Vampirlerin Karanlık Dünyası
Her ne kadar modern hikayelerde karanlık bir çekiciliğe sahip olsalar da vampirler, tarih boyunca hep böyle değerlendirilmemişti. Tarihin farklı dönemlerinde korkulara, toplumsal değişimlere ya da varoluşsal sorulara ışık tutan bu doğaüstü ve kurgusal yaratık, insanın ölümsüzlük arzusunun da bir simgesi haline geldi. 111 Hz'in bu bölümünde, bu gizemli yaratıkları daha yakından tanıyor, onların karanlık dünyasına yolculuk yapıyoruz.
Herkese merhaba, ben Barış Özcan, 111. frekansa hoş geldiniz.
Evet arkadaşlar, yine bir yolculuğun tam ortasında karşılaştık sizinle. Ama bu sefer cam asansör ya da böyle zamanda ışınlanan araba falan gibi 111 hertz'in bize sunduğu üst düzey icatlardan falan faydalanamıyoruz. Zira burası daha farklı bir yer.
Bırakın asansörü, arabayı falan, etrafta sokak lambası bile yok. O yüzden karanlıkta fazla bastırmadan benim hemen gideceğim yere varmam gerekiyor.
Doğrusu ne işim var böyle kasvetli böyle metruk bir kasabada diye düşünmüyor değilim. Şöyle anlatayım size. Geçenlerde kırmızı mühürlü bir zarf geldi bana. Üstünde de gönderen kişinin ne ismi ne de adresi yazılı. Sadece beni özel bir görüşme için Transilvanya'ya çağıran kısa bir not vardı bu gizemli zarfın içinde. Yani epeyce de düzgün bir el yazısıyla yazılmıştı. Normalde bu kadar belirsiz bir davete icabet etmezdim belki ama 2024'te mektup atan kaç kişi kaldık ya? Mutlaka ciddi bir şeyler olmalıydı bunun arkasında. Hem ne yalan söyleyeyim biraz da bu belirsizlik gizem ilgimi çekti diyebilirim bilirsiniz. Benim için macera dendiğimde akan sular durur.
Durur ama biraz daha böyle yokuş çıkmaya devam edersem kalbim de duracak. Yakınlarda henüz bir yerleşim yeri de görünmüyor. Nereden gitsem acaba? Yolunuzu mu kaybettiniz bayım? Sizi böyle bir anda karşımda görünce korktum biraz. Korkmayın. Ben buranın yerlisiyim. Sizi bir süredir uzaktan izliyorum. Yardıma ihtiyacınız var gibi duruyor. Yok canım biraz yoruldum sadece. Beni dinleyin. Buraya gelerek çok büyük bir hata yaptınız. Ama artık geri dönemezsiniz. Bu kasaba canavarlarıyla meşhurdur bayım. Gündüzleri saklanır, geceleri ortaya çıkarlar. Yüzyıllardır buradalar ama aynı kalır soğukun bedenlere. Ne ileri gidebilirler ne de geri. Onlara dikkat etmelisiniz. Kime dikkat etmeliyim? Ne oluyor ben anlamadım. Uğursuz isimlerini söylemeyiz. Benim artık gitmem gerekiyor. Size yaşama sözü veremem. Ancak yardım edebilirim.
Bu bohçayı alın ve sadece ihtiyaç anında kullanın. Şans sizinle olsun.
Hayda yine dakika bir gol bir. Aldık başımıza belayı. Çatlağım biriliyip geçeceğim de. E buranın yerlesiyim dedi. Ya bir bildiği varsa? Gelmekle hata mı ettim acaba?
Sonra ne dedi o öyle? Canavar manavar filan. Yüzyıllardır buralardaymış. İnsanı tedirgin ediyorlar ya. Of aman neyse ne. Çıktık bir yol artık. E ben de buradan sonra dönecek değilim herhalde. Bakayım şu bohçanın içinde ne varmış. Belki de yol için yiyecek filan koymuştur bu teyze. Hatta lütfen öyle olsun. Çünkü yavaştan acıkmaya da başladım.
Ooo bu ne ya? Uff. Üff. Baya ağır bir koku geldi burnuma. İçindeki şey her neyse bozulmuş sanırım.
Hayır yemek filan yok bunda. Dümdüz sarımsak çıktı iyi mi?
