Geçtiğimiz Yaz Çok Brat'ti!
Dikkat ettiniz mi, bu yaz bazıları için çok "Brat"ti. En azından gençlerin bir kısmı, Charli XCX'in son albümü "Brat"in etkisiyle 2024 yazını böyle tanımlamıştı. Peki bir albüm nasıl böylesine popüler olabilir ki? Pazarlama taktikleri nasıl işliyor? Trend'ler bizim davranışlarımızı nasıl etkiliyor? 111 Hz'in bu bölümünde, “Brat” üzerinden popüler kültürün nasıl işlediğini anlamaya çalışıyoruz. Zamanın ruhu ve popüler kültür arasındanki ilişkinin üzerimizdeki etkileri hakkında konuşuyoruz.
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Yani o değildi arkadaşlar. Bu yaz çok bretti. Evet evet evet hele Ağustos ultra bretti gerçekten. Neden bahsediyorsunuz siz ya? Hiç anlamadım. Abi şaka mısın? Nasıl yani? Gerçekten bilmiyor musun bretti? Abi hayır ne ki o? Ay nasıl ya? Valla mağaranda yaşıyorsun aşkı sürekli. Gerçekten hiç duymamış olamazsın. Ne kaçırdığını da bilmiyorsun. Bütün yaz herkes, herkes bretti konuştu. E abi sen sosyal medyadaki şakaları nasıl anlıyorsun? Anlamıyor musun yoksa? Anlamıyorum.
Tamam bir bakacağım neymiş ya. Buyurun siparişleriniz. Hah maçam da geldi. Brett baya. Yalnız Berk bir şey diyeceğim baya güzel kokuyor maçam. Hemen şöyle bir dakika. Tamam tamam. Aa bekle bir dakika. Story atıyorum hemen. Ay bu kuşum seni de etiketliyorum tabii ki. Ben ne alaka maçayla ya? Berk seni sevmezdin ki bir çayı falan. Tamam bakacağım şu brett neymiş. Fomo yaşatıyorsunuz insana yani.
Pardon. Geldiğinizi fark etmedim. Yan masadaki gençlerin ne konuştuğuna dalmıştım da. Yani hiç anlamadığım bir muhabbetleri var ama pek de neşeliler. Epey merak ediyorum bahsettikleri şeyin ne acaba brett diye bir şey varmış ama durun bakalım biraz daha kulak kabartayım. Bu ne ya? Çok kötü görünüyor abi bu. Ben bile yaparım bunu. Ay saçmalama. Çok beğendim ben. Kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyor kuyun farkındaysan. Hatta internet sitesi de var biliyor musunuz? Biz de yapabilelim diye yazıyoruz. Yani hiç anlamadım ya bu brett dedikleri şey ne olabilir? Ultrası da varmış. Yani yeni bir teknoloji falan olsaydı haberim olurdu benim kesin. Neden bahsediyor acaba bu gençler? Neyi kaçırmış olabilirim? Baya başka başka bir dil konuşuyorlar sanki. Yok yok ben bilmeden duramam şimdi. Hemen gidip öğrenmem lazım ne konuştuklarını. Hadi stüdyoda görüşürüz.
Hmm. Brett bu yıl çıkan bir albümmüş. Böyle insanı gıcık eden böyle yemyeşil bir rengi varmış. Böyle pikselleri görünen fontla yazılmış bir kapağı. Charlie XCX. Böyle bir sahne adını kullanan bir sanatçınınmış bu albüm. Charlie 14 yaşından beri Londra'nın gizli kulüplerinde DJ'lik yapıyormuş. Ama öyle pek de ünlü değilmiş. Fakat bu yıl Brett diye bir albüm çıkartmış ve bununla ana akımın sınırlarını aşıp kendinin dahi beklemediği bir şekilde ünleni vermiş. Evet ne diyor burada kariyerinden özel hayatından ve kadın olmanın çelişkilerinden bahseden sözleriyle aşina olduğu kulüp müziklerinin harmanlandığı bir albümmüş falan diye yazıyor burada işte. Hmm. Ama Brett'in içeriğinden daha ilginç bir şeyler var galiba. Çünkü Brett kelimesi İngilizce'de yaramaz filan gibi böyle bir anlama sahip aslında ki genelde de işte böyle küçük haylaz çocuklar için kullanılan bir ifade. Fakat albümle birlikte bu sıfatlaşmış.
