
Teknolojik Nostalji: Analoglaşma
Geçen gün pikabımın iğnesinin kırıldığını fark ettim. Tamirci bulmak, iğne sipariş etmek ve haftalarca beklemek gerekti; oysa dünyadaki bütün şarkılar bir tık uzağımda, çiziksiz ve ücretsiz duruyordu. Byung-Chul Han'ın evine aldığı müzik kutusu, 30 yılın zirvesine çıkan plak satışları ve internetsiz bir dünyada büyümeyi tercih eden gençlerin oranı aynı soruyu büyütüyor. Dijital teknoloji bu kadar geliştiyse, analog neden ölmedi?
Bu ne alaka diyeceksiniz? Bugün bölümü kaydederken arkada hoş bir müzik çalsın istedim ama öyle dijitalden tek bir dokunuşla değil de böyle olsun. Sizin için pick up'a bir plak koydum. Bu duymakta dinlemekte olduğunuz şey onun sesi.
Siz sever misiniz bilmiyorum ama ben plaktan müzik dinlemeyi hep çok sevmişimdir. Sanki böyle pick up'tan yayılan ses müziğin orijinaline daha sadıkmış gibi gelir nedense. Teknik olarak öyle olmadığının gayet farkındayım. Hemen itiraz şeylerinizi yükseltmeyin. 16 bit kalitesindeki CD'ler daha sonrasında çıkan 24 bit master'lar falan. Tabii ki çok daha yüksek çözünürlüklü kayıt teknolojileri bunları biliyorum ama işte gel de tüm bunları teknik olmayan kişilere anlat değil mi? Müzik meraklıları hala plaklardan vazgeçemiyor bir türlü. Onu bırakalım plak koleksiyonculuğu giderek yaygınlaşan bir hobi. Ama tabii aynı zamanda emek gerektiren bir hobi arkadaşlar. Hatta ben de geçen gün pick up'ımın iğnesinin kırılmış olduğunu fark ettim. İşte burada bir tamirci bulmam, iğneyi sipariş etmem filan haftalarca bekleyip gelmesini beklemem sabır ve uğraş gerektirdi. Sonunda çözüldü ve duyduğunuz gibi pick up'ım çalışmaya başladı ama yani bu süreç benim kafamda da bir soru işareti doğurmadı diyemem açıkçası.
Yani dünyadaki bütün şarkılar böyle bir tık uzağımızdayken çiziksiz, pürüzsüz, mükemmel bir kalitede bir şekilde erişilebilecekken Hatta çoğu da ücretsizken ben bütün bu emek ve parayı niye harcıyorum ki? Sonra aklıma okuduğum bir yazı geldi. Daha doğrusu lafı bu yazıya getirmek için tüm bunları anlattım sizlere. Kore asıllı Alman felsefeci Björn Çölhan yeni kitabı yazmış ve onunla ilgili bir yazı benim okuduğumda. Björn Çölhan da modern dijital dünyada insan psikolojisiyle çok ilgilenen bir filozof. Onun Türkçe'ye de çevrilen Yorgunluk Toplumu isimli bir kitabı var. Ve işte okuduğum yazı da felsefecinin bu yeni kitabında anlattığı bir hikayeden bahsediyor.
Björn Çölhan evine yeni bir ürün almış. Kendisine ne kadar huzur verdiğini anlatmış kitabında da. Bu ürün ne biliyor musunuz? Bir jukebox. Yani eski tip bir müzik kutu. Hani Amerikan filmlerinde falan böyle restoranlarda çalar. İçine böyle para atarsın. Böyle mekanizmalar çalışır. Ve işte seçtiğin şarkı böyle bir tür müzik otomatında kocaman bir aletin içinde çalmaya başlar. İşte Han bu otomattan müzik dinlemenin kendisi için çok büyülü bir deneyim olduğunu anlatmış. O makinenin içine para atınca, o tuşlara basınca ve içinden çıkan mekanik sesleri duyunca bambaşka bir deneyim yaşadığını söylüyor. Hayal edebildiniz mi? İşte böyle müzik dinlemenin gerçek bir bedensel bir duyusal deneyime dönüştüğünden bahsediyor. Müziği dijital bir platform yerine işte bu şekilde dinlemenin farkını da ilginç bir yere bağlıyor. Bütün bunları anlatmasının bir sebebi var. Bu şekilde yani fiziksel bir nesnenin varlığında zaman geçirmenin gerçekten o zamanın akışında kalmayı gerektirdiği için daha farklı olduğunu belirtiyor.
