Mozart’ın Dehası, Salieri’nin Kompleksi: Ego
111 Hz ·Bölüm 219

Mozart’ın Dehası, Salieri’nin Kompleksi: Ego

Hemen hemen herkes hayatında, kendisinden daha yetenekli birisine denk gelmiştir. Biz ne kadar çalışırsak çalışalım, onlar hep bizden daha başarılı olurlar. Peki bu bir son mu? 111 Hz'in bu bölümünde Mozart ve Salieri'nin rekabeti üzerinden bu konuyu tartışıyoruz. Kıskançlık, kompleks, rekabet ve egonun bu süreçteki etkisini anlamaya çalışıyoruz.

19 Ocak 2026 ·29 dk ·2.742 kelime
0:00

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. Yüz on birinci frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım. İNTRO

29 Ekim 1787 akşamı, Prag'daki Estate Tiyatrosu sanat tarihinin en önemli anlarından birine sahne olmak üzereydi. Salonu dolduran seyircilerin yüzlerinden bile okunabiliyordu bu. Bir yanda heyecan, bir yandaysa öyle tarif etmesi zor bir endişe düşmüştü gözlerine. İNTRO

Orkestra sahnedeki yerini almış, herkesin dahi çocuk adıyla çağırdığı o ünlü besteci seyirciyi selamlamıştı. Kısa bir sessizlikten sonra orkestrasına baktı, elini havaya kaldırdı ve Don Giovanni operasının ilk notaları için komutu verdi Wolfgang Amadeus Mozart.

Wolfgang Amadeus Mozart; Don Giovanni'nin Prag prömiyerinde tarihi sahneleyen besteci.
Wolfgang Amadeus Mozart; Don Giovanni'nin Prag prömiyerinde tarihi sahneleyen besteci.Wikimedia Commons · Public domain

Daha ilk notaların duyulmasıyla salondaki hava da değişivermişti. Seyircilerin tanık olduğu şey bir dinleti değildi sanki, bilakis bir uyarıydı bu. Karanlık, sert ve kaçınılmaz bir geleceğe dair uyarıyordu Salieri'yi. Yaylılar keskin, nefesliler tehditkar bir şekilde geliyordu üzerine. Göğsü sıkışmış gibiydi başbestekarın. Böylesine ihtişamlı, böylesine kusursuz bir eser, bu kadar toy, bu kadar genç bir insandan çıkmamalıydı kesinlikle.

Duydukları sadece çalışkan bir zihnin sesi değildi üstelik. Hayır, böylesi görkemli bir ses kurallara sadık kalınarak çıkamazdı asla. Uvertur ilerledikçe Salieri notaları takip etmeyi bıraktı. Duymaktan da öte tanıyordu onları. Nerede yükseleceklerini, nerede susacaklarını, hepsini biliyordu. Yıllarını adamış, bunun eğitimini almış, bedelini ödemiş ve hak ettiği bir yere gelmişti. En azından o ana dek böyle olduğunu zannediyordu. Ama işte sorun tam da buradaydı. Amadeus'un müziğinde ödenen bir bedel yoktu. Tüm o dramatik yapı, tüm o kusursuz denge hep oradaymış da. Amadeus sadece içeri girmesi için salonun kapısını açmıştı sanki. Tam da o anda zihninin derinliklerinde bir düşünce belirdi Salieri'nin. Bunu ben de yapabilirdim. Ama bu kadar doğal olamazdı. Bu kadar doğal nasıl olabilir ki? İçindeki fırtına kontrolsüz bir şekilde büyüyordu şimdi. Her notada bir şeyler çatırılıyordu ruhunda.

Bu bir hayranlık ya da nefret değildi asla. İnsanın kendi sınırına toslama anıydı aslında. Bu esnada aklında tek bir soru vardı Salieri'nin. Eğer tanrı adilse bu yetenek neden herkese eşit dağıtılmadı? Onca zamandır verdiği emek, sadık kaldığı disiplin, feda ettikleri, tüm bunlar ne anlama geliyordu ki? Uverture'un sonunda salonda büyük bir alkış yankılandı. Devamındaysa birçokları için müzik tarihinin en önemli eseri olan Don Giovanni Operası ilk kez sahnelendi.

