İnsanlığın Dikey Yolculuğu
İnsanlık tarih boyunca sınırları bir engel olarak değil, aşılacak hedefler olarak görmüş. Yeryüzünün derinlikleri ve uzay da buna dahil. Dikey yolculuğumuz hem evrenin en uç noktalarına hem de kendimize doğru bir köprü gibi adeta… Peki bilinmeyene duyduğumuz merak bugüne kadar bizi nerelere götürdü, neler öğretti? Yeni 111 Hz bölümünde bu duraklara uğruyor, dikey yolculuğumuzun önemli anlarına tanık oluyoruz.
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Bazen şehrin kalabalığı, gürültüsü, kaosu içerisinde sizin de bunaldığınız oluyor mu? Her gün aynı duraklardan geçiyor, aynı anonsları duyuyor, aynı reklamları, aynı sloganlarla defalarca görüyoruz, duyuyoruz. Hayatta bundan daha fazlası olmalı diye düşünüyor insan ister istemez. Bahsettiğim şey daha fazla mal, mülk, şöhret ya da daha fazla lüks filan değil. Deneyim. Yani dünyanın bize sunduğu sınırsız perspektiften sadece çok küçük bir kısmını yaşamamız süresince deneyimleyebileceğimizi bilmek, hafiften bir hayal kırıklığı yaratmıyor değil üzerimizde. Beş duyumuzla algılayabileceğimiz ne kadar çok tat, ne kadar çok doku, ne kadar çok manzara, melodi var oysa değil mi? Bakın mesela çok gezen mi bilir, çok okuyan mı diye meşhur bir soru vardır ya, eminim siz de duymuşsunuzdur. Evet okumak bize bambaşka dünyaların kapılarını aralayabilir ve zihnimizi yeni bilgilerle donatabilir. Fakat o kapıdan geçip beş duyumuzu da harekete geçirecek deneyimler yaşamak, ya işte bu sadece her gün takip ettiğimiz rotanın dışına çıkmakla, farklı bir yolculuğa adım atmakla mümkün.
Bu yüzden tam da şu anda yönümüzü değiştiriyoruz. Ama yönümüzü gerçekten değiştiriyoruz. Ne demek istediğimi az sonra anlayacaksınız ama biraz dikkatli gidin. Çünkü tam önünüzde cam bir asansör var diyecektim. Neyse artık kafanızın şişmemesi için buz tutarız. Aranızda Charlie'nin çikolata fabrikasını izleyenler ya da okuyanlar varsa bu cam asansör zaten tanıdık gelecektir. Bugünkü yolculuğumuzu da kullanmak için Willy Wonka ile iyi bir pazarlık yaptık diyebilirim. Ama günün sonunda bu pazarlığı yaptığımıza değecek sanırım. Bu bölümde öyle araba, tren, gemi gibi sıradan araçlar kullanamazdık. Zira yolculuğumuz yatay değil, dikey yönde olacak. O zaman şu garip aleti bir çalıştıralım artık. Ne dersiniz?
Evet asansörümüz artık çalışır durumda. Gitmek istediğimiz yeri tuşlamamız lazım ama biraz ilginç bir çalışma mekanizması var. Sadece daha önce insanlar tarafından çıkılmış yüksekliklere veya inilmiş derinliklere kadar gidebiliyor. Sınırımız insanlığın bu zamana kadar her iki yönde ulaşmış olduğu sınırlarla aynı. Bu yüzden haritamız kendileri için belirlenmiş rotanın dışına çıkmayı başarmış kişilerin mirasından meydana geliyor. O zaman ilk durağımızın kodunu girelim hemen.
Evet hareket ediyoruz sanırım. Yükselmeye başladık. Vay be sanki uçuyoruz. 111 Hz'in iyi dinleyicileri bilirler. Sık sık zaman makinesi falan kullanıyorum ben ama ilk defa böyle bir aracı deneyimliyorum. Aslında hepimiz bir noktada uçmanın nasıl bir his olacağını merak etmedik mi? E zaten insanın dikey yolculuğu biraz bu merak ve çevremizdeki diğer canlılara özenmekle başlamış. Kuşlar da bu canlıların başında geliyor. Nasıl gelmesin ki? Bir çıta kadar hızlı olmasa da koşabiliyoruz. Bir köpek balığı, kanguru ya da ne bileyim bir maymun kadar ustaca değil belki ama yine de yüzüyor, zıplıyor ya da tırmanabiliyoruz.