Fiziksel bir nesne bizi bir anlamda mekanla birlikte zamana da bağlıyor diye yorumladım ben bunu. Yani bu analog müzik cihazları bizi gerçekten böyle eylemsizce oturup o şarkıyı dinlemeye teşvik ediyor diyebiliriz. Belki benim de plak dinlerken peşinde olduğum deneyim böyle bir şeydir. Ama sadece plaklar değil analog cihazlardan bahsetmişken sadece böyle müzik dinleme deneyiminden bahsetmemeliyiz değil mi? Başka şeyler de var. Fotoğraf makineleri, film çeken analog film makineleri, kameralar diyelim. Daktilolar, saatler hatta pilli oyun konsolları. Eski tip teknolojinin günümüzde çok meraklısı var. Geçenlerde Japonya seyahatime ait uzunca bir vlog yayınladım bir saatin üzerinde YouTube kanalımda. Orada da gösterdim. İşte böyle kasetler, Walkman'ler filan yine piyasaya çıkmaya başlamış. Ya ben daha ilkokul, ortaokuldayken onları kullanıyordum. Şimdi yeni nesil onların peşine düşmüş. Onları merak ediyor, onları satın almak istiyor.
O vlogta gösteremediğim şey ise orayı gezen özellikle de genç turistlerin kullandığı fotoğraf makineleri. Eski nesil. Hani ceplerinde çok daha iyi işte son model, fotoğraflar çekebilmeyi sağlayan son model telefonlar var. Ama onları kullanmıyorlar. Onun yerine daha eski de olsa, daha kötü de çekse, teknik olarak yine tırnak içinde kullanıyorum. O vintage diyebileceğimiz kameraları kullanmayı tercih ediyorlar. Peki artık her şey parmaklarımızın ucundayken biz niye ısrarla böyle emek isteyen, zaman isteyen cihazları kullanmak istiyoruz? Dijital teknoloji bu kadar gelişti de analog teknolojiyi neden bir türlü öldüremedi? Bugün bu sorunun peşine düşelim mi? Dokunma arzumuzun nörolojik sırlarını, teknolojinin zihinsel yorgunluğunu ve son moda bir yaşam biçimi olarak analoglaşmayı konuşalım. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, internetten, sosyal medyadan, akıllı telefonlardan çok çok önce herkesin albüm satın aldığı, sinemaya gittiği ve birbirine yol tarif ettiği analog bir dünyada yaşıyorduk.
Yaşıyorduk da analog kelimesi tam olarak ne anlama geliyor diyeceksiniz. Demeseniz bile ben tarif edeyim. Analog, bir şeyin kesintisiz ve doğrudan halini tanımlayan bir kelime. Doğadaki her şey böyle diyebiliriz. Sesimiz mesela ya da masamıza koyduğumuz bir mumun ışığı, kolumuzun hareketi. Hep böyle pürüzsüz değil mi? Kesintisiz bir dalga halinde ilerliyor. İşte analog dediğimiz cihazlar da bu doğal akışı hiç bozmadan olduğu gibi kaydediyorlar ve aktarıyorlar. Dijital cihazlar böyle değiller. Onlar birlerle, sıfırlarla çalışıyorlar. Yani o doğal akışı saniyede binlerce kez parçalara bölüp o parçaları da sayılara dönüştürerek kaydediyorlar ve bize dinletiyorlar. Ya da iletiyorlar diyelim. Çünkü sadece sesten ibaret değil, görüntüyü de aktarabiliyorlar. Bunu tam olarak kavrayabilmek için analog saat ile dijital saat arasındaki farkı düşünebiliriz. Mükemmel bir örnek olmadığının farkındayım ama analog saate baktığınızda ne görürüz?
