
Sevdiğinden utanmak: Guilty Pleasure
Dinlediğimiz bir şarkıdan ya da izlediğimiz bir filmden neden utanırız? Beğenilerimiz gerçekten bize mi ait, yoksa içine doğduğumuz sınıfın ve "kültürel sermayenin" birer yansıması mı?
Ay hava ne kadar güzel bugün. Evet ya gerçekten. Keyfim yerine geldi. Ya şöyle daha hareketli bir şarkı açalım. İçimiz açılsın.
Aldım telefonu. Bir sonraki şarkıyı ben seçiyorum. Tabii tabii aç. Kilidi açık. İkleyebilirsin sıraya.
Neler var bir bakalım.
Aa Barış. Ne oldu? Bulamadın mı listeyi? Yani yok buldum da.
Bunu mu dinliyordun? O mu? Yani o şarkı algoritmayı biliyorsun ya. Yani bizim çocuk dinlemiştir bir kere. Böyle kalmış herhalde öyle. Arabaya da bağlı olunca tabii herkes açıyor istediği şarkı. Karışıyor yani. Yoksa beni biliyorsun ben. Hiç beklemiyordum. Pardon yani nasıl desem şaşırdım. Sen dinlediğini. Ne hesapan almışsın? Ne açayım? Nasıl bir bakalım? Çok utanmıştım. Ben öyle şarkılar dinlemem ki ya. Nereden çıktı şimdi bu?
Yani her zaman dinlemem. Arada bir açarım belki arabada ama işte. Yolda giderken iyi oluyor. Size de olmuyor mu bazen? Neden açıklama yapmaya başladım ki ben böyle bilmiyorum. Neden utanıyorum sanki ya? Neden keyif aldığım bir şeyi bir başkası gördüğünde sanki böyle bir suç işlemişim gibi hissediyorum? Heh işte galiba konuyu da bulduk. O zaman gelin bu konuyu bir araştıralım birlikte. Biraz öyle dertleşelim hatta sizinle. Çünkü biliyorum sizde de var bu. Hepimiz yaşıyoruz bu duyguyu.
Tamam tamam merak etmeyin kimseye söylemeyiz. Aramızda kalır. Sizi beklerken gizlice dinlediğim şarkılara böyle ayrı bir playlist yaptım. Tekrar dinleyeceğimden değil de hani karışmasın diğerleriyle. Ne olur ne olmaz. Ama dürüst olalım. Aslında hepimizde var bu duygu değil mi? Sadece bende değildir herhalde. Sadece sizde de değildir. Hepimizde. Hatta bu garip hissin çok net bir adı bile var. Özellikle son yıllarda Z kuşağı ile beraber popülerleşen sosyal medyanın bir yerlerinde mutlaka gördüğümüz bir kavram. Guilty pleasure. Türkçeye işte suçlu hissettiren zevk şeklinde çevirebiliriz herhalde. Aslına bakarsanız ta antik Yunan'a kadar uzanan insanlığın belki de en temel çatışmalarından biri bu. Daha iyi anlamak adına şunu da bir netleştirelim. Bu kavramda bir suçtan bahsetsek de aslında utanç hissi çok daha önemli bir şey burada. İnsanın yapmaması gerektiğini düşündüğü halde keyif almaktan bir türlü vazgeçemediği bir şey gibi düşünebiliriz.
Peki nereden çıkmış acaba bu guilty pleasure denen şey?
Şimdi bir düşünelim bakalım böyle deyince yani guilty pleasure falan denince aklınıza ne geliyor mesela? Yüksek sesle dinlediğimiz müzikler geliyor mu? Gece yarısı yediğimiz atıştırmalıklar kimseler görmeden? Ya da izlemekten utandığımız bazı diziler olabilir mi? Ama şaşıracaksınız bu kavramın kökeni bugün bildiğimizden çok daha ağır hatta biraz karanlık. Jennifer Sully 2013 yılının sonlarında The New Yorker dergisinde yayınlanan Against Guilty Pleasure yani suçlu zevklere karşı isimli bir makale yapmış ve orada işte bu kavramın tarihine de biraz bakmış. İlk kez New York Times sayfalarında bundan tam 166 yıl önce yani 1860 yılında boy göstermiş bu kavram. O zamanlar genel eve giden insanları tarif etmek için kullanılmış bu guilty pleasure ifadesi. Keyif için gidilen ama suçlu durumuna düşüren bir eylemi kastetmişler tabii burada. Peki sonra ne oldu?