Fakat Uverture'un sonunda bir şeyi çok iyi anlamıştı sarayın bestekarı Salieri. Bu deha ile baş edemezdi. O gece bir ölçüt, aşılması gereken bir sınır, hatta hiç kapanmayacak bir yara olarak hayatında yer edecekti.

Antonio Salieri; Mozart'ın dehasının karşısında kendi sınırına toslayan saray bestecisi.
Antonio Salieri; Mozart'ın dehasının karşısında kendi sınırına toslayan saray bestecisi.Wikimedia Commons · Public domain

Şayet 1984'te vizyona giren Amadeus filmini izlediyseniz az önce anlattığım hikaye size tanıdık gelmiştir. İlk defa 1979'da sahnelenen aynı isimli bir oyundan esinlenen bu film, tarihin en büyük bestekarlarından biri olan Wolfgang Amadeus Mozart'ın Antonio Salieri ile girdiği rekabeti ele alıyordu. Senaryoya göre ölümcül bir rekabetti onlarınkisi. Zira Salieri, Amadeus'un dehasını günden güne kıskanmış ve bu rekabeti asla kazanamayacağını anladığında da onu zehirlemişti. Fakat işin aslı böyle mi? Biraz muallak sevgili arkadaşlar. Öyle ki Amadeus'un ölümüyle ilgili başka bir teori de anlatıyor kimileri. Esasında Salieri yaşadığı dönemde çok daha saygın bir bestekarmış. Hatta Franz Liszt ve Schubert gibi iki önemli bestecinin de ustalığını yapmış bu Üstat Antonio. Diğer yandan ekonomik zorluklarla boğuşan Amadeus'a da sürekli destek olmuş kendisi. Yani öyle değil zehirlemek yardım bile etmiş ona.

Buna rağmen Amadeus henüz 36 yaşındayken frengi hastalığına kapılıp kaybetmiş hayatını. Oyunun ve filmin yazarı Peter Schafer ise ilk varsayımın üzerinde durmuştu ve ben de bugün onun bu varsayımını referans alalım diyorum. Zira Amadeus aslında iki bestecinin rekabetinden daha önemli bir şeyler anlatıyor olabilir bize. İnsanın tatmin olmayan egosuna, kıskançlığa, kibre, komplekslerine dair önemli şeyler söyleyebilir. İşte ben de biraz bunların üzerine konuşalım istiyorum bu bölümde.

Kendimizi Antonio Salieri'nin yerine koyalım öncelikle. Düşünün, yıllarınızı eğitiminize adamışsınız, disiplinli ve sürekli çalışan birisiniz. Yaptığınız her şey takdirle karşılanıyor, çok büyük beğeni topluyorsunuz her yerde. Ama işte aniden sizden çok daha kabiliyetli biri çıkıyor karşınıza. İşte Salieri'nin yaşadığı tam olarak böyle bir şey. Ve tüm çabalarının sonunda ilahi bir yetenekle kutsanmış bir dehayı izlemek zorunda kalıyor. Amadeus'un her yeni bestesinde yeteneğinin ne kadar sınırlı olduğunu fark ediyor. Başlarda tesadüf diye baktığı bu durum kısa sürede egosunu sarsıyor ve içini yavaş yavaş kemiren bir kıskançlığa bırakıyor. Zaten Schaeffer'da senaryosunda bu mesajı veriyor bize. Salieri başta sadece basit bir kıskançlık duymuştu. Fakat bu kıskançlık zamanla derinleşip onu bir karanlığa sürüklemişti. Şimdi burada bir durup düşünelim. Mesele sadece Salieri'nin duyduğu kıskançlık mı sizce bu hikayede?

Hele de tarihin başka türlü seyrettiği, aslında böyle bir rekabetin dahi yaşanmadığı ihtimali masadayken. Neden Amadeus bu kadar güçlü bir senaryo olabilir?