Yelkovan'ı izleyebiliriz değil mi? Orada mesela 12'den 1'e doğru giderken görebiliriz. Ama dijital saatte sadece ekranda 12 yazar. Sonra 12.01 olur bir anda pat diye. O aradaki akışı göremeyiz. Çünkü zaman sadece sayılardan ibarettir dijital dünyada. Bu arada belki fark etmişsinizdir. Dijitalden bahsetmeden analog teknolojiyi açıklamak pek de mümkün olmuyor. Dijital ve analog böyle gece ve gündüz gibi birbirlerini tamamlıyorlar diyebiliriz. Bu arada bu benzetme bana ait değil. Kanadalı gazeteci David Sachs, The Revenge of Analog, yani analog'un intikamı diye bir kitap yazmış ve aynen bu kelimeleri kullanmış. Analog dijitalin zıttıdır. İkisi yinyen gibidirler demiş. Dijital bilgisayarların dili. Birler ve sıfırlar demiştik ya hani. Eğer bir şey internete bağlıysa, bir yazılım yardımıyla çalışıyorsa ya da ona bir bilgisayar aracılığıyla ancak erişilebiliyorsa o dijitaldir. Analog ise çalışmak için bilgisayarlara ihtiyaç duymaz.
Ve sanal dünyada değil, fiziksel dünyadadır. Bu iki terimin yinyen gibi olmasının bir sebebi daha var. O da şu. Biz analog kelimesini kullanmaya ne zaman başladık biliyor musunuz? Dijitale geçtikten sonra. Böyle bir ayırımı daha önce bilmiyorduk ki. İngiltere'deki Bristol Üniversitesi'nde bu konuyu ayrıntılarıyla inceleyen Analog Ütopya diye bir derleme kitap yazılmış. İşte kitap tam da analog kelimesinin tanımından bu şekilde bahsediyor. Diyor ki 1990'larda dijital bilgisayarların, cep telefonlarının, internetin her yanı sarmaya başlamasıyla analog diye bir kategori ortaya çıktı. Önceden standart olan bir teknoloji ancak dijitalden sonra ayırt edilebilir hale geldi ve dijital olmayan herhangi bir şeyi anlatmak için kullanılmaya başlandı. İşte kitaba göre bu analog güzellemesi yani analog Ütopya'da tam olarak böyle bir dönemde başladı. Yani teknoloji karmaşıklaşmaya başlayınca biz basit olandan bahsetmeye başladık.
Hatta özellikle pandemi döneminde yaşamaya başladığımız sürekli bir çevrim içi hayat var ya, insanlardaki dijital hoşnutsuzluğu o dönem en çok körüklemiş. İngiliz Standartları Enstitüsü'nün 2025'te gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre gençlerin %47'si internetin olmadığı bir dünyada büyümeyi tercih edeceklerini söylemişler. Neredeyse yarıya yakını.
İngiliz gençler bu cevaplarının arkasında ne kadar durabilirler? Bunu asla bilemeyebiliriz ama bildiğimiz bir şey var arkadaşlar.
Analog medya teknolojilerine duyulan ilgi son yıllarda oldukça artmış durumda. Bristol Üniversitesi'nin araştırmalarına, Ayrıca toplamına göre plak satışları son 30 yılın en yüksek seviyesine ulaşmış ve İngiltere'deki bağımsız plak dükkanları büyük bir geri dönüş yaşamışlar. Üstelik kaset üretimi de yeniden canlanmış. Az önce de sözünü ettiğim gibi piyasaya yeni kaset çalarlar sürünmeye başlanmış. Yani benim Japonya'da gördüğüm manzarayı başka ülkelerdeki araştırmalar da destekliyor diyebiliriz. Bu arada yapbozlar, kutu oyunları falan sektörü de altın çağını yaşamaya başlamış. Ayrıca tabii ki işte Polaroid tipi fotoğraf makinelerinin yükselişini de görmezden gelemeyiz. Bu Polaroid markası yeni fotoğraf makinelerinden oluşan bir seri çıkardı. Başka bir fotoğraf makinesi markası olan Kodak da bir zamanlar son filmini yayınlamıştı. Son 24 kare falan gibi sergiler açılmıştı güya ama bakın onlarca yıl sonra ilk kez 8 mm film kamerası piyasaya sürüldü tekrar.
Bu değil bu eskilerden bir kamera ama insanlar 8 mm. 16 mm filmler filan çekmeye başladılar. Sadece fotoğraftan bahsetmiyorum. Sinemada da yine dijital kameralarla çekilen filmlere biz Türkçe'de film diyoruz ama gerçek film yani bu selüleit tipi film kullanımı da giderek yaygınlaşıyor. Hatta sadece 35 mm de değil daha büyük formatlarda çekilmeye başlanıyor bazı filmler. İşte Christopher Nolan'ın The Odyssey filmi tümüyle 70 mm IMAX formatında çekilen ilk film oldu mesela. Eskiden bazı parçalarını çekiyorlardı IMAX kameralarla. Şimdilerde trend hepsini böyle çekmeye doğru gidiyor. Bakalım nereye varacak sonumuz. Dahası İngiltere'de daktilo tamirhaneleri tekrar açılmaya başlamış. Sanatçılar giderek daha çok analog baskı ve üretim yöntemlerini kullanmaya başlamışlar. Yani bugünlerde saatimizle bile not alabilecek bir teknolojiye sahip olmamıza rağmen sesimizle not aldırırken Ünlü İtalyan markası Moleski'nin defter satışları giderek yükseliyormuş.
Buna ne demeli? İşte tüm bu trendleri ben zaten bir şekilde gözlemliyordum. Ve bunu yaşam biçimime uygulayacağımı duyurdum bu yılın başlarında. Tam olarak 1 Ocak'ta yılın ilk günü yayınladığım videoyla analog renesans dedim bu yılın teması olarak. Peki bu teknolojik geri dönüşün sebebi ne olabilir? Neden günümüzde insanlar böyle maddi, dokunsal, analog olana yönelmek istiyorlar? Bu konuda yine felsefecimize Byonk Cholhan'a geri dönelim bence. Çünkü kendisi yalnızca müzik kutusu deneyimi üzerine konuşmamış. Güzeli Kurtarmak isimli kitabında kendisi günümüz dünyasının biraz fazla pürüzsüz olduğunu söylüyor. Bu pürüzsüzlüğün en bariz fiziksel göstergesi de dokunmatik ekranlar. Han diyor ki biz aslında hiçbir zaman gerçek bir nesneye dokunmuyoruz. Bir dokuya temas etmiyoruz. Bir direnç ile karşılaşmıyoruz. Tamamen pürüzsüzleştirilmiş, çok steril bir ortamdayız. Üstelik her şeyi bir pencereden görüyoruz, seyrediyoruz ve hiçbir zaman baktığımız şeylerle derin bir ilişki kuramıyoruz.
Yazar buna sürtünme eksikliği adını vermiş. Ve bu olgunun bizde zamanla duyusal bir boşluk yarattığını, zihnen bizi tükettiğini de söylüyor. Bu sürtünme eksikliği dediğimiz terim psikolojide de kullanılıyor bu arada. Davranışsal psikoloji konusunda uzmanlaşan teorisyen ve yazar RJ Star, sürtünme ortadan kalktığında sinir sisteminin tatmin olamadığını açıklamış. Star'a göre insan biyolojisi teknolojik kolaylığın hızına bir türlü ayak uyduramamış. Çünkü insanoğlu ödülün çabadan sonra geldiği bir dünyada evrimleşmiş. Direnç demek gelişmek demek. Biz böyle öğrenmişiz. İşte o yüzden biz de ancak bir şeye emek harcayınca tatmin olabiliyoruz. Star bunu şu şekilde açıklıyor. Gerçek tatmin bir zirve değil, tırmanışın ardından ulaşılan bir platodur. Eğer dopamin çabalama tarafından dengelenmeden aniden yükselirse, tatmin duygusu da yine aynı hızla eriyip gider. Bu yüzden sürtünme yani zorluk ortadan kalkınca sinir sistemimiz bir türlü rahatlayamıyor.
Çünkü tırmanış yoksa elde kalan tek şey kendisine ödülü verilen ama yolculuğu esirgenen bir sinir sisteminin böyle orada boş boş titreyişi oluyor. Ve tam da bu yüzden ilginç bir şekilde pürüzsüz görevlerle geçen bir gün bizi yorucu ama anlamlı bir mücadeleyle geçen bir günden çok daha fazla tükenmiş hissettiriyor.
Terapistler bu tükenmişlik hissini giderebilmek için böyle ufak fiziksel aktiviteler ve böyle odaklanma talep eden eylemler öneriyorlar. Fiziksel kelimesini de burada özellikle vurguluyorum, altını çizmek istiyorum. Çünkü bu eylemlerin ilk amacı fiziksel nesnelerle dokunsal bir bağ kurmak ve bu şekilde stres seviyemizi düşürmek. İkinci amacı da dopaminin böyle ani yükselişlerinden kaçınmak. Yani hazzı ertelemek. Psikolog Sonja Lubomirski mutluluğumuzun yüzde kırkının niyetli ve bilinçli eylemlerden geldiğini söylemiş mesela. Yüzde kırk bakın çok yüksek bir oran. Ve demiş ki anlı kazlara alışmamak için hayatımıza yeniden sürtünme, zorluk ve çaba katmak zorundayız. Yapay olarak da olsa. Yani bir fotoğraf çekmeden önce filmi yerleştirdiğimizde, çekeceğimiz şeyin kadrajına dikkat ettiğimizde ya da çektikten sonra o filmin banyo sürecini beklemeye başladığımızda çektiğimiz ani bir fotoğraftan çok daha fazla bir mutluluk duyuyoruz.
