111 Hz ·Bölüm 125 ·1 Nisan 2024 ·26 dk ·2.452 kelime

Mizahın Üç Teorisi

Hepimizin gülmeye ihtiyacı var... Peki gülmek neden bir ihtiyaç ve biz neye gülüyoruz? Yeni 111 Hz bölümünde gülmek üzerine düşünüyoruz. Gülmenin felsefesini, mizahın üç temel teorisi üzerinden inceliyoruz.

0:00

61 Hz Hepiniz hoşçadınız Ha bugün çok önemli konuyu ağırlayacağım. Kimdi o? Temel. Hoş geldin Temel. Ne iyi çaldın kemençeyi. Yüreğine sağlık. Hoş buldum Tursun'um. Hoş buldum. Sağ olasın. Habıcun çok önemli bir konuyu konuşacak seninle. Pileysun. Ben lafı uzatmayı hiç sevmem. O yüzden hemen konuya gireceğim. Haca sen hiç düşündün mü? Habı insan denen Yaradık neden böyle takalara binip hoyrat dalgalar arasında fış fış gezey?

Düşündüm. Düşündün de nereye vardın ha onu da bana? Haklısın Tursun'um. Şimdi şöyle diyeceğim bak. Bizim en büyük ihtiyaçlarımızdan birisi nedir? Nedir? E peslenmek tabi. Karnını doyuracaksın ki yaylalara çıkabilecek, tarlalarda çalışabilecek kuvveti bulabilirsin. E peki nasıl doyacağız mesela? Nereden tutacağız balığı? Doğru diyorsun. Hamsi olmadan hayat geçer mi? Geçmez tabi. Nasıl geçsin? Fakat daha önemli bir gerekçesi var bu tenus sevdamızın. İnsanlık büyük bir merak duygusuyla dolu. Sürekli o tarafın ne olayı? Bu tarafın ne olayı? Bu köşede ne yetişir? Mısır mı yetişir? Tağ mı yetişir? Böyle kafasına takıyor. Sonra hop teknesine pin hop. Ne oluyor ya? Oho ya iki dakika stüdyoyu boş bıraktım. Hemen vurmuşsunuz gırgıra şamataya ya. Oluyor mu hiç böyle? Hadi bakayım. Hevesinizi dağıldınız. Hadi arkadaşlar. Ama bir dinle daya. Hadi bırakın mikrofonları. Ya Paris hocam. Sizi tatlı bir Karadeniz esintisiyle dışarı alalım. Haydi.

İşimiz gücümüz var. Haydi.

Eee tabii şimdi siz de ne oluyor ya diye düşünüyorsunuzdur herhalde. Hemen açıklayayım. Sevgili ekip arkadaşlarım size bir Nisan şakası yapmak istemiş. Neymiş? 61 hertzmiş de Efendime söyleyeyim neden takaya binip denizlerde dolaşıyormuşuz da anlattık ayrıca o meseleyi daha önce. Keşke başka konu seçselerdi de bu bölümde ne anlatacağımızı bulsaydık.

Gerçi bir saniye ya. Bak bu şaka güzel bir sorgulama yapmamıza olanak tanıyor aslında. E madem bugün 1 Nisan yani şaka günü biz neye gülüyoruz? Mizah dediğimiz şey nasıl çalışıyor gibi bir sorgulama yapabiliriz bence. Tamamız öyleyse öz hakiki 111 hertzse hepiniz hoş geldiniz.

Şimdi mizah dediğimiz şey nasıl çalışıyor meselesine girmeden hemen önce gülmek ya da kahkaha atmak üzerine düşünelim isterseniz biraz. İngiltereli edebiyat teorisyeni ve akademisyen Terry Eagleton kaleme aldığı Mizah isimli kitabında bu konuyu gayet güzel bir şekilde ele alıyor aslında. Eagleton kahkahayı tek tip olmayan evrensel bir olgu olarak tanımlıyor. Ona göre kahkaha atma eylemi epey farklı deneyimlerin sonucunda oluşan bir dil ya da ifade etme biçimi ve genel olarak da eğlenceden ziyade keyifli olma halinin bir göstergesi. Ancak kahkahanın da farklı farklı formları olduğunu ifade ediyor Eagleton. İnsanların sinir ya da şaşkınlık gibi duygularla da gülebildiğini, dostça, düşmanca veya tahrik edici kahkahaların da atılabileceğini hatırlatıyor. Kahkanın salt bir ses olayı olarak değerlendirildiğinde pek bir anlamının olmadığını fakat sosyal etkisini düşündüğümüzde spesifik bir şeye dönüştüğünü görüyoruz.

