
Yitip Giden Duyarlılığımız: Kayıtsızlık
Televizyonda ya da sosyal medyada gördüğümüz bir trajedi ilk başta kalbini sıkıştırıyor, gözlerini dolduruyor. Fakat kısa bir süre sonra elimizdeki telefonla biraz daha aşağı kaydırıyoruz akışı. Ve o trajediyi unutup hayatımıza devam ederken buluyoruz kendimizi. Dünyadaki trajedilere karşı kayıtsız kalabiliyoruz. Peki neden böyle olabilir? Yani insan neden yanlışlığından emin olduğu konulara kayıtsız kalır ve soyutlar kendini? 111 Hz'in bu bölümünde insanlığın, yaşanan acılara kayıtsız kalma sürecinin gerekçelerini inceliyoruz. İnsanın sınırlarını ve bu sınırların nelere mâl olabileceğini konuşuyoruz.
Hoş geldiniz sevgili arkadaşlar. Bir süredir o kadar yoğunum ki dünyada neler olup neler bitiyor, hayat nasıl akıyor pek de takip edemedim açıkçası. Tam olup bitenlere bakacakken yakaladınız beni. Bakalım neler varmış şu sıralar gündemde.
Metreye yaklaşık 5700 insan düşüyor. 2 milyondan fazla insan burayı evi olarak görüyor ve bunların neredeyse yarısı çocuk yaşta. Gazze bugün en karanlık günlerinden birini yaşıyor. İsrail son aylarda Gazze'deki yıkımın boyutlarını genişletti. Gazze'nin güneyindeki refahta büyük bir bölgeyi yerle bir etti. Bir zamanlar hayat dolu olan evler, sokaklar, parklar şimdi harabeye döndü. 5 ayından beri Gazze İnsani Yardım Vatfı Gazze'de yardım dağıtmaya başladı. Ancak neredeyse her gün bu yardım kuruklarında Filistinlilerin öldüğüne dair haberler geliyor. Yardımlar başladığından beri 700'e yakın Gazze'nin öldüğü bildiriliyor. Çok yazık gerçekten. Yani son dönemde çizilen tablo düşündüğümden de karanlık maalesef arkadaşlar. Bir insanlık trajedisi yaşanıyor ve biz böyle elimiz kolumuz bağlı bir şekilde hiçbir şekilde hiçbir şey yapamıyoruz. Bu acı.
Neyse bakalım başka neler olmuş. Sumut filosuna İsrail askerleri yanaşmıştı, ablukayı almışlardı ve şu dakikalarda haber geldi. İsrail askeri gemilerimize girdi dedi. İsrail'in Sumut filosuna müdahalesi dünyanın dört bir yanında protesto edildi. Binler sokaklara döküldü. Çok enteresan değil mi bu? Yüzlerce belki binlerce kilometre ötedeki bir trajediye dert edilen, inisiyatif alan insanların olması yani. Bambaşka bir ülkede yaşanan bir trajediyi televizyonda ya da sosyal medyada görüyorsun.
Birkaç saniye nefesin daralıyor, kalbin sıkışıyor belki ama sonra işte elinde telefonla biraz daha aşağıya kaydırıyorsun. Bir bakıyorsun bir kedi videosu, sonra ikiyle yapılmış bir başka komik video, bir dizi fragmanı, komik bir espriler falan filanlar çıkıyor karşına. Ve o trajediyi orada bırakıp hayatına kaldığı yerden devam ederken buluyorsun kendini. Hayat bazen o kadar hızlı akıp gidiyor ki insan böyle durumlara kayıtsız kalabiliyor. Böyle kendi dertlerimizde sürüklenip giderken dünyadan kopabiliyoruz. Peki neden böyle olabilir sizce? Yani insan neden yanlışlığından kesin emin olduğu konulara bile kayıtsız kalabilir, soyutlayabilir kendini? Düşündüm de şimdi gelin birlikte bunun üzerine dertlenelim, bunun üzerine biraz kafa uvaralım bu bölümde. Kendimize dair bazı cevaplar da buluruz belki kim bilir.
