
Asla Unutulmayacaksınız
Yapay zekayı en iyi haline getirmek için biz olmanın ne demek olduğunu öğrettik ona. Fakat bu sefer de sınırı aştık, doğadaki entropiyi dijital dünyada kaybettik: unutulma hakkı.
Şu an baktığınız bu fotoğrafta 1930'lu yıllarda işte böyle stüdyoda donup kalmış bir anı görüyorsunuz. Bir anıyı. Neresi acaba burası? Ankara?
İstanbul'da olabilir. Ama şehirli bir aile bu belli. Çocuk ne kadar tatlı değil mi? Böyle tam kameraya bakmıyor. O eski kameraları görünce dikkati dağılmıştır belki. Kimdi acaba bu insanlar? Ne iş yapıyorlardı? Nerede yaşıyorlardı? Çok eski bir fotoğraf bu. Sararmış bakın. Bazı köşeleri kırılmış. Belli belirsiz izler var. Daha teknik bir anlatım yapmam gerekirse fotoğrafın malzemesindeki gümüş oksijenle tepkimeye girmiş de diyebiliriz. Biz buna genel bir isimle oksitlenme adını veriyoruz aslında ama işte gümüş sülfürleşerek kararıyor. Olay teknik olarak bundan ibaret. Ama bu teknik olay bize çok hayati bir şeyi de göstermiyor mu arkadaşlar? Sadece fotoğraflar değil her şey eskiyor. Madde doğası gereği. İşte böyle düzenli bir halden düzensiz bir hale doğru gidiyor. Varlıktan yokluğa doğru akıyor. Entropi deniyor ya hatta buna. İşte o eskime, o yok olma hali. Bir tür toprağa geri dönme çabası bu.
Zaten bakın sepya toprak rengi demek. Bu fotoğrafın rengi de öyle. Doğa bir anlamda eskimiş olanı silerek böyle her zaman yeniye yer açıyor, bir alan açıyor gibi geliyor bana. Öyle de düşünebiliriz gibi geliyor. Yani evren nefes almak istiyor gibi arkadaşlar. Ama artık öyle nefes alacak bir alan yok gibi. Çünkü her yer bizimle dolu. Bazen böyle YouTube kanalımın eski videolarına doğru gidiyorum. Sayfanın en altlarına, en arka sayfalara, bundan 11-12 sene önceki videolarıma bakıyorum. Çok garip bir his. Kendime yabancılaşıyorum gerçekten. Yani ekrandaki halime bakıp bu ben miyim diyorum ya? Yüzüm farklı, bakın sesim başka, saçlar uzun, bazen kısa. Zaman beni değiştirmiş.
Ama dijital dünyada durum pek de öyle değil. Orada dondurulmuş gibiler. Oradaki ben hiç değişmiyor. Sanki daha dün yüklemişim gibi o videoları. Ben onları bugün silmeye kalksam da biliyorum ki bir yerlerde yine karşıma çıkacaklar. Tabii ki bu işe girerken, girişirken böyle bir riski bilerek başladım ama asıl soru şu burada bence. Bu riskin büyüklüğünü gerçekten kavrayabildim mi? Birlikte düşünelim istiyorum. Risk diye neyi kastediyorum? Bu öyle bir his ki herhangi bir ekrandaki bir sil seçeneği aslında hiç de gerçekçi gelmiyor bana. Koca bir yalandan ibaretmiş gibi geliyor. Az önce konuştuğumuz o kağıdın sararmasına izin veren doğaya pek de benzemiyor burası. Doğal değil gibi bazı şeyler ve beni asıl ürküten şey de bu zaten. Artık bir seçim şansımızın kalmamış olması.
Yanlış ya da doğru tercihlerimizle, geçmişimizle dondurulduk ve buradayız artık. Kaçış yok. Yani yanlış anlamayın tabii ki bu teknoloji bizim işimize çok yaradı. Senelerdir bunun hakkında işte hep beraber konuşuyoruz. Böyle tanıştık desek epekte yalan olmaz değil mi? Ama tüm bu konforun ortasında hayati bir şeyde feda ettik gibi geliyor bana. İnsanların bizi unutabilmesi, unutulma hakkımız. Unutulmayı seçmek artık mümkün değil mi acaba?
