Komplo Teorisi mi, Yoksa Uyarı mı: Distopyalar
Bazen gerçeğin, bazen de kurduğumuz hayallerin karanlık bir yorumu olarak çıkıyor karşımıza distopyalar. İzlediğimiz filmlerin, oynadığımız oyunların ve okuduğumuz kitapların birçoğunda distopyalardan izlere rastlıyoruz. 111 Hz'in yeni bölümünde, distopyaların nasıl popüler kültürün önemli bir parçası olduğunu ele alıyoruz. Bu karanlık hikayelerin birer komplo teorisi mi yoksa geleceğe dair bir uyarı mı olduğu üzerine konuşuyoruz. Bölümde referansı verilen "Dünya 2025’teki güneş fırtınasına hazır değil!" videosunu buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Neyse ki sizmişsiniz. Ben de sinsi bir zombi falan takip ediyor sanmıştım. Ne işimiz var ki burada? Gitmediğimiz bir kurak çöl kalmıştı diye düşünüyorsunuzdur doğal olarak. Hemen izah edeyim. Malum Fallout'un dizisi çıktı geçenlerde. Bilmeyenler için çok ünlü bir video oyun serisinin uyarlaması bu dizi. Nükleer bir felaketin ardından insanlığın Vault denen sığınaklarda bir düzen kurmasını ele alıyor bu hikaye. O Vault'lara sığınan insanların hayatta kalabilmesi için de bazı ihtiyaçları var haliyle. Bunun için dışarıya çıkıp tehlikeli görevlere atılıyorlar. İşte ben de dizinin atmosferine kapılıp post apokaliptik bir keşif macerasına çıkalım istedim bu kez.
Fakat burada pek de bir şey yok maalesef. Uçsuz bucaksız kurak bir alan yani. Tamam illa da bir aksiyon aramıyorum ama en azından değişik araç gereçler yapabileceğimiz parçalar olsaydı bari. Loot bile yapamıyoruz burada ya. Şu işe bak... Aa bir kulübe var ileride. Umarım içeride işimize yarar bir şeyler buluruz. Al sana macera işte. Cidden başka bir şey istesem olacakmış galiba. Hadi gelin.
İşte geldik. Umarım burada suyu arıtmamızı sağlayacak bir makine için parçalar bulabiliriz.
Bu teneke işime yaramaz. Bu çekmecede çer çöp dolu. Bakalım bu da olmaz.
Bak işte bu tam aradığım şey.
Gerçekten çok iyi oldu bu bataryaları bulduğumuz. Bunların sayesinde kendimize temiz su sağlayan... Aman diyeyim o neydi ya?
Hayda ya ıssız çölle bile bir aksilik buldu bak bizi. Ağız tadıyla şöyle bir maceraya çıkamayacak mıyız yani?
Hay aksi radyasyon bombası da attılar. Biz iyisi mi sılışalım buradan arkadaşlar? Durduk yere radyoaktif çöl martısına dönüşmek istemeyiz.
Ucuz atlattık cidden. Yani bizim de tehlike peşimizi bırakmıyor. Daha iki bölüm önce başımıza Babil Kulesi yıkılıyordu. Ya cidden bir post apokaliptik macera yaşayamadık ya. Neyse dizisiyle filmiyle filan yetineceğiz artık. Ne yapalım? Sahi neden distopya hikayelerini bu kadar çok seviyoruz ki? Yani bu son dönemlerde çıkan şeylere bir baksanıza. Zombisi var, nükleer felaketi, uzaylı istilası filan derken aslında hiç yaşamak istemediğimiz... Hatta gerçekleşecek diye korktuğumuz şeyleri ayıla bayıla izliyoruz ya da okuyoruz. E madem öyle gelin bu felaket senaryoları üzerine konuşalım bu bölümde. Distopik hikayelere olan ilgimizin kaynağını arayalım birlikte.
Öncelikle nasıl girdi hayatımıza bu distopik eserler ve bizi nasıl etkilediler bir ona bakalım isterseniz. Temelde bulunmak istemeyeceğimiz yer ya da zaman olarak tanımlayabileceğimiz bu distopyalara dair ilk akla gelen eserler... George Orwell'ın yazdığı 1984 ya da Ray Bradburn'in kaleme aldığı Fahrenheit 451 gibi kitaplar. Fakat bu tür eserlerin miladı için daha geçmişe 1924'lere filan gitmemiz gerekiyor. Zira Yevgeni Zamietti'nin yazdığı Biz adlı roman bu alanda bilinen ilk örneklerden biri olarak kabul ediliyor. Katı kuralların var olduğu bir dünyada yaşayan insanlığın inşa etmekte olduğu Integral isimli bir uzay gemisiyle başka gezegenlere ulaşma çabasını ele alıyor bu kitap. Biz. Fakat burada tasvir edilen insanlık mükemmele ulaşmış ve daha da iyisini aramaya koyulmuş bir tür. Elbette mükemmele ulaşmak için mutlaka uymanız gereken katı kurallar da var. Tek tip, renksiz, duygusuz bir dünyaya ayak uydurmalısınız.
Mükemmellikten yani ütopyadan beslenen bir distopya anlatısı sunuyor okuyucuya Zamietti'nin. Aslında bu hikaye hepimize tanıdık gelmiştir. Biz kitabında tasvir edilen distopik dünyanın benzerlerine tarihin farklı dönemlerinde tanık olduğu insanlık. Ya da 1984'teki anlatıyı bir düşünün. Malumunuz veri en büyük güç haline gelmişti orada artık ve bizler bu gücü elinde barındırmak isteyen kurumlar tarafından sürekli olarak takip ediliyorduk değil mi? Dijital hareketlerimiz daima gözetim altında. Büyük biraderler bizi izliyor yani. Elbette distopyalar sadece politik bir perspektifle de kurulmuyor. Mesela Fallout ve Mad Max gibi evrenleri bir düşünün. İnsanlığın elindeki bilgiyi tamamen yanlış kullanmasıyla oluşan bir kıyamet sonrası dünyayı resmediyor bu tür yapımlar. Ve bizler de böyle bir dünyanın kıyısından döndük aslında.
Bundan 79 yıl önce savaşları durduracağız diye atom bombası kullanıp gezegeni nükleer bir felakete sürüklemek üzereydik. Hiroshima ve Nagasaki'de sebep olunan o felaket Fallout ya da Mad Max gibi distopik evrenlerin bir demosuydu belki de. Kısacası distopik eserler biraz da yaşadığımız gerçekliklerin varabileceği sonuçları resmediyor bizlere. Bir tür öngörü ya da kehanet gibi düşünebiliriz bu eserleri. Ya da bir uyarı. Ve biz de geleceği görebilmek, onun getirdiği şeylere kendimizi hazırlamak istiyoruz.
The Next Apocalypse, The Art and Science of Survival kitabının yazarı arkeolog Chris Bagley, distopya anlatısına duyduğumuz ilginin kaynağı olarak işte bunu gösteriyor. Zamanla bu anlatılardaki tehditlerin değiştiğini ifade eden Bagley, insanlar 1950'lerde nükleer savaştan, 80'ler ve 90'larda ise salgın hastalıklardan korkuyordu. Dolayısıyla da distopya anlatıları da bu kaygıları yansıtıyordu diyor kendisi. Ona göre bugün yaşadığımız iklim krizi ve ekonomik stres gibi global çaplı endişeler distopyalara olan ilgiyi de arttırıyor. Hayatta kalmak için hazır olma refleksimiz kültür tüketimimize de yansıyor yani.
Elbette bu ilgimizin bazı psikolojik gerekçeleri de var. Fakat bunlara gelmeden önce yaşadığımız gerçeklik ve distopya ilişkisini net bir şekilde açıklamak istiyorum şimdi sizlere. Bagley'in de söylediği gibi şu an insanlığın en büyük endişe kaynaklarından biri iklim krizleri. Her geçen gün yeni bir felaket senaryosu duyuyoruz ki bu felaketlerden bazılarını yaşamaya başladık bile. Son yıllarda farklı ülkelerde gerçekleşen büyük orman yangınları bunun en net örneği ve bizim felaket senaryosu diye tabir ettiğimiz şeylerin bazılarında bilimsel ya da tarihsel dayanaklar da var.
Örneğin uzmanlar yakın zamanda bir güneş fırtınasının gerçekleşmesi ihtimali üzerinde duruyorlar. Bu öngörünün sebebi ise güneşte gözlemlenen bir takım aktiviteler. NASA'da çalışan bilim insanlarının paylaştığı verilere göre güneşte çok büyük hareketlilikler gözleniyor son dönemlerde. Bu hareketlilik hakkında ben ta 2021 yılında oldukça ayrıntılı bir video hazırlayıp YouTube kanalımda yayına vermiştim ve dünya 2025'deki güneş fırtınasına hazır değil demiştim hatırlarsanız. Her 11 yılda bir yeni döngüsüne başlayan bu yıldızımızda yaşanan bir takım aktiviteler söylediğim gibi giderek artıyor ve bunların sonucunda güneşin yüzeyinde siyah lekeler oluşuyor. 2 Aralık 2023'te yapılan gözlemlerde tespit edilen bir siyah lekenin 800 bin kilometre genişliğe ulaştığı tespit edildi.
