
Odysseus’un Kars’taki Kahvehanede Ne İşi Var?
Kars’taki bir aşıkla Antik Yunan’daki Homeros’u arasında ne gibi bir bağ var? Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı? Homeros tek bir kişi miydi, yoksa bir gelenek mi? Ses nasıl bazen yazıdan daha kalıcı olabiliyor? Michael Wood’un 1985 yapımı “In Search of the Trojan War” belgeselinden ilhamla Homeros ve Köroğlu’nun izini sürüyoruz.
Geliyorlar şimdi. Şşş.
Kamera seslerini duyuyorsunuz değil mi? Köşede oturan bir adam da var.
Buradaki insanlara pek benzemiyor.
Elinde kamerasıyla bizi çekiyor. Adı Michael Wood. BBC'den bir tarihçi kendisi. Binlerce kilometre öteden, ta İngiltere'den kalkmış, buralara kadar gelmiş. Peki amacı ne biliyor musunuz? Troya savaşının gerçekliğini araştırmak. Homeros'un izini sürmek.
Homeros'un. İnsan düşünmeden edemiyor değil mi? Antik Yunan Destan, Ulusiya'nın peşindeki bir belgeselci. Neden Çanakkale'de ya da işte Ege'deki adalarda falan değil de ta Kars'taki bir kahvehanede dumandan gözleri yaşararak böyle bir aşığı dinler ki? Çünkü mesele sadece mekandan ibaret değil arkadaşlar. Aynı zamanda hafızayla ilgili. İnsanlığın hikayelerini nesillerce diri tutan en güçlü şey ritimlerdi, kafiyeli cümlelerdi bir zamanlar. Sözlü gelenek de deniyor ya buna. İşte Wood'un Kars'ta fark ettiği şey tam olarak bu. Bir toplumun tarihini, inançlarını, kültürünü yazmadan sadece sesli olarak kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarabilmesi. Mesela şiir okumak denmezdi binlerce yıl boyunca. Şiir söylenirdi hep. Türkü gibi yakılırdı. Bu şiir derlemelerinden biri Köroğlu Destanı, bir diğeri de Odysseus. Ve her ikisi de böyle akışkan bir şekilde kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılar. M.Ö. 8. yüzyılda Ege kıyılarında Homeros Lir çalarak nasıl anlattıysa hikayelerini, Köroğlu Destanı da aşıkların bağlamaları eşliğinde ta bugünlere kadar geldi.
Benzer coğrafyaların böyle farklı farklı frekansları diyebilir miyiz bu ikisine acaba? Bence diyebiliriz. E tabi Christopher Nolan'ın 250 milyon dolarlık dev bütçeli Odysseus filminden de bahsetmemek olmaz. Birçok uyarlamanın yanına böylece bir yenisi bir sonuncusu daha eklenmiş oldu. Konuşmaktan sıkıldınız mı bilmiyorum ama ben bu destanın etkisinden hala çıkamıyorum. Çünkü öyle hani devasa bütçelerde gözüm yok. IMAX falan da teknolojik olarak çok ilgimi çekse de o da bir yana. İşin özünde hep aynı arayış var. İnsani bir arayış.
Bu iki akışkan anlatının sadece yöntemi ya da formu değil içeriği de bir takım ortaklıklar taşıyor. Evine dönmek için 10 yıl boyunca denizlerde binbir türlü belayla, engellerle, canavarlarla filan boğuşan İthaki kralı Odysseus ve Çamlıbel'deki Köroğlu birbirlerine sandığımızdan daha fazla benziyorlar aslında. Peki bu iki kahraman neden ve nasıl benzeşiyorlar böyle? Bu benzerliğin arkasındaki şey mesela hafıza nereden geliyor? Ve asıl soru ses yazıdan nasıl daha kalıcı olabiliyor?
Hikaye bu duman altı kahvehaneye sığmayacak kadar büyük bir hikaye anlayacağınız. Eee çaylarımız da geldi zaten. Şimdi bunları alalım ve doğruca stüdyomuzda Odysseus'un Kars'ta ne aradığını sakince konuşalım birlikte.
Akademisyen Michael Wood'un In Search of the Trojan War belgeselinden bahsediyorduk. Yine bir başka akademisyen Işıl Acehan'ın bir yazısı hatırlattı bana bu belgeseli. BBC için 1985 yılında çekilmiş. 6 bölümlük bir belgesel serisi bu ve orada işte bunu yapan Wood aslında tarihin en eski ve en büyük bilmeceleri diyebileceğimiz bir şeyin peşine düşüyor. Troya savaşının peşine bilmece kısmı da onun gerçekten olup olmadığı. Yaşandı mı Troya savaşı?
Yaşandı ya da yaşanmadı diyelim. Ama bir şekilde binlerce mısralık bir savaş ve dönüş destanı. Hani İlyada'yı da katalım işin içine. İlyada ve Odysseus unutulmadan kuşaktan kuşağa nasıl aktarılabildi? Şimdi bunun çok fazla detayına girmeden önce destanın neler anlattığına dair hafızalarımızı bir tazeleyelim. Kafalar karışmasın. Zaten spoiler da sayılmaz herhalde bu binlerce yıllık hikayeyi anlatmak ama ben yine de uyarmış olayım tabii. Çok eğer duymamışsanız hiç spoiler uyarısını da yapmış olayım. Hikayemiz Troya prensi Paris'in Sparta kraliçesi Helen'i kaçırmasıyla ya da işte Helen'in aşkı uğruna onunla kaçmasıyla başlıyor. Bunu bir gurur meselesi yapan Yunan kralları Agamemnon liderliğinde birleşiyorlar. Büyük bir donanma yapıyorlar kendilerine ve Çanakkale kıyılarına kadar gelip dayanıyorlar. İşte Akilius ya da bizdeki Aşil ve Hector gibi bir takım efsanevi kahramanların çarpıştığı 10 yıl süren çok kanlı bir kuşatma başlıyor.
Ve bu savaş Odysseus'un o kurnaz akıl oyunu ile yani o meşhur tahta at hilesiyle sona eriyor. Yunanlar yıllarca Troya'nın surlarını aşamayınca böyle pes etmiş gibi yapıp sahilden çekiliyorlar. Geride de o tanrılara adak olarak işte ahşap atı bırakıyorlar. Troyalılar işte savaş kazandıklarını düşünüp böyle sevinçle bu atı zafer ganimeti olarak surlarının içine alıyorlar. Şehrin kalbine getirip bırakıyorlar. Ve gece vakti atın içine gizlenmiş olan o askerler çıkıp şehri yine kanlı bir şekilde fethediyorlar.
İşte bu meşhur tahta at hilesi Homeros'un iki kitap dedik ya İlyada destanında hiç geçmiyor. İlyada Hector'un cenazesiyle işte savaş henüz devam ederken bitiyor. Tahta at hikayesini biz ve Troya'nın düşmesini yani son geceyi Odysseus'un destanında öğreniyoruz. Onu da böyle duyuyoruz aslında sadece.
Yani Odysseus'un de karakterin savaştan sonra on sene boyunca eve dönme daha doğrusu dönememe bir türlü dönememe hikayesini anlatıyor bize. Ve işte bu hileyi kurgulayan kişi yani Odysseus da o dönem çizilen kahraman profillerinden biraz farklı biri. Akilius gibi kas gücüyle öfkesiyle savaşan bir yarı tanrı değil sonuçta. Antik Yunanca'da onun için politropos tanımı kullanılıyor. Yani çok hileli ve her koşula uyum sağlayan zeki kurnaz bir insan deniyor kendisine.
Bu destanın ana fikrine gelecek olursak eğer böyle farklı çıkarımlar yapılıyor.
İşte bir insanın kibri yüzünden cezalandırılması diyen de var. Ya da işte bir savaşın güçle değil de zeka ile kazanılması. Ya da bir savaşın neden asla kazanılamayacağı gibi gibi yorumlar yapılabiliyor. Biz Troya'ya geri dönecek olursak Asya ile Avrupa'nın kesişti işte Boğaz'ın tam kıyısında yani Çanakkale'de bir yer burası. Ve Michael Wood'un arayışındaki ilk durakta zaten orasıydı aslında belgeselde ama O dönemde Troya öyle kocaman bir antik bir kent falan değil. Yörede yaşayan köylülerin işte Hisarlık dediği yani içinde eski bir kale barındırdığını bildikleri bir tepe.
Bugün Troya antik kenti adıyla biliyoruz biz o tepeyi ve 19. yüzyıldan itibaren onu kazmaya başlayan arkeologlar toprağın altında sadece bir şehir değil üst üste binmiş tam 9 tane farklı medeniyet katmanı buldular.
Maalesef burada tarihi bir hata da yapılıyor. 1860'larda Hisarlığı ilk kez fark eden İngiliz diplomat ve arkeolog Frank Calvert'tı. Ama hikayeyi bir Hollywood filmine çeviren 1870 yılında elinde Homeros'un İlyada destanı ile Çanakkale'ye gelen Alman tüccar Heinrich Schliemann oldu. O bir arkeolog değil. Destanlara böyle takmış zengin bir iş insanı.
1871 yılında Osmanlı Devleti'nden izin alıyor. Hisarlıkta büyük kazılara başlıyor. Ve amacı da işte Homeros'un anlattığı o görkemli Troya'yı bulmak. Ama o kadar sabırsız biriymiş ki kendisi. İşte bilinçsizce kullandıkları dinamitlerle, açtıkları hendeklerle oradaki arkeolojik kalıltılara çok büyük zarar vermişler.
Hatta bugün böyle arkeoloji dünyasının utancı diye nitelendirebileceğimiz öyle anılan o oyu hala Schliemann Yarması deniyor. Yani öyle kritik bir tahribat yapılmış ki bu literatüre bile geçmiş.
Hatta bulduğu birkaç kalıntıyı böyle Osmanlı'dan gizlice İngiltere'ye kaçırdığı da söyleniyor.
Bu arada ilk Tunç çağından kalan kalıntılardan bahsediyoruz arkadaşlar. Troya'yı bulmaya çalışırken daha eski kalıntılara bile zarar verilmiş. M.Ö. 3000 yılına kadar dayanıyor. Yaklaşık işte 5000 sene önceden kalan bir tarih. Her şeye rağmen bu Troya antik kenti insanlık tarihine ışık tutuyor tabii. UNESCO Dünya Miras Lisesi'ne 1998 yılında da alınmış bir bölge burası. İşte o adamdan sonra arkeologlar sur, yangın izleri, okuçları falan gibi bir takım kalıntıları bulunca o topraklarda bir savaşın yapıldığına karar veriyorlar. Prof. Dr. Rüstem Aslan BBC Türkçe'ye verdiği bir röportajında şöyle diyor. Eski çağ tarihçilerine göre Troya savaşının gerçekliği konusunda hiçbir kuşku yok.
Kendisi 2013 yılından beri Troya kazı başkanlığını yürüten bir akademisyen. Ve aynı zamanda bir arkeolog fakat hala genel kanı Troya savaşından emin olunmasa da o bölgede büyük bir çatışma yaşandığı yönünde.
İşte tanrıların savaşa müdahale etmesi ya da o devasa Truva atı gibi olaylar edebi ve mitolojik bir anlatıdan ibaret görülüyor hala. Gerçekliği hala tam kanıtlanamadı yani. Tanrıların müdahalesi zaten büyük bir ihtimalle hiçbir zaman kanıtlanmayacak da. Ama işte savaş bittiğinde Odysseus'un o 10 yıllık çileli dönüş yolculuğu başlıyor. Ama dikkat edin. Odysseus için asıl felaket öyle tek gözlü dev Polipemus'un mağarasına hapsolduklarında başlamaya başlıyor. Bu Polipemus deniz tanrısı Poseidon'un oğlu çünkü. alnının ortasında o dev tek bir gözü bulunan adasında insan etiyle beslenen en güçlü ve en vahşi siklop. Tek gözlü bir dev.