Telefon ekranına tıkladığımızda ise bazen çekilen fotoğrafa bakma ihtiyacı bile hissetmiyoruz. Unutup gidiyoruz. Tak dokunduk, çektik ve unuttuk. Bitti gitti. Benzer şekilde işte bir plağı alıp da onu kılıfından çıkardığımızda, efendim pikabı kurduğumuzda ya da işte bir kaseti falan böyle bozulduğunda kalemle sardığımızda, bilmiyorum artık biraz daha gerilere gidip yaşımı belli edeceğim ama o Atari ya da Commodore'larda çalışan oyun kasetlerine çıkartıp böyle üflediğimizde falan, beynin ödül mekanizması çok daha kalıcı bir şekilde tetiklenmiş oluyor. Çünkü insan nörolojisi bu sürtünme ve bekleme sayesinde o şarkıya, o fotoğrafa, oyuna, eyleme bir değer atfediyor. Yani özetle analog teknolojiyi kullanmak psikolojimize gerçekten iyi geliyor olabilir. Ama tabii bu cihazlara olan ilgimizi öyle sadece evrimsel psikolojiye, bilime falan bağlayarak açıklayamayız. Açıklayamayız çünkü her zaman olduğu gibi madalyonun, plağın bir de öbür yüzü var ve o yüzde ne yazıyor biliyor musunuz?
Kapitalizm. Demişken ironik bir şekilde burada kısa bir ara verelim. Dönüşte şu eski güzel günlerden bahsetmeye devam ederiz. Bir de nostalji trendi var. Onu da anlatacağım sizlere.
Şimdi analog cihazların günümüzde yükselişte olduğunu gördük. Analog Ütopya kitabından takip ettik hatta. Kitap analoglaşmanın dijital dünyanın hızına ve yoruculuğuna bir alternatif olarak görüldüğü. Ve bu sebeple tercih edildiğini söylüyordu. Bu dijital yorgunun en büyük sebebi de tabii ki internet.
İnternetsizlik günümüzde bir tür vaha haline geldi değil mi arkadaşlar? Bir tür meditasyon biçimi. Belki internette siz de görmüş olabilirsiniz. 2015 yılında Londra'da bir kafenin içine bir tabela asınmış. Wi-Fi'yımız yoktur. 1995'teymişiz gibi davranın ve birbirinizle konuşun. Yazıyordu o tabelada. İşte bu internet karşıtı tabela ironik bir biçimde. İnternette yayıldı ve viral oldu. Ve sonra da birçok kafede kullanılmaya başlandı. Böylece internet bağlantısının olmaması yani bir eksiklik. Hani mekanın bir eksikliği değil de bir avantajı olarak yeniden pozisyonlandırılmış tanımlanmış oldu. Exeter Üniversitesi Medya ve İletişim Bölüm Başkanı Profesör Neil Ewan tam da bu tabelayla ilgili bir makale yazmış. Ve tabelanın kafelerde eskiden yaşandığı hayal edilen o sosyal etkileşimlere duyulan bir nostalji hissi yarattığını söylemiş. Bakın eskiden yaşandığı hayal edilen diyoruz. Yövin buna onarıcı nostalji diyor.