Bence daha başka bir perspektiften bakmalıyız bu anlatıya. Zira bu hikaye Mozart ya da Salieri'den çok insanın doğasıyla ilgili sevgili arkadaşlar. Şimdi bu senaryonun popüler kültüre kattığı bir metafordan bahsetmek istiyorum size tam da bu noktada. Salieri kompleksinden.

Kişinin elinden geleni yapmış olmasına rağmen bir başkasının olağanüstü yetenekleri karşısında kendisini yetersiz hissetme hali. Bu şekilde tanımlayabiliriz bu metaforu. Şöyle örneklendireyim. Hepimiz yaşamamızın bir noktasında buna benzer bir hissi duymuşuzdur muhtemelen. Okulda sizden daha hızlı öğrenen biri yok muydu? Ya da iş yerinde sizden daha erken parlayan, parlatılan? Ya da en azından sosyal ortamlarda şakalarına daha çok gülünen biriyle mutlaka karşılaşmışsınızdır bir zamanlar. Benzer hayalleri kurduğumuz ama bizden daha hızlı başarıya ulaşanlara denk gelmişsinizdir illaki. İşte böyle durumlarda başkalarının başarısı bizim kimliğimizle çarpışıyor aslında. Evet belki filmdeki Salieri kadar uçta yaşamıyoruz bu duyguyu. Derin bir kıskançlık krizine girmiyoruz. Başkalarını sabote etmeye çabalamıyoruz yani. Ama yine de içimizde çok ciddi bir çalkantı yaşanıyor böyle durumlarda. Egomuz aniden sarsalıyor.

Benliğimiz bize bazı mesajlar vermeye başlıyor. İşte sen busun, değerin bu. Yerin yükseklerde ve o senin yerini sarsıyor şu anda. Zihnimiz bir çeşit savunmaya geçiyor yani. Zihnimiz bir çeşit savunmaya geçiyor yani. Biliyorum biraz kötü geliyor kulağa bu ama kontrolü kaybetmediğimiz takdirde gayet de normal bir refleks aslında. Sonuçta insan kendisinden hep iyisini beklemeye teşhine. Ama kimi zaman başkasının gölgesinde kaldığımızı düşünebiliyoruz. Bu düşünce de bazen kibre, bazen derin komplekslere, bazen de sessiz bir içe kapanma haline dönüşebiliyor. Gelin şimdi biraz bu durumları analiz edelim birlikte. Nasıl oluyor da acaba bu davranışları sergiliyoruz? Bir nedenselleştirmeye çalışalım.

Öncelikle bu kompleksi biraz açmamız gerekiyor. Zira bu kelimeyi günlük dilde çok rahat kullanabiliyoruz. Hatta çoğu zaman bir hakaret gibi tonluyoruz değil mi? Fakat psikoloji açısından değerlendirdiğimizde kompleks dediğimiz şey bir zayıflık ya da bir arıza değil sevgili arkadaşlar. Bilakis insan zihninin çok doğal bir örgütlenme şekli bu. Bireysel psikoloji ekolünün kurucusu Alfred Adler bunu insanın aşağılanma duygusuyla başa çıkma çabası olarak tanımlıyor mesela. Ona göre hepimiz bir noktada kendimizi biraz eksik hissediyoruz. Fakat bu eksiklik hissi bizi ileriye götüren bir duygu temelde. 111 Hz'in birçok bölümünde de altını çizdiğimiz gibi insan ileriye doğru hareket etmek isteyen bir canlı. İşte Adler de bu eksiklik hissini insanın gelişimi açısından çok gerekli bir şey olarak görüyor. Bu sayede öğreniyoruz. Kendimizi bu şekilde aşabiliyoruz. Eksik kalmama motivasyonu birçok şeyin önüne geçiyor.