Evet bir de bir de kazık çıktı arkadaşlar. E başka da bir şey yok. Yani anlayacağınız baya değerli malzemeler sunmuş bize teyzemiz. Sarımsak ve tahta kazık. Aman ne hoş.
Gerçi şimdi zihnimdeki o tüm filmlerin kitapların klişelerini filan bir tarıyorum da. Bunların gerekli olabileceği. Birkaç tane durum biliyorum sanırım. Aman yani.
Yok artık canım daha neler. Huru afyonların hepsi. Adı üstünde. Hayal ürünü. Sonuçta vampir diye bir şey yok. Tur. Herhalde. Değil mi? Ama bu tabii ki üzerine konuşamayacağımız anlamına gelmiyor. Hem yolumuz da uzun. Zaman geçer en azından.
Oxford sözlüğüne göre vampir kelimesi İngilizce'ye ilk girdiğinde yıl 1734'müş. Ama vampirlerin esas kökeni için İngiltere'nin dışına çıkmalı ve 18. yüzyılın biraz daha gerisine gitmeliyiz. Zira vampirlere has özelliklere sahip yaratıklara dair hikayelerin izini Her zaman olduğu gibi ta antik Yunan'a kadar sürebiliriz. Örneğin Virokolakas.
Virokolakas adı verilen ve yırtıcı bir hayvana benzeyen bu canavar klasikleşmiş vampir mitinden farklı olarak kanla değil insan eti ve iç organlarla beslenirmiş.
Kurbanlarına onlar uykudayken saldıran bu canavar beslendikçe daha da bir güçlenir ve durdurulması zor bir hale gelirmiş.
Vrikolakas antik dönem sonrası da Yunan folklöründe kendine geniş bir yer bulmuş bu arada. Dini öğelerinde çok önemli bir rolü var bunda tabi. Zira toplumda aykırı olarak görülen veya dinden sapmış kişilerin bu canavara dönüşeceği görüşü hakimmiş o zamanlar.
Yunanlıların Vrikolakas kelimesini Bulgaristan ve davet edildiğimiz Romanya'dan almış olabileceği düşünülüyor. Nitekim Slavca bir kelime olan Varkolak, Doğu Avrupa ve Balkanlar'da hayalet, goblin, vampir ya da kurt adam gibi gece canavarlarını tanımlamak için kullanılıyor. Ölmemekte direten bu korkunç canavarların insanlara musallat olduğu ve kasabalara felaketler getirdiği düşünülürmüş. Şimdi aşina olduğumuz o vampirlere dair bilinen pek çok özellik de o dönemlerdeki uygulamalardan geliyor aslında.
Dinler tarihi üzerine eğilen bir akademisyen olan Gordon Melton, vampir figürünün kültürel olarak çözümsüz bulunan problemlere bir cevap olarak doğduğunu ifade ediyor mesela. Açıklanamayan kötülüklerin, sıra dışı olayların sebebi olarak görülmenin yanı sıra ahlak dışı davranışların sonucu olarak da bir uyarı görevi üstleniyor bu mit. Şeytani görülen eylemlere karşı korkutucu bir sembol de diyebiliriz.
Kasaba halkları vampir olduğundan şüphelendikleri kişilerin nezarlarını kazmayı adet haline getirmişler. Aslına bakarsanız hem korkularından hem de altta yatan şeye karşı duydukları meraktan. Bu mezarları açtıklarında cesetlerin saç ve tırnaklarının uzamış olduğunu görmüşler. Çürüme sürecinde derinin incelmesinden kaynaklanan bu göz yanılgısı, onlara ölümden sonraki yaşamın sadece ruhlar aleminde değil, bizzat bu dünyada da olabileceğini düşündürmüş. Ama bu inanışın bir başka sebebi olarak yanlış ölüm teşhisleri de gösteriliyor. Bazen hastalıktan bilincini kaybeden, komaya giren ya da çok sarhoş olan kişiler, kısıtlı tıp bilgisi sebebiyle ölü addedilirmiş. E haliyle bu kişiler sonradan kendilerine geldiklerinde vampir oldukları düşünülürmüş.
Hatta kimi zaman bu uyanış çok geç ancak toprağın derinliklerine gömüldükten sonra yaşanırmış. Tabutlardan gelen sesleri ve çığlıkları duyanlar da ölülerin dirildiğine inanırmış bu yüzden. İşte bu oldukça ürpertici durumu önleyebilmek için dönemin insanları kendi çaplarında bazı yöntemler geliştirmişler tabii ki. Uyanırsa çıkmasını engellemek için bedeni tabuta ters şekilde koymak ve her ihtimale karşı kalbine bir kazık çakmak gibi.
Gördüğünüz gibi eski topluluklar kendilerini koruyabilmek için oldukça farklı yollara başvurmuş. Ama tabii ki vampir paranoyası bununla sınırlı kalmamış. Sonraki yıllarda savaş, kıtlık, salgınlar filan gibi sebeplerle ölümlerin arttığı dönemlerde insanların yaşadıkları trajediyi anlamlandırma arzusu vampir figürünü yeniden öne çıkarmış. Kara ölümü duymuşsunuzdur eminim. 14. yüzyılda başlayıp Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden veba salgını. İşte bu salgın vampirlerle özdeşleştirilmiş. Bir ailede vampir olan kimsenin hastalığı taşıyacağı ve o ailenin tamamının ölümüne sebep olacağı düşünülmüş. Salgının sebep olduğu o korku, o bilinmezlik vampir imgesine yüklenmiş. Ölümün getirdiği çaresizlik karşısında vampirlerden korunmak için alınan önlemler onlara bir şekilde kontrolün hala kendilerinde olabileceğini hissettirmiş. Tabii verilen kayıplara bakarak bu çabanın beyhude olduğunu söyleyebiliriz.
Aslında geçmişte vampirlere atfedilen birçok özellik o dönemde bilimsel gelişmelerin yetersizliği sebebiyle yanlış yorumlanan semptomlardan oluşuyor. Hatta buna dair bazı akademik çalışmalar da var. Mesela günümüzde vampir hastalığı olarak da geçen porfiriya cildin ışığa yüksek seviyede hassasiyet geliştirmesine, hatta kişide ışığa bağlı bilinç kaybı yaşanmasına sebep olabiliyor. Veban. Aksine kara değil de beyaz ölüm olarak adlandırılan tüberkülosa bu ismi hastaların tıpkı bir vampir gibi oldukça solgun olmasından alıyor. O kalp atış hızının ve tabii vücut ısısının da düşmesi bir yana öksürünce ağızdan kan gelmesine de sebep olan bu hastalık vampirizm şüphelerini güçlendirmişti haliyle. Bunlara bir diğer örnek ise beynin iltihaplanmasına neden olarak davranış bozukluklarına yol açan kuduz virüsü. Virüsün bulaştığı insanlarda ısırma davranışının yanı sıra ani ve güçlü uyaranlara karşı verilen abartılı reaksiyonlar da gözlemleniyor.
Sarımsak benzeri keskin bir koku ya da aniden aynaya yansıyan bir yüz görmek gibi uyaranlardan bahsediyorum. Aynalardan ve sarımsaktan ölesiye kaçan o vampir hikayeleri buradan geliyor olabilir yani.
Çan seslerini de duymaya başladığımıza göre kasabaya iyice yaklaştık arkadaşlar.
Bakın evlerin ışıkları da görünmeye başladı ama benim daha fazla yürümeye mecalim kalmadı. Biraz soluklanmam gerekiyor. En iyisi bir ara verelim ondan sonra peşine düşelim bu gizemli mektubun.
Evet hava iyice karardı. Artık bir ev filan bulsak hiç fena olmayacak. Neyse ama bak bu karanlıkta bana başka bir şey hatırlattı şimdi. Orta çağ karanlığını. Bu vampirlerle alakalı toplu histeri vakaları sadece antik dönemler ya da sadece orta çağıyla sınırlı değil. Mesela 1970'lerde medyayı uzunca bir süre meşgul eden Highgate vampiri var. O dönemde Londra'daki Highgate mezarlığını bir vampirin mesken tuttuğu söylentileri kulaktan kulağa yayılmış. Hatta bu upuzun karanlık figürle bizzat karşılaştığını iddia eden kişiler bile varmış. Tabi o zamana kadar ölümün başında anlattığım vampir imgesi epeyce bir değişime uğramıştı. 19. yüzyılda insanın doğasını anlamaya yönelik Darwin'in evrim teorisi gibi bir takım bilimsel çalışmalar hız kazanınca yeni bir korku türü doğmuştu. Medeniyetten uzaklaşıp içimizdeki hayvani dürtülerin esiri olmak. Artık vampir dışsal bir canavardansa insanın içindeki bastırılmış kötülüğü simgeliyordu.
