Cadılar ve Kaynayan Kazanlar (ft. Pelin Batu)
111 Hz ·Bölüm 65

Cadılar ve Kaynayan Kazanlar (ft. Pelin Batu)

Kimi masallarda süpürgeleriyle dolaşıp genç kızlara büyü yapan, kimi mitlerdeyse şeytanla işbirliğine girerek tüm insanlığı lanetleyen kazanları başındaki cadılar kim? Onlara sadece masallarda mı rastlıyoruz? Yoksa hepsinin arkasında haksızlığa uğramış ve cadı denilerek yaftalanmış, etiyle kemiğiyle binlerce kadın mı var? Bu soruları tarihçi Pelin Batu'ya sorduk. Kendisiyle sesli mesaj üzerinden yaptığımız sohbetle, cadılık tarihinin derinlerine doğru bir yolculuğa çıktık. Cadı avlarını, Lilith’i, Circe’i ve cadılığa dair birçok konuyu ondan dinledik. Saçınızı süpürge ettiğiniz değil, süpürgelerinize binip uçtuğunuz bir 8 Mart olması dileğiyle!

6 Mart 2023 ·38 dk ·4.088 kelime
0:00

Güzeller güzeli prensesin yakışıklı prensle evleneceği gün tam bir karnaval havası esiyormuş bu rüyalar kentinde. Ancak bu mutluluk tablosunun bozulması, bulutların kararması çok da uzun sürmemiş.

Kötü kalpli yaşlı bir cadı süpürgesiyle gökyüzünde gezerken pembe rüyalar kentini görmüş. Çocukların o mutluluk saçan kahkahalarını, birbiriyle uyum içerisinde yaşayan pırıl pırıl insanları, genç kızların pürüzsüz yüzlerini öyle bir kıskanmış ki bu kenti lanetlemek istemiş. Geçmiş hemen kazanın başına başlamış kaynatmaya günleri.

Az kalsın uykuya dalıyordum. Sahi hangi masaldı bu yahu? Pamuk prenses mi yoksa Hansel ve Gretel miydi? Aslında hepsi de olabilir öyle değil mi? Bu masallarda kötü kalpli cadılar hep bir yerlerde öyle süpürgelerini alıp dolaşıp mutlu gördüğü çocuklara, güzel gördüğü genç kızlara kem gözleriyle önce şöyle bir uzaktan bakıp süzerler, sonra da onlara günler yapıp bütün güzelliklerini lanetleyebilirler. Ama cadılar sadece masallarda çıkmıyor ki karşımıza. Ya şimdi diyeceksiniz ki nereden takıldı aklına bu cadılık meselesi diye. E malum önümüzde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü var. Etrafta şapkasıyla, süpürgesiyle dolaşan, cadılığı yadigar sayan birçok kadın görebilirsiniz. Peki bu kadınlar etrafa lanet saçmayı, kara büyüler yapmayı mı üstleniyorlar? Hiç sanmıyorum. Cadılık diye sahiplenilen gelenek bundan farklı bir şey olmalı. Mesela tarihte birçok kadın fikirleriyle, söylemleriyle, savunduklarıyla ve ürettikleriyle şeytanla iş birliği yapan cadılar olarak tanımlandı.

Ve bunlar arasında benim ilk aklıma gelen Hypatia.

M.S. 370 ila 415 arasında İskenderiye'de yaşamış bir kadın kendisi. Mısır'da bulunan bu şehri Yunan felsefesi ve bilimindeki gelişmelerin merkezlerinden biri olarak daha önce duymuş olabilirsiniz. Hatta bununla ilgili bir film de vardı. Hypatia'nın babası da İskenderiye Üniversitesi'nde hem hoca hem de bir yöneticiymiş. Kızını matematik, astronomi, geometri, felsefe, şiir ve hatta hitabet sanatı gibi böyle birbirinden farklı pek çok alanda neredeyse kusursuz diyebileceğimiz bir şekilde yetiştirmiş. Hypatia, Atina'daki eğitimini tamamladıktan sonra Mısır'a bilge bir kadın olarak dönmüş. Sokaklarda özgürce dolaşırmış. İnsanlara ve şehirdeki yetkililere bildiklerini anlatırmış. Felsefe, astronomi, matematik dersleri verirmiş. Doğayı deneylerle izah etmeye çalışırmış. Şehrin valisi Orestes de Hypatia'nın akıl danışanları arasındaymış. Ancak Hypatia'nın bu şehirdeki varlığından memnun olmayan biri de varmış tabii ki.

Başpiskopo Cyril şehirdeki en büyük rakibi olan vali Orestes'in bu kadından öğrendikleriyle liderliğini güçlendirmesini bir türlü kabul edemiyormuş. Eğer İskenderiye'nin hakimiyetine sahip olmak istiyorsa Hypatia'dan kurtulması gerekiyormuş. Bunun için şehirlileri Hypatia'nın değersiz, kötücül bir figür olduğuna ikna edecek bir plan yapmış. Çıkmış şehrin meydanına ve seslenmiş halka. Kadın sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğim. Kadın suskun olacak ve sessiz kalacaktır. Cyril bununla da kalmayıp Hypatia'yı cadı ve şeytan olarak yaftalamış. Halk galeyana gelince başlamış cadı avı. Hypatia çok vahim bir şekilde taşlanarak, sokaklarda sürüklenerek hayatını kaybetmiş.