Fakat bu motivasyon arka planda bir tehlikeyi de barındırıyor. Yani insan içindeki eksiklik duygusunu aşamazsa nasıl ilerleyebilir ki? İşte Adler de bu noktada aşağılık duygusunun iki farklı yola sapabileceğini söylüyor. Bu yollardan ilki sağlıklı telafi yolu. Bu durumda kişi kendine diyor ki belli ki bir yerde eksik kalıyorum ama çalışıp bunu aşabilirim. Yani kısaca çözüm üretmeye gayret ediyor. Diğer yol ikinci yol ise epeyce karanlık maalesef. Adler'in patolojik telafi olarak adlandırdığı bu yolda kişi ne demeye başlıyor biliyor musunuz? Eksiğim var ve kimse bunu fark etmemeli. Yani olduğu yerde kalıp tırnak içinde kusurunu örtbas etmeye çabalıyor. Etrafınızdaki kibirli insanları hemen gözünüzün önünden geçirin bakalım şimdi. Genelde hepsinin çok güçlü bir egoya sahip oldukları izlenimine kapılıyoruz değil mi? Fakat aksine epey dayanıksız egolara sahip bunların çoğu. Eleştiriye tahammül edemeyen, en ufak bir karşıt görüşte defansa geçen, başkalarının başarısını değersiz gören, sürekli kendisi hakkında konuşulsun isteyen insanlardan bahsediyorum.

Alfred Adler; 'aşağılık duygusu' kavramını insan motivasyonunun çekirdeğine koyan psikiyatr.
Alfred Adler; 'aşağılık duygusu' kavramını insan motivasyonunun çekirdeğine koyan psikiyatr.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Ve ne yazık ki bazen agresif ya da patavatsız söylemlerle bunu gizlemeye çalışırken çıkıyorlar karşımıza. Elbette hepimiz bu tip davranışlar sergileyebiliriz zaman zaman. Ama bu davranışlar bir rutine dönüştüğünde insanın iç huzurunu paramparça edebiliyor.

Bakın burada çok önemli bir detay var sevgili arkadaşlar. Ego. Tıpkı kompleks gibi ego kelimesini de günlük yaşantımızda olumsuz bir ifade olarak kodluyoruz. Fakat ego dediğimiz şey bizim barışmamız ve bir noktada tatmin etmemiz gereken bir özellik. Zira insanın egodan yoksun yaşayabilmesi pek de mümkün değil. Fakat işte o egonun tatmininin önünü alamadığımızda başımıza sıkı bir çorap örüyoruz ne yazık ki. Yine psikoloji üzerinden bir değerlendirme yaptığımızda egonun insan için olmazsa olmaz bir yapı olduğu sonucu çıkıyor karşımıza. Bu noktada da yönümüzü psikanaliz ekolünün öncüsü Sigmund Freud'a çevirmemiz gerekiyor. Freud'a göre insan kişiliği id, ego ve süper ego olmak üzere üç bileşenden oluşuyor. Ve bu bileşenler arasındaki etkileşim bizim davranışlarımızı şekillendiriyor. Ego buradaki en önemli bileşen. Zira Freud, egonun gerçeklikle aramızdaki ara bulucu olduğunu ifade ediyor. İçgüdülerimizle toplumsal kurallar arasındaki dengeyi egomuz aracılığıyla kurmayı başarıyoruz.

Bunu daha sade bir şekilde anlatmam gerekirse, ego, ben kimim, ne yapabilirim, sınırlarım nerede başlar, nerede biter gibi bir takım soruların cevap anahtarını bize veriyor. Ve bu olgu sayesinde kendimizi başkalarından ayırıyoruz, karar ve sorumluluk alıyoruz, yaşantımızı yönlendiriyoruz. Dolayısıyla sağlıklı bir ego ruh sağlığının da temel şartlarından birini oluşturuyor. Fakat o kadar da masum bir özellik değil bu. Zira dayanıksız bir ego derin problemlerle karşı karşıya kalmamıza da sebep oluyor ne yazık ki. Zaten psikoloji dünyasında sağlıklı ve kırılgan ego arasında da net bir ayrım yapılıyor. Kırılgan egoya sahip olan kişilerde nasıl refleksler var biliyor musunuz? Şöyle diyorlar, hatalı ben değilim. En iyisi benim. Bana yapılan eleştiriler benliğime yapılan bir saldırıdır. İşte bu reflekslerin sebebi kişinin kendi değerini içeriden değil de dışarıdan besliyor oluşu. Her daim onay, her daim alkış ya da üstünlük ihtiyacı duyan insanların egosu zamanla savunma moduna geçiyor.