Şimdi belki diyeceksiniz ki iyi güzel anlatıyorsun da ya benim öyle YouTube'da videom falan yok. Öyle pek göz önünde biri olduğum da söylenemez. Meşhur falan değilim. Neden ilgilendirsin ki beni bu konu?
Bir siteye girerken hani böyle bir kabul ettiği bir buton oluyor ya. Onu kabul ettiğiniz olmuştur herhalde. Ya da işte şu cookies, çerezler falan dedikleri şeyler. Ya da Instagram'da öylesine paylaştığınız bir fotoğraf attığınız iki satır yorum var ya. E onların hepsi veri. Bugün kullandığımız akıllı asistanlar mail kutumuzdan anlık konumumuza kadar her şeye erişmiş durumda. Sistem artık sizin nasıl biri olduğunuzu sizden daha iyi biliyor ve sonsuza kadar da bilmeye devam edecek. Hatta hangi yemeği saat kaçta söylediğimizi, hangi reklamda kaç saniye takılı kaldığımızı, bir ürünü neden çok istediğimizi, bunların hepsini izliyor sistem. Daha çok tüketmemiz, daha çok orada kalmamız için. Bunu geçtiğimiz bölümde dikkat ekonomisinde konuşmuştuk zaten hatırlarsınız. Peki bu konu sadece bizim kafamızı kurcalayan bir sorun mu? Hayır.
2014 yılında İspanya'da sıradan bir adamın Google'a açtığı meşhur bir davayla başlamış asıl olay. Şimdi gelin o güne gidip şu dosyayı bir inceleyin. Ana karakterimiz İspanyol avukat Mario Costeja González.
İspanyol dedim ya, 90'ların sonunda işte bu González çok zor bir dönemden geçmiş, borçlanmış, evine el filan konulmuş, haciz. O dönem işler daha çok analog biliyorsunuz. Öyle haciz ilanı yerel bir gazete tarafından yayımlanıyor. Hem de tüm gerekçeleriyle birlikte. Yıllar yıllar sonra González borcunu ödüyor, düzlüğe çıkıyor. Rahat bir nefes alıyor ama bir gün adını öylesine Google'da aratıyor. Karşısına çıkan manzara tabii onu şok ediyor. Çünkü o 12 sene öncesinin gazete haberi arama sonuçlarının en tepesinde. E tabii ki González adının artık böyle borç haberiyle filan anılmasını istemiyor doğal olarak. Neticede bu geçmişte kalmış artık kötü bir anı. Hemen Google'a gidiyor. Diyor ki işte lütfen bunu kaldırın. Google'da diyor ki iyi de biz sadece halka açıyoruz. Açık olan bilgiyi gösteriyoruz. Yani sonra tabii İspanyol mahkemelerine gidiyor. Ama oradan da istediği sonucu alamıyor González.
Bunun üzerine konuyun peşini bırakmıyor. Avrupa Adalet Divanı'na kadar götürüyor. Ve işte tam orada dijital çağın dönüm noktası diyebileceğimiz türde bir karar veriliyor. González haklı diyor ya mahkeme. Hatta tam olarak şöyle diyor. Kişinin özel hayatının korunması hakkı arama motorunun ekonomik çıkarından ve kamunun o bilgiye ulaşma merakından daha üstündür. Yani bizim bilgilerimiz, bizim mahremiyet hakkımız şirketlerden daha önemlidir diyor burada. Çok güzel bir karar. Ama işin biraz ilginç bir boyutu var. Orada bitmiyor. Bu karardan hemen sonra Google'a ilk etapta kaç tane silme talebi gelmiş biliyor musunuz? 180 bin. Burada devletler de biraz kurnazlık yapmışlar aslında. Çok önemli bir karar olsa da ellerinde tüm sorumluluğu şirketlere atmışlar. Demişler ki Google'a işte siz karar verin. Şimdi Google her ne kadar en popüler arama motorlarından biri olsa da günün sonunda nedir? Bir şirkettir.