Tıpkı Bram Stoker'ın Dracula romanında olduğu gibi bu canavar şıklığın, zarafetin hatta yüklü bir mal varlığının ardına saklanabilir ve insanların arasına kolaylıkla karışabilirdi. İşte bu noktada sanayi devriminin getirdiği o sınıfsal düzenin yarattığı korku ve kaygılar da kendini göstermeye başlamıştı. Vampirler aynı zamanda işçileri sömüren, onların kanını emerek gün geçtikçe güçlenen Burjuva sınıfını temsil ediyordu. Hatta tesadüfe bakın ki sınıfsal düzeni bu metaforu kullanarak eleştiren Karl Marx da Highgate mezarlığının sakinlerinden biri. E Dracula'yı da düşündüğümüzde vampirlerin yine toplumsal değişimlere ve yanlış yola sapma kaygısına ışık tuttuğunu söyleyeyim. O neydi be? Siz de duydunuz mu? Kim var orada?
Kim var? Kusuruma bakma niyetim korkutmak değildi ama işte yılların alışkanlığı. Dramatik bir giriş yapma zorunluluğu hissettim. Kendimi tanıtmak isterim ben Aurel. 600 yıldır bir vampir olarak yaşıyorum. Buna yaşamak denilirse tabii. Anladım yani memnun oldum. Vampirim dedin değil mi? Yanlış duymadım. Evet doğru duydun. Çağrıma karşılık verip gelmiş olman beni çok memnun etti. Demek mektubu bana sen yazdın. Vay canına. Yani meğer vampirler gerçekmiş. Ama sen öyle pek de tehlikeli birine benzemiyorsun. Mektubu benim yazdığım doğru ama gerçeklik. İşte orası sana kalmış. Beni nasıl gördüğün, nasıl görmek istediğinle alakalı. Bu arada sarımsak için teşekkürler. Akşam yemeğinin sosunu da kullandım. Ne? Nasıl yani? Sen yemek yiyebiliyor musun? Ya da sarımsaktan filan rahatsız olmuyor musun? Bak gördün mü? Sen bile vampir klişelerinin etkisinde kalmışsın. Peki neden beni görmek istedin? Bak fazla zamanım yok, ölümümüz bitiyor.
Zaman. Ben de en bol olan şeyim. Eee ne güzel işte. İstediğin her şeyi yapabilmek için vaktin var. Sonsuza kadar gençsin. Ölüm yok, hastalık yok, acı yok. Hiç bitmeyen bir nostalji ve yalnızlık hissi var. Sonra boşluk. Boşluk en zoru. Ne demiş şair? Ne içindeyim zamanım, ne de büs bütün dışında. Yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışın.
Evet arkadaşlar, sevgili Aurel, Ahmet Hamdi Tanpınar dizeleri okumaya başladıktan sonra, 111 Hz'in bana verdiği yetkiye dayanarak konuşmamızı ileri sarmaya karar verdim. Zira bu vampirimiz çok dertliydi. Ama anlattığı her şey aklımda. Eee onun aksine bizim zamanımızda kıymetli olduğu için en iyisi size şöyle bir özet geçeyim. Biliyorum, sonsuzluk kulağı çok büyülü geliyor. Ne de olsa ölüm, yaşarken unutmaya çalışsak bile bizi en çok korkutan gerçekliklerden biri. Sevdiklerimizi bir daha görememek ya da varlığımızın son bulması. Gören, duyan, hisseden, planlar yapan bir organizmayken aniden bunların hiçbirini yapamayacak olmak.
Bize bahşedilen bir hediyenin elimizden alınması gibi sanki öyle değil mi? Üstelik her an, her saniye olabilir bu.