Onarıcı. Günümüzde özellikle 90'lara odaklanan bu nostalji türünde insanlar bugünü geçmişle olumsuz bir şekilde karşılaştırıyorlar. Yani çoktan kaybolmuş bir dünyaya geri dönüp bakıyorlar ve orada çok daha mutlu bir hayat görüyorlar. Öyle hayal ediyorlar. Bu tabi ki yalnızca bugün yaşanan bir şey değil. Hatırlarsanız nostalji ve çöküşçülük diye bir bölümümüz vardı 111 Hz'de ve orada bu geçmiş güzellemesinin tarihteki yerini de irdelemiştik. Yani modern bir olgu değil bu. Ama günümüzde internetsizliğin ve analog cihazların yetişkinler için nostaljik bir işlevi olduğunu hepimiz kabul edebiliriz sanırım. Çoğu yetişkin hayatın daha kolay olduğu o analog dönemlere özlem duyar çünkü. E hayat gerçekten de daha kolaydı. Çünkü o zamanlar çocuktuk. Yetişkinler o zamanlar çocuktular. Yani pille çalışan bir Game Boy'da oyun oynamanın size daha ilgi çekici gelmesinin sebebi Game Boy'un fiziksel ve sınırlı bir deneyim sunması da olabilir.
Evet. size oyun oynamak dışında başka bir işinizin olmadığı zamanları hatırlatması da olabilir. Sonuçta çocukluğumuzu ya da işte o ilk gençlik yıllarımızı hatırlatan cihazlara karşı böyle nostaljik hisler beslememiz kaçınılmaz bir şey. Ama işte durum o kadar basit değil. Çünkü burada çok ilginç bir ayrıntı var. Amerika'da yapılan bir ankette dijital teknolojiden uzaklaşmak istediğini söyleyen ve analog cihazları tercih eden katılımcıların %63'ü yarıdan fazlası Z kuşağı. Yani bu cihazlar kullanıldığı zaman henüz daha doğmamış olan gençler analog teknolojinin en büyük destekçisi. Analog fotoğraf makinelerinin o müzik çalarların ya da işte VHS kasetlerin filan çoğu bugünkü gençlerin ilgisini çekiyor. Onların gençliğinde çocukluğunda yoktu. Peki bunun sebebi ne? Bu gençler neden hiç bilmedikleri bir dönemin hasretini çekiyorlar? Aslında bu da bir tür nostalji ama bildiğimiz anlamda tam bir nostalji sayılmaz.
Hatta bu duyguya yakın zamanda 2012'de bir isim konuldu. Anemoya dendi. Yani bizzat deneyimlemediğimiz, yaşamadığımız bir zamana, bir mekana, bir tarihsel döneme karşı duyulan nostalji. Bu anemoya terimi ilk kez yazar John Koenig tarafından bilinmeyen hüzünler sözlüğü kitabında kullanılmış. Yazar bu kelimeyi Yunanca rüzgar anlamına gelen anemos kelimesinden türetmiş. Yani anemoyayı zihindeki bir tür rüzgar olarak tanımlamış.
Şimdi bence Analog Ütopya kitabına geri dönmek lazım. Çünkü başlığı tam olarak da bu durumu özetliyor. Analog Ütopya. Dijital teknolojinin kaotik dünyasına doğan Z kuşağı için analog dönem gerçekten de bir ütopya. Yani idealize edilmiş bir hayal dünyası. Kitaba göre 2000 sonrası doğanlar için analog nostaljisi doğrudan bir deneyimle ilişkili değil. Kendinden öncekilerin yaşamış olabilecekleri kurgusal bir gerçekliğe dayanıyor. Hatta bu kurguyu onlara sunan da internetin, medyanın kendisi.
Günümüzde çekilmesine rağmen işte 80'li yılların o görsel estetiğini kullanan diziler, 8 mm ya da 16 mm film kamerasıyla çekilmiş o müzik klipleri, eski fotoğrafların dijital fotoğraflardan farklı bir şekilde ki o hani ne diyelim vintage estetiği, gençlere yaşamadıkları o dönemi çok daha değerli, çok daha özel hissettiriyor. Tayvan'daki Chengkung Üniversitesi öğrencileri arasında yapılan bir araştırmada, gençler analog cihazlara olan ilgilerinin filmlerden, televizyondan ve internetten beslendiğini söylemişler. Çok doğal bir şekilde. Yani bu durumda nostaljisi yaratacak ürünlerdense, nostaljik duygunun kendisi pazarlanıyor diyebiliriz. Üstelik bu epeyce yaygın bir strateji. Pazarlamacılar nostaljinin geçmişle ilgili olmadığını, geçmişin size kendinizi nasıl hissettirdiğiyle ilgili olduğunu çözmüş olabilirler. Ve eğer bir şey size bir şekilde huzur, sıcaklık gibi duyguları çağrıştırıyorsa, bizzat yaşamamış olsanız bile onlarla bir bağ kurmaya başlıyorsunuz.