Egomuz sarsıldığında zihnimiz yine bir yol ayrımıyla karşılaşıyor. İlk yolda durumu kabulleniyor. Evet benden daha iyisi var fakat bu beni değersiz yapmaz gibi bir refleks gösterebiliyoruz. İkinci yoldaysa, hayır. Karşımdaki o kadar da iyi değil. Yaptıkları abartılıyor. Başarıyı aslında ben hak ediyorum şeklinde düşünmeye başlıyoruz. Yani kısaca egomuz her sarsıldığında kibrimiz de sınanıyor. İşte kırılgan egoya sahip olan kişiler bu durumlarda kendisini tehdit altında hissediyor. Ve böylece başkalarını küçümseyen, aşağılayan ve mesafe koyan bir yolu seçiyor. Çünkü eşit hissetmek bile onlar için bir tehlike arz etmeye başlıyor artık. Nöroloji dünyası bu davranışı bir savunma mekanizması olarak tanımlıyor bu arada. İnsan beyninin sosyal statü tehdidine gösterdiği bir tepki bu özünde. Biz insanlar kendimizi değersiz, dışlanmış ya da aşağılanmış hissettiğimizde beynimizin tehdit algısıyla ilişkili bölgeleri, özellikle de amigdala bölgesi aktif hale geliyor.

Bilinçli bir biyolojik alarm tepkisi devreye sokuyoruz. Yani özetle mesele gelişmek değil, hayatta kalmak olmaya başlıyor bizim için.

İşte hikayedeki Salieri'nin de yaşadığı tam olarak böyle bir şeydi. Kendisini bir rekabetin içinde bulmuştu. Önce kırılgan egosuna sonra da kibrine yenik düşmüştü. Ama atladığı bir şey vardı kendisinin.

Girdiğimiz rekabetlerin sonucu ne olursa olsun her türlü kazançlı çıkmanın da yolları var. Ve işte o yolları da kısa bir aradan sonra konuşacağız sizlerle.

Evet, Salieri kompleksi metaforundan yola çıktık. Ego ve komplekslerin kaynağına inmeye çalıştık. Bu özelliklerin neden kontrol edilemediğini, hangi durumlarda karanlık bir noktaya gidebileceğimizi konuştuk sizlerle. Şimdi ise bu parçaları alacağız, birleştireceğiz, biraz rekabet kavramı üzerine konuşacağız. Rekabet.

Kulağa çok motive edici geliyor değil mi? İnsanı geliştiren, ilerlemenin anahtarını önümüze koyan bir durum gibi bu. Kabul etmek gerek ki bu tip önermeler bir noktaya kadar da doğruyu yansıtıyor. Fakat sadece buradan bakınca epey eksik bir söylem geliştirmiş oluyoruz. Madalyonun bir de diğer yüzü var. İşte bu iki yüz insanın egosuyla kurduğu ilişkiyle doğrudan bağlantılı. Evrimsel psikoloji çalışmalarını incelediğimizde rekabet hayatta kalmanın temel araçlarından biri olarak çıkıyor karşımıza. Şöyle izah edeyim size bunu. Bugün birçok kaynağa kolaylıkla erişebilir durumdayız değil mi? Suya, gıdaya, bilgiye, iletişime, güvenliğe. Dünyadaki insanların büyük bir kısmı bunlara ulaşabiliyorlar şu anda. Fakat kaynakların kısıtlı, tehlikenin ise had safhada olduğu çağları bir düşünün. İşte o zamanın insanlarının zihinleri o koşullara göre her daim tetikteydi. Zamanla şartlar değişse de zihnimiz kaynaklara erişememe endişesinin gölgesinde evrildi.

