111 Hz ·Bölüm 26 ·24 Mart 2022 ·23 dk ·2.053 kelime

Şeytan Bunun Neresinde?

Bugün tarihten gelen uğursuz, lanetli ve korkunç bazı sesleri, ve bu seslerin ardındaki gizemi konuşuyoruz. Kötü şöhretli, kırılgan ve ilahi sesli bir enstrümanın ruhumuzu ele geçirdiği söyleniyor. Duyduklarımız bir söylentiden mi ibaret, yoksa bu sesler gerçekten lanetli sesler mi?

0:00

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hz'e hoş geldiniz.

111 Hz'de seslerin hikayelerini anlatmayı seviyorum. Yalnızca sesimi duyabildiğiniz bir mecrada sese dair konuşmak, deyim yerindeyse benim anda hissetmemi, anda yaşamamı sağlıyor. Dinlediğinizde sizi de kendi anınızda yakalamış hissettirmeyi umuyorum böylelikle. Bugüne dek ses üzerine pek çok kez konuştuk ve emin olun daha çok konuşacağız. Çünkü bazı hikayeler yalnızca dinlendiğinde anlaşılır. Ama bazı hikayeler vardır, dinlendiğinde yalnızca anlaşılmakla kalmaz, aynı zamanda ürkütür de. Tıpkı bazı seslerin duyulduğunda ürkütmesi gibi.

Bu bölümde böyle tekinsiz bir sesin izini süreceğiz. Tarihin bir bölümünde uğursuz ya da lanetli olarak görülmüş, hatta kimi yerlerde yasaklanmış bir enstrümanın izini. Hikayesinin ardındaysa dünya üzerindeki en ünlü ve en sembolik portrenin sahibi var. Dünyadaki pek çok insanın 100 dolarlık banknotların üzerinden tanıdığı Benjamin Franklin.

Franklin ilginç ve ilginç olduğu kadar çok yönlü biri. Amerika'nın kurucularından. Kendisi bir polimat, siyasetçi, yazar, bilim insanı, müzisyen ve belki de hepsinden önemlisi bir mucit. Franklin müziğe karşı derin bir tutku besliyordu. Sık sık da konserlere gidiyordu. Bunlardan birinde sahnedeki müzisyenin önüne dizdiği cam bardaklara ıslattığı parmaklarıyla dokunarak bir enstrüman gibi çaldığına tanık oldu. Kristal bir doku da doğaüstü bir ses. Bu ses Franklin'in ruhuna işledi. Ona ilham verdi ve mucit yönünü uyandırdı birdenbire. Franklin bu sesin özünü koruyacak ama müzisyenlerin daha kompleks akorlar kullanmasına da izin verecek bir enstrüman tasarlamaya karar verdi. Farklı boyda camdan kaseler yaptırdı ve bunları iç içe oturttu. Camdan ve yukarıya doğru daralan bir silindir. Oluşturduğu bu silindiri parmaklarla tıpkı bir piyano gibi çalınabilmesi için yan yatırdı, altına da silindiri döndürecek bir pedal ekledi.

Ve karşınızda glass harmonica veya Türkçesiyle cam harmonica. Bu yeni enstrümanın premierini 1762'de müzisyen Marion Davis yaptı. Islattığı parmakları camın kaygan yüzeyine dokundukça ses konser odasının dört bir yanını dolduruyordu. Gerçekten hangi mekanda çalınırsa çalınsın dört bir yanı sarıyordu bu ses. Sanki her yerde gibiydi. Sesimi şu an sağınızda, Ve şu anda da solunuzda duyuyorsunuz. Veya size arkanızdan seslendiğimde dönüp bakıyorsunuz. Ama işte bu yeni enstrümanın sesinde bir gariplik var. Gözler kapalı ve canlı olarak dinlendiğinde sesin nereden geldiği bir türlü kestirilemiyordu. Ses sanki her yerden geliyor gibiydi. Sesin kaynağı sanki her yerdeydi. Bu her yerde olma halinin insanlara tanrıyı anımsatması çok geç olmadı. Paganini ona ilahi bir ses adını verdi. Büyük yazar Göte göklerden gelen bir uğultu diyerek armonikayı göklere çıkardı. Armonika'nın mistik şöhreti müzikseverler arasında hızla yayılıyordu.