Evet sevgili arkadaşlar, Gazze'ye insani yardım için yola çıkan Sumut filosu son günlerde dünya gündeminin en yakından takip ettiği konulardan biri. Fakat bu trajedi son birkaç yıldır yaşanıyor. Son birkaç gündür değil ve her geçen gün daha da büyüyor maalesef. Ve farkında mısınız bilmiyorum ama zaman zaman olup bitenleri takip dahi edemiyoruz. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar yaşanmış, bitmiş gibi geliyor bazen. Eminim hepimizin ya nasıl olur da bu kadar büyük bir acıya kayıtsız kalınır ya diye sorduğu durumlardan biridir bu da. Başkalarının kayıtsızlığı bizleri normalden daha da fazla yıpratabiliyor elbette. Fakat bunun sebepleri üzerine bir sorgulama yapınca neden böyle olduğumuz biraz daha iyi anlaşılıyor. Zira bir meseleye kayıtsız kalmak insanın çoğu zaman bilinçli tercihleriyle yaşanan bir şey değil. Bu beynimizin, kalbimizin yani doğamızın sınırlarıyla ilgili bir davranış aslında.
Ve ben de bugün bu sınırları farklı açılardan bakıp değerlendirelim istedim. Zira bu şekilde birbirimizi daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. İnsan neden kayıtsızlığı seçer? Soruyu bu şekilde sorduğumuzda ilk aklımıza gelen yanıtlardan biri. Çünkü insan doğası kötüdür oluyor muhtemelen. Fakat mesele tabii ki o kadar da basit değil. Hatta bu bir iyilik ya da kötülük meselesi bile değil temelde. İnsan bir trajediye zaman içinde kayıtsız kalabilir pek tabii ki. Çünkü acıyı taşıma kapasitesi kısıtlıdır. Bunu şöyle açayım sizlere.
İnsan türü olarak yüz binlerce yıl boyunca küçük topluluklar halinde yaşadık. Bu şekilde hayatta kaldık işte 50 kişiyle 100 kişiyle ve en fazla 200 kişilik gruplarla hareket ettik. Medeniyeti gruplar halinde yaşayarak kurduk desek yeridir. Yani bizim evrimsel donanımımız bu küçük grupları korumak ve onları kollamak üzerine inşa edilmiş bir vaziyette. Dolayısıyla yakınımızda acı çeken biriyle empati kurmamız da, yavrularımızı, çoluk çocuğumuzu gözümüzden dahi sakınmamız da, işte kabilemizde yaralanan birini iyileştirmeye çalışmamız da bu koruma içgüdüsünün bir yansıması. Ama sorun şu ki bugün yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca insanın hikayesine aynı anda tanıklık ediyoruz. Bizim evrimsel tasarımımızın çok ötesinde bir enformasyon akışına maruz kalıyoruz. E hal böyleyken de bir seçim yapmak durumundayız hepimiz. Bunu bir örnekle açıklamaya çalışayım şimdi size. Bir mağara insanı düşünün, onun için acı çeken üç kişi var değil.
Onun için hepsiyle ilgilenebilmek mümkündür değil mi muhtemelen? Fakat bugün milyonlarca insanın çektiği acıya tanık olan bizler için öyle herkese çare olabilmek mümkün değil. Haliyle beynimiz bütün bu olup bitenleri özümseyebilmek için bir önceliklendirme yapmak zorunda kalıyor. Kime bakacak, kime kayıtsız kalacak türde bir filtre geliştiriyor. Ve işte olup bitenleri bu tür bir filtreden geçiriyor. Ve biz artık o kadar çok kötü haberlere maruz kalıyoruz ki bir noktadan sonra içimizde hiçbir şey kalmıyor. Hiçbir his. Duygusal olarak tükeyniyoruz.
