Müzik Duygularımızı Nasıl Etkiliyor?
Duygularımızı uyandıran veya onları pekiştiren bir etkisi var müziğin. Farklı hisleri temsil eden, melodik özelliklere sahip bir dil olarak tanımlayabiliriz onu. Peki müzik, duygularımızı nasıl etkiliyor; hangi özellikleri sayesinde hüznü, hangileri sayesinde neşeyi deneyimliyoruz? 111 Hz'in yeni bölümünde bu sorulara cevap arıyor, müziğin hislerimizle etkileşimini inceliyoruz.
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Aa bak yine erkenden gelmişsiniz. Ama çok güzel bir anda yakaladınız beni bu sefer. Hadi iyisiniz. Açıkçası benim keyfim pek yerinde bugün. Baya pozitif hissediyorum kendimi. Bahar geldi, havalar güzelleşiyor. Belki de tüm bunların etkisindendir bilmiyorum. İşte o yüzden dedim ki bugün, e madem böyle neşem yerinde, bu durumu mutlaka taçlandırmalıyım. Bölüme başlamadan evvel şöyle kısa bir müzik keyfi çok iyi giderdi. diye düşündüm. Şöyle ritimlerin, melodilerin akışına bırakırız kendimizi ya. Fena mı olur? Hem işlere girişmeden de güzelce böyle bir zihnimizi açar, motivasyonumuzu yükseltiriz. Böyle ruhumuzu arada bir beslemek lazım değil mi? Bu arada böylesi keyif anlarını bir ritüele dönüştürmeye çalışmak bence epeyce bir önemli. Ne var canım alt tarafı müzik dinleyeceğim deyip geçmemek lazım. Böyle müziği sadece fonda dinlenen bir şey olmaktan çıkartmak lazım. arada bir. Odanın ışıklandırması, müzik dinlerken göreceğimiz şeyler, belki izleyeceğimiz manzara, oturduğumuz yerin konforu, nasıl bir sosyal izolasyon sağladığımız, bunların hepsine özenmek gerekiyor bence. bak şimdi kahvem de hazır. Oh! Şöyle taze taze.
Şimdi sırada dinleyeceğimiz müzik var. Onu seçmemiz yok ya. Bugün seçmeyelim. Ben bugün işimi şansa bırakacağım.
Evet.
Bilgisayarın rastgele çalacağı bir şarkıyı dinleyeceğim bakalım. Yani kendimi shuffle moduna emanet ediyorum. Heh tamam. Bilgisayarımız hazır. Atmosfer tamam. Kahve tamam. Telefonun bildirim seslerini de şimdi kapattık. O halde müzik keyfi yapmaya başlayabiliriz.
Vay! Lakrimosa'ya denk geldik. Çok güzel. Çünkü ben daha bu parçayı yeni, Yüzüklerin Efendisi ile ilgili hazırladığım bir videoda da bol bol kullandığım çeşitli varyasyonlarıyla Mozart'ın en görkemli eserlerinden biri bu. Desenize şansımız daha ilk başta yaver gitmeye başladı. Bu arada çok da dokunaklı bir hikayesi var bu eserin arkadaşlar. Gelin şimdi bu nefis parçayı dinlerken bir yandan da onun hikayesini anlatayım size.
Yıl 1791. Artık usta bir besteci olarak tanınan Wolfgang Amadeus Mozart The Magic Flute isimli eseri üzerinde çalışıyormuş o sıralarda. Yine bestesine yoğunlaştığı bir gün bir mektup gelmiş kendisine.
Bir yabancının imzasını taşıyan bu mektupta Amadeus'tan yeni bir beste yapması isteniyormuş. Mektubu kaleme alan esrarengiz kişi Mozart'tan bir ağıt yazmasını talep etmiş. Üstelik mektubunda epeyce dolgun bir fiyat da teklif etmiş bu usta besteciye. Fakat bir şartı varmış mektubu yazan bu esrarengiz kişinin. Amadeus'un bu siparişi kimden aldığını araştırmasını katiyen istemiyormuş. Daha sonraları bu siparişin Almanyalı aristokrat Comte Franz von Vasek tarafından geldiği çıkmış ortaya. Vasek yeni kaybettiği eşinin ölümünün birinci yıl dönümünde çalınması için böyle bir besteyi ısmarlamış. Yalnız kendisinin pek de iyi bir repütasyonu yokmuş aslında o yıllarda. Zira Vasek'in daha önce sipariş ettiği başka eserleri kendi bestesi olarak sunduğu biliniyormuş. Dolayısıyla da bu mektubu bir aracının imzasıyla göndermiş Amadeus'a. Kendini ele vermek istememiş yani. Elbette teklif ettiği ücretin yarısını da avans olarak yollamayı ihmal etmemiş bu Comte.
Bu siparişin Comte Vasek tarafından geldiğinden bir haber Amadeus bu gizemli mektuba şüpheyle yaklaşmış tabii ilk başta. Daha önce adını hiç duymadığı biri yüksek bir meblağ teklif ederek kendisinden bir beste talep ediyor. Tamam bütçe iyi ama eserin hakları ne olacak? Sponsorda mı yoksa kendisinde mi? Sonuçta artık bir ismi var değil mi? Wolfgang Amadeus Mozart diye biliniyor her yerde. Yani o zamanlarda internet de yok. Bu besteyi dünyaya ilk ben upload ettim falan diyemeyecek bizim Mozart. Fakat eşi Kostanzi'nin de ısrarı sonucunda bu teklifi kabul etmiş kendisi. The Magic Flute'u tamamlar tamamlamaz işe koyulmuş Amadeus. Fakat Requiem yani alt üzerine çalışmaya başladığı esnada Filiz hastalığına yakalanmış ne yazık ki. Sağlık durumu epey kötüye gitmeye başlayınca da olacakları bir anlamda öngörmüş sanki. Ve besteyi nasıl tamamlamayı planladığını öğrencisi Franz Zewer Sosmeier'a anlatmış Mozart.
Yine de hastalığına rağmen devam etmiş bu eser üzerine çalışmaya. Ta ki 5 Aralık 1791 gecesine dek. O gece Requiem'in Lacrimosa bölümünü yazıyormuş Amadeus. Sağlık durumu onu çok zorlasa da en sevdiği işi yapmaktan alıkoyamıyormuş kendini. Parçanın 9. ölçüsünü yazdığı sırada hayata gözlerini yummuş Wolfgang Amadeus Mozart. Bir rivayete göre Lacrimosa'yı yazdığı sırada kendi ölümü üzerine düşünüyormuş usta besteci. O sırada kendi cenaze töreninin müziğini yazdığını düşündüğü için böylesine karanlık, böylesine görkemli bir eser yazabilmişti belki de kim bilir. 35 yaşındaki bir dehanın veda ezgisi, kendi ölümüne yaktığı ağıttı sanki Lacrimosa. Elbette bu bir rivayet olarak kalsa da eserin halet ruhiyesiyle epeyce örtüştüğünü söyleyebiliriz. Neyse efendim, Mozart'ın ölümünün ardından eseri tamamlama görevi, işte az önce bahsettiğim öğrencisi Süs Mayra kalmış. Hocasının kendisine anlattığı plandan ve onun el yazmalarından yola çıkarak tamamlamış Requiem'i.
Siparişin teslimi sırasındaysa teklif mektubunun Vazek tarafından kaleme alındığı anlaşılmış. Eşinin son eserini böyle bir konta kaybetmek istemeyen Kostanze Mozart ise hemen kamu yararına düzenlenen bir konserde bu beslenin duyulmasını sağlamış herkes tarafından. Ve böylece Vazek de Requiem'in kendisine ait olduğunu asla iddia edememiş.
Vay arkadaş, yani şurada bir müzik keyfi yapalım dedik içimizi kararttık. E zaten ne bekliyordum ki? Shuffle'dan Lacrimosa çıktığı an başıma geleceğini bilmeliydim bunların. Daha ilk saniyesinden bulunduğumuz ortamı zifiri bir karanlıkla kaplıyor bu parça. Huzurla karışık bir hüzün çöküyor üstünüze ister istemez.
Evet, o yüzden zaten tam da Yüzüklerin Efendisi'ndeki mağara sahnesindeki orijinal müzik yerine Mozart'ın bu Lacrimosa'sını seçtim ben de YouTube videomda. Aslında bu sadece Lacrimosa'ya özgü bir şey de değil. Tür ve ruh hali fark etmeksizin müziğin böyle bir etkisi var üzerimizde. Bir anda ruh halimizi değiştirebiliyor. Peki nasıl oluyor ki bu? Yani baksanıza, bölümün başında gayet keyifliydim. Canımı hiçbir şeye sıkamaz diye düşünüyordum hatta. Nasıl böyle bir şarkıyla ruh halim değişiverdi? Eminim her gün başınıza buna benzeyen şeyler geliyordur sizin de. Ne bileyim, enerjisi yüksek bir müzik dinlerken, yürüyüşünüz, adımlarınızın temposu değişiyordur mesela. Spor yaparken sizi daha dinç hissettiren, ya da çalışırken böyle odaklanmanızı sağlayan, üzüntünüzü pekiştiren, durduk yere dans etmenize sebep olan parçalar vardır mutlaka sizin de playlistinizde. Böyle durumlarda müzik gerçekten de bir büyü mü acaba diye sormadan edemiyor değil mi insan?
Fakat biz böyle onu büyü filan gibi kestirip atmadan işin bilimsel yanını da bir gözden geçirelim en iyisi. Bakalım bu müzik bizi nasıl etkiliyormuş?
Müziğin ruh halimiz ya da o moodumuzu doğrudan etkilediğini söyleyen birçok akademik çalışma var aslında. Bireylerin dinleyecekleri şarkıları seçerken, parçanın türüne, temposuna ya da melodisine dikkat ettiklerini, bu seçim aşamasında da ruh hallerinin belirleyici olduğu saptanmış mesela. Bazı çalışmalar az önce saydığı müzikal öğelerin, ruh halimizi doğrudan değiştirdiğini de söylüyor. Tıpkı az önce benim yaşadığım gibi yani. Çok keyifliyken bir şarkı dinleyip hüzünlenebiliyorsunuz. Kısacası bazen ruh halimiz dinlediğimiz şeyleri, bazen de dinlediğimiz şeyler ruh halimizi belirleyebiliyor. Bu noktada müzik duyguları uyandırır önermesi ön plana çıkıyor. Ki bu felsefeden nörolojiye, sosyolojiden psikolojiye kadar birçok farklı alanda incelenen bir konu aslında. Batı müziği üzerinde yapılan birçok çalışma, dinlediğimiz şeylerin ruh halimizle ilişkili olduğu sonucuna varıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nden bir süreçten, Psikolog Kate Hevner'ın 1936'da yazdığı Experimental Studies of Elements of Expression in Music başlıkla çalışması bunun en iyi örneklerinden biri mesela.
Majör ve minör akorların ruh halimiz üzerine etkisini incelemiş Hevner. Majör akorların pozitif, minör akorların ise negatif duyguları tetiklediğini saptamış. Hevner'in çalışması bu konudaki başlangıç noktalarından biri aslında. Zira müzik ve ruh hali ilişkisini inceleyen, Hevner'in bulgularını bir adım daha öteye götüren birçok müzikolog var tarihte. Bilissel müzik üzerine çalışmalar yapan müzisyen Derek Cook da onlardan biri. 1959'da yayınladığı The Language of Music yani Müziğin Dili adlı makalesinde, müziği farklı duyguları temsil eden, melodik özelliklere sahip bir dil olarak tanımlamış Cook ve Hevner'in çalışmasını daha da detaylandırmış. Ona göre majör akorlar sevinci ve zaferi, majör altılı aralıklar özlemi, minör altılı aralıklar ızdırabı, artık dörtlülerse düşmanlığı ve bozulmayı ifade ediyor.
Tamam biraz teknik bir konu, Cook'un bu kuramını tam anlamıyla idrak edebilmek için biraz müzik teorisi de bilmek gerekiyor ki, öyle bir değil birkaç podcast bölümüne sığdırılamayacak bir konu bu. Fakat bu örneği vermemin bir sebebi var. Müziği oluşturan öğeler aslında bizim üzerimizde çok farklı etkiler yaratıyor. Hani diyoruz ya işte müzik bir dildir diye, tıpkı kelimeler gibi akor dizileri, ritim, tempo, melodi, şarkının trafiği, hatta teknolojiyle birlikte kullanılan kayıt teknikleri, hepsi bizim farklı şeyler hissetmemize yol açıyor. Yani plaktan bir müziği dinlemekle az önce bizim yaptığımız gibi bilgisayardan dinlemek arasında da bir fark var. Bunu daha iyi anlatabilmek için sizinle basit bir deney yapmak istiyorum. Fakat bunu sağlıklı yapabilmemiz için sizden istediğim iki ufak şey olacak. Şayet şu an beni kulaklıkla dinlemiyorsanız, kulaklıklarınızı takmanızı ve odağınızı buraya vermenizi rica ediyorum.
Hatta deneye başlamadan kısa bir ara versek iyi olur. Böylece hem kulaklıklarımızı hazırlamak hem de odaklanmak için ufak bir mola vermiş oluruz.
Evet, umarım kulaklıklarınızı takmışsınızdır ve odağınız bendedir. Sadece iki ufak şey istedim şimdi sizden. Deneye başlamadan başka bir şey daha hatırlatacağım. Az önce Hevner'ın minor ve major akorlar üzerinden kurduğu teoriden bahsetmiştim ya size. Ne diyordu Hevner? Minör akorlar Negatif, Majör akorlarsa Pozitif duyguları ifade ediyordu değil mi? Deneyimizde de bunu pratik edeceğiz aslında. Şimdi size The Beatles'ın en ünlü şarkılarından Hey, Hey, Jude'un iki farklı versiyonunu dinleteceğim. Hazırsanız ilk versiyonumuzla başlayalım.
Şarkıyı bilenler muhtemelen şaşırmıştır. Ama biraz sabretmeniz gerekecek. Şimdi sizden bir süre bu dinlediğiniz melodide ne hissettiğinizi düşünmenizi rica ediyorum. Hangi duygular canlandı sizde? Hangi anılarınızı hatırladınız? Nasıl hissettiniz kendinizi? Hatta dilerseniz burada bölümü biraz durdurup üzerine düşünebilirsiniz. Kendinize biraz vakit verin.
Neyse ama ben devam edeyim. Şimdi sırada ikinci versiyonumuz var. Hazırsanız geliyor. Hey, Jude Don't make it bad Take a sad song And make it better Evet, şimdi de bir önceki melodide yaptığımız gibi bu partisyonun da size hissettirdikleri üzerine düşünmenizi rica ediyorum.
Farkı fark ettiniz mi? Şöyle izah edeyim. İlk dinlediğiniz versiyon şarkının orijinal düzenlemesi değil. Tüm parçanın majörden minöre çekilmiş hali.
Daha hüzünlü duyulmasının, sizde bu tür hisler çağrıştırmasının sebebi de bu. İkinci dinlediğimiz versiyonsa Hey Jude'un tabi ki orijinal düzenlemesi. Yani melodinin majör akorlar eşliğinde çalınan hali. Hey Jude Daha umut veren, iyi hissettiren, gülümseten bir hissiyatı var orijinal versiyonun. İşte Hevner'in çalışması bu basit deneyde yaptığımız şeyi teorileştiriyor.
Peki tüm bunları nasıl algılıyoruz? Yani dinlediğimiz müzik beynimizde nasıl işleniyor? Bu akorlar nasıl bir süreç sonucunda anlam kazanıyor bizim için? Bunu daha iyi anlamak adına beynimizin içine sızmamız gerek. Hadi gelin benimle.
İşte geldik. Sırlarla dolu o eşsiz yapının içindeyiz. Az önce yaptığımız deneyin sonuçlarını şimdi bir de burada gözlemleyeceğiz. Fakat öncesinde müzik dinlediğimiz sırada burada neler olduğunu inceleyelim bir dilerseniz.
Müzik dinlerken beynin neredeyse tamamı aktif hale geliyor. Müziği işittikten sonra ses ilk olarak beynimizin işitsel korteksine ulaşıyor. Burada ses, perde, ritim, tını, tempo gibi bir takım temel yapılarına ayrışıyor. Bu işlem sırasında işitme korteksiyle birlikte beyincik de aktif rol alıyor. Parçalara ayrılan bu ses öğeleri temporal bölgenin diğer bölümlerine ve amigdalaya taşınıyor. Amigdala duyguyu da işleyen bir bölge. Ve dinlediğimiz müziğin ruh halimize etki etmesini sağlayan esas yer de aslında burası. Buradaki işlemler sayesinde müziğin hissiyatını analiz ediyor ve ona uyum sağlayabiliyoruz kısaca. Bu esnada beynimizin zevk merkezi olan Nucleus Accumbens bölgesi de aktif hale geliyor. Buranın aktif hale gelmesiyle salgalanan kimyasallar bizim müzik dinlerken keyif almamızı sağlıyor. Ki bu kimyasalları sevdiğimiz bir şeyi yediğimizde ya da komik bir şeyleri duyduğumuzda filan da salgılıyoruz aslında.
Bir nevi ödül merkezi diyebiliriz burası için. Peki minör ve majör akorlar üzerinde düşündüğümüzde beynimiz nasıl çalışıyor? Hazır beynin derinliklerine inmişken o meseleye de bir bakalım bence. Tohoku Üniversitesi'nde farmakoloji üzerine çalışmalar yapan akademisyen Miho Suzuki, majör ve minör akorlu müziklerin beyinde hangi bölgeleri aktif hale getirdiği üzerine bir deney yapmış. Bunun için müzik eğitimi almamış denekleri müzik dinledikleri esnada tomografi cihazıyla görüntülemiş.
Denekler majör akorlu parçaları dinlerken tutarlı ve düzenli bilgi işlediğimiz sol temporal girusun aktif hale geçtiğini gözlemlemiş. Ki bu bölgede koku alma ve işitme gibi eylemlerin de işlendiği merkezler bulunuyor. Ritmin de burada algılandığı düşünülüyor.
Deneklerin minör akorlu parçaları dinlerkense, ödül ve duygu işlemede önemli bir rol oynayan, Saastriyatum'un aktif hale geldiği gözlemlenmiş. Ki burası da müzik ve duygu ilişkisi nerede kuruluyor sorumuza cevap olan bir diğer adres.
Bu noktada müzik zevkinin kişiden kişiye göre değişiyor olması kafamızda bir soru işareti yaratabilir elbette. Fakat Stanford Üniversitesi'nde doktora çalışması yapan Daniel Abrams, müzik zevklerimizin farklılıklarına rağmen beynin müziği deneyimleme sürecini çok tutarlı bir şekilde gerçekleştirdiğini söylüyor. O da tıpkı Miho Suzuki gibi müzik eğitimi almamış olan katılımcılarla bir deney yapmış. MRI beyin taramasından geçerken farklı 4 senfoni dinlettiği deneklerin verilerinde hareket, planlama, dikkat ve hafızaya dahil olan beyin bölgelerinin benzer şekilde aktive olduğunu gözlemlemiş kendisi. Yani farklı farklı şeyleri dinlesek de hepimiz müziği benzer bir şekilde işliyoruz aslında beynimizde. Hangi müziği sevip sevmediğimiz ya da dinlediğimiz şeyin bizde bir duygu uyandırıp uyandırmadıysa kişisel tercihlerimize göre değişiyor.
Tamam müzik bizde bir duygu uyandırıyor ama tek faydası bu mu? Elbette değil.
Hepsinden önce müzik dinlemek insanları bir araya getiriyor. Birlikteliği pekiştiren, duygudaşlık yaratan bir şey bu. Dahası uyku problemlerinde müziğin bir meditasyon aracı olarak kullanılması, anksiyete gibi durumları yatıştırabilmesi, çalışma esnasında odaklılığı arttırması gibi daha birçok güzel etkisi de var. Fakat ben bölümü kapatmadan önce size müziğin farklı bir şeyleri, Bu bir etkisinden daha bahsetmek istiyorum. Arkadaşlar, müziğin kısa süreli zekayı geliştirdiği de düşünülüyor. Ya da bu tartışılıyor demek daha doğru olabilir. Ve birçok insan bu durumu Mozart etkisi olarak biliyor. Bak yine çıktı karşımıza bizim bu deha. Bakalım etkisi neymiş kendilerinin.
1991'de Irvine Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmayla Mozart etkisi üzerine tartışmalar başladı. Bu deney için 36 öğrenci iki gruba ayrılmış ilk olarak. Deneklerden beklenen şey de epey basit birkaç zihinsel testi çözmeleriymiş. Ancak bu testler öncesinde bir grup 10 dakika sessiz bir ortamda bekletilirken diğer gruba 10 dakika boyunca tahmin edebileceğiniz gibi Mozart dinletilmiş. Mozart'ın piyano sonatları. Ve testin sonunda Mozart dinleyen katılımcıların ufak ama baya ufak bir başarı gösterdiği gözlemlenmiş. Ancak bu da geçici bir etkiymiş maalesef. Zira 5 dakika sonra sonatları dinleyen katılımcıların da diğerleriyle benzer bir zihinsel performans göstermeye başlamış. Yine de bu makalenin yarattığı etki çok büyük olmuş tahmin edebileceğiniz gibi. Öyle ki 1998'de Georgia valisi Zel Miller eyaletteki her bebeğe bir Mozart CD'si yollanması için kamu kaynağı oluşturulması gerektiği çağrısında bile bulunmuş.
Aslına bakarsanız Irvine Üniversitesi'nde yapılan deneyin ana odağı Mozart değildi. Hatta makalenin adında bile geçmiyordu sevgili Amadeus'un ismi. Fakat deneyde onun besteleri kullanılınca işte böyle bir şehir efsanesi yayılmış tüm dünyaya. Eminim siz de mutlaka ben çocuğuma bebeklikten beri Mozart dinletiyorum diyen ebeveynlere ya da böyle haberlere denk gelmişsinizdir. Ancak bu durum Mozart'a ya da klasik müziğe özgü bir şey değil. 2006'da İngiltere'de 8 bin çocuk üzerinde benzer bir araştırma yapıldı mesela. Çocuklara Mozart'ın De Majör 5 numaralı string quintet bestesi dinlettirildi bu çalışmada ve bu çocuklarda çözdükleri bulmacalarda belli bir başarı sağladılar. Fakat aynı çocuklara daha sonradan İngiltereli indie rock grubu Blurr'ün Country House parçası da dinlettirildi. Ve ardından uygulanan testlerdeki başarı oranı da aynı çıktı.
Yani dinlediğiniz müziğin türünün üzerimizde spesifik bir etkisi yok. Ancak müziğin sadece duygularımızı değil, kısa süreli de olsa sorunları çözme kabiliyetimiz ya da düşünme şeklimizi de pozitif etkilediğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla müzikten maksimum faydayı sağlamak için ihtiyacınız olan tek şey daha çok müzik dinlemek. Yani daha iyi bir dinleyici olmak, daha derinlemesine müzik dinlemek. Eee bunu nasıl yapacağız? Diye soranlar da hiç telaş etmesin. Bu podcast'in dinleyicileri hatırlayacaktır. 69. bölümümüzü Rezonans isimli bir koro ile yapmıştık o bölümü. Adı da Dinlemenin Felsefesi Çok Seslilik. Orada bu konuya etraflıca değinmiştik. Dinlemeye oradan başlamanızı öneririm.
Bölüm 69 Dinlemenin Felsefesi: Çokseslilik (ft. Rezonans) Bu bölüme git → Neyse bazen dinlediğimiz şeylere fazla önem atfedebiliyoruz cidden. Dinlediğimiz şeyler bizim kimliğimize de dönüşebiliyor ki bir ara bunun da üzerinde konuşalım mutlaka. Ama bunlara çok da takılmadan iyi bir dinleyici olmaya odaklanabiliriz bence. Dilerseniz minör, dilerseniz majör, isterseniz yüksek tempolu, isterseniz aksak ritimli, rap, caz, metal, klasik. Hiç fark etmez. Severek dinlediğiniz müzikleri analiz etmekten, sizde uyandırdığı hisleri nasıl işlediğinizi sorgulamaktan, müziği bile bir oyuna dönüştürmekten vazgeçmeyin. Keyifli dinlemeler.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt