111 Hz ·Bölüm 77 ·29 Mayıs 2023 ·21 dk ·1.904 kelime

Bilgi Çağında Cehaletle Nasıl Başa Çıkılır?

Bilgi en büyük güçtür derler. Ancak onun kıymetini ne kadar bildiğimiz derin bir tartışma konusu. 111 Hz'in yeni bölümünde bilmenin ve bildiğini sanmanın arasındaki farkları inceliyoruz. Çok bilmişliğin getirdiği özgüvenin bizi nasıl bir noktaya götürebileceğini tartışıyoruz.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

6 Ocak 1995 Pittsburgh'dayız. MacArthur Wheeler ve Clifton Earl Johnson isimli iki soyguncu güpegündüz iki bankayı soydu ve kaçmayı başardı. O esnada güvenlik kameraları çalışıyordu ve suçlular maske takmıyordu. Soyguncular yüzlerini gizlemek konusunda hiçbir çaba göstermemiş gibiydiler. Olaydan sonra bütün kamera görüntülerini toplayan polis görgü tanıklarına ulaşabilmek için suçluların görüntülerini tüm yerel haber kanallarıyla paylaştı. Soygundan 6 gün sonra yani 12 Ocak'ta Clifton Earl Johnson tutuklandı fakat suç ortağı hala bulunamamıştı. Wheeler'ın eşkali uzun süre boyunca haber kanallarında gösterilmeye devam etti. Ancak herhangi bir sonuca ulaşılamadı ve davayla ilgili tüm soruşturma sona erdi. Aradan aylar geçti ve 20 Nisan günü haberlerde Pittsburgh Crime Stoppers adıyla yayınlanan ayrı bir bölümde MacArthur Wheeler'ın görüntüsü yeniden kamuoyu ile paylaşıldı. Yayından kısa bir süre sonra polisi arayan bir kişi haberlerde gördüğü soyguncu hakkında bildiklerini polisle paylaştı ve kısa süre içerisinde polis şüphelinin kapısına dayandı.

Kim o? Polis açar mısınız kapıyı?

İyi akşamlar. MacArthur Wheeler siz misiniz? Evet buyurun. Bay Wheeler 6 Ocak 1995 günü Mellon ve Fidelity Savings Bankalarını soymak suçundan tutuklusunuz. Sessiz kalma hakkına sahipsin. Bir dakika bir dakika ama ben o gün yüzüme limon suyu sürmüştüm. Bir dakika bir dakika ya doğru mu duydum? Arkadaşlar tekrar dinleyebilir miyiz orayı?

Ben o gün yüzüme limon suyu sürmüştüm. Nasıl ya? Bu da ne demek oluyor şimdi? Neden böyle bir şey söyledi ki? Bunu gerçekten çok merak ettim. Hemen kendisine sormak istiyorum. Bir dakika müsaade eder misiniz bana?

Pardon MacArthur Bey tutuklanma deneyiminizi bölüyorum ama kusura bakmayın neden böyle bir şey söylediğinizi çok merak ettim. Ama ben o gün yüzüme limon suyu sürmüştüm derken tam olarak neyi kastetmiştiniz acaba? Şey işte kağıdı limon suyuyla yazarsanız gözükmez ya. Ya aslında bana bunu öyle söyledi. Hatta başta inanmadım. Gittim yüzüme limon suyu sürdüm. Sonra fotoğrafımı çektim. Bir baktım fotoğrafta yüzüm hakikaten yok. O yüzden ben de soygunda limon suyu sürdüm ki kameralarda yüzüm gözükmesin. He anlıyorum o zaman. E Allah kurtarsın ne diyeyim? Evet arkadaşlar ben cevabımı aldım. Kaldığımız yerden devam edebiliriz. Şimdi bunu neden size anlattığımı düşünüyorsunuzdur muhtemelen. Şöyle ki bu olay enteresan bir akademik çalışmanın yapılmasına yol açmış. Suç ortağı Earl'ün verdiği bu bilgiye olması gerekenden daha fazla güvenen hatta buna yürekten inanan MacArthur Wheeler'a dair haberleri okuyan sosyal psikoloji profesörü David Allen Dunning ve öğrencisi Justin Kruger kişilerin gerçek yetenekleriyle taraflarınca algılanan yeteneklerini ölçebilecek bir araştırma yapmış.