Bu da doğa ve kültür arasında bir kesişim noktası yaratıyor aslında. Yani kısaca Eagleton'ın yaklaşımına göre gülmek fiziksel bir ifade ediş biçimi olması kadar bireyin toplum içindeki kimliği, karakteri ya da sınıfına dair de bir fikir edinmemizi sağlıyor. Daha da net bir ifadeyle güldüğümüz şeyler bizim kendimizi toplum içerisinde nereye konumlandırdığımızı ya da nereye konumlandırmak istediğimizi belirliyor. Şimdi bu anlattıklarım biraz garip gelmiş olabilir size. Sonuçta gülmek üzerine böyle ciddi bir okuma yapmak pek de beklenen bir şey değil. Bunu kabul ediyorum. Fakat Eagleton'ın bu yaklaşımından bahsetmemin önemli bir sebebi var. Zira komedi nasıl çalışır sorusunun cevabını ararken mizahın üç ana teorisinden faydalanacağız ve bu teoriler Eagleton'ın bahsettiği kahkahanın sosyolojik yansımasını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak. Felsefe profesörü John Morial'ın 1983'te yayınladığı ve Türkçe'ye Gülmeyi Ciddiye Almak adıyla da çevrilen Taking Laughers Seriously kitabında bir arada değerlendirilmiş işte bu üç teori.

Başlamadan önce de şunu not düşmem gerekiyor. Anlatacağım bu teoriler birbirini dışlayan, birbirinden ayrı değerlendirilmek zorunda olan kuramlar değiller. Yani özetle bir mizah ürününde bu üç teorenin farklı kombinasyonlarını kullanabiliriz.

Neyse efendim ele alacağımız ilk kuramla yani üstünlük teorisiyle dalalım komedinin derinliklerine. Bilinen en eski mizah teorisi olan üstünlük, antik Yunan'dan 18. yüzyıla dek edebiyata hakim olan bir kavram aslında. Bu kurama göre şakanın hedefi dinleyici, izleyici ya da okuyucudan daha aşağı bir konumda olmalı. Bu seviye farkı ise zihinsel ya da fiziksel kusurlar üzerinden kuruluyor. Bakın mesela Aristo'da poetikasında tragedyanın soylu ve erdemli konuları, komedinin ise kusurlu ve ortalama altı karakterleri ele aldığını söylüyor. Ona göre gülmek kişilerin diğer insanlar üzerinde bir üstünlük kurma ve kompleksinin bir dışavurumu. İnsanlar gülünç olana karşı bir üstünlük duygusu hissettiğinde patlatıyor kakai yani. Ancak üstünlük teorisi asıl anlamını Thomas Hobbes'la buldu. Hatta onun tanımı modern zamanların ilk mizah sorgulaması olarak da biliniyor. Hobbes'a göre gülme edinimi bireyin kendisini başkalarıyla kıyaslayıp üstün olduğunu fark ettiği anda ortaya çıkıyor.

Yani kendimizi üstün gördüğümüzde ufak bir zafer kazanıp keyifleniyoruz. Ülkemizin usta oyun yazarlarından Haldun Taner ise şöyle özetliyor bu yaklaşımı. Mizah çalışmalarında deyim yerinde ise karşı tarafa bir yağ çekme durumu vardır. Şayet insanlar bir üstünlük hissederse o espriden daha çok zevk alır. Aşağılanmaya alışmış kompleks içindeki okuyucu kendisinden aşağı bir şey görünce ferahlar. Kısacası mizahın ana amaçlarından birisi insanlara kendilerini özel ya da farklı hissettirmek ve onların egolarını tatmin etmek. Mevzu Bayis üstünlük teorisinin en iyi uygulamalarından birini Carly Ilves'in görme engelli bir okçuyu canlandırdığı 1993 yapımı Mel Brooks filmi Robin Hood Man in Tights'da izleyebilirsiniz. İzleyicinin fiziksel olarak üstünlük hissetmesiyle gülme eylemi tetikleniyor bu filmde. Ancak ben bu teoriyi hepimizin çok çok iyi tanıdığı bir karakter üzerinden analiz etmek istiyorum.

Bunun için gelin sizinle bizim kurgu odasına gidip Metin hocamızı bir ziyaret edelim.

Selamlar Metin hocam kolay gelsin. Şimdi rica etsem bu Tosun Paşa filminden bir şeyler izleyebilir miyiz? Tosun Paşa mı? Bayılırım ben o filme. Hemen açıyorum hocam.

Üstünlük teorisi denince Kemal Sunal'ın hayat verdiği Şaban'dan daha iyi bir örnek düşünemiyorum açıkçası. Bu teorinin tarif ettiği mizah tarzını şapşallıkları ve sakarlıkları ile temsil ediyor Şaban. Metin hocam videoyu biraz ileri sarabilir miyiz rica etsem? Tamamdır sarıyorum hocam.

Biraz daha biraz daha ileri. Heh buradan devam edelim. Paşa olmak öyle pek kolay değil. Yok canım. Paşa dediğin sert bakışlı, dik, mağrur, yiğit, atılgandır. Gözleri ateş saçar. Lütfi Bey ben hepsini yapıyorum da gözlerimden ateş çıkartamıyorum. O nasıl oluyor acaba? Salak! Duralım. Kalk ayağa. İzleyenler bilir bu sahnede Şener Şen'in oynadığı Lütfu Bey Şaban'ı Tosun Paşa olmaya ikna etmeye çalışıyor. E tabi Şaban da o kadar saf ki bu tehlikeli görevi hiç sorgu sual etmeden kabul ediyor. Hatta gözlerinden ateş çıkarabileceğini düşünecek kadar şapşal kendisi. Aslında bu noktada bizim üstün hissetmemizi ve gülmemizi sağladı bile. Fakat bu sekanstaki can alıcı nokta yani punchline biraz daha ileride. Hocam biraz daha ileri sarabilir miyiz lütfen bu filmi? Tabi buyurun.

Tamam işte buradan devam edebiliriz.

Tamamdır hocam. Duralım burada. Tamam. Bak Şaban bu noktada yaşadığı halde öldüğüne inanacak bir seviyeye kadar düşüyor. Onun bu salaklıysa biz izleyicilerin işine geliyor. Çünkü bu sahnede kendimizi Şaban'la kıyaslıyoruz. Ve tabii ki çok zeki kabul ediyoruz kendimizi. İşte bu üstünlük hissi de bizim kahkaha atmamızı sağlıyor.

Çok teşekkür ederim Metin Hocam. Sana zahmet verdik. Şimdilik bize müsaade. Yok canım ne zahmeti ya. Benim için de keyifti valla. Görüşmek üzere.

Evet üstünlük teorisi cepte. Sırada uyumsuzluk teorisi var.

Genellikle durum komedilerinde karşımıza çıkıyor bu kuramın etkileri. Daha önce ilgisiz olduğunu düşündüğümüz şeylerin arasında bir ilişki olduğunu görünce bu şaka türü işliyor ve biz de gülmeye başlıyoruz. Uyumsuz şeylerin çakışmasıyla beklenmedik bir anlam kayması oluşuyor. Ve bakış açımıza aniden değişiveriyor. Yani bu tür mizahın mekanizması beklenen şeyle şakada yaşanan şey çakıştığında işlemeye başlıyor. Almanyalı filozof Kant'ın canlı ve sarsıcı bir kahkahayı harekete geçirecek her şeyde saçma bir şeyler de olmalıdır. Sözü işte bu kuramı çok iyi özetliyor aslında. Bir başka filozof Henry Bergson ise içinde bulunduğu duruma ayak uyduramayan insanlara güldüğümüzü söylüyor. Dolayısıyla mizah işte bu uyumsuzluğun üzerine giderek bizde gülmeyi tetikliyor. Dediğim gibi genelde durum komedilerinde karşımıza çıkıyor bu kuramın etkileri. Mesela Charlie Chaplin'in 1936 yapımı Modern Zamanlar filmi bunun en iyi örneklerinden biri.

Fakat ben yine buraların komiklerinden birisiyle analiz etmek istiyorum bu uyumsuzluk kuramını. Bunun için zaman yolculuğu yapmamız gerekiyor. Ancak öncesinde kısa bir ara rica ediyorum sizden. Ben de o sırada bizim makinenin ayarlarını yapayım.

Evet hazırsanız gidelim bakalım 1989'a ve şu uyumsuzluk teorisini bir de pratikte inceleyelim.

İşte geldik. Uyumsuzluk üzerinden komedinin nasıl işlediğini görmek için Ses 1885 tiyatro salonundayız. Ferhan Şensoy'un yazıp yönettiği Soyut Padişah oyunu uyumsuzluk teorisinin en iyi örneklerinden biri bence. Biz de o oyundan bir sahneye analiz edeceğiz hep birlikte. Bu oyunda Şensoy Osmanlı'nın padişahı olarak karşımıza çıkıyor. Fakat padişah tahta oturmaya pek de gönüllü de... Değerli izleyiciler, oyunumuz başladı, başlayacak. MAK üzere yani. Cep telefonları, görsel ve sesler kayıt aletleri, küçük küçük de gözüme gir boyut mini kameralar, fiyatron ve elektronik sistem. Ne ve oyunun akış güvenliğini olumsuz yönde etkilemekten, oyuncuların sinirini dingildetmektedir. Oyunu bir elinize kaydedilir. Bir hafıza sorununuz varsa her gün geliniz. Heh başlıyor. Bu anons bile harika bir mizah örneği aslında. Neyse, bakalım ne olacak oyunda. İkindi şerifler hayırlar olsun sultanım. Günaydın anne.

Nasılsın evladım? Sağlığınıza duacıyım anne. Memleketin gidişatı ne alem? Vallahi bilmiyorum, hiç alakam yok anne. Olur mu evladım, sen bu memleketin padişahlısın? Görünüşe bakılası öyle tabii de, ben kendim isteyerek padişah olmadım ki. Efendim gibi atarım, onu yadım kalınca dayalı da, zorla getirip oturttunuz beni bu tahta. Üstelik tıp, gerçekten tahta. Memleket meseleleri beni ilgilendirmemekle kalmıyor, giderek sinirimi bozuyor anne. O ne biçimle kırdı evladım? Harbi konuşuyorum anne.

Enflasyonu aşağıya çekebiliyor muyum, çekemiyorum. Halkımı reba içinde yaşatabiliyor muyum, yaşatamıyorum. Allah'a örüye et verebiliyor muyum, veremiyorum. Şimdi referandum yapılsa, beni kimse istemez. O zaman niye oturuyorum lan ben bu tahta? Üstelik dağıt, gerçekten tahta. Ahali tahta çıktığından beri fütuat yapmamış olmandan şikayetçi. Dört bir yandan fetih omurtuları yükseliyor. Senin mutlaka fütuata çıkman gerek. Kişman aman anne ya, o ne fütuatı? Ben savaşa falan gitmem. Lütfen bana Fatih Sultan Mehmet muamelesi yapma. Mecbursun evladım. Padişahlar fütuatlar ilanır. İyi tamam, anmasınlar beni. Ölürsem kabrime gelin mi? Mezarıma çelen çiçek gönderilmeye, daha növü cenazeye bağışta bulunurlar. Atarım benimle birlikte gömüle. Bence tamamız. Gelin stüdyoda devam edin.

Soyut padişah, gerek metni, gerek de kostümleriyle harika bir uyumsuzluk örneği. Kaftan yerine hışır hışır naylon kıyafetlerin giyildiği bir Osmanlı yorumu bile epeyce absürt gözüküyor. Tabii hikayenin ve karakterlerin de çok büyük bir önemi var bu uyumsuzluğun oluşabilmesinde. Yani padişahın padişahlık yapmak istememesi ve çocuk ruhlu olması bile beklenmedik bir şey aslında. Sadece bunu anlattığınızda bile karşı taraftan en kötü bir tebessüm alırsınız diye düşünüyorum. Ferhan Şensoy'un canlandırdığı karakter çocuk ruhlu, sefere çıkmak istemeyen ve aylak biri. Yani bir padişahtan beklemediğimiz her şey var onun karakterinde. Üstelik Osmanlı zamanı ne alaka Atari filan? Az önce Bergson'un içinde bulunduğu duruma ayak uyduramayan insanlara güleriz önermesinden bahsetmiştim ya size. İşte soyut padişah bu önermeye ve uyumsuzluk teorisine gayet iyi bir örnek kesinlikle. Bu arada oyunun tamamını da YouTube'dan izleyebileceğinizi hatırlatayım.

Neyse arkadaşlar şimdi gelelim üçüncü ve son kuramımız olan rahatlama teorisine. Evet bakın üstünlük dedik, uyumsuzluk dedik, şimdi de rahatlamaya bir bakalım. Bu teorinin ne anlattığından bahsedeceğim tabii ama hazır zaman yolculuğu makinemiz çalışıyor. Gelin tersten gidelim bu sefer. Önce şakayı dinleyerek başlayalım. Zaten bu seferki durağımız biraz daha yakın bir zamanda. 2011'de. Hadi düşün peşime.

Pist pist pist buradayım. Rahatlama teorisi için bir stand-up gösterisinden daha iyi bir örnek veremezdim size. Eee stand-up deyince de tabii ki Cem Yılmaz'ı anmadan olmaz. Neyse dinleyelim şimdi bakalım şakayı. Bu konu sosyo-kültürel bir mesele anladın mı? Fizyolojik ya karaciğerin bozuk olur Allah korusun denir ki karaciğer yetmez diye. Kimse bu organın performansınla ilgili dedikodu yapmaz. Ha şöyle bir şey duyamazsın toplulukta. Kazanfer Hanıfe'nin karaciğer.

Karaciğer çalışmıyorsunuz. Kimseye söyleme ama.

Böyle bir şey duydun mu hiç? Böyle bir dedikodu. Böyle bir alaycılık. Midesi delinmiş diye gülünen bir şey var mı? Bu çalışmadığı zaman ünvana bak. İktidarsız. Allah'ım bıraksanız ben sonuna kadar giderim diye düşünüyorum ama bence bu kadarı yeterli. Hadi yine stüdyoya.

Cem Yılmaz'ın yaptığı bu şaka rahatlama teorisinin pratikteki açıklaması adeta.

Bu teoriye göre mizah bastırılmış olanın kahkahaya dönüşmesi üzerinden işliyor. Cinsellik ya da trajik olaylar gibi toplumsal bir takım tabular mizahın nesnesi haline geliyor da diyebiliriz. Mizah burada rahatlatıcı bir araç olarak kullanılıyor aslında. Biraz uç bir örnek vereyim şimdi size. Yakınlığını kaybeden bir arkadaşınız olduğunu düşünün. Onun yanında ölümden bahsetmeye bile çekiniriz değil mi? Fakat siz ya da arkadaşınız ölüm üzerine şaka yaptığında bir katarsis anı yaşanır aslında. Sanki insanın yaşadığı acının yükü hafifler. Mizah sayesinde baş etmekte zorlandığımız olay normalleşir. Ve bu sayede konuşmaya tartışmaya çekindiğimiz bir konu artık tabu olmaktan çıkar. Hatta toplumsal bir duygudaşlık oluşur. Aslına bakarsanız rahatlama teorisi mizahın iyileştirici gücünü de ortaya çıkarıyor. Sorunlarınızdan kaçmayı değil onlarla yüzleşmenizi barışmanızı sağlıyor. Rahatlama teorisini daha çok ofansif ve kara mizah örneklerinde görüyoruz.