Ama ne yaparsak yapalım başka bir aletin yardımı olmadan kesinlikle uçamıyoruz. Bu da kuşları bizim için oldukça büyüleyici bir hale getiriyor. Öyle ki sırf nasıl uçabildiklerini anlamak ve benzer bir mekanizma icat edebilmek için Leonardo da Vinci 1505'te kuşların uçuşu kodeksini yazmış. Wright kardeşler ilk modern uçuşu 1903 yılında gerçekleştirdiğinden beri de alüminyum kanatlarla gökyüzünde geçirdiğimiz süre katlanarak arttı. Çünkü hem uçma hissini hem de yüksekte olma fikrini çok seviyoruz. Mesela şu anda dünyanın en uzun gökdeleni Burj Halifa'nın yüksekliğine yani 828 metreye ulaştık. İsmine manidar bir şekilde gökdelen koyduğumuz bu yapılar kanatlarımız olmasa bile yüksekte olmanın hazzını bize yaşatıyor. Hatta sadece olmanın değil oralarda yaşamanın. Ama insanlar olarak zaman zaman kendi bedenimizin sınırlarını doğanın sınırlarıyla çarpıştırmayı çok seviyoruz. Burada uçak ya da gökdelenler gibi beşeri yardımcılar olmadan fiziksel anlamda çok daha büyük efor sarf ederek yükseklere ulaşmaktan bahsediyorum.
Bu arada biraz soğuk mu olmaya başladı ne? Hmm sanırım ilk durağımıza yaklaştık. E o zaman havanın soğuması da tabii gayet normal. Heh hatta gelmişiz bile. Neyse ne diyorduk? Heh efor sarf etmek. İşte şu anda bunu iliklerimize kadar yaşayacağımız bir yerdeyiz.
Burası dünyanın tepe noktası. Evet Everest'in zirvesindeyiz.
Jeologlara göre bir yer şeklinin dağ olarak tanımlanabilmesi için çevresindeki araziden en az 300 metre daha yüksekte olması gerekiyor. Ama Everest 8848 metre yüksekliğiyle gökyüzüne diğer tüm dağlardan daha yakın. Biz podcast'in nimetlerinden faydalanarak buraya cam asansörle saniyeler içinde çıktık ve şu anda sizinle rahatça konuşabiliyoruz. Ne var ki 111 hertz evreninin dışına çıkıldığında bu noktaya gelmek ve böyle rahat rahat konuşabilmek hiç de kolay değil. Everest'in tepesine yapılan bir yolculuk yaklaşık 2 ay sürüyor. Bu aslında esas tırmanışı yapmak için değil de vücudun ekstrem yüksekliğin yarattığı sert koşullara alışması yani aklimatizasyon için gereken süre. Dağcılar güneydeki Nepal ve kuzeydeki Çin olmak üzere yolcuları misafir eden 2 ana kamptan birine ulaştıktan sonra haftalarca daha yüksekteki 2. kampa kadar çıkıp geri gelerek vücutlarını zirveye giden o son tırmanış için hazırlıyorlar.
Üçüncü kamp 8000 metre yükseklikte ölüm bölgesi olarak adlandırılan alanın içinde yer alıyor. Buradaki oksijen seviyesi öyle düşük ki oksijen tüpü kullanmadan hayatta kalabilmek mümkün değil.
Üçüncü kamptan zirveye tırmanışsa tahmin edeceğiniz üzere yolculuğun en çetin kısmı. Ne var ki tüm bu engelleri aşıp zirveye ulaştıktan sonra dağcıların manzara ve zaferlerinin tadını çıkarmak için sadece birkaç dakikaları olabiliyor. Sonrasında hızlıca inişe geçmeleri ve onları yıpratmaya devam eden bu ölüm bölgesinden çıkarak hemen ana kampa geri dönmeleri gerekiyor. İki aylık ağır bir yolculuğun sebep olduğu yorgunluk ölüm bölgesinde maruz kalınan dondurucu soğuk ve düşük oksijen seviyesiyle birleşince dağcıların kendilerini kaybetmelerine sebep olabiliyor. Bu da ana kampa dönüşün en ideal hava koşullarında bile garanti olmaması anlamına geliyor. Varın siz bir de hava koşullarının kötü olduğu zamanları düşünün. Sadece yüksek rakımın sebep olabileceği öldürücü hastalıklardan ana kamplardaki hijyen eksikliği nedeniyle yaşanabilecek bağırsak problemlerinden ve dağdan kopan bir parçanın altında kalma ihtimalinden bahsetmedim.