Düşünün Mozart ve Beethoven gibi dev besteciler bile bu enstrüman için besteler yapıyordu. Yani böylesi bir şöhretten bahsediyorum. Enstrümanın premierini yapan Marion Davis de bu şöhretten nasibini aldı. O şehir senin, bu şehir benim konserden konsere koşuyordu. Gündüzleri seyahat ediyor, geceleri ise konser veriyordu. Gecesini gündüzünü armonika etrafında kurmuştu. Ve zaten sorun da tam burada başladı.

Meryem'in ruh sağlığı gün geçtikçe bozuluyordu. Geri dönülmez bir depresyona saplanmaya başlamıştı. Kaygıları günden güne artıyordu. Günden güne karanlığa boğulmaya başlıyordu. Enstrümanın mucidi Benjamin Franklin'e 1783'te yazdığı mektubunda aynen şunları söylüyordu.

Hayatımı gün geçtikçe zorlaştıran ruhsal şikayetlerim şiddetli bir şekilde geri döndü. İyileşmeme dair çok az umut var. Yaklaşık 12 aydır odamdan ve çoğu zamanda yatağımdan bile çıkamaz oldum.

Marion ömrünün son dönemlerini bir akıl hastanesinde geçirdi. Kendisi kötüye giden ruh sağlığının hiçbir zaman çaldığı enstrümandan kaynaklandığını düşünmedi. Ama enstrümanın doğaüstü sesi böyle bir bağlantıya açık kapı bırakıyordu. Zamanla başka armonika virtüözleri de benzer şikayetler nedeniyle kariyerlerini erken bitirince, bu armonikanın sesiyle insan ruhu arasındaki ilişkide giderek daha fazla konuşulmaya başlandı.

Cam armonika giderek kötü bir şöhret kazanmaya başlamıştı. Zamanla halk arasında bir sürü söylenti, bir sürü böyle garip hikayeler yayıldı. Bu enstrümanın ruhani sesi insanı delirtiyor, erken doğumlara sebep oluyor, hatta ölülerin ruhlarını çağırmaya yarıyordu. Durum öyle bir noktaya geldi ki, Almanya'nın bazı şehirlerinde enstrümanı çalmak polisin emriyle yasaklandı. Kimilerinde ise armonikanın nerede ne zaman çalınıp çalınamayacağına dair kurallar belirlendi. Mesela gece yarısından sonra veya mezarlıklara yakın bölgelerde dinlenemezdi.

Paganini'nin ilahi diye tanımladığı bu ses, yavaş yavaş şeytanın enstrümanı adını almaya başlamıştı.

18. yüzyılda yaşayan bir medyum, armonikanın sesini kendisine gelen insanları hipnotize etmek için kullanıyordu mesela. Veya Paris'te o dönemler çok ünlü olan korku tiyatroları ya da hayalet şovlarının adeta resmi enstrümanı haline gelmişti. Yani imajı biraz değişmişti diyebiliriz. Alman bir müzikolog 1800'lerin başında hakkında şöyle yazıyor bakın. Armonika sinirleri aşırı derece uyardığından çalan kişiyi bir depresyon haline sokuyor. Bu ses sürekli maruz kalan kişiyi kendisini yok etmeye kadar ileri götürecek bir melankoliye saplıyor. Bu yüzden herhangi bir ruh sağlığı probleminiz varsa aman ha bu enstrümanı çalmayınız. Eğer içinizde melankoli yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamışsa da bir an önce çalmayı bırakınız. E nitekim insanlar da bir bir bıraktılar. 1800'lerde şöhreti tavan yapmış bu enstrümanı bugün günümüzde dünyada sayılı insan çalabiliyor. Ve aynı şekilde dünyada sınırlı sayıda glas harmonika var.

Çok ilginç gelmiyor mu size de? Hatta biraz böyle kulağa delilik gibi de gelmiyor mu? Ya da belki bu enstrümanın sesi deliliğin ta kendisi ne dersiniz?

Aslında benzer türden bir hikayeyi, insanların ruhlarını ele geçiren bir sesin hikayesini tarihin çok daha eski dönemlerinden biliyoruz. Ta M.Ö. 8. yüzyılda anlatmış Homeros. İnsanların ruhlarını ele geçiren bir sesin öyküsünü Odisey destanında. Truva savaşından sonra çok sevdiği eşi ve ülkesine bir an önce dönmek arzusuyla yanıp tutuşan İthaka kralı Odysseus, tanrılar tarafından Truva yakınlarındaki bir adada esir edilmiş.

Adadaki 10 yıllık esaretinin ardından denizler tanrısı Poseidon hariç tüm tanrılar tarafından merhamet gösterilmiş kendisine ve serbest kalmış. Çok özlediği evine dönmek üzere derhal kendisine bir gemi ve tayfa vurmuş. Ama Poseidon öfkeli. Truva'yı yarattığı depremlerle yıkmak isteyen ancak Truva'nın güçlü duvarlarını bir türlü aşamayan Poseidon bu ölümlü tarafından alt edilmiş sonuçta. Denizler tanrısının bile aşamadığı bu güçlü duvarları hazırladığı Truva atı sayesinde bir gecede kolaylıkla geçerek Truva'yı içeriden yıkmayı başarabilmiş. Poseidon bu stratejik dehaya karşı bir kıskançlık besliyormuş anlayacağınız. Bu yüzden kendisini Odysseus'un eve dönüşünü zorlaştırmaya adamış. Fırtınalar göndermiş gemisinin üstüne. Devasa dalgalar yaratmış. Odysseus ve tayfasının içinde bulunduğu gemiyi oradan oraya sürükleyip bir sürü hasar görmesini sağlamış. Bu fırtınalardan biri Odysseus'un İzmir'deki Foça sahillerine sürüklendiğinde ise bir zorlukla daha karşılaşmışlar.

Önleri bazı kayalıklar tarafından kesilmiş. Eve dönüşüyle arasında duran bu engeli aşabilmek için Odysseus'un gemisi, üzerlerinde şüpheli görünümlü yaratıkların yaşadığı iki kayalığın arasından geçmek zorundaymış.

Kıyıdaki bu yaratıkları fark eden Odysseus, bir şeylerin ters gidebileceğini hissetmiş. O sırada İthaka kralı kendisine seslenen Tanrıça Kirke'nin sözlerine kulak vermiş. Müzik Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse sirenleri yandı. Bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne çocukları. Durma orada yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını. Tatlı bal mumuyla tıka ki sirenlerin sesini duymasınlar.

İstersen dinlesen ama bağlasınlar ayakta seni. Hızlı geminin içinde iplerle bağlasınlar orta direğe. Ondan sonra dinle sirenleri doya doya. Ama dostlarına yalvarır da dersen ki iplerimi çözün, bağlasınlar onlar senin bağlarını bir kat daha sıkı.

Sirenler. Devasa kanatları olan bir kuş bedenine ve bir kadın kafasına sahip olan yaratıklar. Bu yaratıkların güzel sesleriyle insanların zihinlerini kontrol eden çok tehlikeli, şeytani varlıklar olduğu söylenilmiş. Hatta onların o güzel seslerine kulaklarımızı tıkamak hayati bir önem taşıyor diyebiliriz.

Her kim denizci bu yaratıkların şarkısına rastlar da, kendisini bu güzel müziğe kaptırıp şarkıyı sonuna kadar dinlerse, girdiği trans halinin kendisini götürdüğü yerde, yani kıyıdaki kayalıklarda, onu ve hatta gemideki tüm diğer tayfaları ölüm bekliyor demektir. ölüme yol açabilecek kadar kendimizi kaptıracağımız güzellikteki bir şarkı, büyüleyici bir ses. Kirkin'in uyarısını dikkate alan Odysseus, hemen tayfasına emirler vermiş. Kendisini geminin orta direğine bağlatıp, ağzını da bir bez parçasıyla kapatmadan önce, tayfasının kulaklarına da bal mumu dökülmesi emirini vermiş. Çünkü Odysseus, dilere destan sirenlerin şarkısını çok merak ediyormuş. Kulakları tamamen kapalı olan tayfası, kayalıkların arasından gemiyi dikkatlice geçirirken, geminin orta direğine sıkıca bağlı olan Odysseus, sirenlerin şarkısını işitmiş. Gel buraya, dillere destan Odysseus, ak halıların şanı şerefi. Dur dur gemini de duy bizim sesimizi. Hiçbir gemi buradan geçemedi, durup dinlemeden tatlı ezgilerimizi.

Bu güzel ses tarafından büyülenen Odysseus, sonsuza dek burada kalmak için tayfasına yalvarmak istemiş. Neyse ki ağzı kapalıymış ve tüm vücudu da bağlıymış kahramanımızın. Belki de Kirke'nin uyarısı sayesinde bu önlemleri almasaydı, 20 yıl sonra da olsa en azından kavuşabildiği eşi Penelopi'ye hiç kavuşamayacaktı. Odysseus'un bu hikayesini anlatmamın bir sebebi var. Ne demiştik başlarken? Bazı hikayeler dinlendiğinde yalnızca anlaşılmakla kalmaz, ürkütür de.

Odysseus'un hikayesi işte böyle bir hikaye. Ve Homeros onu M.Ö. 8. yüzyılda anlatmış. Demek ki bu tür hikayelerde bizi kendine çeken bir şeyler var. Var ki yüzyıllardır anlatıp duruyoruz onları. Sirenler ise Homeros'tan bile eski bir antik Yunan miti. Ama unutmayalım her şeyden önce birer mit bunlar. Tıpkı cam harmonikanın da bir modern zaman miti olduğu gibi. Şimdi cam harmonika ile ilgili söylentilere geri dönecek olursak, her şeyden evvel bu cam harmonikanın tarihten silinmesi, çok sesli orkestra müziğinin giderek popülerleşmesi ve harmonikanın sesinin orkestra içinde duyulacak güçte olmamasıyla da ilgili biraz. Ama tek sorun bu değil. Yetkinlik kazanmanın zor olduğu bir enstrüman aynı zamanda. Bundan da önemlisi çok kırılgan. E zaten adı üstünde camdan. Şimdi lanetine gelince. İnsan ruhu üzerindeki etkileri konusunda iki teori var. İlki glass harmonika üzerinde her notayı belirleyen renk kodlarını belirtmek için kullanılan boya.

O dönemler bu boyalar kurşunlu olarak üretiliyor. Bütün bu lanetin sebebinin de enstrümanın büyüleyici sesi gibi fantastik bir şey değil de, e basitçe kurşun zehirlenmesi olabileceğini söylüyor işte bu ilk teorimiz. Kurşun zehirlenmesine karşı en hassas organınsa beyin olduğu biliniyor. E bu durumda mental rahatsızlıklar yaşanmış olması hiç de garip değil. Bu arada bir hatırlatma yapayım. Ben kullandığım için biliyorum. Bazı midi klavyeler eğer piyano çalmaya meraklıysanız bilirsiniz. Böyle piyano tuşları kadar ağır olabilmesi için yine kurşun kullanılarak üretilmeye devam ediyor. Günümüzde bile aman ha dikkatli olun eğer böyle bir enstrüman almayı düşünüyorsanız bu konuyu da bir araştırmanızı tavsiye ederim. Şimdi bu bahsettiğim teori yine de çok güçlü sayılmıyor bu arada. Çünkü kurşunu yalnızca parmak uçlarınızla dokunarak vücudunuza almak çok etkili değil. Ve o dönemde makyaj malzemelerinde bile kurşun bulunduğunu düşünürsek bunun ne kadar düşük bir miktar olacağını tahmin edebiliriz.

Ama ikinci bir teori daha var. Hani armonikanın sesinin bir türlü nereden geldiği kestirilemiyordu. Sanki her yerde gibiydi demiştik ya. Hatta koskoca Paganini ilahi bir ses demişti onun için. Hatırladınız mı? İşte işin bu kısmı mit değildi. Aslında bunun gerçeklik payı var. Kaynağını görmesek bile bir sesin nereden geldiğini bizler normalde kestirebiliriz. Buna lokalizasyon deniyor. Ve bunu aslında iki kulağımızın birden yardımıyla yapıyoruz. Şimdi gelin sizlerle küçük bir oyun oynayalım. Şimdi sizden ricam bir gözünüzü kapamanız.

Tamam mı? Kapadınız mı?

Ellerinizi iki yana kaldırın. Her ikisini de birer yumruk haline getirin. İki elinizde de yalnızca serçe parmaklarınızı havaya kaldırın. Ve şimdi üç dediğimde bu parmak uçlarını birbirine değdireceğiz. Ama bunu yaparken tek gözümüz kapalı olacak. Tamam mı? Hazır mıyız? Bir, iki, üç.

Başarabildiniz mi?

Yanıtınız hayırsa şaşırmam. Oysa iki gözünüz açık olsaydı yüksek olasılıkla başaracaktınız. Çünkü bir cismin uzaydaki konumunu hatasız olarak kestirebilmek için ikinci bir referansa ihtiyacımız var. İkinci bir göze veya ikinci bir kulağa. E ses için de bu böyle. Sesin kaynağı sağ tarafımızdaysa ses dalgaları önce sağ kulağımıza ulaşıyor. Sol kulağımıza ise daha geç geliyor. Ses kaynağı sol tarafımıza geçtiğinde ise bunun tam tersi. İşte aradaki bu ufacık zaman farkı sayesinde sesin konumunu algılayabiliyoruz. Tam olarak olmasa bile tahmin edebiliyoruz. Cam armonikayı farklı kılan şey ise şu. İnce bir sesi var. Yani yüksek frekans aralığında. Ama armonikanınki öyle özel bir aralık ki onu yükseklerden alıp adeta göklere çıkarıyor. Yani işin ilahi tarafı şu. Beynimiz lokalizasyon sırasında 4 kilo hertzin üzerindeki frekansları sesin desibeli yani şiddetini referans alıyor. 1 kilo hertz altındakilerde ise frekansın dalga boyuyla ilgili faz farkını.

Bunun arasındaki frekanslarda beynimizin çok da emin olamadığı yere denk düşüyor. 1 ila 4 kilo hertz aralığı. İşte bu cam armonikanın dominant ses aralığı.

Uzun süre nereden geldiğini anlamanın imkansız olduğu bu frekanslara maruz kalan müzisyenleri kimi zaman baş dönmesi, kimi zamansa bir boşluk hissenin sarması belki de bu yüzden olabilir. Açıkçası bu ikinci teori benim daha çok hoşuma gidiyor. Daha aklıma yatıyor diyebilirim. Ama tüm bunlara bir üçüncü teoriyi de bizzat ben ekleyeceğim. Bu kez benim teorim geliyor. Hazır mısınız?

Bence glass harmonikanın lanetli bir şöhret kazanmasının en büyük sorumlusu tahmin edebileceğiniz gibi bizler, insanlar. Çünkü kim ne derse desin böyle mistik gizemli hikayelere de bayılıyoruz. Bir yandan ürkütüyorlar bizi, bir yandan da bir tarafımızı, bazı heyecanlarımızı kamçılıyorlar. Acı yemeye benziyor biraz. Bir yandan yanarken bir yandan da göz göre göre yemeye devam ediyoruz. Yani zevk alıyoruz bu acısından, yanmasından. Bu tür hikayeler söz konusu olduğundaysa tatmin olan duyumuz tat değil, merak. Odysseus'un ölümü göze alıp sirenlerin şarkısını dinlemek istemesini meraktan başka neyle açıklayabiliriz ki? Bizler de bu tür gizemli ve ürkütücü hikayeleri bu yüzden çok daha iştahlı bir şekilde dinlemiyor muyuz? Tam da bu yüzden kulaktan kulağa hızla yaymıyor muyuz?

Kulaktan kulağa.

Bir kulaktan, bir kulağa.

Kulaktan, bir kulağa.

Künye
  • YazanOğulcan Ayan, Berkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (8)