111 Hz ·Bölüm 64 ·27 Şubat 2023 ·29 dk ·3.336 kelime

Şehir Planlama ve Mimarinin Sunabileceği Çözümler

Bu bölüm, Kahramanmaraş merkezli yaşadığımız deprem sonrasında gerçekleştirdiğimiz Deprem Dayanışma YouTube Ortak Yayını'nın kesitlerinden derlenmiştir. Bölümün uzman konukları; şehir plancısı ve akademisyen Melih Birik, mimar Özgül Öztürk ve klinik psikolog Cevdet Acarsoy oldu. Kendileriyle mimari ile psikoloji arasındaki ilişkiyi, şehir planlama ve sürdürülebilir mimarinin sunabileceği çözümleri konuştuk. Umuyorum siz ve sevdikleriniz iyidir, iyi olacaktır... Hepinize en içten sevgilerimi ve sabır dileklerimi iletiyorum. Hepimize bir kez daha geçmiş olsun ve başımız sağ olsun.

0:00

Merhaba sevgili arkadaşlar, umuyorum siz ve sevdikleriniz iyidir, iyi olacaktır. Hepinize en içten sevgilerimi ve tabi ki sabır dileklerimi iletiyorum. Hepimize bir kez daha geçmiş olsun ve başımız sağ olsun. Belki haberdarsınız, belki de şimdi haberdar olacaksınız. 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremin hasarlarına ve kayıplarına bir nebze yarar ve dayanışma sağlamak amacıyla YouTube'da 30'u aşkın bilim, teknoloji, kültür, sanat kanalı bir araya gelerek 100 saat süren ortak bir destek yayını yaptık. Eğer ben denk gelmemiştim diyeniniz varsa da şu an hala bağış butonumuz aktif ve 100 saatlik yayının tekrarına YouTube sayfamdan kolayca erişebilirsiniz. Güncel olarak baktığımda bağış kampanyamızın neredeyse 650 bin dolar civarında olduğunu görüyorum. Yayınların tüm gelirleri ve yapacağınız bağışlar YouTube Giving özelliğiyle oluşturduğumuz ortak havuza, Turkish Philanthropy Fund aracılığıyla Ahbap, Açev, TOG, İhtiyaç Haritası ve TGEV gibi çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı bir şemsiye platformu olan AFET platformuna gidecek.

Bu yayını depremden etkilenilen tüm insanlara maddi ve manevi destek olabilmek için başlattık. Yayınlar boyunca gözlenen ihtiyaçlar ve yardım önerileri, yaşanılan problemlere bilim ve teknolojinin sunabildiği çözümler, psikolojik destek ve eğitim konusunda yapılabilecekleri aktardık ve elbette tüm dünyaya yayılmış olsak da yüreğimiz deprem bölgesinde mesajını iletmeye çalıştık. Uzun saatler boyunca konuştuğumuz çok değerli iletişimlerin olduğu bu destek yayınlarımızdan sevgili Podby Medya'daki ekip arkadaşlarımla bir kürasyon hazırlamaya karar verdik. Depremin üzerinden iki haftadan fazla bir süre geçti. Hepimiz hala büyük bir üzüntü içindeyiz. Bir daha böyle bir felaketi yaşamamak için neler yapabileceğimiz üzerine kafa yormamız, doğru tedbirleri almak adına birlikte çalışmamız gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz. Türkiye gibi üç aktif fay hattının üstünde bulunan bir ülkede yaşayan insanlar olarak şehir plancılığı çok önemli bir konu.