Anlatırken bile yoruldum ya ama şartlar böylesine çetinken insanlar Everest'in tepesine ilk kez ulaştığında takvim yaprakları 29 Mayıs 1953'ü gösteriyordu. O tarihi günde zirveye ulaşan iki kişi Edmund Hillary ve Tenzing Norgay'di. Edmund 33 yaşında Yeni Zelandalı bir gezgindi. Kendine güvenen, oldukça fit, problem çözme yeteneği yüksek biri. Tenzing ise Everest'in güneyinde konumlanmış Nepal'in Kumbu bölgesinde yaşayan ve dağcılıkta usta olan Şerpa halkına mensuptu. Şerpalar Everest hakkındaki tecrübelerini ve maharetlerini bölgeye gelen dağcılara yardımcı olarak gösteriyorlardı. İşte bu iki adam seferi gerçekleştiren ekibin lideri John Hunt tarafından eşleştirilmişler ve tanıştıkları ilk andan itibaren iyi bir uyum yakalamışlardı. Edmund Hillary ekibin oldukça saygı duyulan bir üyesiydi. Her dağcının zirveye giden yolda karşılaştığı o ölümcül Kumbu Buz Helalesini aşmak üzere gruba başarıyla liderlik etmişti.
Tenzing Norgay ise Şerpalar arasındaki en deneyimli dağcıydı. Öncesinde buna benzer altı seferde daha görev almıştı. Partner olarak eşleştikleri andan itibaren Hillary ve Norgay ikilisi dağın tüm tehlikelerine birlikte karşı koymak durumundaydılar. Ne var ki John Hunt'ın aklında zirveye yolculuk için öncelikli olarak daha farklı iki kişi vardı. Oxford Dağcılık Kulübü'nün eski başkanı Tom Burdillon ve beyin cerrahı Charles Evans. Ama onların ekipmanlarında ciddi bir sıkıntı çıkmıştı ve ilerlemeleri durumunda çok büyük bir ihtiyaç. ...tümalle oksijenleri tükenecekti. Zor bir karar verip dönmeleri gerektiği konusunda uzlaştılar. Almamış oldukları bu riskten hayatları boyunca pişman olacaklarını bilmiyorlardı. Bundan tam 3 gün sonra saat sabah 11.30'da Edmund ve Tenzing adlarını sonsuza dek tarihe yazdırdılar. Dünyanın en yüksek noktasında durdukları bu 15 dakikayı hayatları boyunca hatırlayacaklardı.
Tüm bunları dinledikten sonra zihninizde 15 dakika için bunca zahmete bunca tehlikeye girmenin ne gereği vardı gibi bir düşünce belirmiş olabilir. Oysa insanlık daha da yükseklere erişebilmek için çok daha büyük tehlikeleri göze almıştı. Gelin şimdi size onlardan birini anlatayım.
Girelim bakalım yeni kodumuzu.
1071969 İşte yine yükseliyoruz. Biraz daha, biraz daha. Dünyanın en yüksek noktası bile küçücük gözüküyor buradan. Ama hızımızı daha da arttırmamız lazım.
Biraz sarsıntıya hazır olun.
Çok az kaldı. Çok az kaldı.
Hanımlar beyler gözlerinizi açabilirsiniz. Şu anda uzaya çıkmış bulunuyoruz. Yaklaşık olarak saatte 25.000 km hızla ilerlemekteyiz. İniş yapacağımız bölgedeki hava şartları 121 ila eksi 133 santigrat derece arasında değişkenlik gösterebiliyor. Şimdi lütfen koltuğunuzun dik, masanızın kapalı ve hiçbir işe yaramayacak olsa da güneşliğinizin açık olduğundan emin olunuz. Aya hoş geldiniz. Ne o? Şaşırdınız mı? Ay ne alaka asansörle aya mı çıkılırmış filan diyorsunuzdur eminim. Evet yol biraz sarsıntılı geçti ama insanın dikey yolculuğundan bahsederken sadece dünyayla sınırlı kalacağımızı düşünmediniz herhalde. Çünkü insanlık da Everest'in zirvesine çıkmakla yetinmemiş. Zaten geldiğimiz noktayla yetinen canlılar olsaydık günümüzde pek çok buluş hiç yapılmamış olurdu. Bu bana Apollo 11 görevi kapsamında 21 Temmuz 1969'da aya ayak basan ilk insan Neil Armstrong'un bir sözünü hatırlattı. Hatta yaşayetenler bu anları televizyondan canlı olarak da izlemişlerdi.
Şöyle seslenmişti insanlığa Armstrong. Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım. İleri doğru atılan her küçük adım hem insanın kendisi hem de insanlık tarihi için büyük bir anlam ve gelişme şansı teşkil eder. Günün sonunda tüm potansiyel tehlikelere karşı gözümüzü karartarak devam etmemizin altında da işte bu kendinden daha büyük bir şeyin parçası olma arzusu yatıyor. Eğer Armstrong ve ekip arkadaşı Buzz Aldrin uzay aracına geri dönmeyi başaramasaydı ayda ölüme terk edileceklerdi. Bu ihtimale karşı The New York Times köşe yazarı William Safir dönemin ABD başkanı Nixon için şöyle alternatif bir konuşma kalemi almıştı. Gelecekte başka kişiler bu iki kahramanın yolundan gidecek Ve onlar eve sağ salim dönüşün yolunu da muhakkak ki bulacaklardır İnsanın arayışı nihayete ermez Ama bu adamlar birer öncü oldular Ve her zaman kalbimizin en özel yerinde kalacaklar Artık geceleri aya bakan her insan bilecek ki Bir başka gök cisminin uzak bir köşesinde de insanoğlu var Sonsuza kadar Neyse ki böyle bir konuşmaya gerek olmadı Ve Apollo 11 görevi başarıyla sonuçlandı İşlerin ters gittiği paralel bir evrende Belki de yapılmış olan bu konuşmanın en belirgin mesajıysa İnsanın evrendeki yolculuğunun Ve bir iz bırakmaya duyduğu açlığın Tek başarısızlıkla sona ermekten çok uzak olduğu Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli fark Budur belki de Hepimizin ilk dürtüsü hayatta kalmak Ne var ki insan yaşama anlam katmayı Daha uzun yaşamanın bile üstünde konumlandırıyor Nitekim bazen işler istenildiği gibi gitmeyebilir Mesela bakın farklı bir uzay maceramız da var böyle 1986 yılında Challenger adlı uzay mekiği kalkıştan 73 saniye sonra büyük bir arıza sonucu parçalarına ayrıldığında içerde bulunan 7 astronot Apollo 11 görevindekiler kadar şanslı değildi.
Maalesef kazadan sağ kurtulabilen herhangi biri olmamıştı. Üstelik bu dehşet verici an canlı olarak yayınlanmış ve astronotları uğurlamak için alana gelen yüzlerce insan da bu faciaya tanık olmuştu. Ve öğretmen Barbara Morgan da bunlardan biriydi. NASA ilk defa bu görev için uzaya bir öğretmen gönderme projesi başlatmıştı. Yüzlerce başvuru arasından birinci gelen kişi genç öğretmen Krista McAuliffe'di. Barbara Morgan ise onun yedeği olarak seçilmişti ve buruk bir sevinçle de olsa roketin ateşlenmesini izlemek için oradaydı. Sonrası zaten malumunuz. Facianın ardından programını baştan aşağı yenileyen NASA, sivilleri uzaya gönderme planını 20 yıl boyunca rafa kaldırsa da Barbara Morgan ne kazanın ne de NASA'nın tutumunun onu durdurmasına izin vermedi. Bu süre zarfında tam zamanlı bir astronot olabilmek için eğitimine devam etti ve 2007 yılında uzaya çıkan ilk öğretmen olmayı başardı. Belki ilk görevde yedek kalmayı bir şans olarak görüp uzaya gitme hayaline sonsuza dek veda edebilirdi.
Ama sınırları aşabilmenin verdiği gücü içimizde bir kere hissettiğimizde genelde durmayı tercih etmiyoruz.
Bu anlattıklarım dikey yolculuğumuzun sadece bir kısmıydı aslında. Bir de ters istikamette gitmemiz gerekiyor. O yüzden asansörümüzle aşağı inelim şimdi.
Uzaydan dünyaya iniş haliyle biraz zaman alıyor. Asansörümüz atmosfere giriş yapana kadar biraz soluklanalım dilerseniz. Sizinle yeryüzünde buluşuruz.
Oh be geldik yuvamıza. Utanmasam yeri öpeceğim yani o derece. Yalnız yer çekimine tekrardan alışmak ilk etapta biraz zorluyor insan vücudunu. Uzay yolculuğu yapmak isteyenlerin haberi olsun. Boşlukta bir tüy gibi süzülmek çok güzeldi ama yolculuğumuzun öbür ucunu da unutmamamız gerek. Yani insanlığın yükseklikle değil de derinliklerle olan sınavını. Hadi gelin benimle. Biliyorsunuz uzaya çıkma rekabeti o dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaşa dayanıyordu. Yuri Gagarin 1961'de dünyanın etrafında bir tur döndükten sonra 1969'da gerçekleştirilen Apollo 11 görevi de Amerika'dan gelen karşı bir ataktı aslında. Sovyetler göklerde bu seviyenin üstüne çıkamayınca rekabeti tam tersi yönde sürdürmek istemiş olacak ki 1970 yılında Kola isimli bir projeyi başlatmış ve uzay savaşlarından çekilip şansını bu kez soft içecek sektöründe denemeye karar vermişti. Tabii ki bu söylediklerimde ciddi değilim arkadaşlar.
Siz de hemen kanmayın yani. Kola kısmı doğru ama bu kola bildiğimiz kola değil. Bir de zaten bildiğimiz kola savaşını da Amerika kazandı. Neyse bak biz kola filan geyik yaparken varacağımız yere geldik bile.
Kola yarımadasındayız şu anda. Dikkat edin yerdeki metal parçalara basmayın sakın. Bu arada burası terk edilmiş bir sanayi bölgesi değil. Tam şu anda üzerinde durmakta olduğumuz paslanmış civataların altında 12.262 metreyle dünyanın en derin deliği var. Kola derin sondajı. Kola derin sondajı. İnsan yapımı olan bu delik 8848 metre olan Everest'ten bile daha uzun. Ne var ki çoktan terk edilmiş ve üstü mühürlenmiş bir proje bu. Sondaj 1970 yılında başlıyor ve en derin noktasına 1989'da ulaşıyor. Yani tam olarak 19 yıllık bir süreç. Bu noktadan sonra devam edilememesinin sebebi ise sıcaklık. Araştırmacılar derinlere indikçe bu seviyede beklediklerinden çok daha yüksek bir sıcaklık derecesiyle karşılaşıyorlar ve ekipmanları zarar görmeye başlıyor. Üstelik derinlerdeki her kademinin bir öncekinden daha yoğun ve daha zorlu bir kayaç yapısına sahip olduğunu görüyorlar. Tabi hemen havlu atmayıp birkaç yıl daha çabalasalar da daha fazla ilerlenemeyeceğine emin oluyorlar.
Daha sonra 2005 yılında proje kesin ve net bir şekilde durduruluyor. Ve kola deliği geri dönülmemek üzere mühürleniyor.
Oysa deliğin ulaştığı etkileyici derinliğe rağmen dünyanın merkeziyle kıyaslandığında insanlık olarak yer kabuğuna sadece bir çizik attığımızı söyleyebiliriz. Üstelik bu derinliğe de sadece sondaj yardımı Bila inmiş bulunuyoruz. Yani türümüz bizzat oraya adım atmadı. Peki insanlığın bedenen ulaşabildiği en derin nokta nedir? Neresidir? Diyecek olursanız bunun için de biraz güneye inmemiz gerekiyor. Zaten yok böyle dağ tepesi, yok atmosfer ötesi, yok Rusya soğuğu falan derken bildiğin buz tuttuk. E birazcık da kemiklerimiz ısınsın ya. Mesela şöyle güzel bir sahil kenarına inelim.
İşte geldik. Güneşin en tepede olduğu saatlerdeyiz. Suyun kızgın kumlara tatlı tatlı vurduğuna bakmayın. Aslında şu anda Pasifik Okyanusu'nun üstündeyiz. Bir diğer adıyla Büyük Okyanus.
İsmini Portekizli gezgin denizci Ferdinand Magellan'dan alıyor burası. Magellan 1519'da çıktığı seferinde burayı Mar Pasifico yani sakin deniz olarak tanımlamış. Adı da buradan geliyor. Tabi Magellan bu ismi koyarken dünya üzerindeki tüm kıtaları içine alabilecek kadar büyük bir okyanus havzası üzerinde olduğundan haberdar değilmiş belli ki. Nitekim Pasifik Okyanusu'nun pek de sakin olduğunu söyleyemeyiz. Bu okyanusun sadece kıyı şeridi bile sismik ve volkanik aktiviteleri sebebiyle ne olarak adlandırılıyor hatırlayalım? Pasifik Ateş Çemberi. Aynı zamanda devasa büyüklükte kasırgalar ve sunamiler üretiyor. Diğer yandan milyonlarca canlıya da ev sahipliği yapıyor. Ve içinde dünyanın en derin noktasını da barındırıyor.
İnsanın dikey yolculuğunu okyanusun derinliklerine ulaşmadan tamamlayamazdık. Zira okyanuslar yeryüzünün %71'ini oluşturuyorlar. Hatta öyle ki atmosferden geçerken tamamen parçalanmayan bir meteorun düşme ihtimalinin en yüksek olduğu yer okyanuslar. Dünyada bu kadar büyük yer kaplamalarına rağmen National Geographic yayın editörü Tyson Brown okyanusların %80'inden fazlasının hiç görülmemiş, keşfedilmemiş hatta haritalanmamış olduğunu ifade ediyor. Tabi bu bilginin aksini iddia edenler de var. BBC'den Jonathan Amos'ın haberine göre okyanus tabanının neredeyse dörtte biri şu anda haritalanmış durumda. Bu harita yüksek çözünürlükte değil sadece. Yine de şu anda kabul gören düşünce Ay ve Mars'ın yüzeylerinin okyanusun derinliklerine kıyasla daha fazla keşfedilmiş hatta daha iyi haritalanmış durumda olduğu yönünde. Böylesi bir gizem de haliyle insanların hayal gücünü harekete geçirmiş. Dolayısıyla suyun altı uzaya göre hem daha fazla spekülasyon konusu hem de çeşitli hikayelerin ilham kaynağı.
Ülkemizden nadide bir örnek olan Van Gölü canavarı mesela ya da İskoçya'nın Loch Ness canavarı. H.B. Lawcraft'ın yazdığı Catalu mitosu, Avatar filmleri ve tabi ki kayıp şehir Atlantis efsanesi. Buna ek olarak bazı insanlar milyonlarca yıl önce yaşadığı düşünülen Megalodon'un hala okyanusun derinliklerinde bir yerlerinde gezini olabileceği konusunda da çok güçlü bir inanca sahip. Ve tabi ki Titanic'in hayaletlerinin hala cürmekte olan geminin etrafında gezindiği iddiaları. Tüm bunlar düşünüldüğünde okyanusun insanlarda daha ilkel, mitsel, hayali bir noktaya karşılık geldiğini söyleyebiliriz belki de. Tüm bu hikayelerin gizemli bir çekiciliği olsa da bugün insanın hayal gücünün değil bizzat gittiği yerlerin sınırlarını keşfettiğimiz için yolumuza devam ediyoruz. Bu arada asansörün içi yine soğumaya başladı öyle değil mi? Sahilde tadını çıkardığımız o güneşin sıcaklığından eser kalmadı. Çünkü su tarafından büyük ölçüde emilen gün ışığı okyanusun sadece 200 metrelik bir kısmına erişebiliyor.
Ve böyle derinlere inildikçe dondurucu bir karanlık baş göstermeye başlıyor. Aslında okyanusun katmanları da buna göre isimlendirilmiş zaten. Gün ışığı bölgesinden sonra Alaca Karanlık bölgesi ve onun ardından da Gece Yarısı bölgesi geliyor. Ama bizim gideceğimiz nokta bunlardan çok çok çok daha derinlerde. Artık büyük bir sessizlik içine doğru yol alıyoruz ve burada göz gözü görmüyor. Yaklaşık 4000 metre kadar derindeyiz. Okyanusun tabanı hemen altımızda. Burası Abisal bölge olarak geçiyor. Abisal İngilizce'de dipsiz uçurum anlamına gelen abis kelimesinden çevrilmiş. Bu bölgedeki su basıncı pek çok canlı organizmanın yaşamasına elverişli değil. Yaşamayı bırakın keşif için bile oldukça zorlu bir ortam oluşturuyor bu durum. Deniz altı içindeki basınç dengesini bozacak en ufak bir değişim bile buradan sağ çıkmamızı olanaksız kılacak. Ama burada yaşayan, adlarını koymadığımız, hatta varlıklarından bile haberdar olmadığımız organizmalar var.
Düşük sıcaklıklara ve yüksek basınç altında yaşamaya adapte olmuşlar. Biolüminesans adını verdiğimiz kimyasal reaksiyon sayesinde kendi ışıklarını üretebiliyor bu canlılar. Bazıları bu sayede potansiyel avcıları ışıkla korkutup kaçırırken, kimi de avının merakla kendisine doğru gelmesini sağlayabiliyor. Sahi şurada bir ışık mı gördüm ben az önce? Cidden çok göz alıcı bir parlaklığı var. Büyüleyici. Acaba yaklaşsak mı biraz? Böyle sadece birazcık. Neyse, neyse. Başımıza iş açmadan şu Mariana Çukurunu bulalım artık.
Gideceğimiz yer deniz altındaki bu çukurun güney ucunda yer alan Challenger Deep bölgesi. Yani 11.000 metreyle dünyanın bilinen en derin noktası burası. Dilimizde meydan okuyan derinlik gibi bir karşılığı var. Gerçekten de dünyanın tabanı olarak adlandırılan bu noktaya ulaşmak çok zor ve oldukça tehlikeli. Hatta ölümcül olma ihtimali bile var. Bu sebeple okyanus tabanından bile daha derinde olan bu çukurların bulunduğu katmana Hadal bölgesi adı verilmiş. Bu isim sizde bir çağrışım yaptı mı? Yunan mitolojisinde ölülerin tanrısı ve yeraltı dünyasının kralı olan Hades'ten geliyor buranın ismi. Yani şu anda mitolojik bir hikayenin kahramanları olsaydık Hades'in korkutucu hükümdarlığına doğru bir yolculuk yapıyor olduğumuz yazılabilirdi. Challenger Deep'teki ekstrem soğukluk, ekstrem karanlık ve basıncı düşününce buraya inmek de bir o kadar cesaret istiyor doğrusu. Ve bugüne kadar bu cesareti gösterip de şansı yaver giden sadece hazır olun 22 kişi var.
İnsanlık dünyanın en derin noktasına henüz aya gitmemişken yani 1960 yılında ulaşmış. Amerikalı deniz subayı John Walsh ve İsviçreli deniz bilimci Jacques Picard'ın bu başarısından sonra yarım asır boyunca kimse bu kadar derine inmemiş. Bu ikilinin kullandıkları Trieste isimli denizaltının tasarımcısı da olan Picard onu batabilen bir sıcak hava balonu gibi kurgulamış. Dalıştan sonra onları tekrardan yukarı taşıyabilmesi için üstteki silindir kısmı suda batmayacak şekilde su ve benzinle doldurmuş. Kendileri ise aracın en altında sadece iki kişiye özel olarak tasarlanmış basınca dayanıklı dar bir odacıkta seyahat etmişler. Tabii 1960'lı yılların teknolojisini günümüzdeki teknolojiyle kıyaslamamız mümkün değil. Bu sebeple ikilinin cesareti ve bilim aşkı çok güçlü bir takdiri hak ediyor. Bu şekilde ekstrem yolculukları deneyimlemiş insanlar arasında da haliyle özel bir bağ oluşuyor. Bu arada Titanic filminin yönetmeni James Cameron 2012 yılında Challenger Deep'e ilk solo inişini yapmaya hazırlanırken de ona mentorluk yapmış bu ilk kez inen iki kişiden biri olan Walsh.
Cameron denemesinde başarıya ulaşıp da yüzeye geri döndüğünde onu karşılayıp elini sıkarken de şu sözleri söylemiş. Kulübe hoş geldin. Artık bizden üç tane var. Evet düşünebiliyor musunuz? 2012 yılına kadar aya 12 kişi ayak bastı ve yürüdü. Fakat dünyanın en derin noktasına sadece 3 kişi gidebildi. 2012'den sonra bunların sayısı 22'ye ulaştı dediğim gibi.
Evet sanırım gidebileceğimiz tüm durakları ziyaret ettik arkadaşlar. Haritanın ve dolayısıyla insanın dikey yolculuğunun da artık sonuna gelmiş bulunuyoruz.
Gördüğünüz gibi insanın erişebileceği noktalar ne zaman ne mekan ne yön ne de sınır tanıyor. Biz bakış açımızı genişletmek istediğimiz sürece her zaman çıkılacak yeni bir yolculuk da olacak. Buna kendi içsel yolculuklarımız da dağıtık. Çünkü korkularımız ve zihnimizde kendimize koyduğumuz engeller de tıpkı yolculuk ettiğimiz asansör gibi görünmez ya da saydam bir camın içine hapsedebiliyor bizleri. Ama tıpkı bu bölümde olduğu gibi o korkuların, o şüphelerin içinde de yapabiliriz bizler bu yolculuklarımızı. Çünkü cesaret hiç korkmamakla değil, zihnimizde bizi durdurmak isteyen o yüzlerce sese rağmen bir sonraki adımı atma kararlılığını göstermekle ilgili çoğu zaman. Bazen yukarı doğru yapılan bir seyahat çok daha cazip gelebilir. Ne de olsa gökyüzü tarih boyunca geleceğin anahtarı olarak görünmüş. Dilimizde bile idealleri, başarıyı, mutluluğu hep böyle yüksekliklerle anlatmışız, tanımlamışız.
Derinlerse biraz daha korkutucu ve biraz daha nasıl diyelim bilinmez gelmiş bizlere. Freud mesela benliğimizin gizli yönlerini buzdağı metaforuyla tanımlamış. Antik Yunan'da yerin altı Hades'le yani ölümle ilişkilendirilmiş. Hayal ettiklerimizi dilek fenerlerine fısıldayıp uçururken, söyleyemediklerimizi bir şişeye koyup denize atmış orada saklı bırakmışız. Ruhumuzun derinlikleri okyanus tabanları gibi saklı kalmış bazen. Bu uç noktalara bizzat giden insanlar kendi benliklerinde böyle karşılıklar bulmuş mudur? Tabii onu bilemiyoruz. Son beş yılda defalarca kez Challenger Deep'e inen Victor Vescovo mesela. Kendisi 2010'da Everest'in tepesine de çıkmıştı. Bu iki yolculuğunda da farklı tür duygularla mı dolmuştu acaba? Ya da 2020 yılında Vescovo'nun pilotluğunda Challenger Deep'e inen astronot Catherine Sullivan, evrenin hangi ucunda bilinmezliği ve varoluşun kendine has yalnızlığını daha derinden hissetmişti?
Kim bilir? Muhtemelen yaşadığımız evrene içten bir merak duyan herkes buna benzer bir deneyim yaşamak, iki ucuda keşfetmek ister. Bu herkes için mümkün olmasa da biz insanlar bireysel deneyimlerden de ilham alıyoruz. Onları kolektif hikayemizin bir parçası olarak kabul ediyoruz. Everest'te, Ay'a ya da dünyanın en derin noktasına ulaşmayı insanlığın bütününe atfedebiliyoruz. Keza tarihteki tüm keşifler, tüm icatlar içinde bu geçerli. Hem evrene hem de kendimize dair cevaplanacak daha birçok soru, keşfedilecek daha birçok gizem var. Ve içinde bulunduğumuz bilinmezliğe karşı sadece birbirimize sahibiz. Çünkü hepimiz ortak bir hikayenin yazarlarıyız. Bu gizemler tükenmedikçe ne insanın bilgiye ulaşmak için kat edebileceği yolların, ne de hikayelerimizin sonu gelecek. Ne kadar mutluluk verici değil mi?
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (20)
- Psychology of Climbing - Condor Performance
- You Want to Climb Mount Everest? Here’s What It Takes (Published 2017)
- What to know about climbing Mount Everest
- Every Mission to the Moon, Ever
- Why Are We So Fascinated With Space?
- Astronomy vs Astrology
- Ocean Zones - Woods Hole Oceanographic Institution
- The 5 Ocean Zones And The Creatures That Live Within Them
- Ocean Trenches - Woods Hole Oceanographic Institution
- Seamounts - Woods Hole Oceanographic Institution
- Underwater Volcanoes - Woods Hole Oceanographic Institution
- Underwater Vehicles - Woods Hole Oceanographic Institution
- The Mariana Trench Is 7 Miles Deep: What's Down There?
- 6 incredible facts about the Challenger Deep, the deepest point on Earth | CNN
- Life in the Deep Sea
- Megalodon: the truth about the largest shark that ever lived
- Forest Birdsong Nature Sounds-Relaxing Bird Sounds for Sleeping-Calming Birds Chirping Ambience
- Open Window Times Square, New York City Soundscape for Work/Study (Night to Sunrise) 12 Hours
- EVEREST SUMMIT VIDEO! (FULL)
- SUBMERSIVE - Beautiful Haunting Vocal Music Mix | Powerful Dramatic Female Vocal Music Mix