111 Hz ·Bölüm 105 ·27 Kasım 2023 ·24 dk ·2.325 kelime

Hatalardan Doğan Keşifler

Hata yapmak çağımızın en büyük tabularından biri. Peki ya hayatımızı kolaylaştıran bazı icatların birer hata sonucu ortaya çıkmış olabileceğini hiç düşündünüz mü? 111. Hz’in yeni bölümünde bu hatalar ve akıl almaz buluşlarla dolu uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu hatalardan haberdar olmamak, büyük hata olur.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

İşte Efe. İlk adımlarını atmaya çalışıyor. Nasıl da tatlı. Fakat annesi biraz heyecanlı mı ne? Ay aman dikkat dikkat. Hay Allah bizim Efe düştü. Annesi de panikle hemen düştüğü yerden kaldırdı tabii oğlunu. Ama babası biraz daha serin kanlı duruyor. Aman çocuktur canım. Düşe kalka öğrenecek.

Neyse şimdi bizim Efe bu sefer biraz daha dik duruyor gibi. Önceki düşüş tecrübelerinden ders almışa benziyor.

Bir adım attı. Dengesini sağlamaya çalışıyor. Evet bu sefer olacak gibi. Ha gayret.

Hay aksi. Bu sefer çok yaklaşmıştı. Tam da çözüyordu bu adım atma işini bizimkisi.

Sahi bir başarılı adım atabilmek için kaç kez düşmesi gerekecek acaba? 10 kez? 20 kez? 100 kez?

Doğru cevap ortalama 200 kez olacaktı. Dünyanın neresinde olursa olsun bir bebek yürümeyi öğrenene dek ortalama 200 kez düşer. 200 kez yerle temas etmek zorunda kalmak. Ard arda yapılan 200 hata. Bu işi öğrenmek için 200 kez başarısız olmak. Böyle denildiğinde kulağa biraz tuhaf geliyor değil mi? Bunu yalnızca şu an Efe deneyimlemiyor. Hepimiz aynı yollardan geçtik. Hepimiz aynı hataları yaptık. Şayet aramızda süper kahramanlar yoksa hepimiz yürümeyi öğrenmeden önce birçok kez yere kapaklandık. Öyle değil mi? Efe yürüme pratiklerini yapa dursun. Gelin sizinle biz hatalar üzerine kısa bir yolculuğa çıkalım.

Hayatta hiç kimse mükemmel değildir. Hepimiz zaman zaman hatalar yaparız. Yanlış cevap verdiğimiz bir soru yüzünden hayallerimizdeki üniversiteye giremeyebiliriz. Alarmımıza uyanamadığımız için günlerdir beklediğimiz iş görüşmesine geç kalabiliriz.

Yahut bu sefer çok farklı, o bambaşka biri dediğimiz hayatımızın aşkı bir yanlış hamle sonucu elimizden kayıp gidebilir.

Biraz tadımız kaçtı değil mi? Peki sizlere bu hataların insan zihninin gelişiminde önemli bir rol oynadığını hatta ve hatta medeniyetimizdeki birçok kazanımın bu hatalar üzerine inşa edildiğini söylesem ne dersiniz? Bana güler misiniz? O zaman hadi gelin atlayalım bizim emektar zaman makinesine de şöyle geçmişe doğru bir yolculuğa çıkalım.

Açık denizde seyretmekte olan bir gemideyiz. Hava çok güzel.

Oh mis gibi deniz ve tuz kokuyor. Deniz masmavi bir şekilde sere serpe uzanıyor önümüzde. Yalnız uzun zaman sonra ilk defa martı sesleri duyan mürettebatta bir hareketlilik var. Kara göründü! Kara göründü! Bütün tayfada bir sevinç hakim. Hepsinin yüzünden haftalarca süren yolculuğun ardından sonunda karaya ulaşabilmenin mutluluğu okunuyor. Kaptan tüm tayfayı topladı. Bir konuşma yapacak anlaşılan. Evet evet bir konuşma geliyor. Karşısında sere serpe uzanan kıyıları göstererek tüm heybetiyle mürettebatına seslenmeye başladı kaptan. Burası eski dünyadan kimsenin daha önce ayak basmadığı, her külün sütunlarının dahi ötesinde kalan ve binlerce zenginliğe ev sahipliği yapan bu yer. Benim keşfim. Ben Christoph Kolomb. Burası yeni dünya. Bu diyarın adı Amerika. Demedi tabii ki. Zira Christoph Kolomb da tayfası da keşfettikleri bu toprak parçasının yeni bir kıta olduğunu hiç düşünmemişti. Çünkü yola çıkma amaçları bu değildi.

Hindistan'ın zenginliklerine ulaşmak için yeni ticaret yolları arayan dönemin Avrupa devletleri aslında son derece mantıklı bir akıl yürütme yöntemiyle Atlas Okyanusu'nun batısına kaşifler göndermeye başlamıştı. Sonuçta dünya yuvarlaktı ve yeterince batıya doğru gidildiğinde en doğuya yani Hindistan'ın kıyılarına ulaşmak kaçınılmazdı. E teoride çok mantıklı olan bu fikir maalesef ki pratikte bir karşılık bulamadı. Döndüklerinde Christoph Kolomb ve tayfası Amerika'yı keşfeden muzaffer bir kaşif birliği gibi değil de Hindistan'a ulaşamamış başarısız bir avuç macera perest gibi karşılandı. Sonrasında da keşfettikleri yerin aslında yepyeni bir kıta olduğunu anlamaları için kıtanın isim babası da olan Amerigo Vespucci'nin bu yeni dünyaya tekrar gitmesi gerekecekti. İşte sizlere dünya tarihini değiştiren yepyeni meyvelerle, hayvanlarla, bitkilerle yani kısaca yepyeni bir dünyayla tanışmamızı sağlayan olağanüstü bir keşif.

Üstelik yanlışlıkla bulunmuş. Bakın hata yapmak aslında korkmamızı gerektirecek bir şey değil. Aksine bizi geliştiren, yeni şeyler keşfetmemizi sağlayan bir durum.

E hadi öyleyse gelin başka bir hatadan daha bahsedeyim şimdi size. Yine milyarlarca insanı etkilemiş, bambaşka bir keşfi yerinde gözlemleyelim birlikte.

1928 yılındayız. Aylardan Eylül. Ama burada kimsecikler yok. Anlaşılan ev sahibimiz ve havalarda iyice soğumadan bir tatil yapmak istemiş. Ortalık da biraz dağınık gibi.

Küf kokusu, oh! İnsanın genzin yakıyor.

Ev sahibimiz de tam zamanında geldi bu arada. Belki de onlarca başarısız deneme üzerine kafasını toplamak için çıkmıştır tatile kim bilir. Yüzünden güzel bir tatilden dönmüşlüğün huzuru okunabiliyor. Fakat o da ne? Şimdi yüzü ekşidi biraz.

Kokuyu o da aldı sanırım. Hay aksi. Kabı nasıl açık unuttum. Her tarafı küflenmiş. İşin yoksa uğraştır şimdi. Tatil dönüşü olacak iş mi bu? Alexander Fleming hayatını zararlı bakterileri yok etmeye adamış bir bakteriolog.

Bugüne kadar yaptığı tüm denemeler maalesef başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat yaptığı hataya hayıflanırken bir şey fark etti Fleming. Küflenen tüpü inceledi. Küf mantarının kenarında bulunan jel kıvamındaki yapıda herhangi bir bakteri topluluğunun olmadığını fark etti. Kabın diğer kısımlarında ise bol miktarda bakteri gözlemlenebiliyordu. Fleming hayatını adadığı ve onlarca kez başarısız olduğu bu alandaki en büyük keşfine tamamen bir tesadüf eseri imza atmıştı. Milyonlarca insanın hayatını kurtaran basit bir unutkanlık, bir hata. Hemen bu hatasından çalışma arkadaşlarına da bahsetti. Ve bu hatasının üzerine giderek birçok hastalığın tedavisinde kullanılan penisilini buldular.

Tabii işin doğrusu verdiğimiz bu örnekler biraz istisnai kalabiliyor. E öyle ya yaptığımız her hata bizi akıl almaz diyarların kaşifi yapacak, milyarlarca insanı onulmaz hastalıkların pençesinden kurtaracak değil elbette. E buradaki şans faktörünü de tamamen görmezden gelemeyiz. Peki ya bu hatalarımıza farklı bir perspektiften yaklaşmayı denesek nasıl sonuçlar alırdık hiç düşündünüz mü? O halde yine atlayalım zaman makinemize hemen başka bir ana gidelim birlikte.

Takvimlerimiz 1968 yılını gösteriyor şimdi de. 3M firmasının Argel laboratuvarındayız. Bilim insanları hummalı bir çalışma içerisindeler. Zira dünyanın en sağlam, en güçlü, böyle tuttu mu bırakmayan cinsten yapıştırıcısını üretmeye çalışıyorlar burada. O yüzden sessiz olmalıyız şimdi. Ben de sesimi yükselttiğimi fark ettim. Bakın bir deney daha sonlanmak üzere şu anda. Evet, son rütüşler ve işte hazır.

Fakat o da ne? Sonuç başarısızlık. Bir deneme daha hüsranla sonuçlandı. Suratlarından anlaşıldığı üzere ekibimizin morali de epeyce bir bozuk.

Buldukları bu şey dünyanın en güçlü yapıştırıcısı olmak bir yana yalnızca bir kağıdı taşıyabilecek güçte. İşte tam da o noktada hmm bir dakika, bir dakika bir kağıt mı diye düşünmüş onların içinden biri Arthur Fry.

Mühendisliğin yanı sıra şehrindeki kilisenin korosunda da şarkı söyleyen Arthur'un bu hobisini icra ederken sürekli karşılaştığı bir sorunu varmış. O okudukları ilahi kitabının içindeki şarkılardan bazılarını ait olduğu sayfaların arasına kağıt parçası koymak suretiyle işaretleyebiliyor. Lakin bu kağıtlar sürekli düştüğü için yeniden kaldığı sayfayı aramak zorunda kalıyormuş. Yeni buldukları bu başarısız ürünün belki de bambaşka bir sorunun çözümü olabileceğini düşünmüş işte Arthur. Bu yeni ve güçsüz yapıştırıcıyı ufak bir kağıda sürüp denemiş ve sonuç muazzam. Yeni çıkan bu ürün yapıştırıldığı yüzeye güzel bir şekilde tutunuyor. Çıkartıldığında ise ne kağıtta ne de yüzeyde herhangi bir deformasyona sebep olmuyordu. Arthur bu yeni ve dahiyane ürüne bir isim bulundu. bile buldu. Post-it.

Evet, işte hepimizin hemen her gün kullandığı, dünyanın en çok satılan ofis ürünü olan Post-it, işte böylesine bir yanlışlık, daha doğrusu tırnak içerisinde bir hata sonucunda bulundu. Dünyanın en güçlü yapıştırıcısını bulmak ümidiyle yola çıkan birkaç mühendis, günün sonunda başarısızlık olarak ad edebilecekleri bir ürün ortaya çıkardılar. E peki dünyanın en güçlü yapıştırıcısını bulmak kimlere düştü dersiniz? O sorunun cevabı için kısa bir mola vermemiz gerekiyor. Hem zaman makinemiz hem de biz biraz dinlenmiş oluruz. Malum o kadar yol yaptık.

Evet, emektar zaman makinemiz de biraz dinlendi. Vay be kaç bölümdür çekiyor bizim kahrımızı değil mi? Neyse şimdi yola çıkmaya hazır. Eğer siz de hazırsanız hemen yeni durağımıza ışınlanıyoruz.

Evet, şimdi de 1942 yılındayız. İkinci Dünya Savaşı'nın puslu atmosferinde bir takım bilim insanı hummalı bir çalışma içerisinde. Yine böyle sessiz kalsak iyi olur. Konsantrasyonlarını bozmak istemeyiz. Ekibimiz savaşın seyrini değiştirecek bir şey için uğraşıyor. Askerlere net görüş sağlayacak şeffaf plastik nişangah üretimine uygun bir madde arayışındalar. Ve sanırım bir şey buldular.

Olamaz. O da ne? Buldukları bu şey fazla yapış yapış. Üstelik kuruyunca da çıkartması çok zor. Yine bir hüsran. Mı? dersiniz. Peki ortaya çıkan bu ürünü olduğu gibi çöpe atmak yerine değerlendirmenin başka bir yolu bulunamaz mı? Bu yeni icadın ticari potansiyelini fark eden Harry Coover, Eastman 910 ismiyle bu ürünü piyasaya sürdü. Ya da bizim onu tanıdığımız ismiyle Japon yapıştırıcısını.

Ne kadar tuhaf değil mi? Dünyanın en güçlü yapıştırıcısını bulmaya çalışan ekip bir hata sonucu yola çıkma amaçlarının aksine çok güçsüz bir yapıştırıcı bulurken e bambaşka bir amacı olan başka bir ekip yine bir hata sonucu dünyanın en güçlü yapıştırıcısını keşfediyor. Ya hayatta böyle tuhaf rastlantılar vardır elbet. Ama bu iki örnekte de bir ortak nokta dikkatinizi çekmiştir eminim. İki ekip de Ah ya olamaz. Yine başarısız olduk. Ortaya çıkan bu ürünler tamamen kullanışsız. İşte tüm emeklerimiz çalışmalarımız hüsrana uğradı diyerek hani tabiri caizse çalışmalarını çöpe atabilirlerdi. Ama bunun yerine olaylara başka bir bakış açısıyla bakmayı bu yine tırnak içerisinde söylüyorum hatalarını başka bir şekilde değerlendirmeyi akıl ettiler. Günün sonunda hepsi de adlarını birer mucit olarak tarihin tozlu sayfalarına kazımayı başardılar.

Eee Barış abi ben hiçbir hatamdan dolayı bir icat bulamadım. Onun yerine hep böyle pişmanlık duydum demeden önce hata yapmanın bilinçli bir şekilde ele alındığında insanoğlunun ilerlemesine nasıl bir katkıda bulunduğunu kavramamız gerek. Tabii ki de hata yapmaktan hiç korkmayın. Nasılsa bir şekilde başka bir işe yarar, bir şeyler bulursunuz demiyorum. Aksine hatalarımıza daha fazla hata yapmamak adına yüzleşmemiz gerektiğini söylüyorum. Aslında hata yapmak en iyi öğrenme yöntemlerinden biri olabilir. Zaten insan zihni de enteresan bir biçimde bu şekilde öğrenmeye uygun gelişmiştir. Eee hadi gelin biz de bu enteresanlıkları anlamaya çalışalım. Birkaç evreden oluşuyor beynimizin hatalardan bir şeyler öğrenme süreci.

Birinci evre hatayı algılama. Beyin bir yanlışlık meydana geldiğinde bunu algılar. Bu algılama süreci beyin tarafından fark edilen, beklenmeyen bir sonuçla tetiklenebilir. Mesela bir oyunda çok uğraştığınız bir bölümü geçmek üzeresiniz. Tam ramak kalmışken ufak bir zamanlama hatası sonucu yeniden başa dönüyorsunuz. Yaşadığınız o ani sinir bozucu sarsıntıyı düşünün. Hani hepimizin aşina olduğu o can sıkıcı hissi. İkinci evre hata sinyali. Beyin hatanın algılandığını belirten bir sinyal gönderir. Bu sinyal genellikle dopamin, adrenalin gibi bir tür nörotransmitterin salınmasıyla ilişkilidir ve beynin diğer bölgelerine de iletilir. Bu hormonlar sebebiyle heyecanlanabilir, üzülebilir, hayal kırıklığı yaşayabiliriz. Bu hisler her ne kadar bizi kötü hissettirse de bunları gelecekte aynı hatayı yapmamamız için beynimizin bize yaptığı birer uyarı mahiyetinde düşünebiliriz. Binlerce yıl önce atalarımız daha avcı ve toplayıcılıkla hayatlarını idam ettirirken yaptıkları hatalar modern insanın yaptığı hatalardan çok daha trajik sonuçlara sebebiyet verebiliyordu.

Bu yüzden atalarımızın beyinleri insan ırkının hayatta kalabilmesi, neslini devam ettirebilmesi için kendi hatalarından dersler çıkarabilecek şekilde gelişmiştir. Aslında bir gol kaçırdığınızda yaşadığınız o tatsız his yahut bir pot kırdığınızda midenizde hissettiğiniz o hafif kramp bize atalarımızdan miras kalmış birer hazine.

Üçüncü evre hata analizi. Beyin hatanın ne olduğunu ve neden meydana geldiğini analiz etmeye başlar. Bu aşamada beynimiz hatanın hangi aşamada meydana geldiğini ve neden istenmeyen bir şekilde sonuçlandığını belirlemeye çalışır. Üstelik bunu sadece bir ürünün üretimi esnasında izlememiz gereken işlem sırası gibi sistematik verileri işlerken değil, yeni gittiğimiz bir yeri kafamızda haritalandırırken de yapar. Gitmek istediğimiz yere giderken girdiğimiz yanlış sokaklardan da pek çok ipucu toplar aslında beynimiz. Aynı yere yaptığımız bir başka yürüyüşte doğru yolu hala tam olarak kestiremesek dahi en azından girmememiz gereken sokakları işaretler.

Ve son evremiz öğrenme ve uyarlama. Hatanın nedenleri belirlendikten sonra beyin bir sonraki benzer senaryoda aynı hatayı tekrarlamamak için yeni bir strateji ve yaklaşım geliştirir. Tekrar o hissi yaşamamak adına önümüzdeki soruna daha farklı metotlarla yaklaşmamızı sağlayacak fikirler üretir. Aslında beynimiz bu konuda pek çoğumuzdan daha dirayetlidir diyebiliriz. Bunu hepimizin tanıdığı, çağımızın en büyük icatlarından biri olan ampulün de mucidi kabul edilen Thomas Edison'ın meşhur bir hikayesiyle örnekleyelim şimdi. Hatta hazır bahsi açılmışken atlayalım yine zaman makinemize. Son bir yolculuk daha yapıp bizzat yerinde tanıklık edelim buna.

Evet, Thomas Edison'ın laboratuvarına geldik. Kendisi tarihi değiştirecek bir icadın peşinde. Yanındaki çalışma arkadaşlarınınsa canı biraz sıkkın gibi. Hepsinin suratlarında ümitsiz birer ifade var. Şimdi yeni bir test daha yapıyorlar.

Elektriği de açtılar. Evet.

Yine mi başarısızlık diye düşündüğü yanındaki herkes.

Edison bu fısaltıları duymuş olsa gerek ki şu tarihi cümle dökülüverdi dudaklarından.

Hiç yanılmadım. Sadece on bin işe yaramayan yol buldum. Vay canına. Tamı tamına on bin deneme. On bin başarısızlık. Başka bir deyişle on bin hata. Thomas Edison hatalarından hayıflanmak şöyle dursun. Bunları da sürecin bir parçası olarak görebildiği için güneş battıktan sonra dahi evlerimizde aydınlık içerisinde oturabiliyoruz. Geceleri de faaliyet gösterebiliyor, üretebiliyor, eğlenebiliyoruz. Kendinden sonra yaşayacak milyarlarca insan için yapılmış binlerce hata. Peki Edison da yanındaki bu fısıltılara kulak verseydi ne olurdu? Hani o yine mi başaramadı, bu kaçıncı oldu diye sürekli yargılar bir tonda gelen, hepimizin aşina olduğu o fısıltılara? Muhtemelen yıllar önce yaşamış, öylesine alelade biri derdik. Hatta kim bilir belki de mevzusu bile geçmezdi. Çünkü adını bile duymamış olurduk. Hatalardan korkmamak, onunla yüzleşmek, gerekirse bir daha yanılmak, bir daha yanılmak, sonra bir kez daha yanılmak.

Amerika Birleşik Devletleri'nin eski başkanlarından Theodor Roosevelt'in şu sözüne kulak verelim. Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır.

Gördünüz mü, hata dediğimiz şey, üzerine gittiğimizde çok faydalı olabiliyor. E hadi gelin başladığımız yere, Efe'nin yanına dönelim bir de. Biz yıldan yıla seyahat ederken bakalım Efe ne kadar ilerleyebilmiş bu yürüme macerasında.

Efe bu kez daha istekli duruyor. Yere adımını daha bir sağlam basıyor. Annesi yanında. Annesine şöyle bir kez daha bakıyor ve elini bırakıveriyor. Karşısında babası ona kucağını açmış bir şekilde bekliyor. İkisi de çok heyecanlı. Sonunda Efe kendisi için küçük ama hayatı için büyük olan o adımı atıyor. Sonra bir adım daha, bir adım daha. Her adımda babasına bir adım daha yaklaşıyor. Hem annesi hem babası çok sevinçli. Efe son adımını da atıyor ve evet kavuşma anı. Babasını kocaman kucaklıyor. Aferin benim oğluma. Aslan oğlum benim. Ne güzel değil mi? Bir mucize gibi. Bir bebeğin ilk adımlarını atma serüveni. Her düşüşünde yılmadan tekrar denemesi, tekrar düşmesi, sonra tekrar denemesi. Ve tekrar düşmesi. Ve tekrar denemesi. Ve tekrar ve tekrar. Peki ya gündelik hayatta pek çoğumuzun yaptığı gibi ilk birkaç başarısızlıktan sonra o da pes etseydi? Yahut çevresindekiler onu her düştüğünde kaldırıp tekrar denemesi için yüreklendirmeseydi?

Ne mi olurdu? Ne Efe yürüyebilirdi ne biz yürüyebilirdik. Ne Edison ampulü icat edebilirdi ne de Fleming penicillini keşfedebilirdi. Ne dünyanın en güçlü yapıştırıcısı bulunabilirdi ne de hiç de o kadar güçlü olmayan ama son derece kullanışlı olan o post-itler bizim gündelik işlerimizi kolaylaştırabilirdi. Yahu hatalar olmasa koca bir kıtayı bulamayacaktık. O yüzden bir işi başaramadığımızı, o işte yetersiz olduğumuzu hissettiğimiz anlarda kendimize sormamız gereken bir soru var. Bunu yapmayı 200 kez denedim mi?

Künye
  • YazanKadir Can Değer
  • Ses TasarımıBatuhan Kösegil