Ve internet jargonunun en sık kullanılan ifadelerinden biri haline gelmiş. Brett. Albümün kapağının etkisini fark eden Charlie'nin pazarlama takımı da Brett Generator adında bir internet sitesi oluşturmuşlar bu arada. Anladığım kadarıyla kafedeki gençlerin bahsettiği site de bu zaten. Bu internet sitesinin tek bir fonksiyonu var. Sizin girdiğiniz herhangi bir yazıyı albüm fontu ve rengiyle üretiyor olması. Bu da herkesin Brett akımına katılabileceği bir alan sağlamış oluyor. Ve böyle böyle işte internetin en viral akımlarından biri haline gelmiş demek ki. Bak sen şu işe ya. E hadi biz de deneyelim bakalım şu Brett Generator'ı. 111 Hertz is Brett.
Beh beh beh. Vay be. Çok güzel durdu yalnız ha.
Ama tabii bir albümün böylesi bir akım yaratması sadece basit bir internet sitesiyle açıklanabilecek bir şey değil arkadaşlar. Brett'in bu kadar popüler olmasının başka sebepleri de var.
Biliyorsunuz günümüzde popüler kültürde böyle gündeme gelebilmenin belki de en önemli boyutlarından biri işte TikTok falan gibi bir takım mecralarda viral olabilmek. Aslında sosyal medyadaki motto şu. Herkes kendi üretimiyle viral olabilir. Pop art akımının öncüsü Andy Warhol ne demişti? Gelecekte herkes 15 dakikalığına da olsa ünlü olacak. Ya ne kadar haklı çıktığını görüyoruz işte zaman geçtikçe. İşte Brett de pratikte Andy Warhol'un çalışmalarına benziyor biraz. Böyle onun eserleri biliyorsunuz sanki böyle fabrikadan çıkmışçasına üretilen işte olabildiğince basit bir takım görsellerden oluşuyor. Charlie'nin albüm kapağı ise basitliği ve dikkat çekiciliğiyle hemen hemen aynı şeyi yapıyor ve kendisi hakkında konuşturuyor. Hatta oluşturulan internet sitesiyle Warhol'un bir adım ötesine bile geçtiğini söyleyebiliriz. Niye? Çünkü tüketiciye siz de katılabilirsiniz bak çok kolay mesajını veriyor.
Burada amaç şu biri bu konseptle bir paylaşım yaptığında bir grup insan bunu çok beğenecek. Bazıları da benim gibi ne olduğunu anlamaya çalışacak. Dolayısıyla bilen bilmeyen herkes bir şekilde bu akıma dahil olacak. Zaten geçtiğimiz yaz boyunca da böyle olmuş. Hatta burada şimdi kıyasaya devam eden seçim mücadelesinde ABD'nin başkan adaylarından Kemal Harris dahi kampanyasının tanıtımını yapmak için bu konseptle bir takım yazılar paylaşmıştı. Yani Brad aracılığıyla yeni jenerasyona hitap etmeyi hedefliyor herkes. Charlie içinse bu daha da büyümek demek. Albümü artık ana akım medyaya çıkan ve herkes tarafından konuşulan bir hale geldi. Komik olan şey ise Charlie'nin albüm kapağını aslında bu amaçla tasarlamamış olması. Onun dediklerine göre albüm kapağının rengi böyle biraz gıcık hissettirmek, biraz da dikkat çekici olması için seçilmiş. Sadece Brad yazmasının sebebi de albümün pazarlama çalışmalarına biraz para ayırmakmış esasında.