Alfred Seifert'in Hypatia portresi; İskenderiyeli matematikçi, Batı resminde böyle hatırlandı
Alfred Seifert'in Hypatia portresi; İskenderiyeli matematikçi, Batı resminde böyle hatırlandıWikimedia Commons · Public domain

Cadılar, cadı avları ta o zamanlardan başlamış işte. Peki kimdi acaba bu cadılar? Nasıl böyle dillerden dillere anlatılan bu masalların ya da gerçek hayatın en kötü karakterleri olarak toplumsal hafızalarımıza bir şekilde kazındılar? Nereden öğrendiler bu büyüleri yapmayı? Neden başladı bu cadı avları? Bildiğim kadarıyla şeytanla iş birliği yapan, sihirle, büyüyle etrafına lanetler saçan kötü kalpli cadıların diri diri yakıldığı dönem için kullanılan bir tabir bu. Hani şu Salem anlatılarında da yer alan. Ama bence bundan daha fazlası da olmalı. Bunu bir bilene danışmak sanırım en iyisi olacak. Ama kim? Hmm. Şimdi sizden kısa bir müsaade rica ediyorum. Geri döndüğümüzde bu cadılık ve cadı avlarını biraz daha derinleştireceğiz.

Kim olabilir? Kim olabilir?

Buldum. Tarih doktoru Pelin Batu. Bu cadı ve cadı avları konusunda en iyi o bilgi verebilir bizlere. Hemen kendisine bir sesli mesaj atalım. Pelin selamlar. Aklımdaki bir soruyu sormak isterim size. Masallardaki kötü kalpli cadılardan bahsederken aklıma takıldı. Bunlar tarihte gerçekten varlar mıydı? Kimdi bu cadılar? Ne yaptılar da lanetli denilerek diri diri yakıldılar? Bir soru dedim ama kesin öyle olmayacak. Gerisi gelecek.

Pelin

Selam Barış. Sorudan güzel şey var mı? Soru soranlara bayılırım zaten o yüzden. Bir de konu cadılar olunca daha bir mest oluyorum. Şimdi evet cadı avları dediğimiz şey belki de milattan önce tarihlerde bile vardı. Çünkü bazı gömüleri araştırınca insanların bir şekilde işkence yapılarak ya da sorgulanarak öldüğünü varsayabiliyoruz. Ama bu işin ay yuka çıkışı o rönesans dediğimiz. Belki de hep aklımıza işte Raffaellerin, Leonardo da Vinci'lerin geldiği o güzel zamandı. Rönesans belki de bazıları için çok güzeldi. Yeniden doğuştu ama kadınlar için çok da öyle değildi. Yani rönesans tarihi aslında cadı avı tarihinin de başlangıç noktasıdır. Tabii bu cadı avları değişik yerlerde, farklı zamanlarda oldu ama tarihçiler genellikle 1450-1750 arasında bunların Avrupa'da gerçekleştiğini söylüyorlar. Tabii Kuzey Amerika'da da cadı avları var. Salem Witch Hunt denilen o Salem'daki vakalar. Ama asıl mesele, asıl katliam diyeyim Avrupa'da oluyor.

17. yüzyılda da tam ay yuka çıkıyor. Ya bana göre bu cadı avları mass hysteria diyebileceğimiz bir toplu delilik. Tabii ki sayılar farklı ama 35.000 ila 100.000 insanın öldürüldüğü düşünülüyor. Yani inanılmaz bir katliamdan bahsediyoruz. Bunların çoğu kadın ama aralarında erkekler de var, çocuklar da var. Yani mesela en ünlü cadı avlarından bir tanesi Almanya'da Bamburg yerinde oluyor. Yani bu da işte 1626-1631 yılları arasında gerçekleşmiş. Bin kişi, bin kişi hepsi mahkemeye çıkartılıyor. Hatta özel bir bina yapılıyor bu cadı mahkemesini görmek için. Kilise tabii başta bu insanları suçluyor. Hatta sonraki yazılan bu vakayla ilgili araştırmalarda görüyoruz ki öldürülen insanların mallarına, mülklerine el koyan büyük bir kilise ahalisi var. Başta psikopos olmak üzere. Dolayısıyla bu cadı avlarının dinle, şeytanla ilişkiye girmekle falan ilişkisinden çok konu tabii ki para, ekonomi ya da işte komşunu etiketleyip, onu yaftalayıp bir şekilde ondan kurtulma hikayesi.

Bu Bamburg'daki olayda mesela bin kişi suçlanıyor. Bin kişiden dokuz yüzü hep beraber büyük böyle toplu böyle panayır gibi katliamlarda yakılıyor. Ama yani mesela bu katliamlara bakınca genellikle hep kadın olduğunu söyledim. Ama mesela Almanya'da özellikle kadınlar öldürülürken İzlanda'da erkek warlocklar ya da erkek cadılar yok ediliyor ya da öldürülüyor. Tabii en büyük sayı yani bu cadı avlarının en belki de popüler olduğu diyeyim yer Almanya. Neden Almanya? Çünkü Heinrich Kramer diye gerçekten aklını seksle bozmuş, tuhaf tuhaf böyle metinler yazan ve vaazlar veren bir rahip var. Bu Heinrich Kramer 1486'da Maleus Maleficatkun diye bir kitap yazıyor. Maleus Maleficanum. Bu Maleus Maleficanum belki de 15. yüzyılın bestselleri. O kadar çok ilgi görüyor ki çünkü bu kitap bir rehber kitabı gibi. İnsanlar bu kitaptan edinip ya da işte kilise bunu dağıtıp etrafta dillendirip cadıları nasıl tanırız gibi bir kitap olmuş oluyor.

Salem duruşmaları; cadı avının en bilinen sahnesi
Salem duruşmaları; cadı avının en bilinen sahnesiWikimedia Commons · Public domain

Ve dolayısıyla insanlar içindeki bu tuhaf korkunç testleri tabi tutuyorlar. Tanıdıklarını, yakınlarını, işte aldattığını düşündüğü eşine ya da şikayetine. Ufağı dağıtan kadınları, çünkü unutmayalım bir parantez, Batı'da tıp enstitüleştirmeden, yani Foucault'un dediği gibi her şey böyle belli devlet bazlı şirketler ya da enstitüler tarafından kontrol edilmeden önce pek çok işte doğumda olsun, bitkilerden, otlardan, tohumlardan ilaç yapmak olsun pek çok kadın bu işi yapıyordu. Hani cadı avları, kimi antropoloğa göre, birazcık da kadınların işinden bu hegemoniyi almak, yani tıp işini diyeyim, şifa işini onların elinden almak. Bununla ilgili yazılan makaleler de var. Ama cadı avlarını geri dönecek olursak, sonuçta pek çok farklı profilde insan, Kramer'ın tuhaf testlerine tabi tutuluyor. Yani mesela o kadar acayip şeyler var ki, diyelim yüzme testi. Bir kadına ya da adama, genellikle kadına taş bağlıyorlar.

Batarsa cadı değil, yani yine ölüyor. Batmazsa cadı. Buna bir nevi ters vaftizm diye düşünüyor, hani suya sokulup çıkartılmak. Dolayısıyla pek çok insan haliyle batmayıp da kurtuluveriyorsa o taşla, zaten gidip yakılıyor canlı canlı. Onun haricinde o kadar garip garip böyle witch cake denilen küçük ekmekçikler var. Kurban edilenlerim diyeyim ya da cadı diye tutuklanlarım, bunları yeniliyor. Ve onun dışkısına bakılıyor. Tituba diye meşhur bir cadı vakası vardır Amerika'dan. Ona böyle şeyler yapılmış. Dua testi var. Yani İncil'i mükemmel bir şekilde mahkemenin okuması bekleniyor insanların. Böyle ezberi bozulursa ya da yanlış bir kelimet ele hafız ederse yine canlı canlı yakılmaya doğru gidiliyor. Bütün bunlar tabii ki bize cadı avların bu kadar yüz yıldan sonra bakınca ne kadar vahşi ve ne kadar korkunç olduğunu gösteriyor. Ama yani düşün ki binlerce insan öldürülmüş ve bu mahkemelerde sistematik bir şekilde yapılmış.

Yani toplayıp da yakmıyorlar. Baya böyle dini bütün insanlar, avukatlar vesaire sistemin parçası ve hep beraber bu kadınları çeşitli çeşitli işkencelere tabi tutarak, yani yanmak belki de iyi öbür işkencelerin yanında. Avrupa'nın çeşitli yerlerindeki işkence müzelerinden göreceğimiz üzere gerçekten çok yaratıcı işkence metotları düşünmüşler. Uzun lafın kısası cadı avları gerçekten de insanlık tarihin bir utancıdır. Ama başta da söylediğim gibi bu yapılanlar genellikle ekonominin el değiştirmesi, insanların hoşlanmadığı ya da kurtulmak istediği bazı şahıslardan kurtulma metodudur. Ve 19. yüzyıla kadar dünyanın çeşitli yerlerinde bu cadı avlarını görüyoruz. Hatta günümüzde bile metaforik olarak cadı avlarını da tanıklık etmiyor değiliz.

Barış

Evet anlıyorum. Korkunç bir kıyımdan bahsediyorsunuz. Peki daha da eskilere gidecek olsak, o zamanın hikayelerine, mitlerine baksak ilk cadı kimdi? Mesela benim aklıma hemen Lilith geliyor.