111 Hz'de birçok kez insan beyni üzerine düşündük sizlerle birlikte. Ve gerçekten de gizemlerle dolu karmaşık bir mekanizma var bu kafatasımızın içerisinde. Ama beynin en ilginç yanı bu korumacı refleksleri sanırım. Duygusal olarak tükenmeye doğru gittiğimizde de beynimizin savunma birimi devreye giriyor. Çünkü bir şey hissedemezsek varoluşumuz da pek bir anlam taşımamaya başlıyor. Dolayısıyla kayıtsızlığı tam olarak anlayabilmek için bilişsel açıklamaları da bir gözden geçirmemiz gerekiyor. İnsanın bir dikkat kapasitesi var ve bu kapasite sınırlı demiştik değil mi? Her gün binlerce uyaranla karşılaşıyoruz. Bu taraftan da geliyor ama en çok bu taraftan yani yeni nesil ekranlardan da yağıyor üzerimize doğru. Bedenimiz ve zihnimiz bu uyaranların hepsine eşit tepki veremiyor haliyle. Bizim hayatımızı doğrudan etkileyen en yakınımızda yaşanan şeylere tepki veriyoruz öncelikle. Biraz da bu yüzden dünyanın ta öbür ucunda yaşanan bir felaket komşumuzun yani yanı başımızdaki birinin yaşadığı bir hastalık kadar yer etmeyebiliyor zihnimizde.
Psikolojide bunun bir ismi de var. Yakınlık yanlılığı. Bu da en temelde bizim hayatta kalma stratejimizin bir parçası. Kayıtsızlığı bilinç düzeyinde değerlendirirken tek yapacağımız izah bu değil elbette. Yakınlık yanlılığı kadar normalleşme önyargısı denilen bir kavram daha var ve bazı olaylara kayıtsız kalmamızı bu da doğrudan etkiliyor. Mesela büyük bir felaket olduğunda zihnimiz zaman zaman onu küçümsüyor. Bu zaten bana olmaz filan gibi böyle bir önyargıya kapılabiliyor. Ve bu sayede tehlikeyi kafasında zihninde küçültüp kaygıyla baş etmeye çalışıyor beynimiz. Fakat beyin sadece böyle bir mantıkla çalışan bir mekanizmaya sahip değil. Bilişsel açıdan çelişkiye de düşürüyor bizi sık sık. Mesela şimdi tam şu anda güvenli bir şekilde kahvenizi içtiğinizi yudumladığınızı düşünelim. Ancak aynı anda bir yerlerde çocuklar öldürülüyor. Bebekler son nefesini veriyor. İşte bu iki durum arasında devasa bir uçurum var.
Ve bu uçurum bizi tabii ki rahatsız ediyor. İçten içe huzursuz ediyor. Fakat tek başına bir çare de olamayacağımız için bizi bir boşluğa düşürüyor bu durum. Beynimiz çelişkileri savuşturmaya güdümlü olduğundan bir refleks geliştiriyor. Ya benim yapabileceğim bir şey yok ki zaten diyor. Kayıtsızlığa yönlendiriyor bizi. ABD'li ünlü psikolog Paul Slovik insanların acıya verdiği tepkileri uzun yıllar boyunca araştırmış ve önemli bir tespitte bulunmuş bu konuda. Onun ifadesine göre insan tek bir mağdurun hikayesini duyduğunda çöpürüyor. Çok yoğun bir empati hissediyor, bir bağ kuruyor. Fakat mağdur sayısı arttıkça kurduğumuz empati de azalıyor. Slovik bunu psychic numbing yani duygusal uyuşma olarak tanımlamış. Duygusal uyuşma. Bunu da şöyle örneklendireyim şimdi sizin için. Karşınıza bir anda bölümün başında duyduğumuz haberlerden birinin çıktığını düşünün. Sadece birkaç saat içinde on binlerce insanın yaşamını kaybettiği bir bilgi geliyor.