Düşündüğümüzde baya acımasızca aslında. Böyle hissetmek normal ama buna başka türlü de yaklaşabiliriz. Bir örnekle açıklayayım şimdi size bunu. Hiç analog bir fotoğraf makinesi kullandınız mı? Analog bir makinede yakalamak istediğiniz anlar film sınırına takılır. Ve bu sebeple akıllı telefonlardaki gibi öyle arka arkaya fotoğraflar çekmek yerine biraz daha fazla özenli yaklaşırsınız bu işe. O anın duygusu sizi denklenşöre basmaya yeter. Sonuç bazen kadraj ya da ışık açısından kusurlu bile olsa çok daha akılda kalıcıdır. Muhtemelen analog bir kamerayla yıllar yıllar önce çektiğiniz bir fotoğraf şu anda bile hala zihninizde cap canlıdır. Peki telefon galerisindeki o binlerce fotoğraftan kaç tanesini hatırlıyorsunuz? Zaman her şeyi daha anlamlı kılar. Yıllanmış dostluklar, unutulmayan aşklar, sevdiklerimizden yadigar kalan eskimiş eşyalar zamanın ışığında parlaklaşır. Ölümse zamanı somut hale getiriyor.
Memento Mori Ölümü hatırla. Sıklıkla karşımıza çıkan ve benim TikTok profilime koyduğum bu latince cümle stoğacıların da hayattaki hiçbir şeyin kalıcı olmadığını anımsatmak için özümsedikleri bir mantra. Beatles'ın meşhur şarkısı Strawberry Fields Forever'da dediği gibi hiçbir şey gerçek değil ve hiçbir şey kafaya takmaya değmez.
Peki ya yüzyıllardır yaşayan bir vampirseniz? Etrafınızdaki her şey değişirken siz sürekli aynı kalıyorsanız? Yenilenen dünya kaybettiklerinizi her gün yüzünüze vuruyor, acılar hiç unutulmuyorsa?
Bir lütuf gibi görünen genç bedeninizle ne hayatın izini taşıdığınızı ne de o hayata bir iz bıraktığını düşünüyorsanız?
Herkes ileri giderken siz kendi durmuş saatinizde yapayalnızsanız? Bu yüzden başkalaşmış, bu yüzden ötekileşmişseniz ve binlerce yılı geride bırakmanıza rağmen önünüzde yine uçsuz bucaksız bir sonsuzluk görüyorsanız o zaman hayatı, o zaman varlığınızı nasıl anlamlandırırdınız? İşte modern vampirin çilesi burada başlıyor. 20. yüzyıl itibariyle artık vampirler folklorik bir canavardan ya da içimizdeki şeytandan uzaklaşıp insana ve insanın varoluşsal sancılarına yaklaşıyor. Buna bir kitapla örnek gösterebiliriz. Anne Rice'ın 1976'da yayınlanan Vampirle Görüşme. Bu kitabın aynı isimde başrollerinde Tom Cruise ve Brad Pitt'in paylaştığı 1994 yapımı bir film uyarlaması da var. Bu eserde Lestat karanlık duasını tamamen kabullenmiş ve kendini duygular yerine güdülerine emanet etmiş bir vampirken Louis sonsuz hayatını hiç tükenmeyen bir suçluluk ve aidiyetsizlik duygusuyla geçiriyor. Fakat Lestat tüm kötücülüğüne rağmen yalnız kalmamak için Louis'i vampire dönüştürüyor.
Louis de yine aynı duyguyla, onu dinleyecek, hayatına tanıklık edecek birini bulma umuduyla bir gazeteciyle görüşüyor. vampirler tıpkı insan Onlar gibi bağ kurmak istiyor, geçmişi değerlendiriyor ve varoluş amaçlarını sorguluyor. Artık korkularımız doğanın bilinmezliğinden ya da içimizdeki hayvani dürtülerden gelmiyor. Erdemlerimiz ve kusurlarımızın birlikte var olabileceğinin farkındayız. Hayatın müthiş bir hızla aktığı bu zamanda korktuğumuz esas şey varoluşumuza bir anlam bulamamak. Kendi sonumuzun bilincinde olduğumuz için de geriye bize dair bir şeyler bırakmaya çabalıyoruz. Çünkü sonsuzluk en azından dünya üzerinde ancak bu yolla erişebileceğimiz bir şey. Buradaki vaktimiz geçici ama varlığımız, kurduğumuz bağlar ve ortaya koyduğumuz eserlerle ya da icatlarla kalıcı olabilir. Oysa bir vampirin sonsuzluğu bu şekilde değerlendirme ihtiyacı da lüksü de yok. Benden sonrası gibi bir kavramın düşlerinde dahi olmayışı onu yaşıyor gibi görünen bir ölü haline getiriyor.
Bilirsiniz vampirler hakkındaki bir diğer klişede aynalarda ya da fotoğraflarda görünmemeleridir. Aslında hikayelerde ürpertici gibi görünen bu özellikleri zaman ve varoluşu düşündüğümüzde üzücü bir hale bürünüyor. Çünkü herkesin şimdilerde komik gelen o saçlar ve kıyafetlerle kocaman kocaman gülümsediği fotoğraflar ya da aynada fark ettiğimiz o ilk beyaz tel veriyor bize yaşadım ve yaşıyorum hissini. Sonsuz ilhamı, sonsuz sevgiyi, sonsuz yaşam enerjisini aslında bir sonumuz olması nedeniyle buluyoruz. E bu da varoluşun çok güzel bir ironisi. Şimdi bölümü kapatırken şunu söylemek istiyorum.
Aa nasıl ya? Beni ileri sardığın için biraz kırıldım. Çok kaba bir davranıştı. Ama seni yolcu etmek istedim. Sonuçta nezaket ölmedi Barışcığım. Kusura bakma ya niyetim seni geçiştirmek falan değildi ama işte yani senin şiirinin bitmesini bekleseydik bölüm çok uzayacaktı. O yüzden hızlı bir geçiş yapma zorunluluğu hissettim. Anladım.
O halde elveda. Ama dönüş yolunda dikkat et. Kurt adamlara ya da cadılara rastlayabilirsin. He he. Tamam anlıyorum. İyi peki madem bana müsaade.
Evet. Biraz garip çıktı ama dediklerinde haklılık payı da olabilir. Sonuçta vampirler gerçek çıktıysa ve kurt adamlar cadılar gibi başka doğaüstü canlılar da gerçek olabilir. Değil mi? Bilemiyoruz. Zaten bilemediğimiz için bu hikayeler yüzyıllardır var. Bu yaratıklar üzerinden kendi ölümlülüğümüzü, ölümün doğasını sorgulama alanı buluyoruz. Korktuğumuz bir bilinmezliği kendimize biraz daha yakın, biraz daha insani bir hale getiriyoruz yani. Tabii eğer hani o başta karşılaştığımız gizemli teyze gibi teselliyi hurafeler ya da yüzeysel önlemlerde aramıyorsak. Korkulardan arınmanın en iyi yolu araştırmak, öğrenmektir arkadaşlar. Ölümden korkmamanın yoluysa yaşamaktır. Üstelik yaşamın sonsuza kadar sürmesine de gerek yok. Her sonun bir anlamı olduğunu hatırlamak ve o gün gelene kadar korkuların bizi durdurmasına izin vermemek yeterli.
Bunun yerine her anı bize kattığı tüm duygular, tüm derslerle özümsemek kâfi.
O yüzden ben de şimdi bu gizemli kasabadan korkmak yerine onu keşfetmeye çıkıyorum. Belki sonsuzluğa kalacak bir hikaye çıkar buralardan da.
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (41)
- Vampire | Characteristics, History, Powers, Folklore, & Facts
- folklore
- myth
- sorcery
- suicide
- Christmas
- Epiphany
- afflictions
- heart
- decapitation
- implements
- holy water
- See all videos for this article
- Greece
- medieval
- infectious disease
- porphyria
- tuberculosis
- pellagra
- rabies
- myths
- life after death
- diagnosis
- Bram Stoker
- *Dracula*
- Transylvanian count
- Anne Rice
- characteristics
- Ray Bradbury
- soap opera
- Interview with the Vampire
- Highgate Cemetery | History, Burials, & Facts
- The strange tale of the Highgate vampire
- What is the Story of London’s Haunted Highgate Cemetery? | Authentic Vacations
- Fear and fascination: How vampires hypnotized pop culture - Trinitonian
- Strigoi
- The Essence of Vampirism: An Exploration of Desire and Taboo in the Vampire Mythos
- Vampires of Capitalism: Marx, Dracula & the Gothic Novel - REBEL
- Happy Halloween from the Vampires of Capital
- The Blood is Life: A Brief History of Vampires in Film
- Morbid curiosity