Sinemanın Doğuşu
Hepimiz film izlemeyi severiz.
Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz.
Göz göre göre kandırılmak hoşunuza gider miydi? Birinin gelip hislerinizle oynaması, alenen gözünüzü boyaması. Böyle söyleyince kulağa garip geliyor, farkındayım. Yani biri gelip de birazdan seni kandıracağım haberin olsun dese doğal olarak kendimizi bu duruma hazırlamaya çalışırız öyle değil mi? Çok daha dikkatli olmaya çalışırız. Hatta böyle gözümüzü kırpmadan bekleriz. Ama endişelenmeyin, ben size böyle bir şey yapmayacağım. O yüzden şimdi arkanıza yaslanıp rahatlayın. Hatta iyisi mi bir kase patlamış mısır falan alın. Çünkü bu bölümde tarihin en eğlenceli ve bir o kadar da masum kandırmacası hakkında konuşacağız. Sinema hakkında. Hazırsanız film başlıyor.
Sinema bir kandırmacadır dedim. Çünkü film izlerken aslında bir göz yanılması yaşıyoruz. İzlediğimiz her film dikkatlice kurgulanmış birer illüzyondan ibaret ve bizi masumca kandırarak hikayeler anlatıyor, farklı duygular hissettiriyor. Sinema perdesinin ardındaki bu illüzyon diğer görsel yanılsamalar gibi yine beynimizle ilgili. Beynimiz gördüğümüz bir görüntüyü gözümüzün önünden gittikten sonra bile yarım saniye daha algılamaya devam ediyor. Bunun adı persistence of vision yani görme sürekliliği. Gösterilen bu görüntü kaybolduktan hemen sonra yeni bir görüntü gösterilirse beynimiz bunu devamlı bir görüntü gibi yani hareket gibi algılıyor. Tabi bu işin bilimsel kısmı. Oysa biz filmleri öyle bir sihir gösterisi izler gibi izlemiyoruz. Yine de bizi, gözlerimizi büyülüyor. Yine de biz farkına bile varmadan her bir karede beynimizi manipüle etmeyi başarıyor. İşte bu bölümde sizlere bu teknolojinin yani ardı ardına gelen donuk resimlerin nasıl olup da bize hikayeler anlatan bir araca dönüştüğünü anlatmak istiyorum.
Bu öyle bir araç ki artık yedinci sanata dönüşmüş durumda.
Öncesinde size şunu sorayım. Sinemanın temellerinin ne zaman atıldığını tahmin etmenizi istesem ne derdiniz bana? Hadi düşünün biraz. Üç saniyelik sürenizi de başlatıyorum. Üç, iki, bir, motor. Sizin tahmininizi bilemiyorum ama doğru yanıt bilinmiyor olacaktı. Çünkü sinemanın temelleri o kadar eski bir tarihte. Hatta tarihin bile, yazılı tarihin bile öncesinde atılmış ki tam olarak bilebilmek imkansız. Peki bu nasıl olabiliyor? Yani insanlar ateşi bulduktan hemen sonra gidip de kamerayı icat etmediler herhalde. Peki ama sinema için bir başka deyişle, hareketli görüntülerle hikaye anlatabilmek için illa bir kameraya ihtiyacımız var mı? Her sanatta olduğu gibi burada da bir tuvale ihtiyacımız var öncelikle. Öykünün anlatıldığı bir mekana. İlk sinema salonları mağaralardı. İlk sinema perdesi de o mağaranın duvarları. İlk hikayeler ellerle anlatıldı. Yakılan bir ateşi projektör olarak kullanıp duvarlara yansıyan gölgeler izlendi uzun geceler boyunca.
Peki neydi bu hikayeler? Muhtemelen o gün başlarına gelen enteresan olaylar. Çoğunlukla avcılık maceraları olsa gerek. Bu durumda sinemanın ilk kötüleri de vahşi hayvanlar oluyor herhalde. İlk kahramanları onları yenmeyi başaran avcılar. Öykücüler bazen gökyüzünde gördükleri rengarenk bir kuşun, bazen avladıkları bir antilobun, bazense yırtıcı kurtların gölgeden tasvirlerini işte o akşamları toplandıkları ateşin etrafında oturup da mağaraların duvarlarına yansıttıkları hikayelerde anlattılar. İnsanların anlattığı bu görsel hikayeler zaman geçtikçe gelişti. Aradan binlerce yıl geçtikten sonra duvardaki el gölgelerinin yerini daha farklı şeyler almaya başladı. Örneğin kuklalar. E hazır kuklalardan, gölgelerden filan söz etmişken bizim kültürümüzün de önemli bir parçası olan Hacivat'la Karagöz'ü unutmamak lazım. Ama tabii bu gölge oyunları, kuklalarla anlatılabilecek hikayeler çok sınırlıydı.
Daha farklı öyküleri anlatabilmek için bu gölge oyunlarının geliştirilmesi gerekiyordu. Bunun için de gölge oyununu mümkün kılan şeyin incelenmesi gerekiyor. Yani ışığın ve onun görüntüyle olan ilişkisinin. Işığı daha yaratıcı şekillerde kullanabilmek, seyircilere daha farklı, daha renkli, daha detaylı görseller sunabilmek nasıl bir yolla mümkün olabilirdi acaba? İşte bunun için gösterilerini bambaşka bir boyuta taşıyacak olan bir fizik olayından faydalanılması gerekti. Kamera obskura. Bu kavramın içinde kamera geçse de aslında bu bir fotoğraf makinesi filan değil. Zaten kameranın latince anlamı oda demek. Hani böyle büyük yolcu gemilerinde yolcuların kaldığı kameralar vardır ya, oradan aklınızda tutabilirsiniz. Kamera kelimesinin odayla ilişkisini. Obskura kelimesi ise karanlık demek. Yani kamera obskura, karanlık oda anlamına geliyor. Diyelim ki odanızın bütün pencerelerini simsiyah, kapkalın bir perdeyle kapladınız.
Odanız hiç ışık almıyor. Zifiri karanlık. Eğer pencerelere gerdiğiniz o perdelerden birinde ufacık bir delik açarsanız, dışarısının ışığı açtığınız bu ufacık delikten yavaş yavaş odanıza dolmaya başlar. Ve işte odanıza dolmaya başlayan o ışıkla birlikte dışarısının görüntüsü, gökyüzünün mavisi, evlerin çatıları, ağaçlar, yapraklar, hepsi deliği açtığınız pencerenin karşısındaki duvara yansıyıverir. Başka hiçbir şeye gerek kalmadan üstelik. İnanmıyor musunuz? O zaman bu podcast'i bitirdikten sonra hemen YouTube'a, Kamera Obskura yazın ve çıkan sonuçları bir izleyin. Zaten fotoğraf makinelerinin çalışma mantığı da uzunca bir süre bu şekildeydi arkadaşlar. Karanlık bir kutunun içine bir aralıktan süzülen ışık yani. Ama sinemanın var olabilmesi için fotoğraf makinesine değil, neye ihtiyaç var? Video kameraya değil mi? Kameranın icadı çok ilginç bir hikayeye dayanıyor. İki adamın garip bir konu hakkında girdiği bir iddiaya.
Sizi Sally Gardner'la tanıştırayım. Sally Gardner'ın kamerayı icat eden çılgın bir mucit olduğunu filan düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sally Gardner bir yarış atı. Evet, bayağı bildiğiniz bir yarış atı. Ama Sally, aynı zamanda sinema tarihinin ilk büyük yıldızı. Yahu bir yarış atı nasıl bir film yıldızı olabilir? E dedim ya ta mağaralarda anlatılan ilk sinema öykülerinde vahşi hayvanlar da rol alıyordu muhtemelen diye. İşte bu kez adını bildiğimiz bir at var sahnede. 1878 yılındayız. Leland Stanford dönemin Kaliforniya valisi. Sanat ve bilim alanlarıyla da epeyce ilgili bir isim. Fakat tüm bunların haricinde Leland Stanford'ın çok büyük de bir tutkusu var. Atlar. Bugün pek çok Silikon Vadisi şirketinin bulunduğu San Francisco'nun Palo Alto bölgesinde çok büyük ve geniş böyle bir at çiftliğine sahip. En büyük zevklerinden biri de tabii ki bu çiftlikte talim yapan atları izlemek.
Stanford yine günlerden bir gün çiftliğinde bu atlarının koşusunu izlerken sıra dışı bir durum fark ediyor. Ona sanki böyle koşan atların dört ayağı birden aynı anda havada duruyormuş gibi geliyor. Ama bu gördüğünden de tam olarak bir türlü emin olamıyor. Çünkü atlar o kadar hızlı koşuyor ki emin olabilmek imkansız. Kafasındaki bu soruyu hemen kendisi gibi at tutkunu bir arkadaşıyla paylaşıyor ama arkadaşı yok ya öyle bir şey mümkün değil falan diyor. Ona göre koşan bu atların yalnızca iki ayağı aynı anda havada olabilir. Ama Stanford gördüğüne neredeyse emin. O yüzden bu arkadaşını kendi çiftliğine atların koşusunu izlemeye davet ediyor. Birlikte uzun uzun atları onların koşusunu izliyorlar. Ama davet ettiği bu dostu bir türlü Stanford'la hemfikir olamıyor. En sonunda bu ikili ne yapıyorlar? İddiaya giriyorlar. Giriyorlar da peki kimin haklı olduğuna nasıl karar verecekler? İşte bu anlaşmazlığı nasıl çözebileceklerini düşünürlerken Stanford'ın aklına bir fikir geliyor.
Sorunu çözmek için bilinmek. Hemden faydalanalım. Stanford bir fotoğrafçı ve aynı zamanda mucit olan Edward Mybridge'i çağırıyor ve ona bu iddiasını anlatıyor. Bir çözüm bulmasını istiyor. E çıplak gözle bunun tespiti mümkün olmadığı için Mybridge de koşan atların fotoğrafını çekmeye karar veriyor. Yarış pistinin bir kısmına yan yana 12 tane fotoğraf makinesi yerleştiriyor. Ancak aynı anda tüm bu makineleri 12'sini birden kontrol edebilmek çok zor. O yüzden öyle bir düzenek tasarlıyor ki bütün makineler atlar tam önlerinden geçerken tetiklenecek. Yani adeta bir fotoğraf tuzağı yapıyor. İşte fotoğraf tetikleyicilerle donatılmış olan bu pistte bir başka deyişle sahneye daha önce bahsettiğim o yarış atı Sally Gardner çıkıyor. Sally Stanford'ın en favori atı. Dört nala koşarken Mybridge'in dizdiği makineleri tek tek tetikliyor. Tüm fotoğraf makineleri zamanın farklı anlarında ardı ardına atın fotoğraflarını çekiyor.
Ve böylece görev başarıyla tamamlanmış oluyor. Mybridge fotoğrafları basıp yan yana diziyor ve kendi icadı olan projektöründe sergiliyor. Peki ne görüyorlar bu fotoğraflarda? Çekilen 12 kare içinden iki tanesinde atın hiçbir ayağının yere değmediğini. Yani iddianın kazanını Stanford oluyor. Ama duyduğunuz gibi iki adam arasındaki bu sıradan iddia çok daha büyük bir keşfe kapı aralamış oluyor aynı zamanda. Mybridge çektiği bu fotoğrafları San Francisco'da bir galeride sergilemeye başlıyor. Ve fotoğrafları gören dönemin ünlü mucitlerinin ve bilim insanlarının da ilgi odağı haline geliyor. Elbette bilim dünyasını hayrete düşüren şey atın dört ayağının da havada olması filan değil. Ama birbiri ardı sıra çekilen fotoğraflardan atın hareketlerinin tamamının böyle ince ince görülebiliyor, ince ince incelenebiliyor olması doğal olarak herkesi şaşırtıyor. Bu fotoğrafları gören herkes atların, bunun yanı sıra sporcuların yani neredeyse hareket eden her şeyin bu şekilde fotoğraflarını çekerek incelemek istiyor.
Hatta hareketi daha detaylı bir şekilde incelemek istedikleri için daha hızlı fotoğraf çekebilen fotoğraf makinesi düzenekleri geliştirmeye çalışıyorlar. Çünkü aynı süre içerisinde ne kadar çok fotoğraf çekerseniz o hareketli olarak çektiğiniz nesnenin zaman içerisinde o kadar çok kez dondurulmuş olmasını sağlarsınız. İşte bu araştırmalara birçok alandan farklı farklı önemli icatlar yapmış olan ama pek çok icadı da hala tartışmalı olan çok tanıdık bir isim katılıyor daha sonra. Thomas Edison hani adı ampülün icadıyla anılan o meşhur Edison. İşte o ve yardımcısı William Dixon kinetoskop isimli bir makine yapıyorlar. Bir gözetleme deliğinden bakarak 20 saniyelik bir hareketli görüntüyü hatta neredeyse bir kısa filmi çok kısa bir filmi izleyebildiğimiz türde bir icat bu. Amerika'da büyük bir eğlence haine dönüşüyor kinetoskop ve uzunca bir süre boyunca sinemaya en yakın şey olarak varlığına devam ediyor.
Ama şimdi sinema deyince aklımıza ne geliyor? Bireysel değil de kolektif bir sanat değil mi? Onun sinema olarak adlandırılabilmesi için kaydedilen görüntülerin yalnızca bir kişiye değil bir topluluğa sergilenebilmesi gerek. Edison'ın icadı olan kinetoskop aynı anda yalnızca tek bir kişiye sergilenebildiği için tarihçiler tarafından sinema olarak kabul edilmiyor. Ama bildiğimiz anlamda sinemanın icadına epeyce bir yaklaştık. Artık hareketli görüntüler kameralarla kaydedilebiliyor ve bir şekilde oynatılabiliyor. Geriye ne kaldı? Görüntüleri halka, bir topluluğa izletebilmek. İşte tam o sıralarda Fransa'dan iki mucit kardeş tarih sahnesine çıkıyor. Karşınızda Lumière kardeşler ve sinema tarihini resmen başlatan icatları sinematograf.
Lumière kardeşlerin sinematograf adını verdikleri makine temelde bir kamera ve görüntü kaydediyor. Ama onu döneminin diğer görüntü kaydeden cihazlarından ayıran bir özelliği var. Çünkü sinematograf aynı zamanda bugün gayet aşina olduğumuz projeksiyon cihazının da atası. Yani kaydettiği görüntüleri aynı zamanda bir perdeye de yansıtabiliyor. Bunun ne demek olduğunu biliyorsunuz. Tarihte ilk kez insanlar yan yana oturup bir delikten içeri bakmak zorunda kalmadan hep birlikte film izleyebiliyorlar. İngilizce film matograflarıyla Paris'in çeşitli yerlerinde pek çok görüntü kaydeden bu Lumière kardeşler çektikleri görüntüleri 1895 yılında Paris'te Grand Cafe ismindeki bir yerde halka sergilemeye başlıyorlar. İşte bu görüntüler içerisinde fabrika işçilerinin fabrikadan çıkışları var. Bir kahvaltı sahnesi var. Bir çocuğun bir bahçıvanın kullandığı hortuma basıp suyun akışını keserek bahçıvana yaptığı türlü türlü şakalar da var.
Kısaca böyle gündelik hayattan çeşitli kesitleri içeren 10 tane kısa filmden oluşuyor. İşte bu kısa filmler kısa zamanda çok büyük bir ilgiyle karşılaşıyorlar. Hatta bu filmler arasında biri var ki bugün bile sinema tarihinin en efsanevi görüntüleri arasında kaydedilmiştir, anılır, sık sık da söylenir. Bir trenin istasyona yanaştığı anı gösteren kısa film bu. Tren uzaktan görünüyor ve yavaş yavaş kameranın olduğu alana doğru yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaşıyor. Söylenen o ki hayatında ilk kez film izleyen seyirciler yansıtılan bu tren görüntüsünü gerçekten üzerlerine gelmekte olan bir tren zannediyorlar. Ve telaşla panik içinde sinema salonundan koşarak uzaklaşıyorlar.
Bu hikaye bugün bize ne kadar komik geliyor değil mi? Nasıl olur da bir salon dolusu insan böyle yansıtılmış bir tren görüntüsünün gerçek olduğunu düşünebilir ki? Ama daha en başında da söyledik ya sinema illüzyona benzer arkadaşlar. Bir illüzyonist şapkadan tavşan çıkardığında nasıl ki yeni bir gerçeklik inşa eder, insanlar da koca bir trenin yansıtılan görüntüsünün gerçekten üstlerine geldiğini düşünebilirler. Neden olmasın? Bir de bu görüntünün ölçeği ve perspektif duygusu pek çok kişi için çok yeni bir kavramdı o zamanlar. Resim sanatında bile perspektifin oldukça geç zamanlarda geliştiğini düşünecek olursak bunu çok daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ama sinema ve illüzyonun kesiştikleri tek nokta burası değil. Lumière kardeşlerin Paris'teki film gösterimlerine o dönemde pek çok önemli davetli katıldı ve bunlardan bir tanesi de sinemanın büyülü dünyasının kapılarını sonuna kadar açan Georges Méliès'di.
O yıllarda illüzyonistler çok çok ünlü kişilerdi. Halkın en büyük eğlencesi bu illüzyon gösterileriydi. Dolayısıyla da işte o zamanki illüzyonistler günümüzün süperstarları gibi çok büyük ilgi görüyordu. İşte Méliès de bir illüzyonistti. Sahne aldığı tiyatronun içerisindeki hava durumunu büyülü fener kullanarak değiştirme fikrini bulan türde bir illüzyonist. Yani yenilikçi, kendi numaralarını çok iyi tasarlayan türde biri. Méliès, Lumière kardeşlerin gösterimine katıldıktan sonra hayretler içinde kalmıştı. Hatta Lumière kardeşlere gösterim biter bitmez kendisine bir sinematograf satmaları için yalvarmıştı. Kardeşler bu teklifi çeşitli sebeplerden dolayı reddettiler ancak bu Méliès'i durduramadı. Başka bir yöntem araştırırken animatograf adında bir film projektörü buldu ve hemen satın alıp bunu aynı zamanda görüntü de kaydedebilir bir hale getirdi. Modifikasyon yoluyla. Bu arada dikkat ettiniz mi?
Animatograf diyorum. Sinematograf, animatograf. Şimdi Méliès'in sinemaya kattığı şeyi daha iyi anlayabilmemiz için sinemanın ilk ortaya çıktığı dönemde nasıl filmler çekildiğinden de bahsetmemiz gerek. O dönemin sinemasını belgesel sinema olarak nitelendirebiliriz. Çekilen filmler genellikle gündelik hayattan kısa kesitler şeklindeydi. Bu filmlerin amacı teknolojinin neler başarabileceğini sergilemekte adeta. Méliès de kamerasına kavuştuktan sonra dönemin popüler akımına ayak uydurdu. Paris sokaklarında böyle belgesel vari görüntüler çekmeye başladı. Ama bir gün yine bu şekilde bir caddeyi çekerken neredeyse böyle mucizevi diyebileceğimiz türde bir şey daha yaşandı. Sinemanın ufak tefek kazalardan doğduğunu söylemiştik ya. İşte o gün böylesi bir kaza yaşandı. O zaman Yalnızca bir teknolojik gelişme olarak görülen sinema, aslında bir sanat potansiyeline de sahip olabileceğini adeta büyülü bir şekilde Melies'e göstermiş oldu.
E insanları büyülemeyi de gayet iyi bilen Melies bu mesajı almakta hiç gecikmedi. Melies bu caddeyi ve caddeden geçen at arabalarını yürüyen insanları, kibar hanımefendileri, şık beyefendileri, küçük neşeli çocukları çekip duruyordu. Güzel bir gündü ve herkes harika görünüyordu. Fakat bir anda kamerasının kolu yerinden çıktı ve Melies çekimi durdurmak zorunda kaldı. Sonra tabii ki o kolu alıp hemen yerine taktı ve kaydını yapmaya devam etti. Bir film projektörünü tersine mühendislik yaparak kameraya çevirmiş olduğunu da hatırlatayım. Böylesine bir kaza olası görünüyordu. Melies elindeki tüm filmi bitirdi ve evine döndü. Filmlerini banyo ettikten sonra hemen çektiği görüntüleri izlemeye başladı. Ve bir an için muhteşem illüzyonistimiz Melies gözlerine inanamadı. Filmi birazcık geriye sarıp o anı tekrar izledi. Sonra tekrar, tekrar. Kameranın kolunun çıktığı o an vardı ya hani. Bir an duraksayıp hiçbir şey olmamış gibi kolu yerine takıp kayıt almaya devam etmişti.
İşte Melies'in tekrar tekrar izlediği an o andı. Bir anlık duraksamanın ardından devam eden kayıt filmin zamanda atlama yapmasına sebep olmuştu. Şimdi cep telefonlarının böyle video kayıt özelliğinin ilk çıktığı zamanlarda kaydı durdurup devam ettirerek bir tür sihir numarası yapmış olan var mı? Mesela birini ya da bir eşyayı böyle puf diye bir anda kayıtmış olan. İşte filmde de şu anda bize çok basit gelen hemen herkesin yapabileceği sihir numarasını izlemişti Melies. Hiç farkında olmadan görüntüdeki at arabasını, bir cenaze arabasına, kibar bir hanımefendiyi, haylaz bir kız çocuğuna, neşeli çocukları ise yetişkinlere çevirmişti. Başlı başına zaten bir illüzyon olan sinema, işte bu olayla yani daha doğrusu bu kazayla birlikte Meliyez'in ellerinde gerçekten de büyülü bir sanat haline dönüşüverdi. Yalnızca teknolojik bir alet olarak kullanılan filmden devasa bir sanat dalı işte bu şekilde doğmaya başlamıştı.
Meliyez filmleri istediği gibi kurgulayabileceğini keşfetmişti ve bunu fark ettikten sonra da illüzyon gösterilerini filmlerine aktarmaya başladı. Film üzerinde pek çok deneme yaparak özel efektler yarattı. Mesela çift pozlamayı yani çektiği bir görüntünün üzerine filmi geri sarıp başka bir görüntünün çekilmesi sonucunda ortaya çıkan efekti keşfetti. Ve bir objenin üzerine bir insanın suratını yerleştirebileceğini fark etti bu şekilde. Ve bunun da bir örneği olarak Jules Verne'in Ay'a Seyahat kitabından esinlenerek yaptığı Ay'a Seyahat filmini yaptı mesela. Hani o ikonik gözleri olan Ay görüntüsünü hatırlıyorsunuzdur mutlaka görmüşsünüzdür bir yerlerde. Hani bilim insanlarını taşıyan uzay mekiği gidip de o Ay'ın gözünün içine saplanıyor. Meliyez çektiği filmlerinde bazen kendini klonlayarak aynı anda birkaç rolde oynadı bazen de kafasını yerinden çıkarıp masaya koydu. İllüzyon içinde illüzyon yaptı.
Sinemaya gittiğimizde izlediğimiz filmlerde örneğin uçabilen bir karakter varsa içimizden olur mu canım insan uçamaz çok saçma diye düşünüyoruz bazen. Bazen de çok sevdiğimiz karakterleri ölürken izliyoruz. Ve bu karakter için üzülüyoruz hatta belki de ağlıyoruz. Ve filmde öldüğünü gördüğümüz karakteri oynayan oyuncunun daha sonra da internette film için tanıtım yaptığına tanık oluyoruz. Bazen de normalde genç olan bir oyuncunun yaşlandırılmış haliyle karşılaşıyoruz. Sinemada gerçek hayatta mümkün olmayan ama hayalini kurduğumuz gerçek olsa çok güzel ya da çok kötü olabilecek şeyleri özel efektler yardımıyla izleyebiliyoruz. Buradaki numara her ne olursa olsun içten içe şunu biliyoruz. Filmlerde izlediğimiz şeyler gerçek değil. Bizler için hazırlanmış birer sihir numarası. Sonuçta sinema dikkatlice tasarlanmış bir illüzyon ve insanlara filmin gerçekmiş gibi gelmesi yeterli. Eğlencenin büyük kısmı gördüğün şeylerin gerçek olmadığını biliyor ancak sihirbazın bunu nasıl yaptığını bilemiyor olmamızda gizli.
Yani kandırılmaya izin vermemizde. Sinemanın büyüsüne kendimizi kaptırmakta. Herhalde kandırılmanın en eğlenceli hali bu olsa gerek. Aslında tarih öncesi insanın gölgeler aracılığıyla hikayeler anlatmasıyla Melies'in filmleri aracılığıyla hikayeler anlatması aynı şeyler. Her ikisi de büyünün ta kendisi. Ernst Fischer sanatın gerekliliği kitabında şöyle diyor. Sanat bir büyü aracıydı. İnsanın doğaya üstünlük sağlamasına, toplumsal ilişkilerin gelişmesine yarıyordu. İnsanlığın başlangıcında sanatın güzellikle uzun boylu bir ilintisi yoktu. Estetik kaygısıysa hiç yoktu. İnsan topluluğunun yaşama savaşında kullandığı büyülü bir alet, bir silahtı sanat. Mağaralara yapılan hayvan resimleri avcıya gerçekten bir güven, avına karşı bir üstünlük duygusu veriyordu. Tehlikeli, anlaşılmaz, ürkütücü olan doğa karşısındaki güçsüz yaratık insan, gelişmesinde işte böyle büyüden destek görüyordu. Ta en başından beri büyücüydü insan.
Kaynaklar (16)
- Sinema
- Film
- Camera obscura - Wikipedia
- How One Horse Inspired the Invention of Movies
- The History of the Magic Lantern
- Magic lantern - Wikipedia
- Kinetoscope - Wikipedia
- Le Voyage dans la Lune (1902) - Georges Méliès - (HQ) - Music by David Short - Billi Brass Quintet
- Magic and illusion in early cinema
- Phi fenomeni - Vikipedi
- Phenakistiscope - Wikipedia
- A very short history of cinema | National Science and Media Museum
- Breaking the Silence: Crash Course Film History #10
- Norman McLaren: Pen Point Percussion
- Technology
- Hacivat Karagöz ile Kahkaha Tufanı