Bizim asla baş edemeyeceğimiz, asla bağ kuramayacağımız türde bir acı bu. Bir nevi şoka uğruyoruz bu haberleri aldığımızda. Böylesi bir trajedi rasyonel gelmiyor bize. Dolayısıyla zihnimiz bu büyük sayıları anlamlandıramıyor. Söylemesi epeyce acı ama trajedi bir anda istatistiksel bir veriye dönüşüyor böyle durumlarda. Bakın mesela Harvard Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada bu duygusal uyuşma hali üzerine bir deney gerçekleştirilmiş. Bu deneyde katılımcılar pek çok bilimsel araştırmada olduğu gibi iki ayrı gruba bölünmüş ve her gruptan anlatılacak hikaye bir bağışta bulunmaları istenmiş. İlk gruba Afrika'da açlık çeken milyonlarca çocuğun hikayesi anlatılmış. Diğer gruba ise Rokya adında 7 yaşında bir tane kız çocuğunun trajedisi.
Deneyin sonunda ise Rokya için toplanan bağış miktarı ilk gruba kıyasla çok daha fazla çıkmış.
Identifiable Victim Effect olarak tanımlanan bu durum bize önemli bir şey gösteriyor. İnsanlar bir trajedi karşısında anlamını yitiren sayılarla değil, hikayeler aracılığıyla duygusal bir bağ kurmaya çalışıyor. Slovik ise bunu şöyle açıklıyor. Bir hayatı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmak gibidir. Ama binlerce hayat söz konusu olduğunda hiçbir şey hissetmemek mümkündür. İşte bu noktada da empati ve şefkat kavramlarını iyi anlamamız gerekiyor. Bunlar birbirine sık sık dolanan kavramlar aslında ama aralarında bir ayırım yapabiliriz. Kayıtsızlık meselesinde yapacağımız bu ayırım bir pusula işlevi görebilir bizler için. Empatiyle başlayalım. Tanımı basit bir başkasının duygusunu hissedebilme yeteneği. Karşımızdaki insan acı çekiyorsa biz de o acıyı hissetmeye başlıyorsak ona karşı bir empati duyuyoruz demektir. Bu bizim evrimsel olarak geliştirdiğimiz bir davranış. Demin de bahsettiğim gibi yakınımızda olup biten şeylere refleks olarak empati duyuyoruz.
Bunu dışa vurmasak bile iç dünyamızın derinliklerinde o hissi yaşıyoruz. Çünkü yaşamak için bir grubun parçası olmaya, grubun sürekli olabilmesi, sürdürülebilmesi için de iş birliği yapmaya, bir duygudaşlık kurmaya ihtiyacımız var. Yani kısacası empati kurmak bizim için hayatta kalmanın anahtarlarından biri. Şefkat ise biraz daha farklı bir mesele sevgili arkadaşlar. Başkasının acısını görüp ona yardım etme motivasyonu duyma halinden bahsediyoruz şefkat deyince. Histen çok bir aksiyona geçme durumu var burada. Bununla birlikte şefkatin empati kadar tüketen bir şey olmadığını da söylemek mümkün. Zira şefkat de başkasının acısını doğrudan üstlenmektense ona iyi gelebilme motivasyonu daha ağır basıyor. Sosyal nörobilimci Tina Singer da bunu ortaya koymak için yola çıkmış ve empati ve şefkat gösterme durumlarında insanların beyin aktivitelerini incelemiş. Onun yaptığı çalışmaya göre empati duyduğumuz sırada beynimizin acı hissini işleyen bölgeleri çalışırken şefkat duyduğumuz sırada ödül ve motivasyon merkezleri daha bir aktif hale geliyor.
