111 Hz ·Bölüm 172 ·24 Şubat 2025 ·29 dk ·2.697 kelime

Antik Yunan Trajedileri

İnsan hikayeler anlatır. Kimi zaman zaferleri, kimi zaman kayıpları... Ama en çok da çatışmaları. Peki, neden binlerce yıl önce yazılmış trajediler hâlâ bizi derinden sarsıyor? 111 Hz'in bu bölümünde kadim metinlerin derinliklerine iniyor, Antigone’nin hikâyesiyle trajedinin zamanlar ötesi gücünü keşfediyoruz. Belki de her iyilik çabası, içinde bir trajedi ihtimalini de taşır. Trajediler, iyi olma mücadelesinin etrafında şekillenir; ancak bu mücadelenin, en karanlık ihtimalleri bile barındırdığını hatırlatır.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Ve kahin, Apollo'nun mesajını taşıyarak yola koyuldu. Sunak'ta bir türlü alev almayan ateş, yaklaşan felaketin habercisiydi. Delfi'den tebaiye uzanan üç günlük yolculuk, belki de son bir uyarı şansıydı.

Parnasos Dağı'nın eteklerinden başlayan yolculuğunda, önce sık ormanların arasından geçti.

Açık araziye ulaştığında çobanların selamlarıyla karşılandı.

Ardından Boyeotia'nın bereketli ovalarına indi. Buğday, arpa ve üzüm tarlaları arasında bir gece mola verdi.

Şafakla birlikte tekrar yola koyuldu. Güneş ufukta kaybolurken başka bir kasabaya vardı.

Delfi kahini olduğunu söylemesi kafiydi. Kasabalılar, Apollon'un elçisine misafirperverliklerini göstermek istiyorlardı. Üçüncü gün de yoluna devam etti. Tebai'nin surlarını gördüğünde, zaman öğleyi çoktan geçmişti.

Şehrin yedi kapısından birinden geçer geçmez, varlığı kulaktan kulağa yayıldı. Sarayın merdivenlerini tırmanırken, omuzlarında Apollon'un mesajının yükünü taşıyordu kahin. Mermer sütunların arasında beklerken, sunaktaki sönük ateşi düşünüyordu. Ve sonunda, Krayon'un huzuruna çağrıldı.

Dinle Krayon, kuşların çığlıklarında yeni sesler var. Tuhap sesler. Kötü, vahşi çığlıklar. Sunaha getirilen kurbanlar alev almıyor. Ne demek istiyorsun yaşlı kahin? Akıllı insan, hatasını kabul edip düzeltmeyi bilir.

İnat, felakete yol açar. Ölüyü tekrar öldüremezsin. Cansız bedene işkence etmenin anlamı yok. Oğlunu düşün. Tanrıları düşün. Henüz çok geç olmadan dön şu hatadan. Hepiniz rüşvet aldınız. Kahinler. Hepiniz para için konuşuyorsunuz. Çok yakında, kendi evladının ölüsüyle ödeyeceksin bu sözlerin bedelini. Güneş bir kez daha doğmadan.

Selam arkadaşlar. Tam da en sevdiğim Yunan oyunlarından birine, Sophocles'in tebaa üşlemesinin son perdesi olan Antigona dalmışken geldiniz. Üstelik oldukça ürkütücü bir sahnedeydim. Kahinin kehanetleri ve Kral Krayon'un söyledikleri, kulağınıza biraz böyle muğlak, biraz şifreli gelmiş olabilir. Anlıyorum. Belki de zamanı biraz geri sarmak, olayları en başından ele almak en iyisi olur.

Evet arkadaşlar, bugün hep birlikte Yunan tiyatrosuna, daha spesifik olarak da trajedilere bir bakalım istedim. Uzun süredir böyle aklımı kurcalayan bir takım sorular vardı. Neden üzerinden binlerce yıl geçmiş eserler hala bu kadar popüler gibi sorular? Trajedileri okumak ya da izlemek bize ne sağlar, ne sunar? İşte bugün bu soruların cevabını arayacağız. Eee, trajediden bahsetmişken, konuyu birçoklarının en iyi trajedi yazarı olarak kabul ettiği, Sophocles'ten ve Antigondan açmamak da olmazdı. Biliyorum, baştaki sahnenin ne hakkında olduğunu merak ediyorsunuz. Hatta bir kısmınız bu sahneyle, belki de trajedi kavramıyla ilk kez karşılaştı. O yüzden önce bazı temel noktaları bir netleştirelim.

Antik Yunan kentlerini görenleriniz varsa fark etmiştir mutlaka. O şehirlerin kalbinde yükselen bir yapı bulunur. Tiyatro. Epey büyük yapılardır bu tiyatrolar. Mesela Efes Antik Kenti'nin tiyatrosu 25 bin kişi alacak şekilde inşa edilmiş. Düşünsenize 25 bin kişi bir araya geliyor ve saatlerce tek bir şeye bakıyor, tek bir oyunu izliyor.

Tahiratlar, bağırışlar, çağırışlar, yeri geldiğinde ağlamalar. Ancak bu taş yapılar sadece birer eğlence mekanı değildi. Onlar aynı zamanda bu kentlerin eğitim merkeziydiler. Düşünsenize henüz ortada okul falan yokken, bilgi kuşaktan kuşağa nasıl aktarılmış olabilir? Elbette hikayelerle. Büyükler çocuklarına mitler anlatır, çocuklar da erdemlerin ne olduğunu küçük yaştan itibaren öğrenirlerdi. Genç yaşlı demeden herkes bu mekanlarda toplanır, ahlaki değerleri anlatan oyunları izlerdi. Ve işte tam burada dilimize geçmiş bir sır açığa çıktı. Teoros. İzleyicilerin oturduğu yer için bu kelime kullanılıyormuş. Yunanca'da görmek anlamına gelen teorinle aynı kökenden geliyor. Ve günümüzde kullandığımız teori kelimesi de yine bu kadim bilgelikten doğuyor. Ne muhteşem bir bağlantı değil mi? Trajediler sadece izlenen oyunlar değil de, izleyicilerin ahlaki çatışmaları gördüğü, onları düşündüğü, hissettiği açık dersler adeta.

İşte o trajedilerin en meşhurlarından biri, Antigon'un hikayesi de bir doğumla başlıyor. Önce Antigon'un babasının, yani Oedipus'un hikayesine bir bakmamız gerekiyor ki, yaşanacakları anlamlandırabilelim. Ve ne yazık ki, kahinlerinin fısıltıları yine hiç hayırlı değil.

Düşünün, bir bebek doğar doğmaz korkunç bir kehanet tarafından lanetlenmiş. Ve bu kehanete göre bebek, babasını öldürecek ve annesiyle evlenecekmiş.

Korku içindeki anne baba, bebeği ölüme göndermiş. Fakat tanrılar, Oedipus'un hayatta kalmasını istemiş. Çocuksuz bir çiftin, sevgi dolu kollarında büyütülmüş. Ancak kader, bir örümcek gibi ağını örmeye devam ediyormuş. Hani şu doğduğunda, göz anne ve babasına verilen kehanet var ya, genç Oedipus da bu kehaneti duyunca, onu büyüten ailesini hemen terk etmiş. Bir süre ormanda, başıboş dolaşırken, yaşlı bir adama denk gelen delikanlı, adamın askerleriyle bir kavgaya girişmiş.

Güçlü ve kuvvetli olduğundan, hem askerleri hem de yaşlı adamı öldürmeyi başarmış, ve ormanın sonunda, tebainin kapısında bekleyen, kocaman bir Sphanx ile karşılaşmış. Bu insan başlığı, kanatlı aslan, şehri lanete boğmuş durumdaymış. Açlık, kıtlık, hastalıklar, Kral Crayons'a, çaresiz, tek bir vaat sunmuş. Sphanx'i yenen bir kahraman, kız kardeşi, Jocasta ile evlenip, kendi yerine tahta geçebilecekmiş. ancak, Sphanx, savaşarak yenilebilecek bir varlık değilmiş. Onu yenebilmek için, şu bilmecenin çözülmesi gerekiyormuş. Hangi varlık, sabah 4 ayak üstünde, öğlen 2 ayak üstünde, ve akşam 3 ayak üstünde yürür. yalnız Sphanx'in sorusu da, bir o kadar enteresan. Cevabını bölüm sonunda sizinle paylaşacağım ama, siz de bölümü dinlerken, bir yandan da düşünün bence. Bunu da bir oyuna çevirmek, hiç fena bir fikir değil sanki. Gel gelelim, bizim kahraman, yani Oedipus, Sphanx'in bilmecesini çözmüş.

Bunun üzerine, tebai halkı sokaklara dökülmüş. Kurtarıcılarını selamlamak istemişler. Tam bir şenlik havası. Kreon da sözünü tutmuş ve böylece, Oedipus ve Jocasta'nın kaderleri birbirine bağlanmış. 4 çocuk dünyaya gelmiş. İsmene, Polinikes, Eteokles ve Antigon. Ama kader, sessizce beklemekteymiş. Şehrin üzerine öyle bir kıtlık çökmüş ki, tebai halkı, Sphanx'in lanetini özledi. Ve çaresiz kalan Oedipus, Apollon'un tapınağına yönelmiş. Ve orada, hakikat, tüm karanlığıyla ortaya çıkmış.

O ormanda karşılaştığı, yaşlı adam öz babası, Jocasta ise maalesef öz annesiymiş.

Böylelikle, kahramanımız, kaçmaya çalıştığı kaderinin yolunu, bizatihi elleriyle ördüğünü fark etmiş. En nihayetinde, çaresiz Oedipus, kendini sürgüne mahkum etmiş. Böylece, Kreon, tekrar tahta geçmiş.

Çok karanlık değil mi arkadaşlar ya? Gerçekten de trajedi. Neyse, ben döneyim Antigon'a. Trajik bir evlilikten doğma bu çocuklar, kendilerini bir krizin ortasında bulmuşlar. Tebaide bir iç savaş patlak vermiş. Öyle bir savaşmış ki bu, Antigon'un iki erkek kardeşi, Polinikes ve Etheokles, birbirlerine dahi kılıç çekmek zorunda kalmışlar. Polinikes, şehrin yönetimini ele geçirmeye çalışırken, Etheokles, şehrin ordusunda savaşmış. Sonunda, Etheokles'in olduğu taraf, Galip gelmiş, ancak olan, iki kardeşi olmuş. İç savaş ikisinin de canını almış. Tüm bu olan bitenin ardından, Kral Kreon bir yasa çıkarmış. Polinikes ve onun gibi Tebaide'ye karşı savaşanların cesetleri, gömülmeyecekmiş. İşte Antigon trajedisi, tam da burada başlıyor.

İsmene, sevgili kız kardeşim, artık senin de benimlemişim. Bildiğin gibi amcamız Kreon kardeşimiz Etheokles'e verdiği gömülme hakkını herkesin duyduğu bir fermanla zavallı Polinikes'ten esirgedi. Bana yardım edecek misin? Duyduğunuz üzere Antigon yeni yasaya uymayacağını kız kardeşi İsmene'ye hafiften belli ediyor. Hatta onu da başkaldırıya davet ediyor. Kız kardeşi İsmene'ye gelince o Antigon'dan daha farklı bir ruh hali içinde. Daha sakin, daha temkinli. Ne Kreon'un yanında ne de Antigon'un. Üç maymunu oynayacak adeta.