Odysseus'un adamlarını canlı canlı yemeye başladığında o mağaradan kas gücüyle çıkamayacaklarını anlıyor Odysseus. Yine o kıvrak zekasını devreye sokuyor. Yanlarında getirdikleri böyle sert bir şarap var. Onunla devi sarhoş ediyor. Ve dev sızmadan önce adını sorduğunda ona yakışığı bir cevap veriyor. Diyor ki, Otis, Antik Yunanca'da kimse ya da hiç kimse demek. Ben hiç kimseyim diyor yani. Çok manidar bir isim bence. O ona takılan lakapları tamamlayan bir isim. Neyse o dev sert şarabı içip de sızıp kaldığında tahta bir kazıkla o Polipemus'un tek gözünü kör ediyor. Ve can acısıyla tabii kükürüyor dev. Ona ne olduğunu sorduklarında hiç kimse diye yanıt verdiği için tanrıların azabı diye yorumlanıyor acısı.
Antik Yunanca'da kimse demenin alternatif bir yolu daha var bu arada. Metis, kurnazlık, akıl, kıvrak zeka, strateji demek. Hatırladınız mı? Odisius'un en belirgin lakabı da zaten buydu. Metis sahibi olmasıydı yani. Her aslında Homeros destandaki bu kelime oyununu işaret ediyor bize. Hani göz kırpıyor diyelim.
Bu konu filmden sonra da çok konuşuldu bu arada. Filmi izleyenler anlayacaktır. Bu kısımla ilgili bir boşluk var orada akışta. Neredeyse konumuza dönelim biz.
Dede Korkut'ta da çok benzer bir hikaye var. Şimdi Dede Korkut kulağa sıkıcı gelebilir. Okullarda çok üstün körü öğrendik. Belki de bilmiyorum ya da öğrendik mi acaba ne kadar öğrendik üzerinden geçtik ama. Bizi ilgilendiren kısmını özetleyeyim. Burada Basat diye bir karakter var. Tepe gözü kızgın bir şişle kör ediyor o da. Ve koyun postuna bürünüp o mağaradan kaçıyor.
Şimdi bu tepe gözle Odisya'daki tek gözlü dev Polifemus'un birebir aynı olması da tesadüf değil. Hemen yanı başımızda Çamlıbel'de de var çünkü bu hikaye. Köroğlu.
Köroğlu'yla Odisiyus kurnazlıklarıyla benzeyen iki karakter bu arada. Çünkü Köroğlu da Bolu Bey'ini sadece kılıcıyla değil kıvrak zekasıyla alt ediyor. İkisi de kılıç değiştirerek planlar yapıyorlar.
Bu arada bu kurnazlık, sivri zeka, hazır cevaplılık gibi özellikler bu coğrafyalarda çok takdir edilen bir özellik. İltifatlar da kültürel değil midir sonuçta? Neyi övdüğümüz tıpkı neyi yerdiğimiz gibi bize dair bir şeyler anlatmaz mı? İşte kaba kuvvet ve kas gücü batı destanlarına atfedilir. Aşil, herkül gibi karakterler bunlara atfedilir. Hepsini heybetleriyle hatırlarız. Ama kurnazlık, akıl oyunları, pratik zeka daha çok doğu hikayelerinde sık sık görülür. Hatta şark kurnazı diye bir tabir vardır. Keloğlan, Nasreddin Hoca, binbir gece masallarında anlatılan bir takım şeyler.
Peki Odysseus neden benziyor bu anlatılara?
Çok hikaye dinledik. Çaylarımızı biraz daha yudumlayalım. Biraz uykumuz açılsın. Teori konuşacağız. Pür dikkat. Burada bekliyorum ben sizi.
Nerede kalmıştık?
Destanların arasındaki benzerlikleri konuşuyorduk. Sözlü gelenek bu komşu coğrafyaları ve kültürleri birbirlerine yaklaştırıyor. İşin özü bu. Yüzyıllar boyunca tüccarların, gezginlerin, denizcilerin, ozanların anlattığı bu coğrafyanın ortak dertleri, korkuları, umutları birbirine benziyor. İsimler, mekanlar değişiyor belki ama hikayelerin ana fikri, ortak mesajı genel olarak aynı. Birbirine yakın. Peki sözlü gelenek bunca yıl, binlerce yıl nasıl ulaştı bugünlere kadar? Bu sorunun cevabını 1930'larda iki araştırmacı buldu. Mellon Perry ve Albert Lord. Perry Lord teorisi demişler hatta yaptıkları bu ikilinin araştırmasına. Onlara göre antik ozanlar o uzun uzun destanları ezberlemiyorlar. İşte ritmik formüller ve hazır modüller kullanarak her performans canlı olarak doğaçlama yapılıyor. Diyorlar ki ritmik formüller aslında kafeli söz kalıpları. Ozanlar ritmi yakalamak istediklerinde alıyorlar bu kalıpları kullanıyorlar direkt.
Mesela Homeros örneğinde kurnas, odisyus, rüzgar ayaklı aşil, ak köpüklü deniz gibi bir takım tabirler kullanılmış. Tabi Türkçe söyleyince bunlar kulağa böyle uyumlu gelmiyor. O yüzden Anadolu aşıklarından da örnek verelim. Mert dayanır namert kaçar. Yağız atın üstünde. Gönül gel gidelim. Gibi bir takım cümleler bunları düşünebiliriz. Hayatınızda hiç gerçek, profesyonel bir aşık dinlememiş olsanız da tanıdık gelmiştir bir yerden bu cümleler. Hatta melodilerini bile duymuşsunuzdur. Bir Kars aşığıyla Homeros aslında bir formül kullanıyor işte bu teoriye göre. Aşık sazın teline vururken Benden selam olsun Bolu Bey'ine dediğinde ya da Homeros güneş denize battığında diye başladığında destanına tüm eser ezberlerinde değil anlayacağınız. En azından bütün detaylarıyla değil. Sözlü gelenekte bir esere başlamanın bazı belli kalıpları var. Böyle satranç oynamak gibi. Hani onda açılışları olur ya. Yani işte onu süslemek, vurgulamak, uzatmak ya da kısaltmak ozanların inisiyatifinde.
O karşıdaki hedef kitleyi görüyorlar kahvehanedeki dinleyicileri. Uykuları gelirse kısaltıyorlar. Heyecanlanıyorlarsa uzatıyorlar. Yani günümüze kadar gelen şey bir ritim tekniği.
Mesela caz müzisyenlerini düşünün. Ya da ondan da önce aslında cazın öncesinde onun kökeninde bluz var. İşte bildiği gamlar ya da akorlar üzerinden sahnede doğaçlama solo atıyorlar. Jam session yapıyorlar hatta başka sanatçılarla. Aşık atışması gibi. Bütün besteyi ezberlemiyorlar. Ama bugüne bıraktıkları müzik teknikleri var ya da caz standartları var. Aynı şey burada da geçerli. Lit dediğimiz ara melodiler var örneğin. Ya da üzerine böyle solo atılan herkesçe bilinen sabit armoniler var. 12 bar blues gibi.
Displacement diyorlar sabit melodinin vuruşlarını değiştirerek çalmaya. İşte call and response dedikleri bir olay da var mesela. Bir enstrümanın attığı soloya diğerinin karşılık vermesi. İşte yine aşık atışması. kıtalar arasında bakın yine görünmez bir köprü daha bulduk değil mi? Karşımıza çıkıverdi böyle bir benzerlik. Tıpkı sıraladığım bu müzik teknikleri gibi antik bir çağda da o dönemde de ozanlar kendi ritmik modellerini kullanarak hikayelerini doğaçlama bir şekilde yaratıyorlar diyebiliriz. Ya da var olan temel kalıpların üzerine yenilerini koyup geliştiriyorlar.
Dolayısıyla sesin yazıdan daha kalıcı olduğu aşikar Bu durumda ama nasıl diyeceksiniz.
Şimdi unutulur diye hemen böyle elimiz kağıt kaleme gider değil mi? Sözlü geleneğe neden ihtiyaç duymuşlar peki? M.Ö. 8. yüzyıldan bahsediyoruz. Alfabe Ege kıyılarında henüz daha emekleme aşamasında. Halkta okuma yazma bilen neredeyse yok. Yani bizim elimiz kağıda kaleme falan gidiyor olabilir de. Onların öyle bir imkanı yok. Çok sınıfsal, çok burcuva işi olarak görülüyor. Yazı böyle daha çok bürokraside işte vergi toplama ya da tüccar kayıtları için kullanılan bir araç sadece. Bugün elimizin altındaki kağıt da o günlerde doğal olarak yaygın değil. İşte papirüs Mısır'dan gelen çok pahalı bir lüks. Ekil tabletler var ama onlarda çok hantal, çok ağır. Parşömen de çok büyük emek gerektiriyor. O dönemin dünyasında en ucuz, en esnek, en hızlı aracı insan zihni ve sesi. Hepsi bu bölgede olup bitiyor yani. İşte bu en temel nedenlerden biri. Daha doğrusu bir zorunluluk. Neden demeyelim. Bir de bu destanları bugün tek başımıza okuduğumuz kitaplar gibi de düşünmemek lazım.
O zaman kitap da yok çünkü. O çağda destanlar ve hikayeler işte böyle özel günlerde, şölenlerde, panayırlarda topluca deneyimlenen canlı bir gösteri biçimi. Ve interaktif bu arada. Karşılıklı etkileşime dayanıyor. İşte ozanlar ellerine liri alıyorlar, sahneye çıkıyorlar. Hikayeyi bir nevi teatral bir konsermiş gibi söylüyorlar. Zaten bugün edebiyatta ve sanatta sıkça kullandığımız lirik diye bir tabir vardır ya da lirizm. Bunlar da adını tam olarak bu çalgıdan yani lirden alıyor. İngilizce'de şarkı sözlerine liriks diyoruz mesela. Bu app'lerde filan açılıyor ya liriks. Onu da söylemeden geçmeyelim.
Ama işin en büyüleci tarafı ne biliyor musunuz? Bu anlatı kodları, bu arketipler binlerce yıl boyunca insan zihnine öyle bir kazınmış ki artık okumamıza bile gerek kalmadan onları üretmeye devam ediyoruz. Christopher Nolan okudu tabii destan. Hatta kendisi University College London'da İngiliz Edebiyat eğitimi de almış. Böyle antik destan kurgularına ya da mitolojik yapılara hakim biri. Zaten doğrudan destanı uyarladığı filmden önce ilham aldığı başka filmleri de var. İşte Interstellar mesela işte bilim kırgı kılığında bir Odysseus olarak tanımlayabiliriz onu da.
Orada da ana karakterimiz işte Cooper evine dönebilmek için galaksiler, kara delikler, göre delik kuramlarıyla savaşan modern bir Odysseus gibi yorumlanabilir bir bakış açısıyla. Ama sinemanın dahi ikilisi denilen Koyen kardeşler başka bir yol izlemişler. 2000 yılında yaptıkları O Brother Where Are Doe?
Hani neredesin be birader ya da neredesin firari diye de çevrildi galiba Türkçe'ye. İşte o filmin girişinde şöyle yazıyor. Homeros'un Odysseus'un Odysseus'un bir adet. Odysseus'un bir adet.
Oysa 1930'ların Amerika'sında hapishaneden kaçıp evine karısına dönmeye çalışan bir mahkumun hikayesini anlatıyordu bize. Yolda tek gözlü dev gibi bir adamla bile karşılaşıyorlar. Fakat yıllar sonra Koyen kardeşler bir röportajda neyi itiraf etti biliyor musunuz? Hayatlarında Odysseus'un bir adet. Odysseus'un bir adet.
Oysa'nın bir adet.
Onları. Bu destandan ilham olan çok film var ama. Stanley Kubrick'in bir filmi. Kült filmi. 2001. Uzay macerasından da bahsetmemek olmaz. Filmin adı bu arada zaten. 2001. A Space Odyssey. Orada da filmde bir yapay zeka vardı. Hal 9000. Hatta işte o hal IBM'e gönderme. Harflerin bir öncesine. Giderseniz eğer IBM harflerinin. Hal çıkıyor. Hal 9000 kırmızı gözlü bir şey var ya. Aslında Odisya'daki tek gözlü deve yapılan bir gönderme. De denilebilir onun için. Yani görüyorsunuz işte bakın. Böylesine etkili ve etkin bir yazar diyebiliriz Homeros için. Sözlü geleneğin tabii ki en önemli isimlerinden biri. Hala hafızalarımızda. Homeros'u batı dünyası kendi edebiyatının kurucu babası olarak kabul ediyor bu arada. Homeros tek bir kişi değil. Bir şairler ekibi, bir gelenek diyenler de var tabii. Bu Shakespeare'e kadar geliyor. Yani 400 yıl önce yaşamış kişiye bile tek bir kişi mi acaba diye şüpheyle bakıyoruz.
E burada çok daha eskiden bahsettiğimizde doğal olarak bu bir ekiptir diyen var. Az önce söylediğimiz teknikleri düşündüğümüzde zaten hani tek bir kişiye atfedemiyoruz diyoruz ya bazıları uzatıyordu bazıları kısaltıyordu. Geliştirilen bir hikaye yani bu sözlü olarak aktarılırken geliştirilen. Oysa hem klasik filolojide hem de edebiyat tarihimizde çok güçlü bir soru işareti var. O da Homeros aslında bir Anadolu ozanamıydı. Eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı filolog ve arkeolog Azra Erhat'ın Mavi Anadolu diye bir kitabı var. Şimdi kitabın arkasındaki alıntıyı aktarmak istiyorum size. Diyor ki orada Anadolu topraklarını düzlük, yayla, dağ, ırmak veya göl olsun karış karış dolaşalım. Binlerce yıllık bir tarihin izlerini taşımayan bir karış toprağa rastlayamayız. Ne mutlu Anadolu'luyum diyenlere yazısım geliyor. "Öyle ya, uygarlıkların dolup kaynaştığı bu topraklar üzerinde dünyaya gelmek, onların beşiğinde çeşitli kültürlerin seslerinden bir ninniyle sallanmak az mutluluk mu? Az bir mutluluk mudur?" diye ben biraz daha ağzımı uydurayım.
Kendisi işte bu kitabın da Troya'dan Akdeniz kıyılarına uzanan yolculuklarını da anlatıyor ve Anadolu topraklarında yaşamış uygarlıklardan bahsediyor. Ve aynı zamanda Homeros'un İzmirli olabileceğine de yer vermiş bu kitabında. İşte Sakız Adalı ya da böyle oralardan olabileceğine dair tahminleri var. Ve nedenlerini de şöyle sıralayabiliriz. Destanların yazıldığı değil, antik Yunanca'nın Eol ve İon lehçelerinin bir karışımı. İzmir tam da tarihsel olarak İol yerleşimlerinden, İon kültürüne geçti. O kırılma noktasında yer alıyor. O yüzden önemli bir yer. Ayrıca İzmir kıyılarındaki melez çayı, Spildağ'ı ya da işte Spilos ve Karaburun yarımadası yani Mimas Dağı destanlarda isimleriyle birlikte geçen yerler. Kim bilir belki de zaten Körol ya da Dede Korkut hikayeleriyle karşılaştırdığımız Homeros bir Anadolu ozanıdır belki de. Bunlar tarihe, mitolojiye, arkeolojiye hizmet eden kıymetli bilgiler olsalar da köprü kurmak için bunun pek de bir önemi yok bence aslında.
Ortak hikayelere heyecanlanmak, Yani sınırların da ötesinde böyle kulaktan kulağa oynamak, Nereye ait olduğunu bile tahmin edemediğimiz kadar iç içe geçmiş bir kültüre tanıklık etmek de tek başına, Başlı başına güzel bir şey. Birlikte yaşamaya dair, Binlerce yıl öncesinden bize kalan bir miras bu. Korunmaya değer bir miras. Odisius, Akdeniz'in, Ege'nin, Anadolu'nun ötesinde insanlığın ortak hisleri de taşıyor. Kibir, gurur, utanç, özlem, azim saymakla bitmez bunlar. Ve bu duyguların etrafında hepimizin hikayeleri örülüyor. Hepimiz kendimizden bazı parçaları o inanılmaz gibi gözüken hikayelerin içinde görüyoruz. Hikaye diyorum ama acaba yolculuk mu demeliydim onu da bilmiyorum. Azra Erhat ve Abdülkadir Meriç boyu çevresiyle Odisius destanından bir alıntıyla bitirmek istiyorum ben bu bölümü.
Gezip gördü çok insanların kentlerini, huylarını öğrendi. Denizlerde yüreğinde nice acılar çekti. Başka yolculuklarda görüşmek üzere, hoşça kalın.