Kültür antropolojisi uzmanı Arcan Apuduray, pazarlama ve ticari tekniklerin artık tüketicide hiç yaşamadığı nostaljik duygular üretmeye çalıştığını söylemiş. Bunu söylediği kitabı 1996'da yazmış bu arada. Yani bu strateji öyle yeni bir şey falan değil. Kendisine göre bu kitlesel reklamcılık biçimi, tüketiciye hiç kaybetmediği şeyleri özlemeyi öğretiyor. Yani bizim satın aldığımız öyle sadece bir analog cihaz değil, bir his. Ve bu hisse duyduğumuz ihtiyaç, analog'un yükselişiyle doğrudan ilişkili, bağlantılı. New York Üniversitesi'nde profesör ve yazar Alexander Galloway, Analog'un Altın Çağı isimli bir makale yayınladı. Ve ilginç bir biçimde, analog'un altın çağının eskiler değil, şimdi olduğunu söylüyor orada. Dijital öncesi dönemde zaten her şey mecburen analog olduğu için, analog olmanın hiçbir olağanüstülük taşımadığını yazıyor. Ama bugün dijital bir kültürün içinde çepeçevre kuşatıldık ve analog öne çıkıyor, el üstünde tutuluyor.
Galloway günümüzde analog'un fazlasıyla yüceltildiğini ve biraz da fetişize edildiğini ekliyor sözlerine. Buradaki fetiş kelimesi aslında abartılı bir tanım değil. Çünkü Galloway'ın bahsettiği şey, Karl Marx'ın meta fetişizmi dediği kavrama da uyuyor arkadaşlar. Meta fetişizmi, bir kimliğin bir satın alma işlemine dönüşmesi demek. Yani ürünü değil aslında kimliği satın alıyoruz. Bir analog fotoğraf makinesi satın aldığımızda, makine sadece fotoğraf çekmiyor, aynı zamanda sizinle ilgili bir şeyler de anlatıyor değil mi? Bir sinyal veriyor karşı tarafa. Size bir özellik kazandırıyor, bir nitelik kazanmış oluyorsunuz. Bir statü hatta. Mesela akıllı telefon yerine tuşlu telefon kullanan biri nedir? Minimalisttir, bilinçli bir tüketicidir. Gürültünün ardındaki gerçeği görmüş biridir, aydınlanmıştır. Abarttım belki ama kendini öyle görüyordur. Pikabı olan insanın müzikle daha özel bir bağı vardı.
Öyle sıradan bir müzik dinleyicisi değildir, daha zevklidir, daha ciddidir. Yani her nesne bir simgedir aslında. Öyle ki simgenin kendisi bazen nesneyi gölgede bırakabiliyor. Günümüzde analog olmayan cihazlar bile analog dönemi hatırlatacak şekilde tasarlanıyor değil mi? Trend analistleri buna bir isim de vermişler. Nostalgia demişler. Yani yeni nostalji. Dijital cihazlar retro görünecek şekilde tasarlanıyor. Böylece dijitalin konforu ile analogun estetik karakteri bir araya gelmiş oluyor. Mesela ben bir tane gördüm. Marka Bengen Olufsen'di yanlış hatırlamıyorsam. Plağı duvara yerleştiriyorsunuz ama dijital olarak çalıyor. Plağın kendisi fiziksel olarak çalmıyor. Çok ilginç gelmişti bana. Çünkü bu analog görünüm bildiğiniz gibi aynı zamanda bir estetik. Bir vibe. Ve bu retro estetiği sevmek için de illa analog cihazlarla bir anımızın olması gerekmez. Bu nostalji pazarlamasının en belirgin örneği muhtemelen 2024'te Nokia'nın o eski telefonu vardı ya.
3210. Onu tekrar piyasaya sürmesiyle gerçekleşti. Bu arada 3210 dijital bir cihaz. Analog değil yani. Ama işte bu hani tırnak içinde retro cihazın YouTube'da yayınlanan reklamına yapılan bir yorum bahsettiğim şeyi çok güzel örnekliyor bence. O yorumda demiş ki kim yazdıysa artık. Bana hayatın kolay olduğu günleri hatırlatıyor. Kesinlikle alacağım. Ya. Peki internetsiz bir telefon almak bizi o kolay günlere geri döndürecek mi? Tabii ki hayır. Aksine hayatımızı daha da zorlaştıracak. Çünkü biz günümüzde yaşıyoruz değil mi? Modern bir dünyada, dijital bir dünyada yaşıyoruz. Ve evet yoruluyoruz. Sürekli online olmak istemiyoruz. Kaçmak istiyoruz. Biraz yavaşlamak istiyoruz. Ama kaçmak, yavaşlamak, dünyayla bağını tümüyle koparıp analog bir dünyaya saklanmak. Unutmayalım ki çok sayılı bir azınlığın göze alabileceği bir lüks. Bölümün başında zaten analog hobilerin çoğunlukla çok masraflı olduğunu söylemiştim.
