Her Şehrin Bir Müziği Vardır!
Müzik insanın düşünme şeklini ve hissettiklerini yönlendirebilen bir sanat. Peki ya bir şehrin yaşantısı... Onu da etkileyebilir mi müzik? Bu soruya cevap bulmak için bir yolculuğa çıkıyoruz bu 111 Hz bölümünde. Farklı destinasyonlara uğrayıp, müzik ve şehir kültürünün birbirlerini nasıl etkilediğini birlikte inceliyoruz.
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Bir sonraki durak. New York.
Merhaba arkadaşlar. New York'a hoş geldiniz. Biliyorsunuz burası oldukça kozmopolit bir yapıya sahip ve bunun kadar bir de metrosuyla meşhur. 1904'te hizmete girmiş bu metro ve şu an 36 hatta toplam 472 durağa sahip. Haftanın 7 günü günün 24 saati hizmette ve günde 3 milyondan fazla insan kullanıyor. Merak etmeyin sizi böyle sıkıcı statistiklere boğacak değilim elbette. Burada olmamızın bambaşka bir sebebi var. Bu metro birçok müzik grubuna sahne olmasıyla da nam salmış bir yer. Her an bambaşka bir kültürün sesi çarpabiliyor kulaklarınızı. Mesela bugün de bu grup görevi devralmış. İşe giden uyku mahmuru insanların kendilerini biraz olsun iyi hissetmelerini sağlayınlar. Neyse ben susayım da saksafonlar konuşsun.
Oh be neşe pillerimizi doldurduk. Sanırım bu bölümde neyi konuşacağımızın ilk ucunu da yakaladınız. Evet. Müzik ve şehir kültürü ilişkisini konuşalım istiyorum bugün. Ve bunun için de epeyce renkli bir rota hazırladım sizlere. Aramızda kalsın bu metroda çok gizli bir hattım var. Onu kullanacağız. Ama önce stüdyoya bir vurasak iyi olacak. Bir sonraki durak. Stüdyo.
Peki ne işimiz var stüdyoda? Hani yolculuğa çıkacaktık? Merak etmeyin sözümü tutacağım elbette. Ama her yolculuğun bir ön hazırlığı da olmalı öyle değil mi? Önce bir bakalım bakalım müzik ve şehir birbiriyle nasıl şekilleniyormuş? İlk olarak şunu söylemek gerekiyor sanıyorum. Bir şehrin DNA'sını oluşturan en önemli etkenlerden biri sesler. Bu seslere trafik ve inşaat gibi gürültü unsurları da dahil. Fakat hepsini arka plana atabilecek bir şey var. İşte o da müzik.
Erasmus Üniversitesi'nde medya, iletişim ve kültür üzerine çalışmalar yapan Arno van der Hovena ve Eric Hitters da işte bunun altını çiziyorlar. Müzik ve şehir kültürü ilişkisini çok detaylı bir şekilde inceledikleri bir makaleleri var. Sustaining Urban Life Music Ecologies isimli bu makalelerinde müziğin deneyime dayalı bir sanat dalı olduğunu ifade ediyorlar. Ve bununla birlikte müziğin en temel unsuru olarak canlı performansı gösteriyorlar. Bu açıdan baktığımızda kamusal alanlar sahip olduğumuz en iyi sahneleri oluşturuyor. Ve ne de olsa sokaklar sosyal birikim sağlayabildiğimiz en geniş alanlar değil mi? İşte Hitters ve Hovena'ya göre bu birikimin ilk boyutu canlı müziğin aidiyet duygusunu geliştirmesi. E bu da pek yanlış bir önerme sayılmaz açıkçası. Sonuçta duygularımızı harekete geçiren sesler duymak bize her zaman iyi şeyleri hissettiriyor. Hele bir de bu duyguları başka insanlarla paylaşabildiğimiz bir yerde hissediyorsak e oraya daha sıkı sıkıya bağlanmaya başlıyoruz.
Zaten Hovena ve Hitters'ın vurgu yaptığı ikinci boyut da bu. Paylaşabilmek. Canlı müzik ekolojileri kentsel toplulukların sosyal birikimlerini paylaşmasına da olanak tanıyor. Farklı insan gruplarının sosyal ağlar geliştirebileceği, birbirleriyle tanışabileceği bu alanlar kültürel etkileşimi de derinleştiriyor. E bu da daha barışçıl, daha özgürlükçü bir kültür oluşturabilmenin en güvenilir yöntemi. Yani kısaca o sokakta duyduğumuz sesler, daha doğrusu melodiler, müzikler insanlara hem bireysel anlamda iyi hissettiriyor hem de bir topluluğun, bir komünitenin parçası olma fırsatını tanıyor.
Hovena ve Hitters'ın çalışmasında vurgu yaptığı başka bir şey daha var. O da müziğin bir sokağın ya da bir bölgenin karakterini tanımlayabiliyor olması. Yani tıpkı mimari gibi ya da gastronomi, coğrafya gibi müzik de bir şehrin kimliğini oluşturabiliyor. E madem öyle, düşelim yola ve tanıyalım bu farklı kimlikleri. Çantamız hazır.
Bak bu hastamız da tam zamanında geldi.
Şimdiden buyurun lütfen. Hazırsanız başlıyoruz.
Chicago. Muhtemelen bu şehrin ismini duyduğunuzda aklınıza ilk olarak Michael Jordan falan geliyor. Ama Chicago'nun başka meşhur bir özelliği daha var. Burası hüznün ve acının müziğine ev sahipliği yapıyor. Blueza.
Özgürlük arayışları için ta Mississippi'den yola çıkan Afro-Amerikan toplulukların duraklarından biriydi bu kent. Ve içinden geçen nehir bu insanların yükünü de bıraktığı bir noktaydı. O yıllarda nüfusunun çoğunluğunu Polonya, İtalya, İrlandalı göçmenlerin oluşturduğu bu şehrin sesi, ülkenin güneyinden gelen bir milyon insanın etkisiyle değişmişti. Fakat bu değişim tek taraflı değildi asla. Rolling Stones dergisinin efsanevi baş editörü David Frick, şehir ve müzik etkileşiminin en iyi örneklerden biri olarak gösteriyor Chicago'ya. Kederlerini blues müziği aracılığıyla ifade eden bu insanların yaydıkları o titreşimler, Chicago'nun kozmopolit yapısı sayesinde değişime uğramış. Frick, bu değişimi doğrudan Avrupalı göçmenlerin yaşam kültürüyle ilişkilendiriyor. Afro-Amerikan topluluklar, sokaklarda duydukları neşeli ve öfkeli melodilerden epeyce bir ilham almışlar. İşte Frick de bunun örneğini blues müziğinin ustalarından Muddy Waters üzerinden veriyor.
Waters'ın Mississippi günlerinin aksine Chicago'da daha tempolu blues şarkıları yazdığını söylüyor. Ve bunun da temelinde şehirdeki İrlandalı göçmenlerin dinlediği geleneksel müziklerin o hani hepimize tanıdık gelen ritim yapısı yatıyor. Ama dediğim gibi bu etkileşim öyle tek taraflı değil. Zira o güneyden gelen insanlar şehrin sesini değiştirmişler. Gitar almaya parası olmayan şehrin yeni sakinleri çareyi ahşap binaların duvarlarına çiviyle bir tel girip ritim tutmakta bulmuşlar. Bir anda sokaklarda blues ezgilerinin yankılanması. Bu tabii ki de şehrin yaşam şeklini değiştiriyor. Birbirine yabancı halkların kaynaşmasına zemin hazırlıyor bu titreşimler. Yani kısaca blues artık sadece kederin değil umudun da müziği haline geliyor.
Evet az önce söylediğim o çalışmada altını çizdiğimiz şeyi tekrar hatırlatmak istiyorum sizlere. Müzik bir bölgenin karakterini tanımlayabilir. Ve işte Chicago bunun en iyi örneklerinden biri.
Fakat müzik bir şehrin sadece değişmesini değil yeniden doğmasını sağlayabilecek derecede bir güce de sahip.
Ve bunu da bir sonraki durağımızda anlatmak istiyorum sizlere. Hadi düşün peşime. Bir sonraki durak Beyrut. Ah ah işte bir dönem Orta Doğu'nun göz bebeydi buralar. Müslümanların, Hristiyanların eşit şekilde dağıldığı bu kent eşsiz bir limana sahipti. Aynı zamanda Orta Doğu'nun batıya açılan kapısıydı Beyrut. 1950 ile 1970 yılları arasında altın dönemlerini yaşamıştı. Hatta bazıları Orta Doğu'nun Paris'i derdi buralara. Ve bu çok kültürlü kentte yükselen bir ses vardı. Nuhat Vadi Haddat. Ya da aşina olduğumuz ismiyle Feyruz.
Utangaç ve içine kapanık bir kız çocuğuydu Feyruz. Ve işte o yıllarda başladı şarkı söyleme tutkusu. Ufkunu açan iki şey vardı. Büyük annesinin geceleri mum ışığında anlattığı hikayeler. Ve komşularındaki radyodan dinlediği Ümmü Gülsüm şarkıları. Şarkı söyleme tutkusu buradan kaynaklanıyordu. Ümmü Gülsüm gibi bir sanatçı olabilmekti en büyük hayali. Bu tutkusu sadece kendisinin değil bir şehrin hatta bir ülkenin de hikayesini etkileyecekti aslında. Ümmü Gülsüm şarkılarından aşina olduğu oryantal estetiği ve Arap ezgilerini Muhammed Fleyfel'den öğrendiği batı müziği disiplinleriyle harmanladı Feyruz. Tıpkı Beyrut gibi esnek, tıpkı Beyrut gibi esnek, gibi kucaklayıcı bir tavır vardı onun sesinde. Şarkıları kısa sürede Lübnan'ın aydınlanmacı kuşağına pusula olmuştu. Şehrin sokaklarına hoparlörlerle onun şarkıları veriliyordu. İnsanlar Feyruz'un sesinde duygu ortaklığı kuruyordu. Ama işte hayat hep böyle toz pembe akmamıştı beyrut için.
1975'te başlayan iç savaş bu harika şehrin de harap olmasını yol açıyordu. Birçok Lübnanlı aydın ülkeyi terk etmeye başlamıştı. Bütün bunlara rağmen Feyruz artık bir sembolü haline geldiği o yurdunu terk etmemekte kararlıydı. Öyle ki 1990'a dek süren iç savaşı durduracak kadar güçlü bir etkisi vardı. Bu şimdi size böyle romantik bir güzelleme gibi gelmiş olabilir belki fakat gerçek. Zira 1986'da Feyruz'un eşini kaybetmesi üzerine o çatışmalar durmuş ve tüm taraflar üç gün boyunca ateşkes ilan etmişti. Ancak sakini olduğu Beyrut halkına kırgındı Feyruz. İç savaş boyunca neredeyse hiç konser vermedi. Mahrum bıraktı sesini dünyadan. Beyrut'un susması demek onun da susması demekti zira. Ta ki savaştan dört yıl sonrasına kadar. 1994'te Beyrut'ta 50 bin kişinin izlediği bir konserle tekrar müziğe döndü. Nam-ı diğer Sabah Bülbülü. Konser boyunca ne konuştu ne de gülümsedi. Şehir gibi o da kederliydi.
Ancak Beyrut yeniden yükselecekse temelinin harcında onun şarkıları olacaktı.
Evet bir şehrin hikayesini böyle doğrudan etkileyebilir müzik. Oranın sakinlerine bir umut ışığı olabilir. Hovena ve Hitters'ın çalışmasından başka bir cümleyi daha hatırlatmak istiyorum şimdi size. Canlı müzik toplulukların sosyal birikimlerini paylaşmasına da olanak tanır. Feyruz'un müziğinin etkisi de bunun bir kanıtı. Diğer yandan onun şarkılarında duygudaşlık kuranlar sadece Beyrut sakinleri değil. 6 Şubat depreminde en büyük yıkımın yaşandığı Hatay'daki bir duvar yazısında şunları okuyoruz mesela. Bu sokaklarda yeniden Feyruz dinleyeceğiz. Evet sanırım bu sözler birçok şeyi de açıklıyor. Tamam şehirlerin haleti ruhiyesi müziği. Müzik de şehrin haleti ruhiyesini etkiliyor. Peki ya fiziksel yapıların müzikal kültüre hiç mi etkisi yok? Olmaz olur mu? Bir sonraki durağımızda da onun üzerine konuşacağız zaten. Ama Şikago'dan Beyrut'a iki hikaye takip etmek beni biraz yordu. Dolayısıyla vasıtamız yeni hikayemize doğru yol alırken biz de ufak bir mola versek iyi olur.
Aman bir yere ayrılmayın az sonra kaldığımız yerden devam edecek maceramız.
Bir sonraki durak Berlin'in.
Evet şehir mimarisinin müziği nasıl etkilediğini konuşacaktık değil mi? Berlin'e neden geldiğimizi anlatacağım tabi ama önce mimari ve müzik etkileşimi meselesini biraz açalım derim.
Tolkien Hedson vokalisti David Byrne, müzik nasıl işler kitabında buna dair çok güzel bir açıklama yapıyor. Ona göre mekanın müziğin yaratım sürecinde çok doğrudan bir etkisi var. Örneğin ilahi bir gücün tasvir edildiği gotik mimari insan sesi odaklı ve ritimsiz bir müziği doğurmuş. Fakat şöyle izah edeyim size bunu. Eski kilise duvarları da birer enstrümandı o zamanki insanlar için. Sesin yankılanmasını sağlayan bu mimari ögeler kilisede aynı anda birden çok notanın duyulabilmesine imkan tanıyordu. Ve işte bu sayede üst üste gelen notalar bir ahenk yaratıyordu. Daha ihtişamlı, daha ilahi bir ses oluşturuyordu. Yani o mekan, o duvarlar, o yapı müziğin yapılış şeklini de etkilemişti.
Ve işte aslında biz de bu yüzden Berlin'deyiz arkadaşlar. Zira 1961 ila 1994 yılları arasında şehri ikiye ayıran bir duvar vardı burada. Ve o duvar, o dönemin müziğini de etkilemişti haliyle. Şehrin kasvetli havası, brutalist estetikli beton binalar, birçok alternatif sesin yükselmesine zemin hazırlamıştı. Ve bu gri estetikten etkilenen epeyce renkli bir müzisyen de vardı. Kendisini aynı zamanda Ziggy Stardust olarak tanıyoruz. Evet, David Bowie'den bahsediyorum. Kraftwerk'den, Neo gibi bir takım gruplardan, onların müzikal estetiğinden çok etkilenen David Bowie, 1976'da Berlin'e yerleşme kararı almıştı. O dönemedek ışıltılı ve rengarenk bir müzikal evrene sahipti kendisi. Ancak Berlin'de geçirdiği iki yıl boyunca bambaşka bir atmosfere bürünmüştü müziği. Brian Eno ile birlikte hazırladığı Berlin üçlemesi albümleri, Low, Heroes ve Lager, önceki Bowie albümlerinden çok farklı bir tondaydı.
Doğu ile batı arasındaki kasvetli bir bölgede sıkışmış olan bu parçalanmış şehrin manzarası, Bowie'nin de yabancılaşma ve şizofroni gibi bir takım duygu durumlarını tetiklemişti. Ki kendisi de şehirdeki kasvetli havadan etkilendiğini şu sözleriyle anıyor. Yazdığım sözlerdeki çığır açıcı her hareket Berlin'de oluştu. Orası siyahın ve kasvetin yuvasıydı.
Şehirlerin sakinleri, coğrafi konumları ve mimari yapıları. Her şey müziği etkiliyor. Bölümün başlarında da dediğim gibi bu iki taraflı bir etkileşim. Düşünsenize, Birmingham bir sanayi şehri olmasaydı Judas Priest'in o keskin soundunu duyabilir miydik? Ya da Tokyo'nun renkli dünyası olmadan City Pub fenomeninden nasıl bahsedebiliriz ki? Sağ Paola'nın tropik havası ve karmakarışık, rengarenk favelaları olmadan Bosanova gibi bir müzik çıkar mıydı? Zamanın akışında pek fark etmiyoruz ama müzik şehirleri şehirler de müziği sürekli değiştiriyor.
Yolculuğumuzun son durağı da bunun en güzel kanıtı. Ve hemen hemen hepimizin tanıdığı en azından bir fikri olduğu bir yer burası. Bir sonraki durak İstanbul.
Evet İstanbul. Müzik ve kent kültürünün birbirine olan etkisini böyle en yoğun damarlarınıza kadar hissedebileceğiniz yer belki de burası. Hatta şöyle söyleyeyim size bazı mahallelerin kendine özgü lisesi olduğu dahi söylenir İstanbul özelinde. İki kıtayı birleştiren bu kentin içinden geçen denizde türlü türlü hikayeler, türlü türlü anılar gizlidir. Ve müzik duymasını bilenlere fısıldar o hikayeleri. Tıpkı Fatih Akın'ın 2005'te çıkan İstanbul Hatırası Köprü'yi geçmek filminin adı gibi hatıralar gelip geçer bu şehirden. Köprüden geçen o anılarsa şehrin kimliğini yeniden şekillendirir. Kültürel anlamda en büyük kırılmalarından birini 90'lı yıllarda yaşamıştı İstanbul. Bu değişimin ana sahnesi ise tabii ki Beyoğlu'ndur. Çok önceleri bir kültür merkezi olan bu semt o yıllarda marangoz hanelerin, mobilyacaların doldurduğu bir yerdi. Hava karardığında hayatın bittiği bir yer. İnsanların dönüp bakmadığı bir semtte dönüşmüştü bir zamanlar Taksim.
Ama işte eşyanın da tabiatına aykırı bir durumdu bu. 90'ların ortasına geldiğimizde bir dönüşüm de başlamıştı. Farklı zamanlarda ama benzer motivasyonlarla açılan Peyote, Babylon, Hayal Kahvesi, Nublu, Nardis gibi mekanlar Beyoğlu'nun ve dolayısıyla da İstanbul'un kabuğunu değiştirecek bir etki yaratmıştı. Şimdi hemen kolaya kaçıp buraları sadece bir eğlence mekanı olarak değerlendirebiliriz elbette. Fakat Beyoğlu ve çevresinde kapılarını açan bu mekanlar birer kaynaktı esasen. Replikas, ceza, duman, siyasi abend, babazula, daha pek çok grubun ya da pek çok müzisyenin sesi işte bu mekanlar aracılığıyla karıştı İstanbul'un kendi sesine. Müzik, devasa bir marangozhaneyi andıran Beyoğlu'nun çehresini değiştirdi kısa sürede.
Bakın bölüm boyunca uğradığımız her bir durağın kesiştiği bir nokta var fark edebildiniz mi? Hepsi de müzikle etkileşim halinde. Hepsi de farklı kültürlerden insanların bir araya geldiği birer merkez birer kaynama noktası. Dolayısıyla uğradığımız her bir durak için müzik şehri yakıştırmasını yapabiliriz rahatlıkla. Peki ama bir kenti nasıl bir müzik şehri haline getirebiliriz? Biraz da onun üzerine konuşalım dilerseniz. Müzik ve halkla ilişkiler üzerine çalışmalar yapan Prof. Elizabeth Cavin Müzik şehirleri kurmamızın bir gereklilik olduğunu savunanlardan mesela. Ona göre müzik sadece sosyal ya da sadece kültürel açıdan değil, bir kentin ekonomisi için de son derece hayati bir rol oynuyor. Bunun için de ilk olarak her şehrin profesyonel müzisyenleri destekleyen, müzik endüstrisini destekleyen bir ekosisteme ihtiyacı olduğunu ifade ediyor. İkinci olaraksa bu ekosistemi sürdürülebilir kılabilecek bilinçte bir kitle oluşturmanın bir gereklilik olduğunu ifade ediyor.
Ve bunun içinde bireylere... Bilinçli bir müzik dinleme alışkanlığı kazandırmak şart. Bu tek başımıza ya da öyle küçük gruplar halinde başarabileceğimiz bir şey değil elbette. Şehir yönetimlerinin kültür politikalarını oluştururken müziğe de geniş bir yer açması gerek diyor Kevin. Böylece müzik üzerinden bir ekonomi yaratıp yaşadığımız şehirlerin kalitesini yükseltebileceğimizi düşünüyor kendisi. Bu epeyce önemli bir mesele. Zira sürdürülebilir bir ekonomik yapı daha güvenli şehirler demek ve insan güvende hissettiği yerde mutlu olabilir ancak. Yani özetle şehir yaşantısına dair bahsettiğimiz ve bahsedebileceğimiz her şey bir zincir. Ve müzik bu zincirin ilk halkalarından biri olabilir. Sadece onu nasıl kullanabileceğimizi öğrenmemiz gerekiyor. Bir sonraki durak New York.
Vay be ne yolculuktu ama. Resmen Searching for Sugar Man belgeselinde olduğu gibi müziğin peşine düştük birlikte. Umarım dışarıya çıktığınızda gördüklerinizi daha farklı bir bakış açısıyla değerlendirebilmenize yardımcı olmuştur bu yolculuk. Ve umarım kendinize özel bir müzik rotası oluşturmanız açısından sizi motive edebilmiştir. Ve yine umarım bu kullandığımız ses efektleri eğer bu bölümü bir metroda dinliyorsanız kafanızı fazla karıştırmamıştır. E ne de olsa uğranacak daha bir sürü durak var değil mi? İlham alınacak daha sayısız hikaye, farklı duygular hissettirecek binlerce şarkı bekliyor sizi oralarda. Dayanışmanın, neşenin, kederin, umudun, daha birçok şeyin anahtarı olan sesler saklı her birinde. Tek yapmanız gereken bunları paylaşabildiğiniz alanlara yani dışarıya çıkmak ve tabii ki orada kulaklarınızı açık tutmak.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (49)
- Awesome Street Jazz Band In Central Park
- Street Performers Around The World
- The Resonance of Street Musicians: the Cultural Impact - New York Weekly
- The Role of Music in Public Spaces: Street Performances and Urban Soundscapes
- The role of street music for the ‘creative city’ – Karolina Doughty
- (PDF) Street Performance and the City Public Space, Sociality, and Intervening in the Everyday
- (PDF) SOKAK MÜZİĞİ KAVRAMINA GENEL BİR BAKIŞ
- Novi Sad'da Sokak Müzisyenleri Festivali Başladı - Son Dakika
- A’dan Z’ye: Şehir ve müzik
- 1 S2.0 S026427511830996X Main
- From Protests to Popularity: The Enduring Influence of Music on Culture and Society
- How cities benefit from helping the music industry grow
- (PDF) Come Together: An Introduction to Music and the City
- Music Cities: Why music is a tool for urban development
- Music is a vital urban resource. How do we plan for it?
- 5 Ways Music Impacts Cities That We Often Ignore
- A song of the city
- ED614071
- What Should the City Sound Like? - NewCities
- Sounds and the City
- Music Makes Cities Better | Shain Shapiro | TEDxBerkleeValencia
- The Sweetest Sound in the City
- Foo Fighters Sonic Highways
- Fayn on Instagram: "Ekonominin dibe vurduğu Lübnan, şimdi kapısındaki yeni bir savaşın tedirginliğini yaşıyor. O meşhur Hamra bile sessiz. Ülkeden kaçan kaçana. Hizbullah’a destek az değil ama savaş yorgunu ülke yeni bir çatışma da istemiyor. @levent.hediye Beyrut’tan bildirdi. #faynstudio #oradaydım #beyrut"
- Underground Heritage: Berlin Techno and the Changing City | Request PDF
- David Bowie remembers Berlin: "I can't express the feeling of freedom I felt there"
- How Berlin's techno scene transformed the city and gained Unesco status
- (PDF) The Sound of Berlin: Subculture and Global Music Industry
- Mimari ve Müzikte Form, Fonksiyon, Strüktür - Arkitera
- Mimarinin müziğin gelişimine ve değişimine etkisi üzerine
- Mimarlık ve Müzik Üzerine - Arkitera
- How architecture helped music evolve
- LIVERPOOL MUSIC CITY - Culture Liverpool
- Liverpool | UNESCO Cities of Music
- Global connections and influences: music cities
- İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek (2005) adlı filmi MUBI'de izle
- Sounds of Cyprus – Using Music to Bridge Intercultural Relations | Peter Douskalis | TEDxHerndon
- Beatsommelier on Instagram: "90’lı yıllarda Beyoğlu Mekanları yazı dizimizin üçüncüsü ile karşınızdayız 🍾 . Geçtiğimiz yazımızda Beyoğlu’nun dönüşümündeki simgelerinden Babylon’a giriş yapmıştık. Bu yazımızda odağımız tekrardan Babylon ve bu mekanın özellikle Asmalımescit ile olan ilişkisi. . @muratbeser kaleminden en ince ve kıyıda köşede kalmış detayları dahi bulabileceğiniz yazımızı keyifle tüketiniz 🎸"
- Foo Fighters. Sonic Highways. New Orleans.S01E06 HDTV
- How one city became a music capital
- How to build a thriving music scene in your city | Elizabeth Cawein
- The basic information about Japanese City Pop Music
- City Pop: Why is Gen Z Obsessed with 40-Year-Old Japanese Songs?
- How Underground Nashville Bands Are Reclaiming Music City
- Where Are You, João Gilberto? (2018) | MUBI
- Lucky Chops - Funkytown w/ Leo P and Adrian Condis (Live in the NYC Subway)
- Watch
- Replikas - Sahar Dagi (extrait de la musique du film "Crossing the Bridge")
- Lucky Chops - Stand By Me (Live in the NYC Subway)