' Instrumental, Man Of Peace, Hannover 1987