Yani rekabet biyolojik olarak içimize kadar işlemiş durumda. Fakat modern zamanlarda zihnimiz gibi rekabet ettiğimiz şeyler de bir evrim geçirdi sevgili arkadaşlar. Artık rekabet ettiğimiz şeyler çok büyük ölçüde somut şeyler değil. Bir zamanlar daha iyi avlanmak, daha güvenli bir yer bulmak, işte bir gruba dahil olabilmek gibi dertleri olan insan şimdilerde ne yapıyor? Daha görünür olmak, daha başarılı, daha özel hissetmek için amansız bir rekabet içerisinde. Yani kısacası hayatta kalmak için değil de bir kimlik kazanmak uğruna rekabet ediyoruz artık. Elbette bu rekabet halini de faydalı bir şekilde kullanabiliyoruz. Akılcı davrandığımız zaman içinde bulunduğumuz rekabetler bize bir yön gösterebiliyor. Rekabet bir şeyleri başarmanın mümkün olduğunu gösteren, insanı verimli bir şekilde çalışmaya sevk eden bir etki sağlayabiliyor kesinlikle. Fakat bu durum tamamen bir kazanma ya da kaybetme meselesine indirgendiğinde, işte o zaman kişinin motivasyonu ilerlemek değil de eşitlenmek veya aşağı çekmek oluyor.

Bu sefer başkalarının başarısını bir tehdit gibi algılamaya başlıyoruz. Sürekli bir kıyas yapmaya girişiyoruz. Odağımızda kendi ilerleyişimizden çok rakibimizi aşağı doğru çekmekteyiz. oluyor ne yazık ki. Tekrar Salieri'ye dönelim burada. Onun kaçırdığı şeylerden biri de buydu aslında. Kendi sesini unutmuştu. Mozart'ın başarısından ilham alıp kendi sanatına odaklanmaktansa sürekli yan kulvardaki koşucuyu izlemeyi seçti. Zira iyi bir besteci olmak ona yetmemişti. En iyi olmak istiyordu, en ihtişamlı, en yüce olmalıydı mutlaka. Yıllarca bunun için çabalamıştı ne de olsa. Fakat bu tür bir motivasyon çoğunlukla gerçekçi bir sonuca ulaştıramıyor insanları maalesef.

Burada yine egomuzu kontrol edebilme meziyetimiz rol oynuyor. Şayet bunu başarabilirsek herkes birinci olamaz fikri de zihnimize yerleşiyor. O noktada verdiğimiz rekabet de kaygılardan arınıyor ve daha geliştirici bir çabaya dönüşmeye başlıyor. Aslında kaybederken bile kazanmış oluyoruz. Fakat kırılgan bir egoya sahipsek sadece kazanmaya odaklanıyoruz. Bu da önce kıskançlığa yol açıyor, sonraysa kibri de besleyip içsel tatmin ihtimalini yok ediyor. En nihayetinde ise sürekli yetersiz hissettiğimiz bir girdabın içinde buluveriyoruz kendimizi. peki hep böyle mi olmak zorunda? Yani egomuz her seferinde bizim kuyumuzu mu kazmaya çalışıyor? Elbette hayır. Bunu da güzel bir hikayeyle anlatayım şimdi size sevgili arkadaşlar.

Soyut, sanatın, soyut resmin öncülerinden biri. Vasily Kandinsky bu konuda verilebilecek en güzel örneklerden biri. Kandinsky 30'lu yaşlarına hukuk eğitimi almış ve alanında çok saygın bir konuma sahip yetişkin olarak girmişti. Toplumun başarılı olarak adettiği bir hayat duruyordu önünde. Ama işte gelin görün ki içinde bir huzursuzluk vardı o dönemde. Bir eksiklik de değil bu huzursuzluğun kaynağı. Her şey yerli yerinde. Çok net bir şey aslında onun hayatında. Nereye gittiği çok açık. Ama içinden bir ses bu yolun kendisini asla tatmin etmeyeceğini fısıldamış kulağına. Günün birinde gezdiği bir sergide Monet var ya diyen ressam Monet onun işte High Stacks at Giverny tablosuna takılmış gözü. İlk başta pek anlam verememiş bu tabloya. Resmin neyi temsil ettiğini figürün ne anlatmaya çalıştığını nasıl bir kompozisyona baktığını bir türlü anlayamamış tam olarak ve tam da o noktada hayatında bir kırılma anı yaşamış.

Vasily Kandinsky; otuzlu yaşlarında hukuku bırakıp soyut sanatın öncüsü oldu.
Vasily Kandinsky; otuzlu yaşlarında hukuku bırakıp soyut sanatın öncüsü oldu.Wikimedia Commons · Public domain

Resimde olanları anlamaya çalışmayı bırakıp onları hissetmeye başlamış Kandinsky. İşte bu noktada egosu da onu bir sınavdan geçiriyordu. Kandinsky'den bahsediyorum hala. Zira önünde uzanan o yeni yol ona bir garanti vaat etmiyor. Bırakın başarıyı anlaşılmayı bile beklememesi gerekiyor o yolda. Üstelik resme başlamak için de epey bir yaşı var yani. Birçok insanın artık çok geç deyip pes edeceği bir yaşta. Fakat içindeki ses evet geç olabilir ama yanlış değil diye fısıldırmış ona. Belli ki. Başlangıçta tabii kimse onun ne yaptığını anlayamamış. Akademi mesafeli kalmış, olumsuz eleştiriler almış. Fakat onun kendisini kanıtlamak gibi bir telaşı da yokmuş asla. O sanatını kazanılacak bir müsabaka olarak ele almamış. Aman eserlerimi anlayamıyorlar filan gibi böyle küçümser bir tavrı hiçbir zaman bürünmemiş, kibre kapılmamış, egosunu kontrol edebilmiş Vasily Kandinsky. İlerleyen yıllarda ürettiği sanatın da ne olduğunu anlamlandırmaya başladı kendisi.

Sanatta Tinsellik üzerine adında bir metin dahi kaleme aldı örneğin. Ben buyum gibi didaktik bir tavırdan sıyrılıp bunu neden yapıyorum sorusunu yanıtlamaya çalıştı aslında. Başkalarının bakışıyla şekillenmiyordu onun benliği. Dış onay yön belirleyici olmaktan çıkmıştı onun için. Sadece iç sesine güveniyordu ve bu hem kendisini hem de sanatını özgür kılmıştı.

Antonio Salieri'nin anlatısındaki noksan da burada gizleniyor aslında sevgili arkadaşlar. O başkasının ışığında kendisini tanımlamaya çalışıyordu çünkü. Kandinsky gibi kendi karanlığında yolunu bulmakla ilgilenmiyordu maalesef. Fark ettiniz mi bilmiyorum. Tüm bu anlattıklarım tek bir duygu ya da kazanıp kaybetmekle ilgili değil. Kaldı ki Salieri'nin yaşadığı şeye tek bir perspektiften bakıp saf kötülük demek de işin kolayına kaçmak olur zaten. Onun yaşadığı şey insan olmanın zor tarafı esasında. Zira insan sadece üretmek istemez. Görünmek de ister. Ben buradayım diyebilmek ister. Ve böyle anlarda yerini kaybetme endişesi de kaplayabilir pek tabii ki içini. Bakarken göremez o zaman işte etrafındaki ilham verici güzellikleri. Şunu unutmamak gerek. Ego insan için gerekli. Fakat insan öz değerini yalnızca kıyas üzerinden ararsa egosu da kırılganlaşır. Kibir işte tam da bu kırılganlığın sonucudur temelde.

Böylesi bir durumda bir başkasının başarısını alıp onu bir harita olarak kullanabilmektir esas meziyet. Bu sayede hiç kaybetmiş olmayız aslında.

Dolayısıyla girdiğimiz her rekabete şu soruyu sorarak başlamalıyız sanırım. Başkasının ışığı benim gölgemi mi büyütecek yoksa yolumu mu aydınlatacak?

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)