Wheeler'ın ama limon suyu sürmüştüm sözleri üzerine eğer Wheeler banka soyguncusu bile olamayacak kadar aptalsa ve belki de banka soyguncusu olamayacak kadar aptal olduğunu anlayamayacak kadar aptalsa aptallığı onu kendi aptallığının farkında olmaktan alıkoymuştur diyor David Dunning. Epey karışık bir cümleydi değil mi? Ya ama özetle şöyle diyor aslında bizim Dunning hocamız. Wheeler'ın fazlasıyla saftorik bir vatandaşı olduğunu söylemeye çalışıyor. Neyse efendim 1999'da bu Dunning hoca ve öğrencisi Kruger yeteneksiz ve farkında değil kişinin kendi kabiliyetsizliğini fark etmekteki zorluğu nasıl şişirilmiş bir kişisel değerlendirmeye yol açar adlı makaleyi yazdılar. Bu makale sayesinde Dunning Kruger etkisi adı verilen kişinin kendi kabiliyetlerini aslında olduğundan çok daha yüksek seviyede görmesi ve bu sebeple de kendi yeteneksizliklerini fark etmemesi ve aslında yanlış hatta belki de bazı talihsiz seçimler yapmasına rağmen aslında harika iş çıkardığını düşünmesi anlamına gelen kavram doğmuş oldu.

Bu epey enteresan bir mesele aslında ama şimdilik konumuz bu değil.

Buna yatkınlık gösteren kişilerde çok sık gördüğümüz şeylerden biri de Türkçenin harika kelimelerinden biri olan malumat fıruşluk. Bilgiçlik taslamak ya da bildikleri üzerinden ukalalık yapmak anlamına geliyor bu tabir. Tabi bugünümüzde çok da sık duyduğumuz bir ifade değil. Hatta modası geçmiş bile diyebiliriz. Ama şimdi konuşacağımız duruma da çok uygun bir tabir. Malumat fıruşluk. O sebeple bunu sık sık duyacaksınız bu bölümde. Bazı konularda yalnızca ufak bir fikri olan kişilerin bütün konuya sanki böyle bir uzmanmış gibi hakim olduğunu düşünmesi durumuyla hemen her gün karşılaşıyoruz. Çünkü televizyonda, internette, sokak röportajlarında veya tartışma programlarında eminim siz de bir şekilde denk giyenmişsinizdir bu tür insanlara. Bu kişilerin öğrenme konusundaki kabiliyetsizlikleri tıpkı David Dunning'in Wheeler hakkında söylediği gibi kendileri hakkında öğrenme güçlüğüne sahip oldukları gerçeğini maskeliyor ve öğrendikleri ufak bilgiler onlarda tüm konuya hakim oldukları illüzyonunu yaratıyor.

Bu öğrendikleri bilgileri de kendilerine sağlanan ilk fırsatta büyük bir özgüvenle ortaya döküyorlar. İşte bu da tam olarak malumat fıruşluk oluyor arkadaşlar. İşte bu malumat fıruşluk yapan insanlar sahip oldukları limitli bilgiye güvenip bir uzmanla tartışmaya kalkınca daha da enteresan bir durum çıkıyor ortaya. Karşılarındaki uzman kendisine aktarılan bu bilgiler ya da safsatalar karşısında öylece mahzun, sessiz kalıyor, tartışmaktan kaçınıyor. Tartışmayı kazandığını düşünen ve özgüveni de gayet yerinde olan malumat fıruşumuzsa gittikçe sesini yükseltiyor ve kesin bir zafer kazanmanın peşine düşüyor. Sessiz kalmak pek de iyi bir fikir değil gibi. Çünkü bu durum neye yol açıyor derseniz gelin bunu birlikte inceleyelim. Diyelim ki bir tartışma programındayız. İyi akşamlar sevgili dinleyiciler. Bugünkü konumuz 2 artı 2 eşittir 5 eder mi? Yanımda konuklarım MIT Matematik Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Ordinaryus Profesör Engin Bey ve Türkiye'de PVC sektörüne yön veren Salih Bey.

Vakit kaybetmeden kendilerine sorumu yöneltiyorum. Engin Bey, Salih Bey ne diyorsunuz? 2 artı 2 5 eder mi? Teşekkürler öncelikle. Şöyle ki bu kesinlikle yanlış bir işlem. Ancak bu söylemi başka bir yerden duymuş olabilirsiniz. Zira bu söylem George Orwell'in... Hayır efendim olur mu öyle şey ya? Bu işlemin doğruluğunu kanıtlayan bir sürü video izledim ben bir kere. YouTube falan bunlarla kaynıyor. İnternete girmiyor musunuz hiç siz? Bakın ben kağıdı aldım. İşlemi yazdım. Sağlamasını da yaptım. 2 artı 2 gerçekten de 5 ediyor. Bu kesinlikle doğru bir işlemdir Engin Bey. Henüz sözümü bitirmemiştim ama. Ama siz 2 artı 2 5 etmez. Bu söylediğin yanlış falan diyorsunuz. Ben de doğru diyorum gördüm diyorum. Kanıtları var diyorum yahu. Çünkü yanlış efendim yanlış. Bu tamamen uydurma. Kurgusal eğlenceli bir şey. Bakın Zengin Bey. Profesör olmuşsunuz ama temel matematik falan bilmiyorsun daha. Benden sana bir tavsiye.

Bu konuyu iyice bir araştırmanı öneririm. Ya bir saniye arka da şimdi. Beyefendi 5 eder. 5 eder ya. 5 eder ya. Gördüğünüz üzere malumat furuşumuz karşısındaki uzmanın sürekli sözünü keserek anlattığı şey doğru olmasa bile kendinden emin gözükerek tartışmasına devam ediyor. Bu sayede ortamın popüleri de oldu ve pozitif oyların büyük kısmını üzerinde topladığı. Bu tartışmada söyledikleri yanlış olsa bile buna kimse kafa yormayacak. Çünkü o halktan biri olarak az önce konusunda uzman bir ordinarius profesöre araştırmanı öneririm dedi. Ve bir kahramana dönüştü bile.

Sayın Profesör Salih Bey lütfen sakin sakin tartışalım. Anlaşalım lütfen. Salih Bey. Neyse sayın dinleyiciler. Şimdi bir reklam arasına gitmemiz gerekiyor. Daha sonra programımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Of ne zormuş bu moderasyon işleri. Gördüğünüz gibi malumat furuşumuz bağıra çağıra tartışmanın ibresini kendisine döndürdü. İşte buradaki garip nokta da bu. Uzman konuyu çok iyi bilmesine rağmen adeta sessizliğe bürünüyor. Neden? Çünkü uzman kişi aslında olayın o kadar da basit olmadığının gayet farkında. E bu sebeple de konuyu olabildiğince iyi bir şekilde aktarabilmek için sözlerini dikkatlice seçerken malumat furuşumuzu Düşümüz sahip olduğu azıcık bilgiye rağmen çok büyük bir özgüvenle ve yüksek sesle uzmanımızı bastırıyor ve tartışmayı gönüllerde kazanıyor. Şimdi bu örnekte tartışmayı Salih Bey kazandı demek istemiyorum. Dilim varmıyor maalesef böyle bir şeye. Yine de neler olduğunun farkındayım. Konuya tam da hakim olmayan dinleyiciler de kendinden emin gibi görünen bu kişinin söylediklerini doğru olarak kabul edebiliyor. Sadece tavrıyla başarıyor malumat furuşumuz bunu.

Ayrıca araştırmanı öneririm artık sosyal medyada tabiri caizse geyik haline gelmiş bir şey değil mi? Özellikle Twitter'da. Bununla ilgili dönem dönem bazı geyikler döndüğünü görebiliyoruz. Bu kalıp genelde bitirici hamle olarak kullanılıyor ve malumat furuşların en büyük silahlarından biri. E bu durum karşısında sessiz kaldıkları için uzmanları garipsememek lazım. Hatta ben aksine uzmanların bu davranışlarını takdir ediyorum. Çok güzel bir söz var. Aptallarla tartışma diye. Çünkü dışarıdan bakan biri aranızdaki farkı anlamayabilir. E kim bilir? Belki de uzmanlar bu durumlarda akıllarından işte tam da bu sözü geçiriyorlardır. Bilgiye nasıl ulaşılabileceği ya da doğru bilginin olup olmadığı gibi meseleler antik yuna felsefesinin de en temel sorularından.

Bilginin değeri o zamanlardan beri bir tartışma konusu. Bu konuda Platon yaşadığımız dünyayı bir idealar dünyası olarak tanımlamış ve hakikatten uzakta ve ona sırtı dönük bir şekilde bir mağaraya zincirlenmiş tutsaklar olduğumuzdan bahsetmiş. Belki bu alegoriyi daha önce duymuşsunuzdur. Platon'un o ünlü mağara alegorisini. Ona göre yaşadığımız deneyimler, hissettiklerimiz, tattıklarımız, kokladıklarımız aslında gerçek değil. Sürekli değişiyor. Böylesine değişen bir süreçte de mutlak bilgiye ulaşmak mümkün olmuyor. Çünkü gerçek sürekli değişiyor. Ama zincirlerimizden kurtulup o tutsak edildiğimiz mağaradan çıkabilirsek gerçeğe ve mutlak doğru bilgiye ulaşabiliriz.

Platon'un öğrencisi Aristo da doğru bilgi konusunda şöyle diyor. Doğru bilgiye ulaşmanın yolu mantıktan geçer. Mantığımızı kullanarak, varlığa ve bilgiye dair sorular sorarak onun doğruluğunu kanıtlayabiliriz. Aristo bilgiye ulaşırken yürütülmesi gereken mantığın bazı ilkeleri olduğundan bahseder. Bu ilkeler çelişmezlik ilkesi, özdeşlik ilkesi ve üçüncü halin olanaksızlığı ilkesidir. 1. X X'dir. 2. X X olmayan değildir. 3. X ya X'dir ya da X değildir. Aristo epistemoloji yani bilgiye nasıl ulaşılabilir, nasıl ulaşmamız gerekir üzerine çalışmalar da yapmış. Yine aynı dönemin, yaklaşık aynı dönemin ünlü filozoflarından bir başkası Sokrates de bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir diyor. Aslında mutlak doğru bilgiye ulaşılamayacağını söylüyor. Bir yandan da bilgili olmayı yüceltiyor. O insanlara bildiklerini sürekli sorgulatmaya çalışıyormuş. Sürekli onlara sorular sorarmış. Diyalektik ya da Sokrates yöntemi olarak da adlandırılan bu yöntemi kullanmak doğru bilgiye ulaşabilmek için çok önemli.

İnsanların sürekli sorgulamasını istiyor. Çünkü insan için öğrenme hiçbir zaman bitmiyor. E gerçekten de öyle değil mi? İnsan ömrü boyunca aslında bir öğrenci değil mi? Hadi teknik olarak öğrenci değiliz. Mezun olduk belki bir kısmımız ama hepimiz öğreniciyiz.

Bu sebeple aslında hiçbir zaman oldum diyemeyiz. Bu yanılgıya düşenler işte az önce de anlattığım gibi malumat fürüş olur. Her zaman her şeyi sorgulamak bizi bu durumdan kurtarır. Ben de şimdi bu duruma düşmemek adına konu hakkında söyleyeceklerim budur diyorum. Bu da bırakıyorum. Peki buradan ne öğrenebiliriz? Hiçbir zaman kesin bir yargıya varmamak ve söylenenler hakkında şüphe duymak çok önemli. Yapabileceğimiz en değerli çıkarım bence bu. Ve bunu yapmayanların önünde sonunda varacağı yer dipsiz bir cehalet kuyusu olacak. Bu cehalet sanıldığının aksine mutluluk filan getirmez. Bilgi çağında yaşıyoruz. Ve bu sebeple kolaylıkla toplumun dışında kalabiliriz. Yani öyle ezbere dedikleri gibi cehalet, mutluluk filan değil. O cümle başka bir şey ifade ediyor ayrıca. Bunu bir araştırmanızı öneririm. Şimdi de tartışma programında nispeten sessiz kalan uzmanımıza dönelim. Sahip olduğu tüm bilgileri ve kanıtları tüm sessizliğini bozarak 2 artı 2 5 eder mi tartışmasında ortaya koyacak olsa karşısındaki aslında çok az şey bildiğinin ve aslında kendisinin daha çok araştırma yapması gerektiğinin farkına varabilir.

Bu da sahip olduğu tüm özgüveni yerle bir ederek adeta bir dibe vurma hissi doğurur. Halbuki buna hiç gerek yok. Buradan kurtulmanın hatta hiç bu konuma düşmemenin çok kolay bir yolu var. Farkında olmak, aklımızı kullanmak, sorgulamak. Bakın mesela kendisi de ünlü bir septik yani şüpheci olan Fransız yazar düşünür. Michel de Montaigne denemeler kitabında bu konuyla ilgili şöyle diyor. Başkalarının bilgisiyle bilgin olsak bile ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz.

Bunu neden söylüyorum? Montaigne'in denemeler kitabını seslendirdiğim için değil daha önce. Bence bu hayattan edinebileceğimiz en önemli derslerden biri şu. Bildiğiniz şeyler hakkında şüphe duyun. Dedim ya bilgi çağında yaşıyoruz. Artık istediğimiz bilgiye saniyeler içinde ulaşabildiğimiz bir dönemdeyiz. Bir konuda söyleyeceğiniz herhangi bir yanlış bilgiyi saniyeler içinde düzeltebilirsiniz. Daha da kötüsü bir başkası sizin yanlışınızı düzeltebilir. Bir anda malumat furuş durumuna düşüverirsiniz. Aman diyeyim dikkat edin. Öyle bilmediğiniz konuları yüksek bir özgüvenle biliyormuş gibi anlatmayın. Her daim şüphe duyun. Araştırın. Okuyun. İzleyin. Dinleyin. Hiçbir zaman da ben oldum demeyin. Her zaman öğrenebileceğiniz şeyler olabilir. Ne demişler? Bilgi en büyük güçtür. Siz iyisi mi? Bu gücü edinmeye ve kullanmaya bakın. O zaman bu bölümde anlattığım şeylerin doğruluğunun peşine düşmekte.

Sizin sorumluluğunuzda. Hadi bakalım top sizde.

Künye
  • YazanOğulcan Ayan
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)