Bu podcast bölümünde daha önce YouTube'da YouTube yayıncılarıyla birlikte ortak olarak gerçekleştirdiğimiz 100 saatlik yayının 12 Şubat tarihinde bize katılan konuklarımızdan Melih Birik ve Özgül Öztürk'ün şehir tasarımı ve doğayla uyumlu mimari üzerine anlattıklarını derledik sizler için. Önce Melih Bey'le başlayalım. Kendisi bir şehir plancısı. Öte yandan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde akademisyenlik yapıyor ve kentsel tasarım disiplininde bir uzmanlığa sahip. Ben de şehir tasarımı olmasa da grafik tasarımı kökenli biri olarak konuyu kavramaya çalıştım, dinlemeye, öğrenmeye çalıştım. Bir yandan problemin kaynağını, bir yandan da çözümü olabilecek bu işi çok önemsiyorum. Konunun uzmanlarını yayınımıza davet ederek meselenin özünün ne olduğu ve nasıl çözümler üretilebileceği üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Şimdi daha fazla ben sözü uzatmayayım ve Melih Bey'e bir kulak verelim.

Şehir planlama dendiği zaman bir şehir plancısının bir şehri başından sonuna kadar planlayacağı, tasarlayacağı, bütün sosyal yapısıyla, binalarıyla, yollarıyla oturup çizeceği bir meslekmiş gibi algılanıyor en başta. Aslında bu böyle işlemiyor, böyle de değil. Bu ciddi bir ekip iş. Şehir plancısı bu aktörlerden bir tanesi. İşin içinde sosyolojiden tutun, mimarlığa, diğer bütün mühendislik alanlarında içinde barındıran ciddi kompleks bir süreç. Tasarım boyutu, tasarım işi bir nevi bunun ete kemiğe bürünmesine destek olan bir yan dalı. Tabii ki burada mekan bilgisi, mekanın biçimlendirilmesi, sizin biraz önce bahsettiğiniz gibi doğayla bu ilişki nasıl kurulabilirin tartışılması yine bu katkı sağlayacak bilim dallarından gelen bir süreç. Kentsel tasarım işi daha çok mimari ölçüye yakın çözümler üretmeye çabalıyor şehirde. Şimdi bu konu biz maalesef hep afetlerle tekrar karşılaşıyoruz gündeme geliyor ama çok uzun zamandır zaten çabalanan, ulaşılan ve çok örneği olan çalışmalarla da karşımıza çıkıyor.

Hatta yakın zamanda doğal temelli çözümler üzerinden kentlerin nasıl tekrar tasarlanabileceğini, biraz önce bahsettiğim bu ekiple birlikte nasıl biçimlendirilebileceğini dert edilen Birleşmiş Milletler bir ajan da yayınladı. Doğal temelli çözümler üzerinden mevcut kentleri nasıl yeniden rehabilite edebiliriz, nasıl yaşanılır hale getirebiliriz gibi bir süreçte işliyor bir yandan. Buradaki en sıkıntılı konu elimizde dev gibi şehirler var. Sıfırdan, en baştan olmayan bir arazi üzerinde yeni şehirler kurma şansımız çok kısıtlı oluyor. Öncelikle bu elimizdeki şehirleri nasıl tekrar doğayla ilişkilendireceğiz, tekrar nasıl yaşanılır hale getireceğiz, işte bunun çözümü oldukça zor, imkansız değil ama süreç alan, biraz önce bahsettiğim gibi bir kişinin değil, büyük bir ekibin uğraşısıyla gerçekleşmesi gereken bir süreç. Tasarım konusu gerçekten bunun belki de son adımı diyebileceğimiz yerde karşımıza çıkıyor.

Benim aklıma gelen şöyle bir şey var, ben dünkü yayınımda da bunu söyledim. Şimdi benim yaşadığım New York kentinin Manhattan bölgesi 1800'lü yıllarda tasarlanmış, baya böyle cetvelle hatta çizilmiş gibidir, haritadan bakılırsa da görülebilir. 2000 tane blok çizilmiş ve 1800'lerden bahsediyor, yaklaşık 200 yıl öncesinden söz ediyoruz. O zamanlar New York şimdiki algımızda olduğu gibi böyle çok büyük bir dünya kenti falan değil bu arada. Yeni dünya diyorlar hatta yani Amerika için öyle, Amerika da bugünkü bir süper güç falan değil. Ve New York'un o zamanki valisinin inisiyatifinde böyle bir tasarım yaptırmışlar. Bu tasarım benim okuduğum kadarıyla, ben bir şehir plancısı falan değilim ama, dünya tarihinde bir kentin kaderini belirleyecek derecede önemli bir kilometre taşı olarak gösteriliyor. Ben New York'la ilgili okuduğum kitap ve belgesellerde bunu çok gördüm. Diyorlar ki o zamanlar 1 milyonun altında nüfusuyla, hani geçmişi tarihi olmayan, Roma gibi bir kent değil çünkü.

İstanbul gibi bir kent değil, binlerce yıllık geçmişi olan bir yer değil. Böyle neredeyse bataklık diyebileceğimiz bir yerde yeni kurulmakta olan bir göçmen yeri. Fakat böylesine düzgün bir planlamayla, çünkü orada 1 milyonun altında olmasına rağmen nüfusu, 10 milyonun üstüne göre bir planlama yapılmış. Ve 2000 blok her şeyle böyle yürüme şeyi düşünülerek, efendim ileride teknoloji gelişince toplu taşıma sistemleri falan düşünülerek planlanmış. Şimdi planlanma işin bir kısmı. Türkiye'de de planlamalar yapılıyor. Mevzuatımız bu konuda da dünya standartlarında diye biliyorum ben. Fakat bence işin asıl başarısı şu New York tarafı için söylüyorum. O kararın arkasında 200 yıldır duruyorlar. Yani burada da işte birçok parti yönetici, siyasetçi geliyor, gidiyor vesaire oluyor ama o plan orada duruyor. O plana kimse değiştirmiyor, müdahale etmiyor. Yani orada aynı şekilde şu anda yaşayan bir şehir, o yüzden 24 saat yaşayan bir şehir olarak da şey yapılır.

Şimdi 200 yıl boyunca, bu arada iyi bir tasarım olup olmadığından da kuşkuluyum. Yani hani burada övüyor gibi gözüktüm ama belki şimdi Melih Bey de gülüyor. Hani böyle cetvelle çizilmiş gibi, hatta haritadan bakınca böyle bir park var, Central Park. Dikdörtgen bir park böyle şey gibi ortada pul yapıştırılmış gibi duruyor ağaçlar. Onu yapmışlar. İyi kötü, derme çatma. Ama istikrar bence burada çok önemli. Yani 200 yıl boyunca kimler gelmiş, kimler geçmiş. Tamam ben katılıyorum. İşte bu plan dediğimiz süreç aslında işte belli bir adımda yapılan, sonra bittiği zaman yenisi yapılan bir şey değil. Sürekliliği olan, devamlı edilen, kontrol edilen, yaşayan bir şey. Şehir planı. Şehir planını yaşatması gereken de zaten biraz önce bahsettiğim bu ekip. Bu ekibin içinde yerel yönetim, politik süreçler, politikalar, kararlar hepsi bir arada bir paket olarak devam ediyor. Ama bunun teknik bir konu olduğunu, değişmeyen kurallar ama adapte edilecek, çağdaşlaştırılacak kurallarla birlikte süre gelen bir uygulama olacağının bilincinde olmamız gerekiyor.

Bizde maalesef işte bunlar biraz zor idrak ediliyor. Hele kent toprağı ranta dönüştürüldüğü zaman, rant üzerinden çalışır hale geldiği zaman bahsettiğiniz bir sürü değeri kaybetmeye başlıyoruz. Kimliği de kaybetmeye başlıyoruz. Kentlerin kimliklerini de kaybetmeye başlıyoruz. Müdahaleler öyle bir hale geliyor ki işte yaşadığımız şehirlerin herhangi bir sokaktan yürürken hangi şehrin hangi şehir olduğunu anlamakta bile güçlük çekiyoruz. Yani bir İstanbul'daki bir sokakla Malatya'da yürüdüğünüz bir sokak bazen hiçbir farkı kalmıyor birbirinden aynı. Tipik uygulamalar, standart uygulamalar, yere özgü olmayan uygulamalar bu hale getirebiliyor. Bahsettiğiniz ne yoktaki uygulama gibi uygulamalar evet işlevsel uygulamalar, işlev üzerinden mekanı biçimlendiren uygulamalar işte modern dönemin getirdiği uygulamalar tartışılır, eleştirilir ayrı konu. Ama esas arkasında yatan sizin dediğiniz gibi bir sistemin var olması ve bu sistemin işletiliyor olması.