Dolayısıyla şefkatin kendimize iyi gelmemizi sağlayan, sürdürülebilir, kapsayıcı, pozitif bir şey olduğunu söyleyebiliriz bu çalışmaya bakarak. Fakat şefkatin de yıprattığı durumlar var. Singer özellikle sağlık çalışanları, insani yardım aktivistleri, travmaya tanık olan diğer mesleklerde şefkat yorgunluğu denen bir şeyin ortaya çıktığını gözlemlemiş. Zira sürekli acılara maruz kalmak da bir kişinin şefkat kapasitesini tüketebiliyor. Ve bir noktada onun bile kayıtsızlık duymasına yol açabiliyor. Ne demiştik? İnsanın sınırları var değil mi? Elbette şefkat kapasitemiz de işte bu sınırlarımızdan nasibini alıyor.
Aslına bakarsanız bu noktaya kadar bahsettiklerimiz daha çok bireysel kayıtsızlık halinin bir analiziydi. Fakat bireyin düştüğü bu kayıtsızlık durumunun topluma yayılan bir başka şekli daha var. Bunu da kısa bir aranın ardından konuşalım sizlerle. Evet kayıtsızlığın bireysel sebepleri üzerine konuştuk az önce. Burada empati ve şefkat yorgunluğu, bilişsel refleksler, sürekli maruz kaldığınız bilgi akışının önemli bir rol üstlendiğini söyledik. Fakat kayıtsızlığın sebepleri arasında çok önemli bir unsur daha var dedik. Yaşadığımız toplumların ta kendisi. Bunu da psikoloji dünyasının en çarpıcı örneklerinden biriyle izah etmek istiyorum şimdi sizlere.
Bystander effect yani seyirci etkisiyle. Sosyal psikolojinin en bilinen kavramlarından biri olan bu durumun ortaya çıkışı da epey üzücü. Hatta öfkelendiren bir hikayeye sahip maalesef. 13 Mart 1964 günü New York'ta yaşayan 28 yaşındaki Kitty Genovese isimli genç bir kadın evinin önünde Winston Mosley tarafından bir saldırıya uğramış. Onlarca kişinin tanık olduğu, ki tahminlere göre bir sayı 37, bu saldırı esnasında sokaktaki kimse bu kadına yardım etmeye teşebbüs bile etmemiş. Hatta polisi bile aramaya yeltenmemişler. Bu trajik olay psikoloji dünyasının incelediği bir meseleye dönüşmüş tabii bir noktada. Yapılan çok sayıda incelemenin sonunda da bir olayın çok sayıda tanığı varsa kişinin ona yardım etme ihtimali azalıyor gibi bir kanı çıkmış ortaya. Çünkü herkes böyle durumlara maruz kaldığında bir başkasının müdahale edeceğini düşünüyormuş. Sorumluluk bir anlamda başkalarına yansıtılıyor, paylaşılıyor ve en sonunda kimseye bir çözüm için adım falan atmıyor.
Ve bu durumda bireysel kayıtsızlığı nasıl kolektif bir biçim aldığını gösteriyor. Herkes işte benim yapabileceğim bir şey yok dediğinde aslında hiç kimse hiçbir şey yapmamış oluyor ve o trajedi de derinleştikçe derinleşiyor. Avustralyalı filozof Peter Singer bu sorunu çok güçlü bir analojiyle ele almış bu arada.
Bir gölün kenarında yürüdüğünüzü hayal edin şimdi. Eşsiz bir doğanın ve huzur veren bir atmosferin içinde süzülüyor gibisiniz. Keyfinizi bozacak hiçbir şey yok. Ancak bir anda gölde bir çocuğun boğulmakta olduğunu görüyorsunuz. Onu kurtarmak için göle girmeniz gerekiyor. Ama şöyle bir sorun var. O gün yeni aldığınız çok pahalı ayakkabıları giyesiniz. Haliyle suya dalarsanız mahvurucaklar. Yine de hiç tereddüt etmeden göle atlarsınız değil mi? Sonuçta hiçbir ayakkabı bir çocuğun hayatından daha değerli olabilir mi? İşte Singer burada çok kritik bir soru soruyor. Eğer yakınınızdaki bir çocuğu kurtarmak için ayakkabılarından vazgeçmeye razıysanız, neden binlerce kilometre ötede açlıktan ölen bir çocuğa yardım etmek için de benzer bir özveride bulunmuyorsunuz?
İki yardım etme şeklinin teoride bir farkı yok neticede. Fakat fiziksel mesafe işte burada önemli bir rol oynuyor. Singer buna ahlaki bir sorumluluk perspektifinden bakıyor. Ona göre çocuğun bize yakın ya da uzak olması ahlaki sorumluluğumuzu etkilememeli. Ve bu ahlaki sorumluluk algısı da tamamen toplumun trajedilere verdiği tepkilerle şekilleniyor.
Kant'ın ahlak felsefesi de aslında buna dair önemli bir söylem getirir sevgili arkadaşlar. Öyle davran ki davranışın evrensel bir yasa olabilsin der Kant. Yani sadece kendimiz için değil, herkes için geçerli olabilecek bir ilke üzerinden davranmamızı öğütler. Şimdi başkalarının acısına kayıtsız kalmak gibi bir ilkeyi evrenselleştirdiğimizi bir düşünsenize. Ortaya nasıl bir dünya çıkardı? Dayanışmadan, şefkatten söz edebilir miydik mesela? Rasyonel açıdan baktığımızda hiç de yaşanabilir bir yer olmazdı değil mi böylesi bir dünya? İşte o yüzden kayıtsızlık toplumsal anlamda da bir alışkanlık haline gelmemeli.
Neyse ki buna karşı birçok panzehir geliştirdik insanlık olarak. Hayal ettiğimiz ve gerçekleşsin diye çabaladığımız ütopyalar, John Lennon'un yazdığı Imagine gibi şarkılar ya da Albert Camus'un yazdığı veba gibi hikayeler. Hepsi bizim kayıtsızlığa karşı meydan okuma şeklimiz aslında. Fakat burada anlatmamız gereken bir felsefi kavram daha var. O da kozmopolitanizm. Filozof Kwame Antony Appiah, hepimiz farklı kültürlerden, farklı kimliklerden gelebiliriz ama aynı dünyayı paylaşıyoruz. Bu dünya hepimizin evi. O yüzden sorumluluğumuz sadece kendi milletimize ya da sadece kendi grubumuza değil, bütün insanlığa karşıdır demiş. Ve böyle diyerek çok güzel bir şekilde özetlemiş aslında bu kavramı. Uzak diyarlardaki insanların yaşadığı acı sadece onların sorunu değil kısacası. Bu dünyada yaşıyorsak birbirimizin sorumluluğunu düşünürüz. Bu da paylaşıyoruz ki zaten teknolojinin, küreselleşmenin, iletişimin bu kadar yoğun olduğu bir çağda bana uzak diye bir şey de kalmadı.
Bunu kabul etmemiz lazım. Dolayısıyla kayıtsızlığa düştüğümüz her an bir dünya vatandaşı olduğumuzu da hatırlamamız gerekiyor. Hatırlatmamız gerekiyor kendimize ve etrafımızdakilere.
Söz konusu bu kayıtsızlığın toplumsal yansımaları olunca çok önemli bir düşünürden daha bahsetmek istiyorum şimdi sizlere. Antonio Gramsci ve onun kayıtsızlardan nefret ediyorum metninden. İtalyalı düşünür 1917'de yazdığı bu metninde kayıtsızlığı tarihteki trajedilerin görünmez işbirlikçisi olarak tanımlamıştı. Zira büyük kötülükler çoğu zaman yalnızca kötülük yapanların eylemleriyle değil, seyredenlerin sessizliğiyle de mümkün olur. Yani insanların benim yapabileceğim bir şey yok ki diyerek geri çekilmesi adaletsizliklere açılan bir davranıştır aslında. Antonio Gramsci bu bağlamda çok önemli bir tanımlama yapıyor. Yaşamak demek taraf tutmak demektir. Kayıtsız olan tarafsız değildir. Sessizliğin tarafındadır diyor kendisi. Bu sert olduğu kadar çarpıcı da bir eleştiri ve çok önemli bir noktaya işaret ediyor. Eğer herkes kendi küçük hayatına kapılır, bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla hayatını sürdürürse, o yılan yaşamakla kalmaz bir gün gelip bizi de sokar, zehirler.
Daha kötüsü bu kayıtsızlık kimilerinin elinde bir silaha da dönüşebilir. Bu silahın nasıl çalıştığını anlamak içinse tarihe bakmak yeterlidir arkadaşlar. Çünkü bazı büyük trajediler sadece aktif kötülüğün değil, çevrede duranların sessizliğinin de bir eseri olmuştur ne yazık ki. Buna verebileceğim en çarpıcı örnekse tarihe kristal gece diye geçen olay sanıyorum. Kasım 1938'de Almanya'da yaşanmıştı kristal gece. 9 Kasım gecesi Nazi askeri güçleri ülke genelindeki sinagogları yakmış, Yahudi dükkanlarını darma duman etmiş, yüzlerce keşeye sokak ortasında şiddet uygulamıştı. O gecenin neticesinde binlerce Yahudi toplama kamplarına gönderilmiş ve tarihin en büyük kıyımlarından biri yaşanmıştı. Ama bundan daha korkunç olan bir şey daha vardı. Saldırılara tanıklık eden komşuların büyük bölümünün sessiz kalması. Kimileri evlerinin penceresinden bakıp olan bitenleri izlemiş, kimileri ise ertesi gün işine gidip hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı.
Yani kristal gece Nazilerin soykırım politikasında bir dönüm noktası olarak geçmişti tarihe. O geceden sonra Naziler toplumun önemli bir kesiminin kendi faaliyetlerine sessiz kalacağını anlamıştı çünkü. Ve işte o karanlık sessizlik Holocaust'un kapılarını da araladı maalesef.
İşin acı tarafı ise tarihe baktığımızda buna benzer birçok örnek sayabiliyoruz. 90'larda yaşanan Srebrenica, Ruanda soykırımları onlardan bazıları. Ve bu trajedilerin hepsi bize ortak bir şey söylüyor aslında. Sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik her zaman bir tarafın yanında durur. Evet kayıtsızlık bizim genelde bilinçli olarak yapmadığımız bir şey. Fakat buna bir çare de üretmeliyiz mutlaka. Görmezden gelmeyi bırakmakla başlayabiliriz buna mesela. Manipülasyona kapılmadan doğru bilgiye ulaşmak ve onu yaymak. Yaşanan trajedilere bir megafon olmak düşündüğümüzden çok daha büyük bir etki yaratabilir. Daha da önemlisi harekete geçebiliriz. Aksiyon alabiliriz. Dayanışarak, konuşarak ve en önemlisi de hikayeler anlatarak yapabiliriz bunu. Zira hikayeler bizi bir başkasının yerine koyar. Mesafeleri ortadan kaldırır. Bir aile içinde, bir arkadaş grubunda ya da bir iş yerinde duyarlılığın, dayanışmanın önemini hatırlatan hikayelerden bahsetmek küçük bir kültür tohumu ekmek demektir aynı zamanda.
Ve bu küçük tohumlar zamanla bir toplumu dönüştürebilir. Unutmayın, kayıtsızlığa karşı koymak sadece başkaları için değil, kendimiz için de bir iyileşme yöntemi aslında. Zira bu, insanın kalbini, duyularını körelten bir sessizlik. Sessizlerin sesi olmak, fark etmek, küçük de olsa bir adım atabilme cesareti gösterebilmek, insan kalmanın en basit yolu galiba. O yoldan sapmamak umuduyla.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt