Öğrenmeyi Optimize Etme Yöntemleri
Şehre döndüğümüz bu günlerde işe ya da okula adapte olmak epey zor. Ancak bazı ufak değişikliklerle bunu tersine çevirebiliriz. 111 Hz'in bu bölümünde öğrenme sürecimizi kolaylaştıracak yöntemleri ve bir konuda ustalaşmak için takip edebileceğimiz farklı gelenekleri inceliyoruz.
Herkese merhaba, ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Ne güzel tatildi ya. Sabahtan akşama kadar plajlı keyif yapmak, canım istediğimde denize girmek, istediğimde güneşlenmek. Demet, Demet! Hay aksi yine daldı bu kız. Hiçbir sorumluluğum yoktu ne güzel. Ne deadline, ne mesai. Demet, daldın gittin. Demet!
Of, bu kızcağız 3 aydır işte böyle sürekli dalıp dalıp gidiyor. Hiçimden gelmiyor. Evet arkadaşlar, bugünkü toplantı çok verimliydi. Fakat hemen rahata alışmayalım. Haftaya kullanıcılarımızı memnun edecek yeni projeler üretmemiz gerekiyor. Biliyorum zamanınız kısıtlı ama yapabiliriz. Hadi. Of, tatilden döner dönmez yeni proje fikrimi geliştireceğim şimdi ya. Ne oldu ya? Hemen öfledin. Ne güzel işte tatilden döner dönmez yepyeni bir konu. Hem gün boyunca da dalgındın. İyi misin sen? Bekleyinim Barış ya. Tatil kafasından bir türlü çıkamadım. Havalar da çok güzel. Nasıl yetişeceğiz bunca işe? Aman dert ettiğin şeye bak. O işin kolu.
Ah Demet ah. Hem işe yeni başladı hem de tatilden yeni döndü. Aranızda hiç Demet gibi hissetmeyen oldu mu? Malum geçtiğimiz haftalarda yaz tatili bitti birçoğumuz için. Bazılarımız okula döndü, bazılarımız işlerine. Hepimiz tatilden kalan o rehaveti üzerimizden atmakla, konsantrasyonumuzu okula veya işe odaklamakla meşgulüz şu sıralar. Ben de bugün Demet gibi olanlara yardımcı olmak istiyorum ama tüm odamı işte başarılı olmak üzerinde tutmayacağım. Daha çok öğrenmek, bir konuda uzmanlaşmak üzerine bazı yöntemler hakkında konuşacağız bu bölümde. Zira bir şey yüzeysel olarak bilmek ya da ezberlemek çalışma süreçlerimizi her zaman daha sıkıcı bir hale sokuyor. Öğrenmek yani merak duygumuzu tatmin etmek burada daha keyifli, daha işlevsel bir yer tutuyor. Yeni bir bilgi, yeni bir beceri ya da anlayış edinme süreci olarak tanımlayabiliriz aslında öğrenmek dediğimiz şeyi. Bu süreçte çevremizle etkileşim kurarak yeni deneyimler kazanıyoruz.
Bu deneyimlerden öğrendiklerimizle ise gelecekteki kararlarımızı, gelecekteki eylemlerimizi, aksiyonlarımızı şekillendiriyoruz.
Ancak beynimizde bu süreç duyulduğu kadar kolay işlemiyor. Epey karmaşık aşamaların sonucunda yeni bir şeyler öğreniyoruz aslında.
Algılamakla başlıyor bütün bu süreç. Önce dış dünyadan gelen bilgileri duyu organlarımızla algılıyoruz. Algıladığımız bu bilgi de beynimizin ilgili bölümüne iletiliyor.
Ardından bu bilgilerin hangilerine dikkat edeceğimizi sekiyor beynimiz. Bu belki de öğrenme sürecinin en kritik aşamalarından biri. Zira sadece dikkate değer bulduğumuz bilgileri işliyor vücudumuzun yönetim merkezi. İşleme kapasitesini sınırlayarak verimli çalışıyor kafamızın içindeki işletim sistemimiz.