Bir şirketin temel amacı nedir? Kar etmektir. En az maliyetle en yüksek verimi almaktır değil mi? Bir şirket sizin geçmişinizi silerken gerçekten mahremiyetinizi mi düşünür? Yoksa işin içinde başka bir çıkarda gözetebilir mi? Mesela düşünelim. Bu sefer davacı sizsiniz diyelim. Hakkınızı kullanarak Google'dan bir bilgiyi sildirme talebinde bulunuyorsunuz. Eğer Türkiye'deyseniz ne yaparsınız? İşte KVKK değil mi? Oraya gidersiniz. Kişisel verilerin korunması kanunu. Avrupa'daysanız o kısaltma GDPR. İşte bu yasalar diyor ki bu veri sana ait. Senin mülkün ama şirkete emanetin. Şimdi bu yasalara güvenip dava edebilirsiniz tabii ama Gonzales kadar iyi bir sonuç alamayabilirsiniz. İspanya mahkemelerinin yaptığı gibi sizin de başvurunuzu reddetmeleri mümkün olabilir. Hatta belki kazansanız bile aslında o bilgi çoğunlukla tamamen silinmiyor. Bunu da bilmek lazım. Mahkemeyi kazandığınızda Google o içeriği çıkarıyor arama sonuçlarından.
Ama o veri kaynak sitede ya da sitelerde durmaya devam ediyor. O da ayrı bir dava istiyor bunun üstüne. İşte bu upuzun yasal süreçlerden de anlıyoruz ki neyin kamusal bilgi olduğuna da şirketler karar veriyor. Kamusal bilgi dediğimiz şeyi aslında toplumun ortak bir hafızası gibi düşünebiliriz. Toplumun genelini ilgilendiren, erişimi herkese açık olan bilgiler hani bu en sade haliyle. Hangi bilginin kamusal olduğu, neyi hatırlayıp neyi unutacağımız başkalarının elinde diyebiliriz şu anda.
Bu noktada siyaset felsefesine de bir girelim istiyorum. Bir soruyla devam edelim. Bu kontrol tam olarak ne ifade ediyor? Unutulma hakkını konuşurken neyi dikkate almak gerekiyor? Kamu yararı mı yoksa bireysel mahremiyet mi? Çünkü eğer unutulma hakkı kontrolsüz bir şekilde kullanılırsa bir dijital temizlik aracına da dönüşebilir değil mi? Düşünsenize şimdi bir şirketin çevreye verdiği zararı ya bu benim unutulma hakkım. diyerek sildirmeye kalktığını, şimdi bunu bilerek devam etmeliyiz. Unutulma hakkını tartışırken aslında böyle bir, hakikaten bir terazi kuruyoruz. Bir adalet terazisi gibi düşünün. Bir tarafta bireyin geçmişin yükünden kurtulma hakkı var, mahremiyet hakkı var. Diğer tarafta da toplumun gerçeği bilme hakkı var. İfade özgürlüğü hakkı var ve bu iki taraf arasındaki çizgi işte okyanusun tam ortasından çekiliyor. Avrupa mahkemeleri için az önce konuştuğumuz gibi birey şirketlere karşı yasalarla korunuyor gibi görünüyor.
Ama Amerika'da ise bir şeyi silmek sansür kabul ediliyor. Bir yandan da verilerimiz bizim mülkiyetimiz olarak görülüyorsa, bu bizim mülkümüze bir anlamda bir saldırı gibi değil midir? Bizden izinsiz kullanılması. Daha doğrusu bu izinden vazgeçtiğimizde artık çok geç olması, mülkiyet hakkımızın gaspı olarak da yorumlanabilir mi? İşte böyle sorular var gündemde.