Ve bir gecenin karanlığında Antigon harekete geçmiş. Herkesten saklanarak kardeşinin cesedini almış ve onu gömerek tanrıların yasasına uymuş. Polinikes'in cesedini yerinde bulamayan bir asker soluğu Kral Kreon'un huzurunda almış. Haberleri vermiş vermesini ancak ne asker ne de Kral Kreon hangi asinin yasalara uymadığını bilmiyorlarmış daha. Bu bilinmezliğin ortasında Antigon sahneye tekrar çıkmış ve Kreon'la yüzleşmiş. Benim emrimi çiğnemeye nasıl cüret edersin? Çünkü bu emri ne Zeyus verdi ne de yeraltının tanrıları. Adalet tanrısı böyle bir yasa koydu insanlar için. Senin yasaların bir ölümlünün sözleri. Tanrıların değişmez yasalarını çiğneyebilecek kadar güçlü değil. Hala direniyorsun demek. Ve çatışma sahnede aniden canlanıyor. İki irade karşı karşıya geliyor. Biri kardeşini onurlandırmaya çalışan Antigon, diğeri şehri kaostan korumak isteyen Kreon. Antigon için bu sadece bir cenaze töreni değil.

Bir onur, hatta bir adalet meselesi. Kreon içinse sadece bir hüküm değil, şehrin vekası. Buradaki çatışmanın ilginç yanı ne Kreon'un ne de Antigon'un kötü olmayış arkadaşlar. İkisi de inandıkları doğrular uğruna mücadele veriyorlardı. Biri düzenin, diğeri ise vicdanın sesiydi. Tragedyanın gücü de işte tam burada ortaya çıkıyor. Karşımızda mutlak bir kötü yok. Sadece farklı doğrulara sahip insanlar var. Çünkü trajedilerde mutlak doğrular olmaz. Sadece çatışan değerler vardır.

Tam da bu yüzden klasikler uzmanı Edith Hall, trajedyalardaki karakterlerin iyi fakat kusurlu karakterler olmaları gerektiğini söylüyor. Çünkü kusursuz karakterler hata yapmaz. Hata yapmayan karakterler de gerçek insan gibi hissettirmez. Bu nedenle Antigon ve Kreon gibi figürler, zayıflıkları ve hatalarıyla bizi düşünmeye teşvik ederler. Felsefeci Marta Nasbaum'da tam bu noktaya değinmiş. Ona göre Yunan trajedilerini bu kadar güçlü yapan şey, ahlaki çatışmaların ortasında hata yapmaktan korkan, fakat doğru olanı yapmaya çabalayan karakterlerin bulunması. Çünkü ona göre iyi bir insan olmak, her zaman trajik bir sonuç ihtimalini de içinde barındıran bir çaba. Yine de bunu denemeye devam etmeliyiz ama değil mi? Mesela şimdi Kreon'un gözünden bir bakalım. İç savaş bitmiş, şehirdekiler yorgun düşmüş ve evler yıkılmış. Hainler ve kahramanlar aynı toprağa mı gömülecek? Kreon için bu yalnızca bir yasa meselesi değil, o şehrin ayakta kalmasını sağlamakla yükümlüydü ve iç savaşın bıraktığı yıkımı görmüş, halkının korkusunu hissetmişti.

Eğer ihanetin bir cezası olmazsa, yasalar nasıl ayakta kalırdı? Kendi ailesine bile sözünü geçiremeyen bir kral, halkına nasıl bir düzen vaat edebilirdi ki? Peki ya o yanlış yapıyorsa? Ya halkı korumaya çalışırken aslında kendi hırsına yenik düşüyorsa? Bu düşünceler zihninin derinliklerinde bir yer kaplıyordu Kreon'un. Ancak bir kral tereddüt ettiğini gösteremezdi. Kreon işte tam da bu yüzden şehri ele geçirmek isteyenlerin gömülmesini yasaklamıştı. Ama işte heyhat en yakını, yeğeni bu yasaya meydan okudu. Şimdi de olaylara Antigone'un gözünden bir bakalım.