Bu aktivitelerin zirveye ulaştığı yani solar maksimuma eriştiği noktada ise büyük bir patlamanın oluşacağı ve onun etkisiyle dünyada jeomanyetik bir fırtınanın gerçekleşebileceğini ifade ediyor bilim insanları. Güneşten uzay boşluğuna dağılan radyoaktif plazmaların oluşturacağı fırtınanın dünya üzerinde devasa bir manyetik dalga oluşturabileceğini söyleyen bu kişiler global çaplı elektrik ve internet kesintilerinin yaşanabileceğini, uçakların, finans sistemlerinin ve hatta kalp pillerinin dahi işlevsiz kalabileceğini söylüyorlar.
Bir süre elektriksiz kaldığımızı düşünsenize. Distopik bilim kurgu dizilerindeki gibi bir ortamla karşılaşabiliriz yani. Elbette bu bahsettiğim jeomanyetik fırtına güneşte yaşanan patlamaların oluşturabileceği en kötü senaryolardan biri. Zaten bilim insanları da burada kesin bir dil kullanmıyorlar. Ancak bu konuda endişelenmemiz için tarihsel bir gerekçemiz de var. Aslında bunu size yerinde anlatsam çok daha iyi olacak. Tabi bunun için zamanda bir yolculuk yapmamız gerekiyor yine. İyisi mi? Burada biraz ufak bir ara verelim. Ben de o sırada ışınlama cihazımızın ayarlarını yapayım. Tabi bir de yüksek faktörlü bir güneş kremi sürsem çok iyi olacak.
Evet işte geldik. 1 Eylül 1859'da Londra'nın bir öğle vaktindeyiz. Az evvel bahsettiğim güneş fırtınasının bir benzeri aslında tam da bugün yaşanmıştı. Bakayım.
Çok da kalmamış. Umarım Richard Carrington'ı zamanında yakalayabiliriz. Evet tam zamanında. Astronom Richard Carrington her gün olduğu gibi evinin bir kısmına kurduğu gözlem odasında şu anda. İncelikle ayarlarını yaptığı o teleskobuyla güneşi gözlemliyor yine. Fakat bu sefer bir gariplik fark ediyor bu devasa yıldızımızda. Her gün gözlemlediği gezegenin yüzeyinde dev gibi siyah lekeler gördü biraz önce. Elbette bu lekelerden çıkan parlak ışıkları da. Bay Carrington 5 dakika boyunca gözlemlediği bu ışıkların neye yol açacağını anlasa da insanın geri kalanı kendilerini neyin beklediğinden bir haberdi elbette o zamanlar. Her şey yaklaşık 18 saat sonra ortaya çıkacaktı. Carrington aslında bir güneş fırtınasının başlangıcına tanık olmuştu. Ve gözlemlediği ışığın yani patlamanın taşıdığı enerji dünyaya ulaştığında dehşet verici bir süreç de başlamış oldu.
Bir anda Avrupa ve Kuzey Amerika'daki tüm telegraflar alev almaya başladı. Hatta bazı telegraf operatörlerinin hayati tehlike atlattığı haberleri bile geliyordu. Sadece bununla da kalmamıştı elbette. Genelde yalnızca kutuplarda görebildiğimiz o kozmik kuzey ve güney ışıkları dünyanın farklı ülkelerinde de görülüyordu bir kez. Gece saatlerinde bile gün aymış gibiydi. Haliyle insanlar paniğe kapılmış bir kıyametin geldiğini düşünerek dualar etmeye başlamıştı. 8 gün boyunca etkili olan ve Carrington güneş patlaması olarak da bilinen bu jeomanyetik fırtına iletişimi, ticareti ve toplumsal psikolojiyi derinden etkilemişti.
İşte az önce bahsettiğim 2024 ya da 2025'te gerçekleşebileceği tahmin edilen o güneş fırtınasının Carrington olayında gözlenen patlamadan 100 kat daha büyük bir etkiyle yaşanacağı düşünülüyor. Bu anlattığım size bir distopya hikayesi gibi gelebilir elbette. Fakat insan özellikle de böyle karanlık olayları görmeden pek de kabullenemiyor değil mi? E kabullenemeyince de hazırlanamıyor. Halbuki düşünsenize 2020'de yaşadığımız Covid salgınının öncesinde ve ilk günlerimde ne kadar da rahattık. Ancak ardından nasıl bir etki oluşturdu dünyada? Ya da kendi ellerimizle geliştirdiğimiz yapay zekayı düşünün. Yakın zamanda birçok mesleğin sonunu getirebilir, iş gücünü makinelere bırakabilir bu tür gelişmeler. Ve sonunda Wall-E filmindeki gibi hareketsiz canlılara da dönüşebiliriz. Hatta yapay zekanın, düşünebilen makinelerin, insanlığın sonunu getirebileceği endişesi duyanlar var. Ki biz de buna bir simülasyonda mı yaşıyoruz isimli 111. bölümümüzde değinmiştik aslında. Arttırılmış gerçeklikle birlikte sosyal yaşantımızın dönüşeceği şeyi bir düşünün. Veya belki de aşk yani Her filmindeki gibi sadece dijital bir düzlemde yaşanacak ki yakın dönemde AI ile flörtleşme üzerine rehberlere, videolara filan denk gelmiş olabilirsiniz. Artık adını daha sık duyduğumuz Neuralink'in yaygın kullanıldığını ve bu ağın kontrolünün kötü amaçlı kişilerin eline geçtiğini bir düşünün. Bunların büyük kısmı bize komplo teorisi gibi gelse de teknolojinin gelişim hızına tanık oldukça hemen her şeyin mümkün olduğunu da düşünebiliyor insan ister istemez. İşte bu gibi örneklerin her geçen gün arttığı noktada bizi tetikte tutan şey de hikayeler oluyor. Tam da bu yüzden distopya hikayelerini tüketme ihtiyacı duyuyoruz. Kanadalı yazar Nalo Hopkins'ın kurgu eserlerini eğlenmek, gizemleri çözmek, yeni evrenleri keşfetmek, gülmek, ağlamak, düşünmek, korkmak gibi bir takım duyguları hissedebilmek amacıyla okuduğumuzu söylüyor.
Bölüm 111 Bir Simülasyonda Mı Yaşıyoruz? Bu bölüme git → Konu distopyalar olunca elbette korku hissi biraz daha net bir tetikleyici oluyor bizim için. İşte Danimarka'daki Aarhus Üniversitesi'nde korku laboratuvarında araştırmalar yapan davranış bilimci Colton Skrivner da bu konu üzerine yoğunlaşmış.
Kendisi insanların tehlikeli ve tehditkar durumlara meraklı olduğunu hatırlatıyor bize. Postapokaliptik diziler hiç yaşamadığımız tehlike ve tehditlerle dolu. Bu kurgular bilinmeyen bölgeleri zihnimizde keşfetmemize imkan tanıyor. Kanepemizde otururken karşılaşabileceğimiz yeni tehlikeleri keşfediyoruz diyerek aslında bu tür eserleri tüketirken bir tür savunma mekanizması geliştirdiğimizin altını çiziyor. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan bir duygu korku. Ve bu eserlerin yardımıyla biz de o korkularımızla yüzleşebiliyoruz. Kendimizi tehlikelere karşı bir anlamda hazırlayabiliyoruz. Psikoterapist Courtney Tracy de distopya hikayelerinin bedenimiz ve zihnimizle kurduğu bağlantının önemini vurgulayan kişilerden biri. Tracy The Last of Us gibi yapımları oynarken ya da izlerken bedenimizin ve beynimizin içeriği sanki gerçekten oluyormuş gibi algıladığını savunuyor. Elbette bu esnada bir tehlikenin içinde olmadığımızın biz bilincindeyiz.
Ama Tracy'nin ifadesine göre korku, adrenalin ve gerilimin coşkusunu bu şekilde deneyimleyebiliyoruz. Bu da sıradan hayatımızı daha bir ilginç hale getiriyor. Diğer yandan gerçek dünyada umutsuz olan insanların bu türden içerikleri daha çok tükettiğini de hatırlatıyor. Ve distopik eserlerdeki karakterlerle empati kurma eğiliminde olduğumuzu vurguluyor Tracy. Bu sayede hayatımızın o kadar da mücadelelerle dolu geçmediğini, yaşadığımız güzel şeyleri daha bir kıymetli görmeye başladığımızı ve bir nevi zihinsel bir rahatlama yaşadığımızı ifade ediyor.
Tamam, kabul. Bazen birçoğumuz izlediğimiz, okuduğumuz ya da oynadığımız şeyleri fazla ciddiye alıyoruz. Bu noktada gerçeklikle bağımızı koparmamaya, bir komplo teorisyenine dönüşmemeye dikkat etmemiz lazım. Ve tabii ki sırtımızı bilime dayamamız gerekiyor. Bilgiye, veriye, bir distopya tufanına kapılıp bahsettiğim o güneş fırtınası gibi bir takım tehlikeleri alelade birer kurgu gibi görmemeliyiz. Yani distopyaların büyüsüne kapılıp karamsarlığa düşmemiz, gerçekte olup bitenleri boş vermememiz lazım. Dolayısıyla bizi umutsuzluğa sürüklemek gibi negatif bir etkisi var bu distopyaların. Bunu unutmayın.
Ancak bazen de eleştirel düşünmemizi sağlıyor bu tür hikayeler. Çerçevenin dışından bakabilmemize, şüphe duyabilmemize ve bunun sayesinde hakikati biraz daha iyi görebilmemize olanak tanıyorlar. Daha da önemlisi o hayalini kurduğumuz ütopyalara ulaşabilmek için bir çeşit pusula işlevi görüyorlar.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt