111 Hz ·Bölüm 42 ·19 Eylül 2022 ·20 dk ·1.647 kelime

Kafamızın İçindeki Ses: Müzik

Kulaklık ve müzik, günümüzün vazgeçilmez ikililerinden. Peki size kulaklıkların, dinlediğimiz müziği değiştirdiğini söylesem? Üstelik yalnızca kulaklık da değil. Müzik son 100 yılda ortaya çıkan teknolojilerle birlikte bambaşka bir yöne evrildi.

0:00

Herkese merhaba, ben Barış Özcan, 111. frekansa hoş geldiniz.

Şu anda beni kulaklıktan mı dinliyorsunuz yoksa bir hoparlörden mi? Bu bölümü ille de kulaklıkla dinleyin diye söylemiyorum bunu, dilediğiniz yerden dinleyin. Bunu sormamın bir sebebi var, onu da bir diğer soruyla açıklayayım. Bu podcast'ı dinlediğiniz sırada, tam şu anda, ne yapıyorsunuz?

Aslında bunların hiçbirinin bir önemi yok. Günümüzde dinlemek istediğimiz her ne varsa bize nerede olursak olalım ulaşabiliyor bir şekilde. Podcast ya da müzik. Ama özellikle de müzik. Nerede, ne zaman istersek. İngiliz müzikolog Michael Spitzer bu konu hakkında şöyle söylüyor. Beethoven'ın zamanında doğmuş olsaydınız, hayatınız boyunca bir senfoniyi iki kez duymanız çok büyük bir şans olurdu diyor Spitzer. Oysa bugün müzik hava kadar, su kadar erişilebilir. Adeta müzikte boğuluyoruz diye de ekliyor. Bu erişilebilirliği elbette tek bir şeye borçluyuz. Teknoloji. Bundan çok değil daha 40-50 yıl öncesine kadar yürüyüş yaparken müzik dinlemek diye bir kavram sadece hayallerde mümkündü. 150 yıl öncesinde yaşasak evde dinlemek bile bir hayaldi. Oysa bugün müzik her anımızda bizimle birlikte olabiliyor. Yaşadığımız günün bir çeşit soundtrack'i haline geliyorlar bir nevi. Müzikle ilişkimiz teknolojiyle birlikte kökünden değişti.

Aslında teknolojiyi geniş anlamıyla aldığımızda müzik tarihin başından bu yana teknolojiyle şekillendi. Ama bu muhtemelen çok daha uzun başka bir bölümün konusu. Bu bölümde biz daha çok müzikle günlük hayatımızdaki ilişkimizin nasıl değiştiğine bakacağız biraz. Ve değişen bu ilişkinin müziği nasıl değiştirdiğine. Farklı okumalar yapmak elbette mümkün ama benim seçtiğim iki mihenk taşı var. Kayıt ve kulaklık. İlk konumuz elbette kayıt. Şu anda beni her nereden dinliyorsanız bir şekilde sesimi duyuyorsunuz. Şu anda önümdeki mikrofona ulaşan ses dalgalarım çeşitli aşamalardan, çeşitli platformlardan geçerek bir şekilde sizin kulağınıza kadar ulaşıyor. Aslına bakarsanız şu anda duyduğunuz benim böyle kelimeleri sonsuza kadar tekrar edecek, zamanda sıkışıp kalmış bir versiyonum. Ses kayıt cihazlarının ilk örnekleri 1800'lerin ikinci yarısında ortaya çıkıyor. Bu tarihin öncesinde meydana gelen milyonlarca, binlerce yıllık insanlık tarihinde hiçbir sesin kaydına sahip değiliz.