Yani dijital bir dünyada analog cihazlar satın almak lüks bir alışveriş baktığımızda. Ama hazır buraya değinmişken böyle internetsiz yani offline olmanın lüksünden de bahsetmeden geçmeyelim. Çünkü telefonunu kapatıp çevrim dışı bir hayat yaşadığını ilan eden insanlar Christopher Nolan dışında genellikle büyük teknoloji firmalarının CEO'ları. Mesela Silikon Vadisi'nin ünlü CEO'larından Steve Hilton İngiliz gazetesi The Guardian'a verdiği bir röportajda 3 yıldır cep telefonu kullanmadığını söylemiş. Bak sen şu işe. Hilton çok büyük bir teknoloji şirketinin sahibi ve ona ulaşması gereken tüm bilgiler nasıl ulaşıyor diyeceksiniz. Tabii ki asistanları tarafından iletiliyor. Yani cep telefonunu ben de bırakırım çevremde 2-3 tane asistan olursa. Değil mi? Anlayacağınız bu durum biraz böyle kraliçe Elizabeth'in yanında nakit taşımamasına benziyor. Neyse. İnternetsiz doğal bir hayat yaşamanın ironisinden analog akımının ironisine geri dönelim.
Sonuçta bölümün ilk kısmında söylediğim her şey doğru. Analog cihazların gerektirdiği o fiziksel eylemler bize gerçekten iyi geliyor. Ama buradaki ironi şurada. Biz analog içeriği çoğunlukla yine internet üzerinden bulup tüketiyoruz. İnsanların analog hobilerini sergiledikleri videoları izlemek hoşumuza gidiyor. Bizi rahatlatıyor. Ya şu kamerayı ben de alsam benim de hayatım böyle görünür diyoruz. Veya işte şu defterden şu çıkartmalardan ben de alsam ben de şu kız gibi günlük tutmaya başlayabilirim. Ben de nihayetinde yavaşlayabilirim telefonumdan uzaklaşabilirim diye düşünüyoruz. Sonra ne oluyor? Gidip bir şeyler satın alıyoruz. Ve internette analog içeriği tüketmeye devam ediyoruz. Dijital olarak. Yani sorun analog cihazları ve daha yavaş bir hayatı arzulamamız da değil. Bu son derece normal. Sorun sosyal medyanın bu arzumuzu kullanarak bize ihtiyacımızdan çok daha fazlasını satmaya çalışması, pazarlaması.
Günümüzün bildirim bombardımanı içinde bizim gerçekten de yavaşlamaya, gerçekten de fiziksel eylemlere odaklanmaya ihtiyaçlanıyoruz. Ama bunu sosyal medyanın nostalji romantizmine kapılmadan da tatmin etmeye çalışabiliriz belki. Evimizdeki kullanılmamış defterler de en az yeni çıkan o moleskinler kadar iyi not tutabilir merak etmeyin. Dokunmak istiyorsanız işte bir arkadaşınızdan ödünç alacağınız ya da bir tanıdığınızda kalma mesela bir dikiş makinesi alıp onunla güzel ve retro bir hobi geliştirebilirsiniz kendinizi. Birilerinin çekmecesinde tozlanmakta olan bir kaset çalar bulursanız onu da çöpe atmasın size versin. Hem dokunsal bağ kurma ihtiyacınızı karşılar hem de o kişiyle olan iletişim ihtiyacınızı tazelemiş olursunuz. Ve bu tür ihtiyaçlar o kadar güçlü ki geleceğin tamamen dijitalleşeceğini hayal etmek giderek zorlaşıyor değil mi? Çünkü insan nörolojisi dokunmaya, yavaşlamaya ve sakinleşmeye muhtaç.
O yüzden belki de sadece bu yıl değil önümüzdeki yıllarda da analog rönesanslar görmeye devam edeceğiz.