Zaman geçti, dünya değişti ve 20. yüzyılın ortalarına doğru bu kavram televizyonun, radyonun yani o devasa kültür endüstrisinin içine düştü. Estetik, gündelik tercihlerimizin bir etiketi haline geldi yani. Suçun boyutu biraz küçüldü aslına bakarsanız. Artık hapse giymiyorduk bu durumda ama arkadaş ortamında da ben o diziyi izliyorum falan derseniz böyle biraz dışlanabiliyorsunuz.
Hep suça ya da utanca odaklandık ama kavramda yıllarca anlamını kaybetmeyen bir kısım daha var. Zevk, keyif, haz kısmı. Suçluluk hafifledikçe geriye bir kendini şımartma hali kaldığını fark ediyorum. Kendine izin vermek. Genelde göstermediğin bir tarafına geri dönmek. Ya da nasıl desem biraz böyle normal haline bir mola vermek gibi bir şey. Peki az önce yaşadığımız o hisse neden utançlı zevk değil de suçlu zevk diyoruz acaba? İki psikolog, Michelli ve Castelfranchi bu kavramlar arasında çok net bir fark olduğunu söylüyor. Şöyle açıklıyor kendileri bu ayrımı. Bir tarafta suçluluk var ve suçluluk daha ahlaki bir duygu onlara göre. Yani bir kuralı çiğnediğimizde birine zarar verdiğimizde ortaya çıkıyor bu his. Kendi kendimize şunu diyoruz. Ya ben kötü bir şey yaptım. Eyleme odaklanıyoruz yani aslında. İşte bu yüzden suçluluk duyduğumuzda o şeyi telafi etmek istiyoruz bu Michelli ve Castelfranchi'ye göre.
Yaptığımız yanlışı geri almak için çabalıyoruz. Diğer taraftaysa ne var? Utanç. Burası daha duygusal diyor bu uzmanlarımız. Çünkü odak artık eylemde değil bu sefer. Direkt kendimizde. Utanç duyduğumuzda ben kötü bir şey yaptım demiyoruz ki onlara göre. Ben kötüyüm ya da ben yetersizim diyoruz. Yani özetle suçluluk kısmı yaptığımız şeyle ilgili utanç ise olduğumuz kişiyle. Utandığımızda bir şeyi düzeltmek ya da telafi etmek değil saklanmak istiyoruz. Çünkü utanç aslında olmak istediğimiz kişiyle olduğumuz kişi arasındaki fark. Guilty pleasure ise bize şöyle bir şey düşündürüyor. Ben buyum ama guilty pleasure olarak gördüğüm şey olmak istediğim insana ait değil zaten o daha aşağıda.
Peki daha aşağıda dediğimiz yer tam olarak neresi? Nereden aşağı? E ben aşağıdaysam yukarıdaki ne? İşte burada da bir hiyerarşi başlıyor. Hem de en fenasından. Kendimizde kurduğumuz bir hiyerarşi.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu başyapıtı Ayrım, beğeni yargısının toplumsal eleştirisi diye bir kitap yazmış. Orada zevklerimizin kişisel olmadığını söylüyor. Şimdi bir şarkı dinledik, bir film izledik. Ya konu nasıl buraya geldi diyor olabilirsiniz. Haklısınız. Ama aslında sevdiğimiz çoğu şey kültürel bir sermayeyle şekilleniyor Bourdieu'ya göre. Peki bu ne demek? Hepimiz sermaye denince parayı anlıyoruz ama çok paranızın olması sizi üst sınıfa dahil etmeye yetmez diyor Bourdieu. Bunu şöyle düşünün. Banka hesabınızdaki rakamlar size tabii ki bir lüks bir araba falan alabilir. Ama o arabada hangi müziği dinleyeceğinizi aldıramaz değil mi? Bu bir beğenidir, bir zevktir. Bunun doğru bir cevabı yok elbette fakat Bourdieu'ya göre bu bir kültürel sermaye örneği. Bizi toplumun gözünde seçkin kılan o görünmeyen yatırım. Kelimelerimiz, giyimimiz, alışkanlıklarımız, davranış şeklimiz hatta reflekslerimiz bile bize dair bir işaret.
Çok lüks bir restorana gitmek yetmez. İyi bir telaffuz, oradan iyi yiyebileceğini bilmek falan gibi başka yetkinliklere de sahip olmak gerekir. İşte yazarımız Bourdieu'nun bahsettiği kültürel sermayeye sahip olmamızı sağlayan şeyler bunlar aslında. Hepimiz doğduğumuz sınıfın özelliklerine yatkınız ona göre. Bunun değişebileceğini de söylüyor ama tek ölçütünün para olmadığını da vurguluyor tekrar. Günlük hayatımızda bir şeylere karar verirken ilk düşündüklerimiz ilk yatkınlıklarımız diyor. Diyelim ki bir mobilya mağazasındasınız. Şimdi hayal edin onlarca koltuk, bin bir çeşit desen var etrafta. Yüzlerce kumaş seçeneği bunların arasında yürüyorsunuz.
Evinize böyle yeni bir soluk getirmek istiyorsunuz, yeni bir köşe eklemek niyetindesiniz. Neye dikkat edersiniz? Eğer koltuğa yaklaştığınızda ilk yaptığınız şey kumaşın dayanıklılığına bakmaksa acaba çabuk leke tutar mı bu kumaş falan diye düşünüyorsanız ya da altı sandıklı mı yakışlık yorganları böyle içine sığırabilir miyim? Misafir geldiğinde açılıp yatak olabilir mi bu filan gibi böyle fonksiyonel türdeki detaylar listenizin en başındaysa bu sizin doğduğunuz aileye, büyüdüğünüz eve, ait olduğunuz sınıfa dair çok derin bir hikaye anlatıyor demektir. Fark edebileceğiniz gibi. Eğer bunları düşünüyorsanız muhtemelen hayatınız boyunca bir şeyin sadece güzel olması yetmemiş demektir size. Aynı zamanda işe yaraması da gerekir. Hayatınızı kolaylaştırmalıdır. harcadığınız paranın karşılığını vermesi gerekir. Ama tabii bu bir eksiklik filan değil. Bu hayatta kalma refleksi.
Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var. O koltuğa bakarken ilk düşündüğünüz renginin salona uygun olup olmadığı da olabilir. O saf estetiği diğer fonksiyonlarından daha önemlidir belki de sizin için. Çünkü farklı fonksiyonlarına ihtiyacınız yoktur. İşte o zaman zevk işlevden kopmuş demektir. Siz artık sadece o mobilyanın göze nasıl geldiğiyle ilgileniyorsunuz demektir. Güzelliğiyle ilgileniyorsunuz. E bunun sebebi de çok basit aslında. Zevklerimiz sınıflarımızdır. Bordioy'a göre toplumsal hiyerarşiyi sürdürmenin bir aracı haline gelmiştir bu tercihlerimiz. Sizce abartıyor muyum? O müziği dinlemesek ne değişecek ki? İşte bu noktada yazarımız diyor ki zevk bir şeyi beğenmekten ziyade başkasının beğendiği şeyi reddetmektir.
Alt sınıfa, dezavantajlı gruba, yoksul olana ya da halka yani genel kitleye ait olanı onların tükettiğini, sevdiğini itiraf edememek. Siz o gruptan biri olsanız bile.
O halde gelin bu anlattıklarımı daha iyi anlayabilmemiz için size bir yemek ısmarlayayım, bir yemeğe götüreyim sizi. Mesela şu masada çok özel bir akşam yemeği yiyor belli ki. Yüzler güldüğüne göre her şey güzel de gidiyor. Sohbet akıyor, taraflar heyecanlı. İşte konu sevdikleri müziklere geldi. Eee peki sen neler dinlemeyi seviyorsun? Ya ben değişiyor tabii ama caz dinlemeyi severim. Çok iyi gelir böyle. Dinlendirir beni, rahatlatır.
Peki bu durumda siz ne yapardınız? Duraksamadan en sevdiğiniz müzikleri söyler miydiniz yoksa onları önce bir filtreden mi geçirirdiniz? Karşınızdakinin duymak isteyeceği şarkılardan mı bahsederdiniz mesela?
İşte şu masada da bir iş yemeği geliyor şu anda. Herkes çok şık, çok resmi. Ama bakın şu köşede oturan beyefendi. Sanki çok da rahat değil gibi. Belki üzerlerindeki o şık kıyafetin kumaşı onu kaşındırıyor olabilir. Hatta uzun zamandır giymediği bu özel takıma biraz dar gelmiştir belki ne dersiniz? E daha farklı bir yer burası. Başka kumaşlara ilk kez karışıyor gibi. Farklı insanlar, yeni bir iş ve alışılmadık gündemler. Peki şimdi bu haldeki birinden. Netflix'ten açıp izlediği bir reality şovlardan filan bahsetmesini bekleyebilir miyiz? Ya da YouTube'a yüklenen kesitlerden yakalamaya çalıştığı ana akım dizilerden? Hadi şimdi stüdyoya dönüp bu soruların peşinden gidelim biraz.
Az önce restoranda masaların etrafında dolaşırken şunu düşündüm ben. Söylemeyecek kadar çekindiğimiz şey ne? Guilty pleasure derken bir suçtan bahsediyoruz. Ama gerçek bir suç bile değil ki bu. Uydurulmuş gibi. Evet öyle ama aslında koskoca bir tarih yatıyor bunun arkasında. Ben bir kitaplarımı karıştırayım şimdi siz de biraz nefeslenin. Dönünce utanç ve hazdın tarihteki yerini konuşalım biraz.
Evet arkadaşlar ben gerekli araştırmalarımı yaptım. Eğer siz de hazırsanız kaldığımız yerden devam edelim. yine geçmişte antik Yunan'a bakalım önce birlikte. Utanç ve haz kavramlarını orada nasıl ele almışlar biraz bunu görelim. Utanç ve zevk arasında sürekli gidip gelen bir sarkaç olduğunu düşünebiliriz. insanlık hep iki uçta konumlandırmış bu kavramları. Hedonistler yani hazcılar iyi olanın zevk veren olduğunu savunmuşlar. Stoğacılar zevk ve hazın güvenilmez olduğunu, insanı yoldan çıkardığını iddia etmişler ve bu hep böyle devam etmiş. Din, ahlak, siyaset, kültür gibi bir takım toplumsal sistemlerde zevki kimi zaman kutsamış, kimi zaman da lanetlemiş. Bu çatışmayı ruhumuzda bile taşıyoruz aslına bakarsanız. Platon devlet kitabında ruhun birbiriyle çatışan üç katmanından bahsediyor mesela. Bunlar akıl, haz ve ikisinin arasında duran üçüncü bir katman, irade. İrade dediğimiz bu katman aynı zamanda duyguları da temsil ediyor aslında.
Bu yaptığın bana yakışır mı diye bize sorduran katman burası yani. Akıl ve haz katmanları arasında hep bir mesafe var bu alegoriye göre. Çünkü hazın doğrudan akla ulaşamaması gerekiyor. Yani diğer bir deyişle haz akla yatmaması gereken, ilkel olan bir dürtü. Guilty pleasure ise bu ikisinin arasında yani irade katmanında duruyor. Akıl ve haz arasındaki bu mesafeye ruhun bu iki katmanı arasına toplumu sıkıştırıyor. Bu ikilik burada bitmiyor tabii. Orta çağda da devam ediyor. Özellikle tek tanrılı dinler günahları zevk üzerinden şekillendiriyor biliyorsunuz. Bir şeyden zevk duyuluyorsa dikkat edilmesi gerekiyor dinlerin kurallarına göre. Bu yargı aklımızın bir köşesine yerleşmiş durumda.
Ah yar bana bir eğlence. Kafana geliyor pencere. İşte Karagöz ve Hacivat da geldi. Haz ve erdem çatışması sadece batının tarihinden ibaret değil herhalde değil mi? Anadolu'nun geleneksel oyununda da var. Bu dualitenin bir tür karikatürü gibi bile diyebiliriz Karagöz ve Hacivat için. Çünkü Karagöz patavatsızdır değil mi? Aklına geleni söyler. Hep yanlış anlayan, hep tamamen duygularıyla falan hareket eden, toplumca da çok cahil, görülen, kaba saba bir karakterdir. Hacivat ise öyle değildir. Hacıcavcav hep düşünerek konuşur. Akıllıdır, bilgilidir. Herkesin onaylayacağı biridir. İşte bu tüm komedi Hacivat'ın Karagöz'ü küçük düşürmesinde. Belki de bu yüzden içimizden geçeni söylemek konusunda pek de rahat hissetmiyoruz. Dalga geçidir korkusuyla. Gerçek düşüncelerimizi söylemektense ona gülüp geçmeyi öğreniyoruz bir şekilde.
Utanç ve zevk arasındaki bitmek bilmez bu ikilik bugün biraz daha hafiflemiş durumda. Geçmişe kıyasla bu guilty pleasurelarımızdan o kadar da utanmıyoruz artık. O kadar da gizli saklı değiller galiba. Bilmiyorum siz ne dersiniz? Hem o utanç ve suç anlamı biraz daha hafifledi hem de bu hissin ortak olduğunu da biliyoruz. Peki bu duruma nasıl geldik dersiniz? Bu nasıl oldu?
Önce bu aralar neleri bir yargılıyoruz onları bir düşünelim isterseniz. Hani en karikatürize haliyle yine opera, bale, geleneksel ya da klasik edebiyat, klasik müzik. Nedir? Bunlar hep böyle yüksek zevkler olarak görülür değil mi? Ama pop müzik mesela işte bir takım rap müzikleri magazindir. Genç kurgu edebiyatıdır. Hani bu tür şeyler. Hatta filmlerden düşünecek olursak mesela romantik komediler. Bunlar hep daha çok yargılanır.
Peki böyle bir karikatürü nasıl oluşturduk? Nasıl bulduk birbirimizi bu hislerde? Tabii ki internet sayesinde. Özellikle de sosyal medyada. Komünite olmak o kadar kolay ki başka insanların ne hissettiğini hemen öğrenebiliyoruz. İroniyle karışık bir itiraf etme hali başladı aslında. Sanırım bunu en net şekilde TikTok'ta gördük. İlk çıktığında çok yargılansa da zamanla herkesin kendini ifade ettiği bir alana dönüştü. Ya da hani ASMR ya da ASMR videolarını bir düşünelim. Yine ilk çıktığı zaman çok yargılanıyordu. Ama şimdi özellikle dikkat dağınıklığı olan insanlar için bir odaklanma sesi gibi de algılanıyor. Ya da pop müzik yapan kalabalık gruplar gençlik eğlencesi gibi görülüyordu. Şimdi bu grupların her yaştan dinleyicisi olduğunu görüyoruz. Müziklerine verilen tepki videoları, buna dair atılan tweetler, paylaşımlar, sözlüklerde açılan başlıklar, aynı içerikten utanç duyan insanlar birbirini bulup o konuda yeni yeni içerikler üretti.
Ve böylece bir ortaklık yarattılar aralarında diyebiliriz. Bir yandan da bu içeriklerde erkeklerin, kadınların hazlarına yönelik zorbalıklarının daha fazla olduğu dikkat çekiyor araştırmalarda. Guilty Pleasure konusundaki akademik literatürde bile ilk çalışmalar hep tüketicisinin genellikle kadın olduğu içerikler hakkında. Bir erkeğin saatlerce futbol maçı izlemesi ya da işte böyle bir video oyununun başında sabahlara kadar oynaması genellikle bir tutku olarak görülüyor. İşte bir hobi canım o. Ama bir kadının benzer bir heyecanla bir diziyi takip etmesi hemen Guilty Pleasure olarak yargılanabiliyor. Burada aslında hep o konuştuğumuz hiyerarşinin bu sefer kadın ve erkek arasında oluştuğunu görüyoruz. Erkekliğin, kadının tercih ettiği şeyi daha utanç verici bulmasıyla şekilleniyor aslında bu. Dallas mesela. Valla ben severek izliyordum küçükken. Ne diyeyim şimdi? Hatta gittim yani. Çekildiğin sete.
Ama sonuçta nedir? Bu bir pembe dizidir. Ya da romantik komediler. İşte aşk programı, evlilik programları falan var ya gençlik dizileri. Guilty Pleasure'lar arasında bile en kötüsü olarak görülüyor.
Akademisyen Ariel Zibrak spesifik olarak bu konuda Guilty Pleasures isimli bir kitap yazmış. Konuya direkt adını da vermiş. 2021'de yayımlanmış bu kitap. Ve o kitapta da işte bu sözde aşağı zevk sayılan şeylerin, kadınlığa özgü haz ve suçluluk biçimlerini ele alıyor. Ve buradan yola çıkıp diyor ki, Guilty Pleasure bireysel bir zayıflık değil, toplumsal bir utanç biçimi. Zevk konuşurken bahsettiğimiz bu hiyerarşi her zaman bir iktidar ilişkisini de beraberinde getiriyor. O zevki sevenler ve sevmeyenler olarak ayrılıyoruz. Bazen sevenler güçlü oluyor, bazen sevmeyenler. Güzel olanı belirleyenler ve diğerleri gibi de açıklayabiliriz. Erkekler de bu iktidar ilişkisinden faydalanıyor. Kadınların tükettiği içerikler, filmler, diziler, hayranlıklar genel olarak daha utanç verici bulunuyor. Kitabında verdiği örneklere göre.
Fakat her ne kadar aşağılansa da, iktidar olmayanın o hazzı daha yoğun, daha gerçek, daha yasaksız yaşadığı da ortada. Örneğin, Karagöz aklına gelen her şeyi söylüyor değil mi? Yargılanır mıyım falan diye bir korku yaşamıyor hiçbir zaman. Hacı Vakit, Vat'ın hissettiği baskıyı belki de hayatında hiç hissetmemiştir. Çoğu izlediğimiz sanatçıyı bu yüzden sevmiyor muyuz biz de? İçten içe onun cesaretini takdir ederek? Baktığımızda sanat tarihi bugün deha dediğimiz ama kendi döneminde rüküş bulunan bir takım isimlerle ya da eğitimsiz, zevksiz diye yargılanan isimlerle dolu. Mesela Henry Rousseau. Bu arada edebiyatçı olanla karıştırmayın. Çok ünlü bir ressam. O zamanlar gümrükçü diyorlarmış ona. Vergi memurluğu yapıyormuş aslında kendisi. Hiçbir sanat eğitimi falan almamış. Dönemin eleştirmenleri onun da dalga geçiyormuş. Figürleri çocuk gibi çizdiğini söylüyorlarmış hatta. Ama Rousseau tüm bu etiketlenmelere rağmen resim yapmaya devam ettiği için hala adını almaya devam ediyoruz işte.
Hem resimden hem de kendinden vazgeçmedi diyebiliriz onun için. Aslında utancın beslediği korku gittiğinde olmak istediğimiz insana daha çok yaklaşıyoruz değil mi? Düşünsenize. Rusa ya da onun gibiler utansaydı, korksaydı eleştirilerden. O zamanlar onay alacakları şekilde üretmeye çalışsalardı ne olurdu? Paylaşmaya çekindiğimiz o yıl sonu özetlerimiz var ya hani müzikler filan. Kimse bilmese de tekrar tekrar izlediğimiz filmler. Toplum bize yakıştıramasa da hoşlandığımız insanlar. Gizli internet geçmişimiz. Bize keyif veren şeye benzemek zorunda değiliz. Mesele onun gibi olmak değil. Onun gibi olmaktan utanmamak. Bunun için belki de olmak istediğimiz insanla olduğumuz insan arasındaki mesafeyi kapatmaya biraz daha fazla cesaret etmeye çalışabiliriz.