Dikkate aldığımız bilgiyi de kısa vadeli hafızamıza yönlendiriyoruz. Burada öğrendiklerimizi demlendiriyoruz diyebiliriz.
Ardından bu bilgiler beynimizde nöronel bir aktiviteye dönüşüyor. Yani nöron ağları arasında bu bilgi kodlanıyor. Böylece edindiğimiz bilgiyi daha sonra da hatırlayabiliyoruz. İşte bu aşamadan itibaren bilgileri kalıcı hale getirme süreci başlıyor bizim için. Biz dışarıda öğrendiğimiz şeyleri ne kadar çok tekrar edersek o bilgiler de uzun vadeli belleğimize o kadar hızlı aktarılıyor.
Burada bitiyor diye düşünebilirsiniz ama hayır. Uzun vadeli belleğimizdeki bilgiler zamanla daha da bir güçleniyor. Hafıza konsolidasyonu dediğimiz süreçte nöron bağlantıları güçlendikçe güçleniyor.
Hafıza konsolidasyonunu sağlayınca edindiğimiz bilgiyi de geri çağırabilir oluyoruz artık. Bu da bilgiyi hatırlama ve gerektiğinde kullanma yeteneğini kazandığımızı ifade ediyor aslında.
Hemen ardındansa uygulama ve pratik dediğimiz o süreç başlıyor. Bakın bu da öğrenmenin en önemli aşamalarından biri. Bu esnada bilgiyi gerçek hayatımızda uyguluyoruz. Derslerinizi düşünün. Bilgiyi aldınız, işlediniz, hafıza yattınız, hafızanızda bir yer edinmesini sağladınız. E sırada ne var? Sınavlarla bu bilgiyi test etmek değil mi? İşte pratik ve uygulama sadece sınavlarda değil, öğrendiğimiz her konuda karşımıza çıkan bir aşama.
Aslında burada bitti gibi gözükse de öğrenmek asla bitmeyen bir süreç. Zamanla geçmişte öğrendiğimiz şeyler güncellenebilir ya da değişebilir. Mesela otomatik vitesli arabaların ilk çıktığı yılları bir düşünün. Her şoför çok iyi bildiği bir şeye yeniden adapte olmak durumunda kaldı değil mi? İşte burada öğrenmenin dinamik ve esnek bir süreç olduğunu da görüyoruz.
Beynimizdeki öğrenme haritası yaklaşık işte böyle bir şey arkadaşlar. Elbette birçok nörolojik detay var burada. En başta dediğim gibi öğrenmek çok kapsamlı, çok karmaşık bir süreç bizim beynimiz için. Aslına bakarsanız günlük yaşantımızda da pek farklı değil. Ben öğrenmeyi bir maratona benzetiyorum. Çok uzun bir yarış bu. Ve sonunda kazanmak değil, maratonu bitirebilmek daha önemli. Peki tamam da bu kadar zor bir süreci kolaylaştırmanın, öğrenme sürecini kısaltmanın, bir konuda uzman olmanın hiçbir yolu yöntemi yok mu? Diyenlerimiz olabilir. Olmaz olur mu arkadaşlar? Birçok yöntem var. Şimdi gelin en bilindiklerden bazılarıyla başlayalım. Ünlü fizikçi Richard Feynman'ın geliştirdiği yöntem, öğrenme metotları içerisinde en bilineni belki de. Nobel Fizik Ödülü sahibi teorik fizikçi Feynman, öğrencilerine karmaşık fizik konularını öğretmekte epey ünlü bir bilim insanı. İyi bir öğretmen yani.