Onun ana akım tarihi anlatısındaki temsilini merak ediyorum. Bildiğim kadarıyla kötülüğün ve günahkarlığın Lilith'ten doğduğu ve o şekilde yayıldığı gibi bir anlatı var. Hatta kimi kaynaklarda bir şeytan olarak tasvir ediliyor. Bunun sebebi acaba onun Adem'le eşit olmak istemesi miydi?

Pelin

Lilith'e sormen çok manidar ve iyi oldu. Çünkü gerçekten de benim son yıllardaki genel temayülüm her şeyi önce Sümerlere sonra onların akabinde gelen Babil'lere ve Asur'lara bağlamak. Gerçekten de günümüzde popüler kültürde de bazı işte cadılar dizisinde ve benzeri şeylerde de Lilith figürü karşımıza çıkıyor. Özellikle 19. yüzyılda da bir ara insanlar merak edip de Lilith'la ilgili Lamia onun daha sonraki versiyonu şiirler yazmışlar. Çok sevdiğim işte Keats ve benzeri şairler de ona referans vermişler. O zaman kimdir bu Lilith? Tabii ki pek çok kaynak var ama bunların birebir Lilith olup olmaması tartışılıyor. Çünkü zaman içinde ki bu bahsettiğimiz zaman bin yıllar içinde değişiyor. Hem isminin formu değişiyor hem de fonksiyonları değişiyor. Ama genel anlamda ilk cadı olarak düşünmesinin nedeni bir anti anne kahramanı olması. Yani bütün bu Orta Doğu ve Mezopotamya coğrafyasında hep gördüğümüz anaerkil, geniş kalçalı, doğurgan anne figürünün zıttı olarak bir Lilith karşımıza çıkıyor.

Anaç figür nasıl çocuğu doğurup besliyorsa, ona süt veriyorsa, Lilith de zaten bir anlamı gecenin yaratığı ya da gecenin annesi ya da gecenin canavarı Lilith. Bu Mezopotamya dillerinden bir tanesinde. Bu da tam tersine süt veren, doğuran değil, sütlerini çalmak ve onların kanını emen, onları öldüren bir anti anne kahramanı. Ki bu takdir edileceği üzere en korkunç belki de figürlerden bir tanesi. Çünkü anne denilen figür çağlar boyunca gerek Mısır'da, gerek Antik Yunan'da, gerek Hindistan'da vesaire hep doğurganlığın ve hayatın sembolü olmuştur. Hayatı alan, çocukları öldüren ve onlarla beslenen anne figürü de en korkunç canavar olmuştur. Babillerde ve Asurlilarda pek çok kitap var. Hatta ben yıllar önce Boğaziçi Kütüphanesi'ne bir tane böyle 200 yıllık bir kitap bulmuştum. Babillerin Demon ya da Demon ya da İblis kitapları, listeleri. Yüzlerce, yüzlerce İblis var. Bunlardan bir tanesi de Lilith.

Ama tabii Lilith figürüyle farklı metinlerde karşı karşıya geliyoruz. Mesela Kramer vardır. Özellikle Sümer mitolojisi ve tarihi üzerine çok yazar. Ve her şeylerin Sümerlerden çıktığını söyleyen birisidir Samuel Kramer. Onun mesela iddiasına göre Gılgamesh Destanı'ndaki 12. tablet ki M.Ö. 600'lü yıllara tekabül eden bir çivi yazılı tablet bu. Gılgamesh Destanı'ndaki Gılgamesh ve Hulapu ağacı diye bir hikayeden bahseder. Ve bu Hulapu ağacı hikayesinde de Lilith'in aslında ilk versiyonu olan Inanna karşımıza çıkar. Mith'e göre Hulapu ağacı hayatın simgelerinden bir tanesi bir ağaçtır Uruk'ta. Ve onun ahşabıyla, onun odunuyla Lilith'imiz büyük bir imparatorluk inşa etmek ister. 10 yıl sonra Hulapu ağacını kesmeye geldiğinde dibinde bir yılan olduğunu ve bir zoo kuşu adında bir kuş olduğunu görür. Ve Lilith de ağacın üstündedir. Ve bu aslında yılan, ağaç. Çok kulağa tanıdık geliyor eminim. Büyük bir ihtimalle Adem ve Havva hikayesindeki ya da kutsal kitaplardaki versiyonundaki Havva'nın yılanla işbirliği yapıp cennetten kovulma hikayesine kadar gider.

O yüzden de aslında bu mitlerin sürekli metamorfoza uğrayıp bizim karşımıza farklı versiyonlarının çıktığını da görüyoruz. Tabi Lilith aynı zamanda farklı özellikle Yahudi folklorunda ya da metinlerinde karşımıza çıkar. Mistik metinlerde. Mesela Book of Isaiah, Eziya'nın kitabında ya da Talmud'da, Zohar Leviticus'da ya da Ölü Deniz metinlerinde, Dead Sea Scrolls'da, Ben Sira'da. Yani bunlar hepsi de farklı çağlardan ama hepsi de aşağı yukarı Lilith mitine gönderme yaparlar. Bu mitlerde de karşımıza çıkan belki de ilk cadı değil ilk feminist diyebileceğimiz bir Lilith var. Benim çok sevdiğim bir hikaye. Yahudi mistiklerine göre Lilith ve Adem aynı zamanda yaratılmışlar. Yani Adem ve Havva mitolojisindeki gibi Adem'in omurgasından çıkan ve sonradan türemiş bir Havva değil. Tam tersine aynı kilden yaratılmış bir kadın ve bir erkek figürü olarak karşımıza çıkar Adem ve Lilith. Yani Adem'in ilk eşidir.

Fakat şöyle bir durum söz konusu mitolojiye göre. Lilith Adem'e boyun eğmek istemez ya da ikinci bir role bürünmek istemez. Bunun üzerine kendi seçimiyle cennetten ayrılır ve daha sonra Samuel adlı bir archangel, bir üst melekle birlikte olur. Ve ondan çocukları olur. Bir teoriye ya da bir hikayeye göre dünyadaki iblislerin zaten atası da bu çifttir. Yani Melek ve Lilith. Cenneti terk etmeyi tercih ettiği için. Sonra Adem işsiz kalınca da onun için Havva yaratılır kendi omurgasından ve sonrasını zaten biliyoruz. Şimdi Lilith versiyonuna bakınca Lilith'in daha sonraları böyle hani asi, başkaldıran ve ikinci rolde olmak istemeyen kadına bir şeytani figüre dönüştürülür. Ve en başta bahsettiğim çocukların kanını emen gecelerin yaratığı olarak karşımıza çıkar. Ki günümüzde British Museum'a giderseniz benim hayatımda en etkilendiğim heykellerden bir tanesi bir rölyef. British Museum'un koridorlarından bir tanesinde cam ekanda duruyordur.

Rossetti'nin Lady Lilith'i (1873); eşitlik isteyen ilk cadı
Rossetti'nin Lady Lilith'i (1873); eşitlik isteyen ilk cadıWikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Gecelerin kraliçesi olarak ya da gecelerin tanrıçası olarak karşımıza çıkar. Ayaklarının dibinde baykuşlar ve benzeri gece avlanan hayvanlar vardır. Bana göre gerçekten de çok etkileyici bir figürdür bu. Çünkü gerçekten de bir süre sonra Lilith'in vampirlerin ya da vampirrellaların ana tanrıçası olduğunu da görürüz. Çünkü gece avlanan bir varlık olarak ister istemez vampir mitininde başlangıcı olarak okuyanlar vardır. Bir de şöyle bir şey eklemek isterim. Şimdi gece ile Lilith'in ilişkisi her zaman ilginçtir. Çünkü dediğim gibi bir süre sonra gece hareket eden, gece avlanan, gece çocukları boğan ya da onları çalan, öldüren, kanlarını emen bir tanrıça ya da iblis olarak karşımıza çıkınca ister istemez ondan korunmak için pek çok metot geliştirilmiş. Bunlar arasında muska var. Çeşitli dualardan mürekkep çocukların üstüne takılan göz, mözel. gibi böyle çocukları koruyan nazar boncukları gibi şeyler çıkar.

Ama bir de benim etimoloji özel meraklarımdan bir tanesi olduğu için İngilizce ninni kelimesi lullaby'dır ve ninnin lillith'den çıktığı yani lullaby lillith ilişkisi kurulur. Çünkü insanlar bir nevi çocuğu korumak için ve onları uyutup sakinleştirmek için ninniler söylerler ve bu ninniler sadece çocuğun uykusunu getirmez. Aynı zamanda onları bu tür gece iblislerine karşı koruduğuna inanılır. Yılanla da özel ilişkisi var. Çünkü Gılgamesh destanında bildiğiniz üzere yılan aslında pejoratif anlatılan bir hayvandır. Çünkü Gılgamesh tam ölümsüzlüğün formülünü bulunca sudan çıkıp dinlenirken yılan o bitkiyi çalıp da kendisi o ölümsüzlüğü almış olur. Deri değiştirmesi de buna bağlanır. Ama lillith metinde yılan zaten daha sonraları gelir. Çünkü lillith çoktan cenneti terk etmiş ve kendi hayatını kurmuştur o melekle. Ama Adem Havva'sıyla cennette ya da Adem'de kaldığı için bu sefer kimimitlere göre lillith yılan şekline ya da formuna girip Adem'i ve Havva'yı baştan çıkartır.

Yani Havva'ya o elmayı önerir ki çeşitli İncil'le ilgili çalışan teologlar ve araştırmacılar bunun elma olamayacağını çünkü elmanın çok daha geç bir tarihte meyve verdiğini. Bunun yüksek ihtimal Trabzon hurması olduğunu söyleyenler de yazanlar da vardır. Her neyse sonuçta ya Trabzon hurması ya elma ama bir meyveyi Havva'yı baştan çıkarmak ve onu cennetten kovulmasına sebebiyet vermesi için Lilith'in o yılan olarak ortaya çıktığını ve intikamını aldığını söyleyen mistik tekstler de vardır. Dolayısıyla belki de cadıların ana tanrıçası ve atası olarak görebileceğimiz, annesi daha doğrusu olarak görebileceğimiz Lilith'i tekrar tekrar değişik tekstlerde karşımıza çıkıyor.

Barış

İzlediğimiz filmlerde, okuduğumuz kitaplarda hatta küçükken dinlediğimiz masallarda bile hep böyle çirkin, yaşlı, kötü niyetli, büyücü kadınlar olarak tasvir edildi cadılar bizlere. Ama siz cadıları anlatırken aslında mücadele eden, uyumsuz ve baş kaldıran türde bir kadından bahsediyorsunuz. Popüler kültürdeki bu yansıma nasıl oldu sizce? Bununla beraber bir de Warlock diye bilinen bir erkek cadı temsili de var. Mesela onun popüler kültürde nasıl bir yeri var? Warlock'ın kadın cadılardan farkı ne temsiliyet olarak?

Pelin

Çok doğru söylüyorsun Barış. Sonuçta toplumlarda isyankar kadın genellikle cezalandırılıyor. Tarih bize Theodora'dan tut, Jandarka kadar yaftalanmış. Bir şekilde gücünden dolayı ya da insanların onları sevmesinden dolayı birilerini rahatsız etmiş kadınlar. Genellikle ya tarih yazıcıları ya da vakay nüvistleri tarafından ya da kendi çağındaki edebiyatla beraber ya cadılık mertebesine çıkartılıyor ve kötüleniyor ya da pejoratif kelimeler kullanılıp resmen aşağılanıyor. Dolayısıyla genellikle bu güçlü kadınlar ya da belli güçlere sahip kadınlar. Demin bahsettiğim gibi bu şifacı bir güç de olabilir ya da siyasi bir güç de olabilir. Bunlar her zaman tehlikeli olarak düşünülmüş. Mesela ben yazdığım bir kitapta Wu Zatian'dan bahsediyorum. Wu Zatian Çin tarihindeki binlerce yıllık Çin tarihindeki tek kadın imparatoriçe ve onun imparatorluğu zamanında yani onun hükmettiği zamanda her anlamda geliştiğine, liyakatın ön plana çıkartıldığını, kadın bakanların olduğu falan söyleniyor.

Ama sonraki yazanlar onu bir cadı olarak bir erkeklere doymayan, arsız bir vampirik figür olarak resmediyor. Dolayısıyla bunu her zaman ve her toplumda göreceğiz. Jandark örneği de mesela benim için çok kıymetlidir. Çünkü düşünsene belki de zaten soruları Azize olarak kabul edildi. Ama yaşadığı dönemde zavallı Jandark yakılmadan önce ki bu arada o dumanları alıp da öldü söyleniyor. Ama yani öyle bir nefret var ki insanlar onun mahkemesine gidiyorlar ve bir kere yakılması yetmiyor. Üç dört defa yakıyorlar ve küllerini de yok etmek istiyorlar. Çünkü ondan bir numune kalmasın istiyorlar. Azizler ve azizlerin kemikleri röylik olarak biliyorsun çok kıymetli olur daha sonra. Ama ya o bile mesela kiliseye karşı geldiği için cezalandırıyor. Ama bunun hukuki bir karşılığı olmadığı için ne yapıyorlar? Zavallı Jandark'ı da küçücük bir kız pantolon giydiği için şeytanla işbirliği cezası veriyorlar. Çünkü pantolon giymek Fransız yasalarına göre o zaman Fransa bölgesi ama tabii ki böyle büyük bir Fransız imparatorluğundan bahsetmiyoruz.

Neyse orada tek söyleyebildikleri şey hapishanedeyken ki uzun süre zindana atıp tutmuşlar pantolon giymesinin yasalara aykırı olması. Yani bu bahaneyi kullanarak ateşe gönderiyorlar. Geri dönecek olursak tarih boyunca evet güçlü olan ya da insanları etrafına toplayan kadınlar her zaman bir şekilde scapegoat yani günah keçisi olurlar. Ve tarihte bunu böyle yazar. Warlocklara gelince sadece kadınlar değil tabii ki erkek figürler de cadı olarak yakılıyor ya da asılıyor. Sayıcı çok daha az oldukları düşünüyor ama özellikle Nordik ülkelerde yani mesela İskoçya'daki cadı avlarında warlock denilen erkek cadılarında ateşe gönderildiğini biliyoruz. Warlock kelimesi benim çok ilgimi çekmiştir. Büyük bir ihtimalle eski Norse dilinden geliyor. Vardlokur diye bir kelime var. Ruhları çağıran gibi bir anlamı var. Çünkü düşünün ki o Anglo-Sakson topraklarında ya da İskandinav ülkelerinin olduğu yerlerde yani Danimarka, İsveç, Norveç falan gibi yerlerde ve İzlanda unutmayalım.

İzlanda bu pagan kültürü için çok önemli ve İzlandik mitoloji belki de İskandinav mitolojisinin ana tekstlerini oluşturuyor. Bütün bunlar da tabii ki pagan toplumlar doğayla içli dışlı ağaç burçları olan inanılmaz böyle hani doğanın sembollerini okuyan insanlar bunlar. Hristiyanlık gelince tabii ki bunları ya cadı olarak ya büyücü olarak ya eski dinlere inanan pagan kişiler olarak yok etmek istiyorlar. Dolayısıyla warlocklar da bunlardan erkek versiyonları. İngiliz, eski İngilizce etimojisinde de zaten hain ya da traitor anlamına geldiği düşünülüyor. Ama bu insanlar sonuç itibariyle hem bitkilerle hem yıldızlarla vakit geçiren, onlara tapınan belki de başka bir çağdan kalma ve yeni gelenlerin onlardan kurtulup onları kendi inanışlarındaki şeytanla eş değer bulmasıyla karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla birdenbire onların diyelim ormanda yaptıkları o ayinler şeytan tapınması olarak okunmaya başlanıyor.

Ve tabii ki yeni sistem kendinden önceki dini sistemi ya da ritüelleri alt etmesi ya da yok etmesi lazım. O oluyor. Ve özellikle de binli yıllardan itibaren İskoçya gibi yerlerde karşımıza pek çok vaka çıkıyor. Ve bunları tespit etmenin ve bunları yok etmenin de tarihi yazılmış oluyor. Peki merak ediyorum. Size ilham olan bir cadı oldu mu? Ya da şöyle sorayım. Sizin favori bir cadınız var mı?

İşte böyle bir soru sorunca favori cadın ya da cadı figürün çok zorlanıyorum. Çünkü hakikaten aklıma pek çok tarihsel ve mitolojik cadı geliyor. Ama illa birisini seçecek olsam edebiyatı bir tarafa bırakıyorum bu arada. Çünkü özellikle 19. yüzyıldaki romantik şiir ve edebiyattaki belli cadı figürleri, Keats'in yazdığı ya da özellikle bazı yazarların, Theofil Gautien, Geor de Nerval gibi yazarların kaleme aldığı cadımsı vampirik figürler her zaman çok hoşuma gitmiştir ama sanıyorum beni ilk etkileyen ya da sarsan figür Homeros'un değişik özellikle de Odysseus kitabında karşımıza çıkan Kirke figürü. Odysseus zaten bana gören çocukluğumda da hem seyrettiğim böyle filmlerde hem okuduğum masalsı hikayelerde beni belki de en sarsan, en böyle çocukluğuma renk veren mitolojilerden bir tanesidir. Dolayısıyla Odysseus'un margolarlarında karşısına çıkan Kirke bana göre edebiyat tarihinde ya da mitoloji tarihinde yazılmış en ilginç figürdür ve belki de ilk feministlerdendir.

Çocuk olarak ondan etkilenmemek mümkün değildi. Çünkü Trova Savaşı'ndan çıkıp da ada ada ülke ülke gezen ve evine ve sevgili Penelopes'ine yani eşine gitmeyen Odysseus'umuz bir gün bir adaya gider ve o adada Kirke yaşamaktadır. Kirke tabii ki adanın hakimi, oradaki hayvanlarla konuşan, onları kontrolün altına alan, bitkilerle ilaçlar, büyüler yapan bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Odysseus'un adamları da tam bir domuz gibi davrandıkları için hepsini gayet münasip bir şekilde domuza çeviriyor. Domuz gibi davranıyorsunuz, domuz olmayı hak ediyorsunuz diyerekten. Bunlar hepsi domuz olunca Odysseus Kirke'ye yalvarıyor. Lütfen onları tekrar insan şekline sok diye ve adamları tekrar insana dönüyorlar. Odysseus da Kirke ile büyük bir aşk yaşamaya başlıyor. Hatta iki çocukları olduğu söyleniyor. Latinus, Telegonus diye. Bunlar bir sene birlikte mutlu mesut yaşıyorlar. Ama ondan sonra Odysseus yoluna devam etmek istiyor.

Ve Kirke de bundan çok hoşnut olmuyor tabii. Ama benim hoşuma giden Kirke'nin resmi çizilirken Homeros denilen kişi ya da kişiler ya Bu büyük bir ihtimalle kulaktan kulağı anlatıla anlatıla geçirilmiş hikayelerdi ve sonra bir kitap olarak toplandı. Sonuçta İlyada'da da, Odysseus'da da karşımıza bu tür böyle güçlü, hırslı, bazen intikam almak isteyen kadın figürleri karşımıza çıkıyor. Burada da Kirke'ye bakınca Odysseus gittikten sonra çok bozulduğunu görüyoruz. Başka hayvanlara, başka insanları hayvanlara dönüştürdüğünü görüyoruz. Mesela Pikus hikayesi vardır. Bir İtalyan kral. Sürekli, şimdi amiyane olacak ama, Kirke'nin peşini bırakmaz ona musallat olur. Dolayısıyla Kirke onu ağaç kakana çevirir. Zaten Yunan mitlerinde gördüğümüz ve pek çok mitle gördüğümüz ortak özellik, doğadaki var olmuş olan belli yaratıkları nasıl doğduğunu, nasıl oluştuğunu anlatmaktır. Yani işte burada ağaç kakanın o ısrarcı hali ve sürekli didiklemesi, kendisine sürekli yazan ve peşini bırakmayan adamdan kurtulma hikayesi olarak karşımıza çıkartıyor.

Bazı yerlerde mesela güzel bir gölde duş yapan bir kadının böyle arsızca, yüzsüzce izleyenlerin kurbağaya dönüştüğünü görürüz. Bütün bunlar böyle bu hayvanların belki de negatif özelliklerini, insanların çirkin ya da olmaması gerektiren özelliklerini gözlemleyerek bir ceza olarak yaratıldığını görürüz. O yüzden özellikle Ovid'in metamorfos hikayelerinde değişik mesela Kirke'nin versiyonlarını ya da Skila, Karibdis versiyonlarını görünce de hikayenin farklı versiyonlarını dinlemiş oluruz. Hepsinin ortak noktası ama buradaki güçlü kadın figürlerinin bir şekilde karanlık tarafa geçişi ve karanlık tarafta doğanın güçlerini kontrol altına alıp erkekleri cezalandırılışı. Bu da zaten en büyük korku değil midir?

Barış

Pelin ağzınıza sağlık. Size sevgili PodB Medya'dan ekip arkadaşlarım, dinleyicilerimiz ve kendim adına çok teşekkür ediyorum. Benim için oldukça kafa açıcı bir sohbet oldu. Sizin aracılığınızla da bu 8 Mart'a daha farklı bir bakış açısı getirdiğimizi hissediyorum.

Pelin

Ben teşekkür ederim Barış. Gerçekten de programını severek takip ediyorum ve burada olmak benim için de çok güzeldi. Özellikle 8 Mart için insanlara şunu söylemek istiyorum. 8 Mart kolay olmadı, bugünü kutlamamız kolay olmadı. Kan, gözyaşı ve büyük bir mücadelenin sonucunda buralara geldik. Ama daha bitmedi çünkü hala hem ülkemizde hem dünyada kadınlar hep ikinci sınıf vatandaş. Pek çok anlamda eşitsizlik var. Gelir eşitsizliğinden tut. En gelişmiş ülkelerde bile temel eşitsizlikler karşımıza çıkıyor. Ama bunların yavaş yavaş değişeceğini ümit ediyorum. Yapmamız gereken korku propagandası yapanları ve bunun üzerinden nemalananları bir şekilde kulak asmamak, bunlarla dalga geçmek, bunları ciddiye almamak. Çünkü hakikaten tabii ki karşınızda kelle kesen, tecavüz eden, kadınlara meta gibi bakan bir zihniyet varken yüzlerine gülmek belki de kolay değildir. Ama bir şekilde ben özellikle 21. yüzyıldan itibaren her şeyin çok daha hızlı değiştiğini gözlemliyorum.

Özellikle 68'den sonra feminist çalışmalardan da ve tarih okumalarından da gördüğümüz üzere tarih yeniden yazılıyor. Ve bu artık durdurulamaz bir şey. Tabii dünyanın bütününe bakacak olursak hala bazı ülkelerde orta çağlar ve o bahsettiğimiz cadı avları yaşanıyor. Ama bunların belki de teknolojiyle, insanların birbirine çok daha hızlı ve kolay bir şekilde bağlanmasıyla bu gözlere takılan at gözlüklerinin çıkarılacağını da düşünüyorum. Komşumuz İran'da bu oluyor, olacak. Bizde de çok şeyin değiştiğini görüyoruz. O yüzden ben umutluyum. Umudum da hiçbir zaman yitirmiyorum. 8 Mart'ımız kutlu olsun.

Bizlerin bu cadılık konusuna farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamızı sağladı sevgili Pelin Batu. Hansel ve Gretel'i kandırıp tuzağa düşürmeye çalışan ya da Pamuk Prenses'e zehirli elma verip kandırmaya çalışan yaşlı cadının, arka planda toplumun normalleriyle uyuşmayan kadınların imgesi ya da temsili olabileceği üstüne birçoğumuz bugüne kadar pek de düşünmemiştir herhalde.

Hak arayan, emek veren, içlerinden geldiği gibi var olmaya çalışan kadınlar, kötü yürekli kıskanç cadılar olarak imgeleştirilmiştir belki de kim bilir? Siz ne dersiniz? Evet galiba bunların üzerine biraz düşünmemiz gerekiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin her alanda sağlandığı günlerin gelmesi dileğiyle. Kapatalım bu bölümü ve bu vesileyle de tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutlamış olalım. Süpürgelerinizin hızı hiç kesilmesin. Ev işlerini Marslılar yapsın, yapsın. Cadıysam süpürge bana kalsın, kalsın. Olursa çocuk yaparım olsun, olsun. İstemezsem solları kurusun.

Künye
  • YazanHazal Beril Çam
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)