İki kardeşini savaşta kaybetmişti Antigone. Annesinin ve babasının kaderi zaten korkunç bir trajediydi onun için. Şimdi ise amcası ona kardeşlerinden birini unutmasını, toprağın bile ona yasak olduğunu kabullenmesini söylüyordu. Biri gömülecek, diğeri sonsuza dek çürümeye terk edilecekti. Yunanlılar için bunun ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu Antigone. Hades'e ulaşamamak, ruhun sonsuza dek huzursuz kalması, ölülerin bile adaletsizlikten kaçamadığı bir dünyada yaşamak. Ama nasıl susabilirdi ki? Kardeşinin onurunu hiçe sayan bu buyrağı boyun eğemezdi. Tereddütü yoktu. Ne pahasına olursa olsun onun ruhunu kurtarmalıydı.

Peki şimdi de birlikte düşünelim. Antigone mu haklı yoksa Kreon mu? Biliyorum epeyce çıkmazlara sokan bir çatışma bu. Onun için kısa bir ara verelim dilerseniz. Bu denli ahlaki bir çatışma insanı zorluyor haliyle. Düşünmek, karar vermek için bir mola hepimize iyi gelecek.

Evet nerede kalmıştık? Kreon ve Antigone'un perspektiflerini anlamaya çalışıyorduk. Kendimizi onların yerine koyuyorduk değil mi? Ama işte Kreon kimsenin düşünmesine müsaade etmeden bir karar vermiş bile.

Antigone'un ölüm fermanı çoktan çıkmıştı. Ama bu defa da biri onun kararlarına karşı koyacaktı. Hem de bu sefer yeğeninden daha yakın biri olacaktı bu. Öz oğlu ve Antigone'un müstakbel eşi Haymon. Tanrılar en değerli armağan olarak akıl vermiş insana. Senin haklı ya da haksız olduğunu ben söyleyemem. Yaşın başın bu kadar küçükken bana akıl mı öğreteceksin ey evlat? Gençliğime değil, söylediklerimin doğruluğuna bak. Suçluları savunmak mı doğru olan? Kötülük yapanları savunamam elbette. Peki Antigone suçlu değil mi? Şehri yöreten kişinin emirlerine ister küçük ister büyük, ister adil, ister adaletsiz olmalı. Olsun itaat edilmelidir. İtaatsizlikten daha büyük bir bela yoktur. Şehirleri, evleri yıkan da budur.

İşte bu sözler arasında gizlenen bir şeyler vardı. Sanki yalnızca bir baba-oğul çatışması değildi bu. Kreon'un kibrini siz de sezmişsinizdir. Kralın Haymon'un akılcı eleştirilerine verdiği tepki için antik Yunanlar hubris kavramını kullanıyor. Bu durumdaki insan kendini öyle yüksekte görür ki sanki tek doğruyu bilen oymuş gibi davranır. Kreon kendisine yöneltilen eleştirileri kendi ve halkının iyiliği için değil, iktidarını sarsmaya yönelik birer saldırı olarak görüyordu. Daha oğlunu bile dinlemeyen böyle bir kralın halktan birini dinlemesini hiç beklemeyiz herhalde değil mi? İşte bu hubris kavramı mitolojinin en dramatik hikayelerinin merkezinde yer alıyor. Hani o dönemde eğitim için çocuklara anlatılan hikayeler vardı ya.

Örneğin Arakne. Kendini tanrılardan bile üstün gören yetenekli bir dokumacı. Öylesine büyük görüyormuş ki kendisini. Karşısına gelen dokuma tanrıçası Athena'ya bile meydan okumuş. Bu meydan okumanın sonunda bir yarışma düzenlenmiş ve halk faninin sanatını tanrıçanınkinden daha çok beğenmiş. İşte bu Arakne'nin sonu demektir. Tanrıça onu bir örümceye dönüştürdü.

Böylelikle sonsuza dek dokuma yapacak ve her dokumada kibrinin bedelini hatırlayacaktı. Ya da Icarus miti. Babasının ürettiği kanatlarla adadan kaçmaya çalışırken düşen zavallı Icarus. Güneşe ulaşma hayali onu gökyüzünde yükselten kibri. Babasının uyarılarına kulak asmamış ve kanatlarını bir arada tutan bal mumu erirken denizin hırçın dalgaları arasında babasının çaresiz bakışları önünde can vermişti. Her iki hikayede de aynı motif var. Kibir yükseldikçe kahramanın düşüşü kaçınılmaz oluyor. Hatta bu motifi şeytanın hikayesiyle İslam'da, Lusifer'in düşüşüyle Hristiyanlık'ta dahi bulabilirsiniz. İşte bu öylesine büyük bir günah. Bu kusur trajedilerde kendine oldukça yer buluyor ama trajediyi trajedi yapan şey höbris değil. Ana karakterlerin hata yapabiliyor olması. Aristo bu durumu Hamartia kavramıyla açıklamış. Bu kavramla kastedilen ise şu. Trajedilerdeki kahramanlarımız iyi olmaya çabalayan karakterler ancak hepsinin büyük bir kusuru var.

Ve o kusur oyunun sonunda kahramanımızın düşüşünü getiriyor. Kreo'nun kusuru kibriydi. O dipusun kusuru ise ona tanrılar tarafından vaat edilen kaderden kaçabileceğine inanması. Yani trajik oyunların yapısı oyunun başında iyi bir konumda bulunan kahramanın korkunç bir sona ilerlemesi şeklinde kuruluyor. Böylelikle karakterdeki kusur kahramanımızın veya ailesinin sonunu getiriyor. Açılıştaki kahini hatırlıyor musunuz arkadaşlar? Hani o ürkütücü sesiyle Kreo'na oğlunu güneş doğmadan kaybedeceğini söyleyen o kahin. Kral da onu dolandırıcılıkla filan suçlamıştı hatta. İşte Kreo'nu Haymon'la konuşmasından sonra uyarıyor bu kahin. Kreo'na hatasından dönmesini öğütleyen son kişi de o oluyor. Ancak kibrinden kimseyi dinlemeyen kral hakikatle korkunç bir şekilde yüzleşiyor.

Zavallı ben. Acı gerçeği çok geç öğrendim. Bir tanrı vurdu başıma, Çılgınlığa sürükledi beni. İnsanların çektiği acılar. Dayanılmaz acılar. Efendim, elim bir haberim daha var. Karınız yürüdü ki o da öldü. Oğlunun yasını tutamadı. İşte ikinci bir felaket daha görüyorum.

Nasıl bir kadar bekliyor beni daha.

Demin oğlumun cesedini kollarımda tutuyordum. Şimdi de karımın cesedine bakıyorum. Oğlu Haymon kendini öldürmüş. Bu acıya dayanamayan kraliçe Yuridike de kendi canına kıymış. Kreon'un tek bir kararı domino taşları gibi düşerken en yakınındaki üç canı alıp götürmüş. Yeğeni, oğlu ve eşi. Ve işte o an Kreon'un yüzüne sert bir rüzgar gibi çarpan o gerçekle yüzleşiyormuş. O sadece sevdiklerini kaybetmemiş. Aynı zamanda aklına ve mantığına güvenerek aldığı bir kararın ne kadar büyük bir yıkıma yol açabileceğini fark etmiş. Kendi doğrularının peşinden gitmiş ama sonunda kendini dipsiz bir boşluğa düşerken bulmuş. Koca bir krallığı yönetebilen adam kendi ailesinin kaderini yönetememiş. Ve işte Kreon'un bu farkındalığı ile birlikte seyircinin gözyaşlarına boğulduğu, içlerindeki acının en üst seviyeye ulaştığı, duyguların patladığı o an geliyor. Aristo'nun katarsis olarak tanımladığı bölümdeyiz. Bu an yalnızca karakterler için değil, izleyiciler için de bir kırılma noktası.