Fakat ilk başlarda öğrencilerinin verdiği dersleri anlamakta çok zorlandığını fark etmiş bizim Feynman hoca. Ancak o öğrencilerine faydalı olma konusunda epey kararlıymış bunun için de daha verimli ve temelleri sağlam bir yöntem üzerine çalışmaya başlamış. karmaşık konuları parçalara ayırarak, basitleştirerek öğrenme sürecini geliştirmek üzerine odaklamış kendisini. Eee tabii bunun için de ne yapmış? Önce kendi kendinin öğrenme sürecini analiz etmiş. En iyi yöntemlerden biridir. Bu bir şeyleri anlamak için önce kendi üzerinizde bir düşünmeye çalışın siz de. İşte Feynman'ın bu çalışmaları sonucunda Feynman öğrenme tekniği denilen şey ortaya çıkmış. Surely You Are Joking Mr. Feynman isimli bir kitabı var, bir otobiyografi bu. Orada da bahsediyor bu teknikten ünlü fizikçi.
Şimdi geliştirdiği bu tekniği dört aşamaya ayırmış Feynman. Bu yöntemi birlikte takip etmeye çalışalım. İlk aşamada seçtiğimiz konuyu anlamaya çalışıyoruz. Öğrenmek istediğimiz konuyu seçtik. Konuyla ilgili basit ve temel başlıkları belirledik. Kaynaklarımızı hazırladık. Tamam her şey yolunda. Şimdi bunları anlamaya çalışmalıyız. Her adımı, her başlığı iyice kavramaya gayret etmemiz gerekiyor. E tamam konuyu anladık diyelim. Şimdi sırada ne var? Bu konuyu bir başkasına öğretmeyi deneyeceğiz sonraki adımda. Bu sizin hem konuyu yeniden tekrar etmenizi hem de öğrenme sürecinizi hemen pratiğe dökmenizi sağlayacak. Bu kısım çok çok önemli. Ben bunu çeşitli videolarımda, yaptığım konuşmalarda da sürekli dile getirdim. Özellikle genç arkadaşlarıma, özellikle öğrenme işini, öğreniciliği bütün hayatlarına tatbik etmek isteyen insanlara dedim ki hep bir şeyi öğrenmenin en iyi yolu, en kestirme yolu, en kısa yolu onu öğretmeye çabalamaktır.
Şimdi tabii çekingen biriyseniz bu konuyu ayna karşısında kendi kendinize anlatabilirsiniz. Öyle hemen çıkıp bir konuşma yapmanıza, tahtaya çıkıp anlatmanıza gerek olmayabilir. Ayna karşısında deneyin. Bu aşamada yalnız dikkat etmeniz gereken çok temel bir şey var. Anlatmaya çalıştığınız konuyu olabildiğince basitleştirmek. Hani ayna karşısında kendi kendinizle konuşuyorsanız eğer, sadece kendinize bakmayın yani. Konuyu basitçe aktarmaya çabalayın. Sanki o konuyu hiç bilmeyen birine anlatıyormuş gibi davranmaya çalışın. Bunu niye yapıyoruz? Karmaşıklığı azaltmak için. Hangi başlıkları anlatamadığınızı tespit edeceksiniz bu süreçte ve bu sayede de aslında neleri tam olarak kavrayamadığınızı anlayacaksınız. Yani o birinci adımdaki eksikliklerinizi göreceksiniz. Sonuçta insan anlayamadığı şeyi anlatamaz değil mi? Bir sonraki aşamamızsa bu eksiği gidermek olacak zaten. Öğrendiğiniz konuyu tekrar gözden geçirerek eksik veya yanlış anladığımız yerleri gidermeye çalışacağız.
Bunun için de tabii hani o ilk aşamada toparladığımız bazı kaynaklar vardı ya, onları yeniden incelemek son derece faydalı olacaktır. Ve son aşama. Burada artık konuyu iyice basitleştirelim. Unutmayın günlük hayatımızda ya da sohbet akışımızda kullanabildiğimiz şeyleri çok daha rahat özümseyebiliyoruz. Dolayısıyla öğrendiğimiz kavramları daha basit bir dille ifade edebilmemiz gerekiyor. Eğer bunu yapabiliyorsak öğrendiğimiz yeni bilgiler de daha kalıcı bir hal alıyor. Yani aslında öğrenme sürecinde böyle çok entelektüel, karmaşık, artistik falan cümleler kurmaktan uzaklaşmak lazım. Tam tersine gündelik her zaman kullandığımız böyle samimi kelimelerle bir şekilde kendimizi ifade etmeye çabalamamız gerekiyor. Belki de basitleştirmenin o öze ulaşmanın özünde böyle bir şey var. Elbette tüm bu süreçte not almanın da faydalı olacağını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Not almak gerçek anlamda bir beyin jimnastiği yapmayı sağlıyor çünkü.
Dolayısıyla bir kalemi ve bir de kağıdı hiç hafife almamanızı öneririm. Çok önemli şeyler. Biliyorum çok temel ama her zaman sağlaksanız sağınızda, solaksanız solunuzda, kaleminiz ve kağıdınızda ya da not defterinizde bulunsun. Feynman tekniği dışında size bahsetmek istediğim başka öğrenme ve ustalaşma yöntemleri de var. Fakat şimdi kısa bir mola verelim. Neticede mola vermek de öğrendiklerimizi sindirmek için epeyce önemli. Bu adımı da atlamamamız gerekiyor. Aradan önce size mola vermenin öğrenme sürecindeki öneminden söz etmiştim. Tam da bununla ilgili bir öğrenme yönteminden bahsedeceğim ya da hatırlatacağım size. O da meşhur Pomodoro yöntemi. 80'lerin başında İtalyalı bir üniversite öğrencisi olan Francesco Cirillo'nun hayatımıza kattığı bir yöntem bu. O öğrenciyken işte o sıralarda zaman yönetimi konusunda çok başarısız bir öğrenciymiş. Asla sınavlara böyle istediği gibi hazırlanamıyormuş.
Verimli bir şekilde çalışamıyormuş. Etrafta böyle dikkat dağıtan bir unsuru görmeye işitmeye dursun.
Mesela evinin sokağında bir kedi mi bağırdı? Hemen işi küçük bırakıp ona dikkat kesilirmiş Francesco. Bir gün bu döngüyü kırması gerektiğini fark etmiş ve hemen ne yapmış biliyor musunuz? Mutfakta kullandığı domates şeklindeki zamanlayıcıya gitmiş Eli. Kendisine 25 dakika tanımış. Bu süre zarfında başını dersten kaldırmamakta kararlıymış Francesco. 25 dakika boyunca tüm odağı okuması gereken makalelerde olacakmış. 25 dakikanın sonundaysa 5 dakika mola verecekmiş. Böylece ne oluyor? 30 dakika değil mi? İşte bu 30 dakikalık çalışma sekansına ise bir Pomodoro demiş kendisi. Peki Pomodoro ismi nereden geliyor derseniz? İşte az önce bahsettiğim mutfaktaki o zamanlayıcıdan geliyor. İtalyanca domates anlamına geliyor bu kelime. Pomodoro. Domates şeklindeki zamanlayıcısı Francesco'ya ilham olmuş yani anlayacağınız. Daha sonra bu programı bir rutin haline getiren Francesco günde 8 Pomodoro tamamlayarak zaman yönetimi sorununda önemli bir aşama kaydetmiş.