İşte bizim tasarıma inip işin hakikaten estetik veya biçimsel detaylarını konuşmak hep istiyoruz. Ama hep bu sistemin işleyişinde takıldığımız için oralara gelme fırsatı bile bulamıyoruz şu an. Dün Hatay'dan kendisi de Hataylı olan Mert Fırat katıldı yayınımıza ve çok güzel bir şey söyledi. Dedi ki benim küçük çocukluğumun içtiği sokakları falan tanıyamaz hale geldim ben. Evet. Bu bir bellek kaybıdır. Biraz önce dediniz ya kentler ve sokaklar sadece bir tasarım gibi deyip geçmemek lazım. Bunlar bizim inşa ettiğimiz o zihin saraylarımızın çocukluğumuzun hatıraları aynı zamanda. Ve biz mesela birçok şimdi izleyicimiz de katılacaktır. Bazı hayatlarındaki önemli noktaları hiç unutamaz insanlar. Böyle bir screenshot gibi alır adeta ve aldığı mekan o anki, o sokak, o evde, o resmin bir parçasıdır. Dolayısıyla bunların kendine özgü hem bulunduğu coğrafya hem içinde taşıdığı topluluklar, onların kattığı şeyler önce bir kentin kimliğini sonra da o kentte yaşayan insanların kültürünü yaratır.

Ve o yüzden zaten hani işte ben İstanbulluyum, İstanbul beyefendisi falan gibi tabirler vardır. Eskiden şey yapılmış. Bu çünkü bir şey ifade ediyordu eskiden. Şimdi biraz belki bu çok uzun bir tartışma. Hani işin içinde globalizasyon falan gibi birçok kavram da var evlette ama tasarım boyutuna baktığımızda o kenti tasarlarken mesela işte kent mobilyalarından söz ediliyor oraya kadar. Bir kentin simge anıt bina deniyor herhalde değil mi? Yanlış bilmiyorsam. Anıt binalarından söz ediliyor. Bunlarla anıyoruz, onlarla simgeleştiriyoruz, avatarlaştırıyoruz, ikonik hale getiriyoruz kentini. Bravo, evet kesinlikle. Tabi burada öyle bir hale geliyor ki konu. Bir mimarın ya da şimdi süperstar mimarlar dediğimiz daha da meşhur olan mimarlarımızın yaptığı yapılar üzerinden değil de biz kente ne kadar dahil olup, kente ne kadar katkı sağlayabilirsek onlar üzerinden de kenti hatırlar, düşünür, tanımlar hatta sahiplenir olmaya başlıyoruz.

İş doğa ve kentten biraz daha kent ve kimliğe doğru gitti ama sanki hakikaten çok da ihtiyaç duyuluyor bu konuya. Birbirinden de çok da ayırmamak da gerekiyor. Geçenlerde öğrencilerimle konuşurken aklıma bir örnek geldi. Onu hatırlattım. 90'lar benim çocukluğum değil ama yine de zevkle seyrettiğim bir çizgi film vardı. Hey Arnold. Hey Arnold'da Amerikan futboluna benzeyen kafasının şekli bir kahraman var. Galiba New York'ta yaşıyor. Arka mahallelerde çocuklar sokakta koşturuyorlar. Sokakta sürekli oyun oynanıyor. Hatta boş arsalara bir takım uygulamalar yapıyorlar. Bir gün park yapmaya karar veriyorlar ve kendi parklarını inşa ediyorlar. İşte sokağın üstünde bir şeyler çiziliyor, yapılıyor. Aslına bakarsanız sokağın, mahallenin, kentin sahiplenilmesi, kimliklendirilmesi, sizin biraz önce söylediğiniz anı mekanlarının oluşturulması. Böylelikle o mekanın sadece fiziksel yapısı değil, o fiziksel mekanla birlikte ona yüklediğiniz anlamın da kalıcı hale gelmesi mümkün oluyor.

Hey Arnold basit bir çizgi filmdi ama neredeyse şehircilik etiği ya da kentsel katılım diye bizim uzun zamandır bahsedip katılımın kent için ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaya çalıştığımız o söylemin neredeyse öğretisi gibiydi Hey Arnold. Bu değeri zaten kente yüklediğimiz zaman kenti doğayla da barıştırıyoruz. İnsanla da barıştırıyoruz. Ve hatta şunu da anlıyoruz, biz hep insan için kenti biçimlendirme çabasını güderken, işte bu farkındalığa vardığımız zaman aslında yaşadığımız mekandan sadece insan için değil, doğa hakkı içinde, tüm canlı ve cansız varlıklar içinde bir mekan olduğunun farkına varıyoruz. İşte o zaman kent hem kimlikleniyor, hem doğayla barışıyor, hem yaşanılabilir bir mekan haline dönüşüyor. Farklı bir şey oluyor şu anda hissettiğimiz kentin dışında bir anlam kazanıyor. Evet şehirler bizim, biz de şehirlerin kimliğini belirliyoruz. Bu açıdan doğayla uyumlu mimari tasarımlar üretmekten, şehirlerin dokusunu korumaya kadar pek çok sorumluluğumuz var.

Bu noktada doğayla barışık, sürdürülebilir mimari alanında birçok çalışma yürütmüş ve bu alanda çalışmalarına devam etmekte olan Özgül Öztürk'le bu konuları masaya yatırdık. Kendisi başka türlü bir mimariyenin nasıl mümkün olabileceği sorusuyla yola çıkmış ve doğayla uyumlu tasarımlar üstüne bazı projeler geliştirmiş. Hatta bu projelerden bir kısmı dünya çapında ödüller de kazanmış. Benim de çok ilgimi çektiği için hemen kendisine sordum. Nedir bu doğayla uyumlu tasarım diye? Şimdi bunun cevabını Özgül Hanım'dan dinleyelim. Aslında şu anda bunu böyle tanımlıyoruz ama binlerce yıldır, yüzlerce yıldır ve binlerce yıldır buraya kadar gelen bir bilgi, kadim bilgi var. Ve son 50 yıldır, 70 yıldır üzerine gelişen beton lobisi ya da farklı tür hızlı çalışmalar ile bunlar unutuldu. Bu böyle şimdi konuşulduğunda yeni keşfedilmiş bir şey değil aslında. Tamamen yaşam alanlarımız doğaya uyumluydu. Sürdürülebilirlik bahsedilmeden zaten o şekildeydi.

Yerel'in yerindeki doğanın verdiği, iklimin verdiği malzemeye göre malzemelerin kullanılmasıyla yapı yapmak. Doğanın yönüne göre ışığı, ısıyı kullanarak yapı yapmak. Ekstra yani kuzeye kocaman bütün cam cepheyi açmamak gibi mesela. Işığın nereden geldiğini iyi gözlemleyerek o yöne cepheyi açtığımızda içeride enerjiyi daha az harcamak. Ve tekrar doğaya geri dönebilen malzemelerle de yapabilmek. Aslında bunların hepsi toplamında var olan şeylerdi de bugünün bilgisini ve aklını katarak bu nasıl olabilir dendiğinde ütopik gibi kaldı. Sanki böyle son 20 yıldır ama çok da hızlı bir şekilde bu konu doğaya uyumlu mimarlık ile ilerliyor açıkçası dünyada da. Ben dün de sormuştum bu biraz garip bir soru olabilir belki ama şeyi takip edebildiniz mi bilmiyorum. Şimdi ben dünyadaki ilginç tasarımlı binaları da bir yandan takip etmeye çalışıyorum. Bu Sudi Arabistan'da yapımına başlanan bir kent var. Çizgi kent diye geçiyor.

Şimdi doğaya uygun tasarımda teknoloji ve bilimin gelişmelerini de hesaba katarak benim bu konuda herhangi bir ön yargım veya şeyim yok. O yüzden bunu açık yüreklilikle soruyorum. Doğaya uygun tasarım sadece böyle bir doğaya uygun tasarım deyince benim aklıma hemen bir ağaç ev vesaire gibi şeyler geliyor. Ama acaba böyle yenilikçi, inovatif gösterilen, gözüken çizgi kent gibi tasarımlar da buna dahil edilebilir mi? Şöyle hani çizgi kent özelinde demeden hani o da böyle çok çizgi şeklinde hakikaten ama şuna çok katılıyorum. Ben de aynı görüşteyim. Bugünün aklını, bugünün teknolojisini geleceği tasarlamak için kullanmalıyız. Çünkü bugün de yaşayan insanların ihtiyaçları değişti. Gelecek için de değişiyor. Biz doğaya uyumlu derken bundan 100 yıl önce yaşayan insanların yaşadığı gibi evde olamayız artık. O insanlar doğanın işçisi gibi de çalışıyorlardı. Ve daha kalabalık aileler, anneaneli, babaaneli, eltili, gelinli hepsi bir aradayken herkes bedeniyle de o yapının bakımı için ritüel şeklinde herkes bu vakti ayıran ve bu beceriye haiz insanlardı.

Biz bedenden çok akılla çalışan bir nesiliz şu an. Hep beynimizle iş gücümüzü ortaya koyuyoruz. Çok daha hızlı bir yaşam içerisindeyiz. O yüzden ihtiyaçlar değişti. Ama şunu çok önemsiyorum. O yüzyıllardır gelen bu bilgiyi alarak, damıtarak, ona teknolojiyi katarak ne yapılabilir konusu çok önemli. Yani burada daha minimal mekanlarda, daha az enerji harcayan mekanlarla, malzemelerle, yapı teknikleriyle kesinlikle teknolojiyi katmalıyız. Tamam, buna hiç karşı değilim. Yani burada herhalde binaların şeklinden çok, direkt çünkü o dikkatimizi çekiyor, ilkeleri önde tutmak gerekiyor değil mi? Mesela sürdürülebilirlik ilkesi gibi. Mümkün olduğu kadar kendi kendine yetebilen, kendi kendini döndürebilen. Bu sadece bu arada ekonomik anlamda içinde yaşayan insanlara, ailelere katkı sağlamıyor. Aynı zamanda içinde yaşadığımız belki en büyük ev diyebiliriz değil mi? Gezegenimizin de sağlıklı bir şekilde sürdürülebilir olmasına yol açıyor.

Dolayısıyla... Kesinlikle. Çok doğru bir şey söylediniz. Tam da öyle yani içinde bulunduğumuz yuvamız dünyamıza pozitif his bırakmak için yapacağımız yapılar çok büyük, negatif anlamda dünyada ayak izi bırakıyor. Yani küresel enerji tüketiminin yüzde kırkı bu beşikten beşiğe bakıldığında inşaat sektörü. Oradaki lojistik için harcanan malzemelerin dünyanın bir ucundan öbür tarafa gelmesi için o işte atıyorum çimento sektöründeki üretimdeki harcanan enerji. 1200 derece ile ısıtılarak harcanan bir takım malzemeler. Şimdi artık lineer bir ekonomi de yok. Döngüsel ekonomi dediğimiz kısımda dünyadaki döngüsellik sadece yüzde yedilere düşmüş durumda. Bunu inşaat sektöründe de illa her şeyi sıfırdan yapmak zorunda da değiliz. Bu kadar iyi ya da kötü yapılmış yapılar var. Artık bunların hepsini de yıkalım, hepsini de doğal diyelim yapalım diye bir şey de akıllı ve mantıklı bir şey değil. Yeniden sıfırdan yapıyorsak evet doğayı ve sürdürülebilirlik kriterlerini tamamen dikkate alalım.

Ama bu kadar bilirsizce yapılmış, şuursuzca bir sürü yapılar varken onları en iyi şekilde, en konforlu, enerji verimli ne yapabiliriz? Bu da çok önemli çünkü aşırı yapısı da o var maalesef. Bu noktada Cevdet Acarsoy yayınımıza tekrar dahil oldu ve mimarinin insan psikolojisi üstündeki etkisine değindi. Şehir plancılığı ve mimariden bahsederken bu alanların psikolojiyle bağlantısı ilk etapta tabii aklımıza gelmiyor. Fakat aslında fiziksel sağlıkla mental sağlığın birbirinden ayrılamayacağını ve yaşadığımız yerin bizim sağlığımızı her anlamda etkilediğini de unutmamamız gerekiyor. İşte Cevdet Acarsoy konuya buradan yaklaştı. Şimdi gelin bir de onun sözlerine kulak verelim. Aslında mimarinin psikolojimize etkisiyle ilgili herkes kendi alanına çekiyor ya her zaman olduğu gibi ben de oraya çekeyim. Çevresel psikoloji diye koskoca bir alan var aslında. Psikolojinin 56 alanından, 56 küsur alt alanından biri.

Benim onun dikkatimi çekmiştir. Böyle belgesellerde vesaire. Yani çok basit değişikliklerin o ortamın hissiyatında büyük farklar yarattığını, işte gün ışığını kullanmak. En son mesela Sagrada Familia katedralini ziyaret etme şansına erişmiştim. Yani oradaki düşünce, arkasındaki felsefe okey, tamam. Onlar çok güzel. Çok kısa ben bir bilgiyi verelim. Buyurun hocam. An ya da, sen ver istersen. Daha bitirilmemiş bir katedral bu. Tabii tabii tabii. Evet ha. Ben tabii şey, Anthony Gaudi'nin daha bitirilmemiş Barcelona'daki katedrali organik yapılara benziyor, doğadan ilham alıyor Gaudi için. Oranın içindeki felsefe vesaire müthiş, sanat müthiş ama ben yarattığı hissiyat açısından, verdiği hissiyat açısından içeride, hani o böyle bir mabetteki his yerine ormandaki gibi his yaratıyor. Buna çalışmışlar zaten ve mesela camların renkleri bir tarafı doğu tarafı, bir tarafı batı tarafı olduğu için camların renkleriyle, o renk sıcaklığıyla bunu vermişler.

Müthiş bir şey, mimari ben herhalde psikolog olmasam mimari okurdum diye düşünüyorum, çok severim. Çok değerli bir noktaya değindiniz Ceydet Bey. Yani mimar olarak da çok sorumluyuz. O mekanların insan üzerindeki psikolojik, fizyolojik, sağlık açısından bir sürü etkisi var. Yani hani otomatik böyle yapılan binalar, konserve kutusu gibi hepsinde aynı şekliyle yönüne dikkat edilmeden bir vaziyet planına, bir araziye konulduğunda o suni bir yaşam alanı. Ama gerçek şu ki o yapının sağlıklılığı, nefes alması, içerideki nem dengesi, bunların işte görünmeyen ciğerlerimizi her nefes aldığımızda giren mikro minicik partiküller var. Yani iç hava kalitesi dediğimiz şey çok kıymetli. Nefes almıyorsa bina, şu anki menşit binalar, işte cildimizin üzerine böyle naylonla dolamışsınız da içeride kapatmışsınız gibi düşünün. Bir camı açmakla içerideki kirli hava dışarı vakumla çekilir gibi gitmiyor. Ama yapı nefes alan bir yapı olsa o zaten dengeli nefes almayla insan sağlığı da çok değerli bir şekilde onarılıyor.

Ama çok fazla astım, rutubet, küf vs. bunlar yapıdan ya da tamamen renk bile mekan içerisindeki bulunduğu kuzey tarafına doğru küçük cephelerin pencere açılması. Ama güney ve doğudan alınan ışıkla insanların o ferahlığa doğru bakması bunların her biri çok kıymetli. Şimdi bana iletilen notlar oluyor eşim tarafından arkada. Elazığ'da doğal malzemeden evler yapılmış galiba depremden önce ve sonra etkilenmemiş diye bir not geldi. O konuda da kısaca bir bilgi verdikten sonra ben size teşekkür edeceğim. Tabii evler değil de bir projeydi. Sürdürülebilir kalkınma dalında bir ödül sonrası. Onu orada uygulama için 2019'un Temmuz ayında gittim. Aralık'ta teslim edip topraktan yerelin yöredeki 10 kilometre çap içerisindeki kirli toprağını bu konuda da 102 yaşına vefat eden bir hocamın aşağı yukarı 10 yıla yakın gönüllüsüydüm. Onun 40 yıl önce icat ettiği bir toprak yapım tekniği var. Kerpiç değil, alker diye bir teknik daha günümüzün modern kerpiç uygulaması gibi.

İTÜ'de TÜBİTAK projesi olarak yapılmış. Tüm analizleri yapılmış. O malzemeyi yerelden bularak sadece kireç ve alçı ve su katarak yerinde pişirmeden, hiç enerji harcamadan topraklayarak uyguladığımız bir toprak yapı oldu. 45-50 santim duvar kalınlığında nefes alan yazın dışarısı cayır cayır sıcaktan yansa da duvar termos gibi ısı içerisinde toplayıp akşam sıcaklık veriyor. Akşamdan sabaha soğuyan duvar gündüz serinlik veriyor. Hiçbir klima da kullanılmadı. Çatısı yeşil çatı yapıldı. Hem orada bir izolasyon etkisi oldu. Yağmur suyu toplanıp depolanıp klozetlerin rezervuarına geri kullanıp geri kazanabildiğimiz bir yapı oldu. Güneş paneli koyamadık ama altyapı olarak güneş paneli de koyulsa oradaki elektrik ihtiyacı da karşılanacak bir yapıydı. Bu tam depremden bir ay önce teslim edip ben oradan çıktım. Bir ay sonra Elazığ depremi gerçekleşti. Çok şükür sağlam bir şekilde orada ayakta halen daha.

Yani tekniğine uygun, prosedürlerine uygun yapılan her yapı depreme uygun. Bunun çelik de olması, beton da olması tekniğine uygun değilse hiçbir güven vermez. Yani toprak yapılar yıkıldı, beton güvenilir diye bir şey. Teknikle, uygulanmayla, etikle, adil duyguyla da alakalı bu uygulamaların her biri. Bu uygulamaların her biri teknikle, uygulamayla, etikle, adil duyguyla alakalı diyor Özgür Öztürk. Çok önemli bir noktaya bir kez daha vurgu yapıyor. İşte buradan hareketle doğru teknikleri doğru şekillerde uygulayarak ve tabii ki bir etik ve adalet duygusu çerçevesinde şu anda büyük oranda yıkılmış olan şehirlerimizi onarabiliriz. Şehirlerini terk etmek zorunda kalan insanlarımıza umut olabiliriz. Bununla birlikte yine uzmanların yönlendirmesiyle aktif fay hattı üstünde olduğunu bildiğimiz diğer bölgelerimiz için de bu uygulamaların hayati önem taşıdığının altını çizmem gerekiyor. Teknolojinin faydalı bir şekilde kullanıldığı, doğayla barışık şekilde tasarlanan, sürdürülebilir mimari tasarımlarıyla istikrarlı şehir plancılığının birleştiği noktada birçok felaketle başa çıkılabileceğini düşünüyorum.

Her zaman olduğu gibi gerek deprem nedeniyle bir araya geldiğimiz ve bir dayanışma örneği göstermek için 100 saat kesintisiz ortak yayın yaptığımız yayıncı arkadaşlarıma ve bu sırada bizi yalnız bırakmayan konuklarımıza teşekkür ediyorum. Bu konuştuklarımız ortak canlı yayınımızın 6. bölümünden yaptığımız bir derlemeydi. Tamamını izlemek isterseniz YouTube kanalımdan rahatlıkla erişebilirsiniz. Tekrar hepimize geçmiş olsun, başımız sağ olsun. Birlikte iyileştiğimiz çok daha güzel günlerde tekrar görüşmek dileğiyle.

Bölüm 6 Voyager Plakları: Dünyadan Kozmosa Bir Mesaj Bu bölüme git →