Oysa takvimler 1857 yılını gösterdiğinde Fransız bir mucit olan Scott de Martinville, tarihteki ses kaydı yapabilen ilk aleti icat etti. Fonotograf. Ve üç yıl sonra 1860 yılında tarihte bilinen ilk ses kaydını yaptı. Fonotograf'ın bugün bildiğimiz kayıt cihazlarından farkı yakaladığı sesleri yalnızca bir kağıda aktarabiliyor olmasıydı. Yani kaydedilen sesi fonotograf teknolojisiyle dinlemek mümkün değildi. 2008 yılına dek tarihçiler Martinville'in adını pek bilmiyorlardı aslına bakarsanız. Ama 2008 yılında bir kütüphane'nin arşivlerinde Martinville'in 1860 yılında yaptığı Fransızca bir folk şarkısının kaydına ulaştılar. Şimdi tarihteki bu ilk ses kaydını sizinle burada paylaşmayacağım. İki sebebi var bunun. İlki bence bu ses kaydı çok creepy, çok ökütücü bir kayıt. Rahatsız olmanızdan çekiniyorum doğrusu. Bu yüzden dilerseniz siz eğer ilgileniyorsanız bu sesle tarihteki ilk ses kaydı diye bir google'layıp kendiniz dinleyin.

İkinci sebepse Martinville'in aldığı kaydın neredeyse hiç seçilemiyor oluşu. Fonotograf sesin kaydedilmesini sağlayan araçların ilkiydi. Haliyle fazlasıyla kirli kayıtlar yapıyordu ve kaydettiği sesleri de geri çalamıyordu. İşte bu yüzden olsa gerek fazla ses getirmedi tarihte. Bu nedenle Martinville yerine başka bir mucidin ismini ses kayıt teknolojileriyle birlikte anıyoruz. Çok meşhur bir isim. Thomas Edison. Edison'ın 1877'de icat ettiği fonograf, tarihteki ilk ses kayıt cihazlarından biri. Ve şimdi dinleyeceğiniz ses ise tarihteki ilk kayıtlardan biri. Dinlediğiniz bu ses bizzat Thomas Edison'ın sesi. Fonograf yakaladığı seslerin titreşimini, bal mumu kaplı bir silindir üzerinde özel iğneleriyle kanallar açarak kaydediyordu. Üstelik başka bir iğne yardımıyla kaydedilen bu sesleri tekrar oynatabiliyordu. Edison'ın bu icadı ve ardından gelişen kayıt teknolojileri, müzikle olan ilişkimizi kökünden değiştirdi.

Nasıl mı? Her şeyden evvel ses kaydının ortaya çıkışından önce müzik hep bir aktivite oldu. Ressamlar bir manzarayı ellerindeki yağlı boyalarla boyayarak dondurabilirlerdi. Ve dondurdukları bu resme tarihte yaşanmış bir anın belgesi olarak bakabilirdiniz. Ama ses için aynı şey geçerli değildi. Ses zamanda yayılıyordu ve zaman akışkandı. Bir türlü dondurulup sabitlenemiyordu. Müzik bir aktivite olduğu için canınız müzik dinlemek istediğinde canlı müzik yapan birilerini dinlemekten başka çareniz yoktu. Ortada bir müzisyen ya da enstrüman ve müzik yapma performansı yoksa müzik de yoktu. Haliyle müzik insanların hayatında bugünkü kadar sık etkileşime girdikleri bir kavram değildi. Müziği bir aktivite olmaktan çıkarıp onu yakalayan, onu zamanda donduran, sabitleyen kayıt teknolojisi aynı zamanda onu objeleştirdi. Müzik artık üretilip, tüketilebilen, hatta alınıp satılabilen sabit bir obje haline gelmişti.

Ama bunun da ötesinde kayıt teknolojilerinden önce müzik, ve mekanın koşullarına bağlıydı. Ve besteciler çoğu zaman mekanın koşullarını hesaba katarak besteler yapıyordu.

Kendinizi devasa bir salonun içinde hayal edin. Salonun içi bomboş olsun. Sesiniz böyle bir ortamda nasıl çıkardı? Bol bol yankı duyacağınız bir atmosfer burası. Ses dalgaları boş salonun içinde özgürce hareket ediyor ve nihayet duvarlara çarptığında sekerek sizin kulağınıza geri dönüyor. İşte ortaçağ Avrupa'sında yaşayan sıradan bir insanın müzikle en sık temas ettiği yerlerden biri. Böyle yankılı bir atmosfere sahipti. Devasa kubbeleri ve sesi yansıtan taştan duvarlarıyla kiliseler ve katedrellerden söz ediyorum.

Yankılanma süresinin çoğu zaman 4 saniyeyi aştığı böyle bir ortamda duyduğumuz her ses bir süre havada asılı kalır ve ses manzarasının bir parçası olur. Mekanın akustiği doğal olarak müziğin nasıl duyulduğunu etkiler.

Sesler belli şekillerde duyulduğu için besteciler de buna uygun besteler hazırlarlar. Böyle yankılı bir akustikte çok sık değişen notalara sahip bir beste, sesler üst üste binip çakıştıkça kaçınılmaz olarak kakafoniye, uyumsuzluğa ve bir ses yığınına davetiye çıkarabilir. Dolayısıyla bu tür bir akustiğin içinde kulağa en iyi gelen şey, genellikle çok uzun notaların kullanıldığı, çok uyumsuz seslere kaymayan modal müziktir. Nitekim dönemin dini bestecileri de kompozisyonlarını her zaman bu akustik etkiyi ve mekanın doğasını hesaba katarak yazdılar. Ani ve önemli değişikliklerden kaçınan, yavaş yavaş gelişen melodiler yankılı bir akustikte çalışıyordu. Ve üstüne üstlük uhrevi de bir ambiyans yaratıyordu. Bir taşla iki kuş.

İşte kayıt teknolojisinin ortaya çıkması müziği bu mekansal bağından kopardı. Artık onu dinlemek için bir müzisyene, bir enstrümana ihtiyacınız yoktu. Evinizin salonunda kanepeye uzanmış bir şekilde gramofonunuz ya da pikabınızdan dinleyebilirdiniz. Müzik sanatçının performansından bağlarını koparmıştı artık. Ve tabii mekanla da bağlarını koparmıştı. Artık besteciler mekanın akustiğine hapsolmak zorunda değildi. Diledikleri besteyi duyulmasını istedikleri herhangi bir şekilde besteleyebilirlerdi. Teknoloji yalnızca müzikle insanlığın ilişkisini değil müziğin sesini de değiştirmişti.

30'lu yıllarda çoğu insan ya radyoda ya da evdeki fonograflarda müzik dinliyordu. İnsanlar muhtemelen bu cihazlarda yaşamları boyunca şahsen duyabileceklerinden çok çok daha fazla miktarda ve çok daha fazla çeşitlilikte müzik dinlediler. Müzik artık herhangi bir canlı performanstan tamamen bağımsız hale gelmişti. Veya daha doğrusu duyulduğu bağlam bir oturma odası ve bir müzik kutusu haline gelebilirdi.

Bugün geldiğimiz noktadaysa bunun çok daha ötesine geçtik. Artık bir oturma odasında bir plak ya da radyo dinlemek için bir araya gelmiyoruz. Bunun yerine her birimizin kalitesi sürekli artan ve maliyeti de sürekli azalan bir çift küçük taşınabilir hoparlörü var. Evet kulaklıklardan söz ediyorum. Müzikle ilişkimizi değiştiren ve müziğin sesini değiştiren bir başka teknolojik icattan. Ama kısa bir aradan sonra.

Kulaklığın tarihi 1900'lerin başına kadar gidiyor. İlk olarak askeri amaçlarla kullanılmış. Ama bir sıradan dünyalıların hayatına girişi daha çok Sony'nin 1979 yılında o meşhur Walkman'in ilk modelini piyasaya sürmesiyle başlıyor. Gerçek anlamda taşınabilir müzik o günden beri hayatımızda. Kulaklıklarımız sağ olsun artık yolda yürüyüş yaparken bile kimseye rahatsızlık vermeden kendi kendimize müziğimizi dinleyebiliyoruz. Düşünsenize bundan 100 yıl önce bu saçmalama canım denilebilecek türde bir şeydi. Kayıt teknolojisiyle birlikte müziğin mekanla ve mekanın akustiğiyle ilişkisinin azaldığını söylemiştik. Ama yine de bu ilişki tümüyle ortadan kalkmamıştı. Kulaklıkların hayatımıza girişine dek müzik dinlemek çoğu zaman sosyal bir etkinlik olmayı sürdürdü. Elbette tek başınıza evinizde otururken de pikabınızdan müzik dinleyebilirdiniz ama ses öyle ya da böyle bir hoparlörden çıkıp sizin kulağınıza ulaşmadan önce bir mekanı doldurmak zorundaydı.

Oysa kulaklığın amacı dinleyicinin kulağına bir başkasının duyamayacağı bir ses vermekti. Bu amaç müziği tarihteki toplumsal rolünden keskin bir şekilde ayırdı. Müzik tarihin başından beri dansla birlikte el ele yürüdü hep. Bir mekanda bir arada müzik dinleyen insanların arasında sosyal bir bağ kurma imkanı sağladı. Oysa kulaklıklar müziğin bu sosyal tarafını bir paranteze almanıza olanak tanıdılar. Kulaklıkla dinlenen müzik sosyalliğin değil mahremiyetin ve bireyselliğin sembolü oldu daha çok. Bireyselleşmiş, kişiselleşmiş müzik hem dinleyen için hem de etrafında dolaşanlar için bir nevi kalkan oluşturma gücüne sahip. E öyle ya kulaklık takan insanların meşgul olduklarını ya da rahatsız edilmek istemediklerini varsayarız. Kulaklık kendi içinde bir mesajı barındıran bir icat bu yüzden. Takıldığı zaman buradayım ama ayrıyım mesajını veriyor bir nevi. Aynı zamanda müziği dilediğimiz her an hayatımızın içine dahil etmemize de olanak tanıyor.

Ama tüm bunları yapmasının yanında müziğin sesini, soundunu da değiştiriyor. Nasıl mı? Örneğin 70'lerde bir plağa kaydedilmiş bir albümü. Bugün kulaklıkla dinlediğimizde aynı keyfi alamayız. Bunun en büyük sebebi 70'lerde basılan bir plağın kulaklıktan dinlenmek amacıyla kaydedilmemiş olmasında yatıyor.

Ha kulaklık, ha hoparlör. Ne farkı var? Diye mi soruyorsunuz? Hoparlörler kulaklıklarla kıyaslandığında çok ama çok daha büyüklerdir ve ses üretmeleri için yapıları itibariyle akustik bir alana, bir boşluğa sahiplerdir. Kulaklıklarsa çok daha küçüktür ve akustik bir alana değil doğrudan kulağa müziği iletir. İşte bu önemli fark müziğin nasıl algılandığına dair muazzam bir etkiye sahip. Özellikle bas sesler kendilerini duyurabilmek için akustik bir alana ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden küçük hoparlörler daha düşük frekansları yani pes sesleri üretmekte zorlanırlar. Büyük hoparlörlerse tam tersi. Onlar da yüksek frekansları üretmekte zorlanırlar. İşte tam da bu nedenle subwooferlar daha büyük boyutlardayken sıradan hoparlörler çok daha küçüktür. Aynı konsept kulak içi kulaklıklar içinde geçerli. Kulaklıkların hoparlörleri çok daha küçük olduğundan pes sesleri yani o düşük frekansları aslında üretemiyorlar.

E iyi de biz bas sesleri yine de duyabiliyoruz. Ses mühendisleri kulaklıktan normalde şöyle duymanız gereken bas sesleri daha keskin hale getirerek midlerini yükselterek şöyle duymanızı sağlıyorlar.

Kulaklığın müzikle etkileşimi sonucu 21. yüzyıl müziği her zaman olduğundan daha keskin hatlara sahip, daha köşeli bastonlarla bezeli bir hale bürünüyor. Müziğin bundan sonraki evrimi hangi yönde olacak bunu kestirebilmek oldukça güç. Kulaklıklar son dönemlerde yeni teknolojilere alan açtılar ve bu teknolojilerin bazıları müziğin geleneksel özelliklerini, örneğin mekansallığı yeni bir yaklaşımla ele alarak müziğe yeni bir yön vermeye başladılar. Örneğin Dolby'nin Atmos teknolojisi ya da Apple'ın son dönemlerde AirPod'larına eklediği uzamsal ses. Bunlar müziği yeniden mekanla ilişkilendiren, üstelik bunu bireysel bir perspektifte yani kulaklık teknolojisinin içinde gerçekleştiren şeyler. Bu teknolojilerden doğacak yeni teknolojilerin müziğe nasıl bir yön verebileceğini kestirmek şimdilik güç. Ama müziğin teknolojiyle birlikte evrimi yeni bir kırılmanın hiç de uzak olmadığını söylüyor.

Kaynaklar (9)