Seyirci Kreon'un pişmanlığında kendinden bir şeyler bulurken, onun acısı yoluyla, kendi korkularıyla yüzleşiyor burada. Acaba ben de bu hatayı yapar mıydım? Acaba ben de kibrimden aklımı kaybeder miydim? Diye soruyor seyirciler. Bu nedenle katarsis yalnızca gözyaşı değil, aynı zamanda bir aydınlanma anıdır. Aristo'ya göre trajediler seyirciyi duygularının en yoğun noktasına sürükler ve sonra da oradan çıkarır. Acıdan öğrenmek, korkudan ders çıkarmak insan ruhunu bir dönüşüme sokar. Tragedyalar bu yüzden unutulmazdır. Çünkü bize sadece acı çektirmez, aynı zamanda bir şeyler gösterirler. Seyirci o sahnede yalnızca üzülmekle kalmaz, aynı zamanda kendi iç dünyasında bir dönüşüm de yaşar.

Felsefeci Simon Critchley, trajedilerin temel odağının nasıl hareket edeceğim sorusu olduğunu söyler. Yani bir ahlaki çatışma anında zor bir karar almamız gerektiğinde sorduğumuz soru. Doğru yolu nasıl seçeceğiz? İşte Creon'un trajedisi de tam olarak bu sorunun etrafında şekilleniyor. O, bir kral olarak düzeni korumaya çalışırken, bir insan olarak sevdiklerinin gözyaşlarını görmezden gelmişti. Ama en sonunda mantığıyla kurduğu dünya çökerken, içgüdüsel olarak fark ediyor ki, sadece yasa ve otorite değil, merhamet ve adalet de yön vermelidir insanın kararlarına. Tragedyalar tam da bu yüzden yalnızca geçmişe değil, bugüne de seslenir. Çünkü hala aynı soruyu sormaya devam ediyoruz. Zor kararlar alırken nasıl hareket etmeliyiz? Tıpkı Sphinx'in bilmecesinin cevabı gibi. Neydi onun sorusu? Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür? Evet, Sphinx'in sorusunun cevabı insandı arkadaşlar.

Bebekliğinde emekleyen, yetişkinliğinde iki ayak üstünde yürüyen ve yaşlandığında bastonuyla ilerleyen o varlık yani.

Trajediler, insanlık tarihinin en değerli derslerinden birini anlatıyor bize. İyilik yolunda yürümek hem zorunlu hem de belirsiz bir yolculuktur. Bu yolda attığımız her adım bizi umduğumuz sonuca götürmeyebilir. Ama yine de yürümeye devam etmek zorundayız. Hayatın acımasız gerçekleriyle hepimiz yüzleşmişizdir elbette. Bazen en iyi niyetlerle yaptığımız seçimler beklenmedik ve trajik sonuçlar doğurabilir. İşte dinlediğimiz Antigon'un hikayesinden öğrendiğimiz en değerli ders budur belki de. Sonucun ne olacağını bilsek bile doğru bildiğimiz yolda yürüme cesaretini göstermek. Creon'un dönüşümü bu hikayenin merkezinde duruyor. O basit bir kötü karakter değil. Süper kahraman filmlerinde gördüğümüz o tek boyutlu kötüler gibi değil. Aksine kendi hatalarıyla yüzleşen, düşünce sistemindeki yanılgıları kabul eden bir insan. Onun son sahnede yaşadığı o katarsis tam da bu yüzden bu kadar etkileyici.

Sorumluluğu başkalarına yüklemek yerine kendi hatalarıyla yüzleşmeyi seçiyor. İşte okudukça bu kadim metinler bize şunu hatırlatıyor. İyilik yolunda yürümek, ip üstünde yürümek kadar hassas bir denge gerektiriyor. Düşebiliriz, hata yapabiliriz ama önemli olan bu yolculuğa devam etme cesaretini göstermek. Çünkü insanı insan yapan tam da bu cesarettir. Belki de insanlığın kadim geçmişinden bize kalan hikayelere bakmak geleceğimizi bir nebze aydınlatabilir.

Künye
  • YazanUğur Yıldırım
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (7)