Elbette bu noktada her şeyin mizahı yapılır mı tartışmasına da girebiliriz ki herkesin kendince savunduğu bir fikir olacaktır bu tartışmada. Fakat ben yine Henry Bergson'dan kopya çekeceğim. Bergson toplumun düzgün işleyebilmesi için bireylerin esnek olması gerektiğini söylüyor. Katılığın düzeltilmesi gereken bir şey olduğunu savunuyor. Mizah da insanlara neyin olağan neyin olağan dışı olduğunu açık bir şekilde işaret ediyor.

Toparlamak gerekirse mizah sadece bireysel olarak değil toplumsal olarak da iyileşmemize ve bir bağ kurmamıza zemin hazırlıyor. Bu arada mizah iyileştirir söylemi sadece sosyal anlamda da ortaya atabileceğimiz bir iddia değil. Zira gülmenin fiziksel ve psikolojik olarak da birçok pozitif etkisi var. Modern nöropsikolojinin öncüsü olarak kabul edilen Sovyet Aleksandr Romanoviç Luria'nın çalışmaları gülmenin insan üzerindeki pozitif etkisini daha iyi anlamamızı sağlıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında beyin hasarı geçirmiş kişiler üzerinde yaptığı çalışmalarda gülmenin stres, ansiyete ve depresyon gibi sorunları azaltabildiğini saptamış Luria. Çalışmalarının çıktılarını paylaştığı The Working Brain, An Introduction to Neurology, Psikoloji kitabında gülen bir insanın beyninde endorfin hormonunun daha çok salgılandığını söylemiş kendisi. Hatta sadece gülme eyleminin değil, mizah yapmanın ya da gülen birini görmenin de bu hormonun salgılanmasını hızlandırdığını ifade ediyor.

E biliyorsunuzdur endorfin dediğimiz şey de aslında mutluluk hormonu.

Öte yandan gülmenin damarları genişleterek kan dolaşımını hızlandırdığı, virüslerle savaşan hücrelerin sayısını arttırdığı, kan basıncını ve kan şekerini düzenlediğini söyleyen araştırmalar da var. Mesela Stanford Üniversitesi'nde kahkaha psikolojisi üzerinde araştırmalar yapmış emekli profesör ve davranış bilimci William Fry, 1969 yılında bir dakika gülmenin 10 dakika kürek çekmek kadar kalori yaktığını söylemiş. Yani hiç değilse bile spor olsun diye gülmek lazım arkadaşlar.

Sanırım buradaki en tatlı bilgi gülen birini görmenin de bize iyi hissettirmesi. Hani derler ya gülmek bir salgın gibidir diye. Ki aslında bu da öylesine söylenmiş bir şey değil. Zira 1962'de Tanzanya'da gerçekten de bir gülme salgını yaşanmış arkadaşlar. O yıl bağımsızlığını yeni kazanan ülkedeki yatılı bir okulda okuyan 3 öğrencinin yaptığı bir şaka, 30 bin kişiyi etkileyen bir gülme krizine sebep olmuş. Hatta karantina bölgeleri bile kurulmuş. Zira bu salgına yakalanan kişilerde birkaç saatten 16 güne kadar uzayan tekrarlı gülme, baygınlık, kızarıklık, ağlama atakları gibi semptomlar görülüyormuş.

Elbette bu çok ekstra bir örnek. Biz iyisi mi? Gülmenin ve mizahın pozitif etkisinde kalalım. Mizahın teorilerini kullanarak daha güçlü şakalar ya da bir başka deyişle daha güçlü neşe virüsleri oluşturabiliriz. Birini güldürmenin ya da birine gülmenin sosyolojik, fizyolojik, psikolojik etkilerini akıllıca kullanabilir ve küçük minik sevimli salgınlar oluşturabiliriz. Ayrıca unutmayın, gülen bir yüz en zor kapıları bile açabilecek bir anahtar gibidir. Dolayısıyla yüzünüzde tebessüm, çevrenizde neşeli insanlar bol ve bir nisanınız kahkaha dolu olsun.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)