Siyaset felsefesinin bu tartışmalarına rağmen Gonzales örneğinde olduğu gibi, devletlerin kolaya kaçıp tüm sorumluluğu şirketlere devrettiğini de görüyoruz. Bunun nasıl bir boyuta ulaştığını görmek isterseniz eğer, bir site kurmuşlar. They see your photos. Fotoğrafınızı yüklüyorsunuz ve Google Vision API gibi yapay zeka sistemlerinin, verilerinizle siz nasıl kategorize ettiğini fark ediyorsunuz. Ülkeniz, yaşınız, cinsel yöneliminiz, zaaflarınız, yetenekleriniz, neler neler, sizin ne kadar özgüvenli göründüğünüzü bile söylüyor ya kerata. İşte tüm bunlara göre de hangi ürünleri satın almaya yatkın olduğunuzu tespit ediyor.
Ve giriş sayfasında yazan cümle de çok çarpıcı. Onların ne gördüğünü görün.
Şimdi bu sitenin temel amacı aslında dijital bir farkındalık yaratmak tabii. Yapay zekanın bizi ne kadar tanıyabileceğini gösteriyor. İşte bu tür modeller bizim öylesine paylaştığımız, farkında olmadan masumca etrafımıza paylaşmak için koyduğumuz anıları bile alıp bu şekilde kullanabiliyor. Unutmak işine gelmiyor tabii haliyle. Bilgilerimizi en verimli şekilde kullanıyor gördüğünüz gibi.
E zaten insanlık, makine dediğimiz şeyi temelde bu yüzden geliştirmedi mi? Hatta insan yerine üretsinler, çalışsınlar, bizim yerimizi hatırlasınlar diye. E tabii şu anda makinelerle geldiğimiz hal biraz tuhaf, tam performans çalışabilmeleri için bizi yani insanları tanımaları gerekiyor. Evet, gelinen noktanın işte böyle korkutucu tarafları var. Bunu kabul etmemiz lazım. O yüzden şimdi onlara insan gibi unutmayı da öğretmemiz lazım. Yani özetle arkadaşlar, doğanın o güzelim eskime özelliğine karşı dijitalin bu hafızasına biraz mecbur kaldık. Gonzales davasıyla bir unutulma hakkı kazanmış olsak da günün sonunda şirketler daha baskınlar bu süreçte. Şimdi siz biraz nefeslenin. Daha teknik konulardan bahsedeceğiz birazdan çünkü. Dönünce makinelere unutturma yöntemleriyle devam edelim. Ne diyorduk? İnsan gibi unutmak. İşte teknoloji dünyasının gündemi bu. Machine Unlearning. Yani makineye unutturma.
Şimdi burada kelime dikkatinizi çekti mi? O kadar öğretme ateşiyle learning, learning falan diye diye geldik buralara. Şimdi unlearning diyoruz. Burada da unlearning derken unutturmaktan kastımız öğrenmemesi. Ya bir şeyleri de öğrenme kardeşim diyoruz. Bugün kullandığımız o muazzam, devasa yapay zeka modellerini bir düşünün. İnternetteki her şeyi bir deneyim olarak alıp özümsedi bir anlamda. Bu sayede gün geçtikçe daha yetenekli, daha becerikli olmaya başladı. Sizin 10 yıl önce yazdığınız bir blog yazısı bir yapay zekanın sistemine çoktan karıştı bile. Sizden öğrendi. Şimdi Google'a gidip o yazıyı sil diyebilirsiniz ama iş işten geçti. O bilgiyle eğitilmiş bir yapay zekanın sisteminden çıkmığını nasıl çıkarıp cımbızlayacaksınız? O yapay zeka modellerini tasarlayanlar, modelleyenler bile nasıl çalıştığını bilmiyor. Kara kutu diyorlar. Hatta şöyle söyleyeyim. Bir yapay zekaya, bir veriyi unutturmaya çalışmak, bir insana ya dün yediğin yemeğin tadını hücrelerinden sil demek gibi bir şey.
O kadar iç içe geçmiş bir şey bu. MIT ve ETH Zürich son araştırmalarında cross-model unlearning dediğimiz bir kavramı tartışmışlar. Mesela yapay zekaya bir yüzü unutturmak istediğinizde sadece o fotoğrafı silmesi yetmiyor. O yüzle ilişkili başka şeyleri, mesela ses kayıtlarını, o yüze sahip biri gibi görünmenin anlamını da tüm verilerin arasından ayıklaması lazım. İşte bundan tam olarak emin olamadıkları için de bilim insanları artık adversarial unlearning yani düşmansı unutturma üzerine çalışmaya başladılar. Bu yöntem yapay zekanın unuttuğunu iddia ettiği bilgiyi hala gizli tutup tutmadığını test eden bir sistem. Dedektif gibi. İz kalmayana kadar yapay zekayı tarayıp tarayıp duruyor. Çok ilginç meseleler bunlar. Dediğim gibi bizim için belki de hani çok önemli değilmiş gibi gözükebilir ama bazı insanlar için çok önemli. O yüzden peşine düşmüş durumlar durumdalar ve arkadaşlar makinelerin unuttum demesi de yetmiyor.
Artık onların gerçekten unutup unutmadığını denetleyen başka algoritmalar da tasarlamak zorunda kalıyoruz. Çünkü dijital çağda unuttum ben demek hiç bilmedim demekle aynı şey değil. Ama tabii ben bir yandan sormadan da edemiyorum. Bu yapay zekanın da bir kapasitesi yok mu? Yani bazen iyi cevaplar alamıyoruz mesela. Yani tam istediğimiz görseli çıkartamıyoruz değil mi? Yapay zeka istemeden de olsa unutamaz mı acaba yeteneklerini? Yolunda gitmeyen bir şeyler hiç mi yok? Tabii ki var. Olmaz mı? Onların bizden çok farklı bir öğrenme kusuru var arkadaşlar. Katastrofik unutma. Şimdi insan bir şeyi unuttuğunda genelde ne olur? Detaylar silinir ama temel yetenek kalır orada. Makinelerde durum öyle değil biraz trajik. Bir modele yeni bir beceri öğretmeye çalıştığınızda daha önce öğrendiği genel yetenekleri tamamen gidebiliyor. Mesela işte şiir yazmayı öğretmek isterken matematik yetesini kaybedebiliyorlar.
Daha geçtiğimiz yıllarda zaten 2 ile 2'yi neredeyse çarpamaz durumdaydılar. Bir yandan çok şeyleri bilirken. Farklı farklı yetenekler çünkü bunlar. 2026'nın Ocak ayında çok yeni yayınlanan bir makale var. Başlığı da şu.
Öz damıtma sürekli öğrenmeyi mümkün kılıyor. Burada araştırmacılar katastrofik unutma dedik ya ona karşı bir yöntem geliştirmişler. İngilizce kısaltması SDFT.
Türkçeyi de işte bu öz damıtma ayarı olarak çevirebiliriz diye düşünüyorum.
Bu arada damıtma kelimesi de dikkatinizi çekmiştir. Distillation.
Yapay zeka literatüründe çok yaygın bir kavram. Videolarımda da bahsediyorum. İşte o devasa bir modelin sahip olduğu karmaşık bilgiyi daha öz, daha rafine bir hale getirerek aktarmak demek. Hatta bunu şöyle canlandırabiliriz belki gözümüzde. Her şeyi bilen bir öğretmen model var. Sahip olduğu bu becerileri bir öğrenci modele aktarıyor. Ya da işte öğrenci gidiyor ondan öğreniyor. Eskiden talebe derlerdi. Talep ediyor.
Neyse yönteme dönecek olursak eğer çok ilginç.
Matematik formüllerine girmeden anlatacağım bu arada merak etmeyin. İşin özü bu teknikte yapay zekayı kendisinin öğretmeni yapıyorlar. Model yeni bir veriyi alıp öğrenirken eski halindeki o birikimi kaybetmemek için kendine oturup ders anlatıyor. Sonuç ne oluyor biliyor musunuz? Makineler artık öğrendiği her şeyi biz ne kadar silersek silelim yapısının bir parçası haline getirmiş oluyor. Yani insan gibi öğrenmeye yaklaşıyor diyebiliriz. Dediğim gibi çıkan yasa her ne kadar bizim yani kullanıcının tarafındaymış gibi görünse de bilim insanları, mühendisler o izlerin asla silinmemesi, makinenin karakterine, derinliklerine kadar işlemesi için kendi kendine damıtma yani self distillation yöntemlerini de almışlar ve onu da kusursuzlaştırmaya çalışıyorlar. Tabii bilim ve hukuk birbirinden ne kadar haberdar ben ondan açıkçası pek de emin olamıyorum. Zaten paradoks tam da burada. İnsan rahatlamak için, özgürleşmek için, değişebilmek, dönüşebilmek için ne yapıyor?
Unutmayı istiyor doğal olarak. Bu bizim doğamızda olan bir şey. Unutmak iyidir bazı şeyleri. Ama yapay zeka mükemmelleşmek için böyle değil. Tam tersine her şeyi hatırlamak zorunda. Moral bozucu bir şey farkındayım. Moralleri bozmak istemiyorum. İçinden çıkılmaz bir sorun gibi duyulmasını da istemem. Çünkü akademinin bazı taraflarından başka bazı sesler de yükseliyor. Mesela Oxford Üniversitesi'nden Victor Mayer... Schoenberger diye birisiye dikkatimi çekti. Zaten kendisi internet yönetişimi ve düzenlemeleri profesörü. Diyor ki verilere son kullanma tarihi koyalım. Bırakalım dijital dünya da paslansın. Fena değil değil mi? Hani başta bizim konuştuğumuz gibi. Eskimenin de dijital hali olmalı diyor. Madem her şeyi dijitalleştiriyoruz. Madem analogtan dijitale taşımakta çok mahiriz. Ama bazı şeyleri de geride bırakmayalım. Kullanılmayan, bir önemi kalmayan veriler silinsin. Çözüm önerisi bu.
Hatta dijital çağda unutmanın erdemi diye bir kitap yazmış. Orada işte asıl tehlikeli olanın zaman aşımı olduğunu söylüyor dijital dünya için. Çünkü veri zamanla eskidikçe bağlamından kopabilir ister istemez. Ve dolayısıyla anlamsızlaşabilir. Yani Gonzales'in borç haberi vardı. O gün için doğruydu. Anlamlıydı belki. Ama 2014'te yani borçlarını ödeyip de yepyeni bir hayat kurduğunda temiz bir sayfa açtığında o veri artık zaman aşımına uğramalı. İşte bu Schoenberger'e göre verilerin sadece varlığı değil anlamı da sorgulanmalı bu yüzden.
Aslında eskime yapay zekanın daha iyi öğrenmesi için de gerekebilir diyor hatta kendisi.
Düşünsenize mükemmel bir hafızanızın olduğunu. Böyle fotoğrafik diyorlar ya bazı kişilerde var. Tüm hatalarınızı hatırlıyorsunuz. Bütün geçmişinizi bütün detaylarıyla her şeyi.
Yani öğrenmek, gelişmek ne kadar zor olurdu değil mi? Geçmişe takılı kaldığımızda zorlaşan pek çok şey var çünkü. Kendinizi kabullenmek, ileriye bakmak, risk almak, cesaret etmek ve tabii ki affetmek. Kendimizi affedebilir miydik eğer her şeyi hatırlayabilseydik? Bütün detaylarıyla. Bunu bir düşünün. Düşünün çünkü burada Nietzsche devreye gelecek. Kendisi unutmayı öyle pasif bir zayıflık olarak görmüyor. Yani bir hatırlayamama değil, aktif bir yetenek olarak değerlendirip yorumluyor. Bir sindirim sürecine benzetiyor bu unutma dediğimiz işlemi. Nasıl midemiz yiyecekleri öğütüp vücudumuzu zehirlenmekten koruyorsa zihnimiz de anıları öğütüyor gibi düşünebiliriz.
Unutulma hakkı aslında içinde bir değişme hakkını da kapsıyor diyebiliriz. İnsana her zaman başka biri olabilme ihtimalini, olasılığını da sunuyor gibi düşünebiliriz.
Affetmek de sadece hatalarla ilgili olmayabilir bu arada. Yani siz bugün artık görünmesini istemediğiniz bir halinizi de dijital bir arşivden kaldırmak isteyebilirsiniz. O halinizi seversiniz de ama yansıtmak istediğiniz belki de tam olarak o değildir. Yani özellikle işte ergenlikteki çocuklarınız, arkadaşlarınız filan varsa onları düşünün. Hani siz anne babası olarak, abisi ablası olarak o hallerini de çok seversiniz ama belki ergenlik halidir deyip o çocuk, o genç büyüyüp de meslek hayatına atıldıktan sonra o hallerinin gözükmesinden hoşnut kalmayabilir. Burada hani felsefi bir soru da geliyor benim aklıma. Biz affetme yetimizi mi kaybediyoruz bu arada acaba? Bir ismin dijital dünyadaki varlığı her ne olursa olsun orada durmaya devam ederken bizim için başka bir ihtimalin önemi kalmıyor mu? Olan oldu deyip değişmeye yanaşmıyor muyuz?
İşte unutulma hakkı bu noktada antropolojik bir ihtiyaca da dokunuyor aslında. Yabancı olma ihtiyacı. Bazen bilinmemek, tanınmamak ve en önemlisi ikinci şanslar. Eskiden bir şehirden diğerine gittiğinizde kimse sizin geçmişinizi bilmezdi. Yani bunu bir kaçış gibi düşünmeyin.
Adeta insanın kendini o gittiği yerde yeniden keşfetmesi için bir fırsattı. Hayattaki bir mola gibi. E şimdi o molaları vermek çok zor anlayacağınız.
Bugün dijital dünya sandığımız kadar geniş değil. Bir kasaba gibi. Başka bir yere falan kaçmayı da mümkün kılmıyor artık. Yani isminizi arattığınızda dijital olarak tüm varlığınız ortaya çıkıyor.
Bugünlerde Google'ın yapay zeka araçları da var. Artık tüm araçlarına entegre oldu neredeyse. İşte belki görmüşsünüzdür arama motorunda. Sayfanın altına bile inmeye kaydırmaya gerek yok. Tak diye yazıyor. Detaylı bir özeti verebiliyor. Hemen okuyabiliyoruz aradığımız şeyle ilgili. Hani bırakın tanımayı. Bizi daha hızlı tanımanın yollarını buldular gibi geliyor bazen bana. Bir şey yazarken bizim için daha iyisini yazmayı teklif eden uzantılar var mesela. Eklentiler var. Bizi sormadan. Yani daha leb demeden. Leb lebiyle ilgili şiirler yazıyor. Öyle sadece gramerle ilgili filan da değil artık.
Yani bizim gibi olmayı bilebildiği için yazabileceğimizin en iyi halini yazmayı soruyor aslında bize. Ve tüm bunları da unutacak gibi pek gözükmüyor. Unutulma hakkımızı kendimize hatırlatırsak belki işte bu ürkütücü danışmanın önüne de geçebiliriz. En azından yasal olarak kendimizi korumayı bilebiliriz. Videonun başında o eski fotoğrafa bakmıştık ya hani. Sararmıştı. Bazı yerleri silinmişti. O fotoğrafın en güzel yanı neydi biliyor musunuz arkadaşlar? Eksik olması. Bugün bir şirkete dava açıp adınızı arama motorlarından sildirebilirsiniz. Bu yasal bir zafer olabilir. Ama asıl mesele yapay zekanın bizi tanıması. Bizim gibi olmanın ne demek olduğunu bilmesi. Ve haliyle artık istesek de kaçamıyoruz kendimizden.
Her yer bizim daha iyi versiyonlarımızı sunmaya çalışan araçlarla dolu. Bizi bizden daha iyi bildikleri için. İşte o yüzden değişmek de bir o kadar zor. Çünkü sürekli eski halimizle karşılaşıyoruz. Ama aslında boşluklara yer açmak bize kendimizi daha iyi hatırlatabilir. Gerçekten ne olmak istediğimizi, nasıl değişeceğimizi gösterebilir.
Ne dersiniz? Belki unutmak, unutulmak hatırlamanın başka bir yoludur.
Künye
- YazanSeray Soylu
- Ses KurguMetin Bozkurt
- Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Güloğlu ------