8 Pomodoro 25 artı 5 30 çarpı 8 4 saat falan yapıyor. Hiç de fena değil. E aslında bu yöntemi uygulamak gayet basit arkadaşlar. Tek yapmanız gereken süreye dikkat etmek ve odağınızı toplamak. Şimdi bununla ilgili ben YouTube'da çok eskiden bir video hazırlamıştım tek mi çift mi diye. Benim üniversite yıllarında kullandığım bir teknikte. O zamanlar böyle Pomodoro'dan filan da haberim yok. Ben mutfağa filan da gitmeye üşendiğim için tek mi çift mi diyerek aslında o sırada tek saatte miyim yoksa çift saatte miyim'e bakıyordum. Bunu da önerebilirim sizlere. Biraz daha uzun benim süreçler. Bir saat çalışıp bir saat ara vermek şeklinde ilerliyor. Mesela tek saatlerde çalışacaksam işte saat 9'da 11'de 13'de 15'de çalışıyorum. Çift saatlerde de yani işte 8'de 10'da 12'de 14'de de ara veriyorum. Belki bazı dönemlerde bazı zamanlarda bu yöntemi de tercih edebilirsiniz. Top sizde. Dikkatinizi dağıtmış olabilirim dikkatten bahsederken.
Çünkü dikkati toparlamak pek kolay değil biliyorum. Çağımızın problemlerinden biri bu dikkat dağınıklığı. Onun için de sizi dikkat dağınıklığına son bölümümüze davet ediyorum. Orada bazı püf noktalarını vermiştim size.
Tamam Feynman tekniği dedik. Pomodoro tekniği dedik. Daha az bilinen Barış Özcan'ın tek çift tekniği dedik. Bunlar bazıları en bilinen bazıları az bilinen öğrenme teknikleri. Ama sizinle paylaşmak istediğim başka bir gelenek daha var. Bu gelenek öğrenmekten ziyade ustalaşmakla alakalı. Bunun için biraz uzak diyarlara gitmemiz gerekiyor. Ta Japonya'ya. Kaizen felsefesinden bahsedeceğim kısaca şimdi de size. Aslında bu felsefe de daha çok mesleki gelişimle alakalı bir konu. Ancak bunu öğrenme sürecinizde de uygulayabilirsiniz. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaralarını sarmaya çalışan Japonya halkının ortaya çıkardığı bir gelenek bu. Ve temeli de sabretmeye dayanıyor. Zaten Japonya kültüründe birçok şey sabretmeye dayanıyor. Zafer rakibinden yarım saat daha fazla bekleyenindir. En derin nehirler yavaşça akar. Benzeri atasözleri bile var bu konularda. İşte Kaizen'de sabrı merkeze alan bir öğreti.
Sürekli iyileştirme hedefiyle çıktığınız bu yolculukta gelişimi sürdürülebilir kılmanın peşinde adımlıyorsunuz. Dikkat ederseniz koşuyorsunuz falan demedim. Zira Kaizen öğretisine göre büyük başarılar küçük değişikliklerde, küçük gelişmelerde yaşanıyor. Başarı dediğiniz şeye zamanla ulaşabiliyorsunuz. Çalışma süreçlerini standartlaştırarak bir rutin oluşturduğunuz bu yöntemde birkaç kritik aşama var. Sorunları analiz etme, yaratıcı düşünme, çevrenizdekileri de bu sürece dahil etme gibi bir takım temel aşamalar bunlar.
Şimdi bu bölümün başlarında öğrenmeyi neye benzetmiştim? Ben bir maratona benzetmiştim ya. İşte Kaizen bu benzetmeye çok benziyor aslında. Bir şeyi ilk okuyuşta öğrenemezsiniz. Uzmanlaşma dediğimiz şey öyle bir anda şık diye olmuyor. Emek vermemiz, bildiklerimizi çevremizdekilerle paylaşmamız. Hani Feynman'dan öğrendik ya öğretmeye çabalamamız. Bir de hatalarımızı görmemiz ve tabi sebat etmemiz gerekiyor. Uzmanlık demişken Japonya'da bir de takumi geleneği var ki onu da öğrenme süreçlerinizi adapte edebilirsiniz aslında. Ustaların ustası manasına geliyor bu takumi mertebesine erişebilmek. Bunun için de upuzun bir çalışma geçmişine sahip olmanız gerekiyor. Cam zanaatkârlarının sahip olduğu bu gelenek, usta-çırak ilişkisini, geleneklerin korunmasını, mükemmellik arayışını, özgünlüğü ve tabi ki o da yine sabrı baz alıyor. Uzun süren öğrenme, pratik etme, deneme, yanılma, mükemmele ulaşma süreci sonucunda bile yine de çok az sayıda kişi bu mertebeye ulaşabiliyor.
Aslına bakarsanız biz de öğrenme süreçlerimizi buna benzetebiliriz. Bize bir konuyu öğreten kişilere dikkat kesilmeyi, o konuda uzmanlaşmak için özverili olmayı, öğrendiğimiz konulara kendi özgün yorumlarımızı getirmeyi hedef edinebiliriz. Elbette bu sürecin böyle sabahtan akşama tamamlanmayacağını, bunun zaman alacağını da bilerek hareket edebiliriz. Bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Öğrenmek dediğimiz şey bir maraton gibi. Öyle hemen finish çizgisine ulaşamazsınız, ulaşamıyorsunuz.
Bu arada Takumi geleneğine benzer bir yaklaşım Batı dünyasında da var. İngiltereli gazeteci Malcolm Gladwell, Outliers, The Story of Success isimli kitabında bir işte uzman olabilmek için, o konuda yaklaşık 10 bin saat emek harcamak gerektiğini iddia ediyor. Öyle ki kitabında dünyanın en popüler gruplarından, The Beatles ya da tarihin en başarılı satranç oyuncularından Bobby Fischer gibi isimlerin başarısını da bu 10 bin saat iddiasına dayandırıyor kendisi. Ben bu kitabı sesli olarak da okumuştum, kaydetmiştim. Hem içimden okudum hem sesli okudum. Sesli okumak da bir yandan sizlerin bir şeyler öğrenme konusunda kullanabileceğiniz tekniklerden biri olabilir. Özellikle kendisini okuma konusuna motive etmekte zorlanan genç arkadaşlarıma sesli okumayı ya da belki de podcastçilik oynamayı tavsiye edebilirim. Evet, bölüm boyunca size bir takım öğrenme metotlarından bahsettim. Fakat illa bunları uygulamanız da gerekmiyor.
Pek tabii kendi öğrenme yöntemlerinizi bulabilirsiniz. Mesela ben daha az önce konuşurken bir yöntem buldum ve sizinle paylaştım. Burada yalnız olmanız da şart değil. Belki de siz sosyal bir öğrenicisinizdir. Bir çalışma grubuyla da yeni bir yöntem bulabilirsiniz. Bak bu da bana Community dizisini hatırlattı. Orada böyle bir çalışma grubu kurup kendi aralarında öğrenme süreçlerini geliştiren bir grup insan vardı. Veya aradığınız şey podcastlerdedir az önce bulduğumuz gibi. Siz konuşarak ya da dinleyerek daha iyi öğrenebilen birisi olabilirsiniz. E kiminizin de göğse lafızası kuvvetlidir. Yani çeşit çeşit insan var. Çeşit çeşit öğrenme biçimini de doğuruyor doğal olarak bu insanlar. Fakat şimdi size daha önemli bir şey söylemek istiyorum. İster benim bahsettiğim yöntemleri kullanın. İster kendi yönteminizi bulun. Sadece sınavlarda ya da işinizde başarılı olmak için bir şeyleri öğrenmeye çalışmayın.
Başarı stresini yaşadığını, Her an odağınız öğreneceğiniz konulardan da sapabilir. Merak duygunuzu diri tuttuğunuz, ufkunuzu açacak ve süreç içinde keyif alacağınız konuları öğrenmeye gayret edin. Başarı da, uzmanlık da siz keyif aldığınız sürece gelecektir. Bir de öğrendiklerinizi paylaşmaktan hiç ama hiç vazgeçmeyin.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses TasarımıBatuhan Kösegil