Çünkü sanatçı fotoğraf çekimini ekstra para harcamak istemediği için sadece bu sözcüğü yazmaya karar vermiş kapağı. Görüyorsunuz şans işte. Günümüz sosyal medyası böyle beklenmedik şekillerde çalışabiliyor. Öyle ki çok ses getiren bu kapak tasarımı Charlie'nin de çok hoşuna gidiyor ve eski albümlerinin kapaklarını da yine aynı konsepte olacak şekilde hemen güncelliyor. Bu renk meselesi sadece bu yıla özgü bir şey de değil üstelik. Hatırlarsınız geçen yıl Barbie filminin etkisiyle pes pembe bir yaz geçirmiştik. Bu yazsa trendler değişti. Artık pembe out. Yeşil in. Şimdi kafedeki gençlerin sohbetini bir hatırlayalım. Ne oluyordu orada? Alp bir şeyleri kaçırmış gibi hissediyordu değil mi? Ne yalan söyleyeyim ben de biraz öyle hissettim açıkçası. Şimdi isterseniz bu ruh halini anlamaya çalışalım biraz.
FOMO. Fear of missing out. Yani Türkçesiyle böyle bir şeyleri kaçırma korkusu. İşte Alp tam olarak bu duyguyu yaşıyordu o kafede. Kişinin başkalarının ödüllendirici deneyimler yaşadığına dair bir inanç geliştirmesi ve ardından bu deneyimlere dahil olamamaktan dolayı hissettiği bir kaygı olarak tanımlayabiliriz bu. FOMO kelimesini ya da kısaltmasını. Mesela Alp, arkadaşları böyle büyük bir heyecanla, Brad'dan filan bahsederken albümü henüz dinlemediği için bir yabancılık, bir dışlanmışlık duydu. Hatta durun hemen hemen hepimizin yaşadığı bir örnek üzerinden açıklayayım şimdi size FOMO'yu. Arkadaşınızın doğum gününe hasta olduğunuz için gidemediğinizi düşünün. E üstüne bir de çok eğlenceli fotoğraflar attılar sosyal medyaya. E haliyle bir şeyleri kaçırdığınızı hissedersiniz değil mi? İşte buna FOMO'ya kapılmak deniyor arkadaşlar. Ve aslına bakarsanız günlük yaşamda sık sık hissettiğimiz bir duygu bu.
Sosyal medyadaki akıştan tutun, borsaya kadar neredeyse her yerde FOMO'ya kapılabiliyor insanlar. Dijital dünyayla birlikte epey yaygınlaşan bu duygu kültürel tüketim anlayışımızı da fazlasıyla etkiledi haliyle. Öyle ki birçoğumuz potansiyel olarak ödüllendirici bir deneyimi kaçırmamak için seçeneklerimizi açık tutma baskısı hissediyoruz bugünlerde değil mi? Hatta iş ve eğitim hayatımızdaki karar verme süreçlerimiz de bundan etkilenebiliyor. Fakat bunun iyice düşünülmesi biraz da kontrol edilmesi lazım. Zira Aditya Sharma ve Mayak Gupta yaptıkları bir çalışmada FOMO'nun bazı mental sağlık sorunlarına yol açtığını ifade etmiş. Çalışmalarında özellikle de anksiyete ve depresyonu şiddetlendirebileceğini söylüyorlar. Kısaca sürekli bir şeyleri kaçırdığını düşünmek kişiyi sağlıksız bir noktaya götürebiliyor. Yani aklını kaçırmaya başlayabiliyor.
Brett tamam. FOMO da tamam. Eh asarım galiba ya. Gayet iyi anladım bence gençleri. Hadi gidelim de şu Brett muhabbetine biz de bizzat katılalım.
Yalnız belki senin tişört Brett ama pantolon hiç Y2K değil canım. Ya bilemedim. Ya Ayça ne alaka ya. Gayet de Y2K abi. Kusura bakma ama sen bence trendin gerisinde kalmışsın Ayça canım. Ne? A a. Ya çocuklar Y2K demişken bakın sipariş ettiğim telefonum geldi. Vav. Hem de kapaklı. Şaka yapıyorsun. Y2K pantolon mu? O ne ki ya? Daha Brett nedir onu yeni öğrenmiştim bir de şimdi bu çıktı başıma bak. Bak baya erken davrandım galiba ben bu kafeye dönmekte. Neyse ama ne demiştim? Ben bu arkadaşların dilini çözeceğim. O yüzden şimdi kısa bir ara verelim. Stüdyoda tekrar buluşuruz.
Yani bu Y2K'in ne olduğu belli tabii aslında. 2000'ler işte. Ama bu gençlerin ne alakası olur ki 2000'lerle? Sonuçta 2000'lerde ne olduğunu hatırlamıyorlardır bile. Belki daha doğmamışlardır. Ne manada kullanıyorlar acaba? Neyse. Hiç vakit kaybetmeden bakalım neymiş gençlerin bu Y2K diye hitap ettiği şey.
Son yıllarda sosyal medyada özellikle de Z jenerasyonunun paylaşımlarında görülüyor bu Y2K kalıbı. Aslında 2000'li yılların modası ve eğlence kültürüne dair duyulan bir özlemi ifade ediyor bu. O dönemi direkt olarak yaşamamış olmasına rağmen Z jenerasyonu bu döneme dair övgüler dizmeye başlamış. Ve bu övgüler Charlie'nin albümünden çok daha öncesine dayanıyor. İşte böyle parlak pembeler, kot pantolonlar, efendim hani açılıp kapanan o kapaklı telefonlarla yeniden popüler olan 2000'lerin modası yeni jenerasyonlar için bir tür kaybedilmiş altın çağı hissi veriyor aslında. Aynı zamanda bu dönemin bir diğer önemli noktası gençler için yarın yokmuşçasına eğlenme mottosuyla partilemekti. Bir bakıma bu tavır Brad'le pazarlanan bu konsepte de gayet iyi uyuyor. Brad çünkü gerçekten de yaramazlık yapma hayattaki sorunlara rağmen ve yarınlar yokmuşçasına eğlenme temalı bir parti albümü. Yani biraz önce bahsettiğim o pazarlama stratejisinin işleyebilmesi için tabii ki böyle bir ateşleyiciye ihtiyaç vardı.
Ve bu ateşleyici de 2000'lerin popüler kültürüne duyulan özlem oldu Brad özelinde. Gerçekten de 2000'ler pop müziğine bakarsak eğer böyle yüksek tempolu, dans etmeye çağrı yapan, partilemeyi, eğlenmeyi öven bir tavırla karşılaşıyoruz. Hatırlayın Lady Gaga'nın Just Dance şarkısındaki o sadece dans et, iyi olacak her şey falan gibi sözler işte bu tavrı gayet iyi özetliyor bence. Vox yazarlarından Constance Grady bu durumu poptimizm diye adlandırıyor. Yani hem pop hem de optimist bir bakış açısından söz ediyor. Poptimizm. Gayet güzel değil mi? Popüler kültürün kaçış mekanizmasını ve kitlelerce severek tüketilmesini öven bir duruş. Ve Gardi diyor ki insanların hayatında bir sorun varsa eğlenceli basit şarkıları tüketmek onlara iyi gelebilir. Ona göre eskiden popüler olmayanı sevmek havalıydı. Ama poptimizmle popüler olana yönelik eleştiri sansürlenecek kadar büyük bir tepki alıyor artık. Hatta herhangi bir eleştiriye karşı ya insanların bir şeylerin tadını çıkartmasına artık izin verin tepkileri geliyor.
Brady bu tepkileri toplumsal olarak eleştirel düşünceden uzaklaşmamıza bağlıyor.
Poptimizmle çok yakından bağlantılı bir kavram daha var. Recession pop yani duraklama dönemi popu. Bu kavramın odaklandığı şeyse şu. Dünyada kriz dönemine girildiğinde yüksek tempolu müziklerin popülerleşmesi. Özellikle de ekonomik kriz dönemlerinde bu yönelimi daha da yoğun bir şekilde görebiliyoruz. Zira bu tür müzikler bizim kendimizi daha bir neşeli hissetmemizi sağlıyor. Bir illüzyon yaratıyor. Bunu Brad'in teması özelinde değerlendirenler de var tabii. Mesela Pitchfork'ta müzik eleştirmenliği yapan Megan Garvey, Brad için Apollo'cu pop anlayışını yeniden Dionysos'cu hale getirdiğini söylemiş. Onun bu ifadesini de şöyle açıklayabiliriz. Apollo ve Dionysos, Antik Yunan'ın iki sanat tanrısı. Nietzsche'nin oluşturduğu karşıtlığa göre Apollo düzeni, bireyi, mükemmelliği ve kendine yeterliliği temsil ediyor. Buna karşın Dionysos ise kaosun, eğlenmenin tanrısı. Onun için düzenlenen festivallerde artık dönemin ötekileri, yani köylüler, kadınlar, köleler delicesine eğlenir, hani deyim yerindeyse partilerdi.
Adeta bir delilik hali. Garvey'nin de bahsettiği şey tam da bu esasında. Pop müziğin olabildiğince sıradan, olabildiğince düzenli, beklendik dünyasına kaotik bir dokunuş. Kısacası Brad bizi yeniden 2000'lerin parti kültürüne götürüyor. Eğlenmeyi merkeze alırken, aynı anda dışlanan alt kültür gruplarına hitap edebilmesiyle de bir tür modern Dionysos festivali sonuyor bize bu albüm. Yani evet tabii ki ihtiyaç olduğunda eğlenmenin hiçbir sakıncası yok. Hatta bu bir gereklilikte. Fakat burada da dengeyi bulmak, böyle tamamen delilik haline sürüklenmemek gerekiyor galiba. Ki Nietzsche'de bizlere düzenle kafayı bozmayın, ancak tamamen de delirmeyin diyor.
Elbette böyle olumsuzluklardan eğlenerek kaçma ruh hali yeni bir şey değil. Popüler kültürün hep böyle bir yanı vardı. Hatta bu kimilerinin de işte eleştirdiği bir şey. Mesela sosyal teorisyen Theodor Adorno.
Adorno, ABD'ye göç ettiği dönemde, hani deyim yerindeyse şok geçirmiş. Kitlesel kültür, hem caz müzikle hem de sinemayla onun negatif duygularını körükmemiş. Ona göre popüler kültür, insanların kendini ifade aracı değil, kar amacı güden bir endüstri. Üstelik bununla da kalmamış Adorno. Popüler kültüre yönelik en büyük eleştirilerinden biri de, az önce bahsettiğimiz kaçış mekanizmasına yönelik. Aslında kaçamadığımız sorunlardan, kaçıyormuş gibi yapma hali olarak görüyor bunları. Sorunlardan kaçabilme illizyonunun arkasında, bizi toplumsal özgürlük için uğraşmaktan alıkoyan bir endüstrinin olması yatıyor Adorno'ya göre. Esas amaç toplumların öfkesini, enerjisini alıp, başka bir noktaya yönlendirmek. 20. yüzyılın bir başka önemli düşünürü Eric Habsbaum'ın da bu konuda enteresan bazı fikirleri var. Her ne kadar temelde Adorno'yla benzer şeyleri savunsa da, popüler kültür tüketimi konusunda biraz ayrışıyorlar.
Mesela caz müzik.
Adorno, 1930'lar ve 40'ların caz müziğini, Amerikan tipi ticarileşmiş popüler kültürün bir parçası olmakla eleştiriyor. Habsbaum ise, caz müziğin özellikle işçi sınıfı tarafından tüketildiğinden bahsediyor. Ona göre, cazın küresel olarak çekici olmasının sebebi, o dönem farklı ve geniş kitlelerce dinlenmesi. Hatta cazı, bir tür protesto müziği olarak da sınıflandırıyor kendisi. Popülerleşen caz müzik, eşitlik mücadelesi içinde önemli bir araç yani. Şimdi biraz delikodu olacak ama, bu Habsbaum, Adorno'nun eleştirileri hakkında caz üzerine yazılmış en aptalca şeyler olduğunu söylemiş. Yani cazı seven birisi olarak pek de katılmamak mümkün değil.
Fakat Adorno ve Habsbaum'ın yaklaşımları bize yeni bir pencereden bakabilme olanağı da sunuyor. Görünen o ki, popüler kültürü anlamanın birden fazla yolu var. Adorno, popüler kültürün kaçma mekanizmasının bizi pasifize ettiğini savunurken, Habsbaum, popüler kültür tüketiminin içindeki potansiyeli görmemiz gerektiğini söylüyor. Yani işin gerçeği, hem negatif hem de pozitif yanlarıyla, bu popüler kültür, hepimizin bir şekilde içinde olduğu bir alan yaratıyor. Burada önemli olan şey şu, her ikisinin de yani Adorno ve Habsbaum'ın da ortaklaştığı nokta, popüler kültür üzerinden toplumu anlayabilmek. Elbette Brad sadece bir albüm. Yani caz gibi öyle uzun yıllar toplum kültürüne sirayet etmiş bir şey falan değil. Fakat bu albümü sadece bir jenerasyona sıkıştırmamak gerekiyor bence. Onun üzerinden zamanın ruhunu da analiz edebiliriz. Zeitgeist'ı.
Tamam kabul, hepimizin bunaldığı bazı anlar oluyor. Mesela şu anki gündemi takip ederken yorgun düşüp sosyal medyadan uzaklaşmak isteyebiliyoruz hepimiz. Yani gündemden kaçmaya çalışabiliyoruz. Bu gibi zamanlarda biraz olsun eğlenmek tabii ki bizlere de iyi gelebilir. Ancak kendimizi dünyada olup bitenlerden tümüyle soyutlamadan yapabilirsek daha iyi olur sanki. Çünkü duyarlılığımızı da kaybetmemeliyiz yani değil mi? Bazen kafayı dağıtmak ve biraz eğlenmek iyidir. Ama yeter ki dengeyi bulabilelim. Böylece hem keyif aldığımız şeyleri yapabiliriz hem de dünyayla, çevremizle, bizi seven insanlarla bağımızı koparmadan yaşamaya devam edebiliriz. Sanırım kafedeki gençlerin yanına gitmeye hazırız değil mi? Hadi gelin benimle, birlikte gidelim.
Ya gençler kusura bakmayın konuştuklarınızda böyle kulağın misafiri olduğum bir süredir. Çok haklısınız buranın maçası tam brat yani. Bu arada inanır mısınız yeşil çayı da... Oho ne yeşil çayı Barış ya? İnanılmaz demedi bence. Of Barış lütfen sen kusura bakma bu huysuza. Yani belki sen de kusura bakma ama dinlemesini hiç bilmiyorsun. Belki buranın yeşil çayı da brattir. Ama... Vay iyiymiş ha. Pardon ben bir yeşil çay alabilir miyim? Tamam gençler siz de belki lüstüne o kadar gitmeyin ya. Denemek istemezse FOMO'yu yaşayacak olan o ne de olsa değil mi? Ya sen hemen onu yakaladın da beni güldürüyorsun. Çok tatlı. Ben de yeşil çay içeceğim. Hayır ya. Yeşil çay ne abi? Ne abi?
Künye
- YazanUğur Yıldırım
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt