Metaforik Olarak Hayattan Sıkılmış Olabilirsiniz
111 Hz ·Bölüm 221

Metaforik Olarak Hayattan Sıkılmış Olabilirsiniz

111 Hz'in bu bölümünde, hayatımızı, düşüncelerimizi ve hatta gerçekliğimizi inşa eden görünmez mimarlara yakından bakacağız. 111 Hz’de bu bölüm konumuz: Metaforlar.

2 Şubat 2026 ·25 dk ·2.229 kelime
0:00

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini.

111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Şu an duyduğunuz sese bir isim vermenizi istesem, ne derdiniz?

Yumuşak mı?

Türüzsüz mü?

Belki de kadifemsi? Peki ya size birinin özelliklerini tarif etmenizi, onunla ilişkinizin tarifini istesem? O kadar tatlı bir sesi vardı ki dersiniz belki. Ya da bana çok soğuk davrandı, sözleri çok ağırdı. E bir dakika, sözlerin bir ağırlığı yani bir gramajı var mı ki? Bir sesin tadı, şekeri, glikozu olabilir mi? Ya da bir davranışın santigrat cinsinden sıcaklığı?

Nörobilim alanında çalışan araştırmacılar, 2014 yılında yaptıkları bir deneyde insanları efemery cihazına sokup onlara metaforik bazı cümleler dinletmişler. Ve ne bulmuşlar biliyor musunuz? Eğer birine kadife gibi bir ses derseniz, beynindeki dokunma duyusuyla ilgili bölgeler aydınlanıyor. Yani beyin o an gerçekten de bir kadifeye dokunuyormuşsunuz gibi tepki veriyor. Ya da örneğin acı bir tecrübe dediğinizde, beyninizin fiziksel acı duyduğumuzda aktive olan bölgesi aktifleşiyor. Yani aslında biz konuşurken farkında bile olmadan sürekli küçük bazı halüsinasyonlar görüyoruz. Kelimeleri sadece duymuyoruz, kelimelerin tadına bakıyoruz. Onlara dokunuyoruz. Çünkü beynimiz anlamak denen o karmaşık işlemi yapabilmek için elindeki tek malzemeyi kullanıyor. Fiziksel tecrübelerini.

fMRI'da metaforik bir cümle duyulduğunda dokunma korteksi ışıldıyor; beyin gerçekten 'dokunuyor'.
fMRI'da metaforik bir cümle duyulduğunda dokunma korteksi ışıldıyor; beyin gerçekten 'dokunuyor'.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Bugün işte bu halüsinasyonların kaynağına, hayatımızı, düşüncelerimizi, hatta gerçekliğimizi inşa eden o görünmez mimarlara biraz daha yakından bakacağız. 111 Hz'de bu bölüm konumuz metaforlar.

Peki nedir bu metafor dediğimiz şey? Oxford Learners Dictionary'e göre metafor kelimesinin tanımı şöyle. Belirli bir niteliği paylaştıklarını göstermek için normal anlamından farklı bir şekilde başka bir kişiden, şeyden bahsetmek için kullanılan sözcük veya ifade. Yani metafor aslında bir şeyi daha iyi anlatmak için onu başka bir şey gibi düşünmemiz demek. Mesela hayat bir yolculuktur. Bu metafor şimdi bunu ele alalım. Bununla kastettiğimiz şey ne? Elbette hayatın gerçekten bir seyahat olduğu falan değil. Ama hayatla yolculuk arasında kurulabilecek benzerlikler de çok aşikar. Bir başlangıç var, süreç var, duraklar var. Herkesin yolu farklı. İşte bu benzerlikleri tek tek saymak yerine hepsini tek bir ifadede toplamak için metafor kullanıyoruz. Yani metafor bir bakıma bir şeyi daha yoğun, daha etkili anlatmanın kestirme yolu. Muhtemelen hepimiz metafor kelimesinin anlamını ilk defa işte lisede, edebiyat derslerinde falan duymuşuzdur.

Ama okulda bize metaforu bir edebiyat sanatı, bir söz süsleme aracı olarak öğrettiler. Hatta belki onlar laf cambazlarının, şairlerin, edebiyatçıların işi ya falan dediler. Ama 1980 yılında birlikte yazdıkları bir kitapla dil bilimciler George Leacoff ve Mark Johnson, metaforların yalnızca edebiyat sanatı veya bir şeyleri anlatmanın kestirme yolu olmadığı, aslında metaforların etkisinin sandığımızdan çok daha derinlere uzandığını öne sürdüler. Onlara göre metafor sadece dilde değildi, düşüncenin kendisindeydi. Hatta biraz daha ileri gidip dediler ki, bizim kavramsal sistemimiz, yani dünyayı algılama biçimimiz doğası gereği metaforiktir.

George Lakoff; metaforu süs sanatından düşüncenin yapı taşına çeviren dilbilimci.
George Lakoff; metaforu süs sanatından düşüncenin yapı taşına çeviren dilbilimci.Wikimedia Commons · CC BY 2.0

Bir dakika ne demek şimdi bu? Hani bilgisayarda bilmediğimiz bir dosya türünü açmaya çalışırız da bilgisayar bize, bunu açacak programım yok, tanıdığım başka bir programla açmaya çalışayım mı falan diye sorar ya, işte beynimiz de hayatı algılamaya çalışırken tam böyle bir şeyler yapıyor. Bizim kavramsal sistemimiz, yani aklımızın işletim sistemi, bilinmeyeni bilinenle açıklamaya meyilli. Peki neden? E düşünün bir, beynimiz yüz binlerce yıl boyunca ne için evrimleşti?

Sıcağı hissetmek, yırtıcıları fark etmek, bir meyveyi dalından koparabilmek için, yani somut fiziksel dünyada hayatta kalabilmek için. Ama sonra insanlık, adalet, zaman, teori, aşk gibi elle tutulamayan, gözle görülemeyen soyut kavramları da öğretti. Bunları anlamlandırmak ve hepsi üzerine bir mana yaratmak için duyuları tek başına yeterli olamaz hale geldi. Sorun şu aslında, ya da sorun değil, insan olmanın sınırı diyelim. Beynimizde görme merkezi var, duyma merkezi var değil mi? Acıyı hisseden bir merkez var. Ama beynimizde, örneğin soyut kavramları anlama merkezi diye bir yer yok. Yani ortada bir uyumsuzluk var. Eldeki donanımımız, fiziksel dünya için tasarlanmış, ama biz ona soyut yazılımlar yükleyip durmaya çalışıyoruz.

Peki biz yüklemeye çalıştıkça beyin ne yaptı? Stanislas Dehaney gibi nörobilimcilerin, nöronal geri dönüşüm, yani neural recycling dediği bir teoriye göre beyin, yeni bir donanım üretmek yerine, elindeki eski donanımı yeni amaçlar için geri dönüştürdü. Recycling. Yani fiziksel acıyı hisseden bölgeyi aldı, dışlanmayı, ayrılığı, kalp kırıklığını hissetmek için de kullandı. Mekansal yönleri, işte ileriyi, geriyi filan algılayan bölgeyi aldı, zamanı, geleceği, geçmişi algılamak için aynı yeri kullandı. İşte bu nöronal geri dönüşüm süreci, bilim dünyasında somutlaşmış biliş olarak adlandırılan bir kavrayışı doğur. Literatürdeki orijinal adı Embodied Cognition. Yani düşüncelerimiz ve bu dünyada kavranmış bir takım mefhumlar, meseleler, havada uçuşan bulutlar değil. Onlar vücudumuza, fiziksel hislerimize neredeyse sıkı sıkıya çapalanmış, bağlanmış haldeler. Çünkü onları işleyen donanım, bizzat vücudumuzu yöneten donanım.

Stanislas Dehaene; beynin eski donanımı yeni amaçlar için 'geri dönüştürdüğünü' gösteren nörobilimci.
Stanislas Dehaene; beynin eski donanımı yeni amaçlar için 'geri dönüştürdüğünü' gösteren nörobilimci.Wikimedia Commons · CC BY 2.0

O halde metaforlar sadece kelimelerin süsü değil, beynimizin o donanımı kullanma kılavuzu.

Leikhoff ve Johnson metaforlara dair öne sürdükleri bu kavramı anlatabilmek için epeyce bir örnekte sunmuşlar çalışmalarında bizlere. Şimdi izin verin bunlardan birkaç tanesini sizlerle paylaşayım. Sizin de düşünmenizi istediğim yerlerin altını çizdim. Şimdi tartışmak kavramını düşünün. Bir arkadaşınızla, eşinizle veya patronunuzla falan girdiğiniz bir tartışmayı. Bu durumu anlatmak için hangi kelimeleri kullanırsınız? tartıştığımız kişi kendi iddialarını savunurken biz kendi iddialarımızı savunuruz. Argümanlarındaki zayıf noktalara saldırırız. Hatta bunun için bir strateji geliştiririz. Tartışma stratejisi. Ve sonunda tartışmayı kazanır veya kaybederiz. fark ettiniz mi? Kullandığımız tüm kelimeler hepsi bir savaşı anlatmada da kullanılabilir. Aynen hiç değiştirmeden. Bunun sebebi kültürümüzde yaygın olarak tartışma bir savaştır dememiz. Benzeri metaforun hakim olması. Karşımızdakini bir rakip gibi ya da bir düşman gibi görürüz. Onunla aramızda geçenler işte bir kazananı bir de kaybedeni olan bir çeşit rekabete dönüşür. Tartışmanın haklısı iyi olanı olmak isterken savunma hatlarından, saldırı hatlarından işte adını siz koyun artık. Bunlara göre düşünmeye başlarız. Bunlara göre konumlarız kendimizi. İşte metaforların gücü tam da burada. Metaforlar sadece konuştuğumuzu ya da edebi, şiirsel şeyler yazdığımızda aklımızdan geçenleri süsleyen şeyler değil artık. Onlar dünyayı nasıl algıladığımızı, nasıl düşündüğümüzü, nasıl davrandığımızı belirleyen, şekillendiren bir araç insan zihni için. Nerede olursak olalım, masum bir pazarlık ya da sıradan bir tartışmayı da savaş olarak gördüğümüzde davranışlarımızda, tepkilerimizde savaşma zihniyetine giriyor.

Ve olan tartışmayı kaybedersek ne yapıyoruz? Üzülüyoruz. Çünkü büyüklüğünün bir önemi olmadan bir nevi mağlup olmuş gibi hissediyoruz. Bu örneğin bizi bir sonuca götürmesini istersek davranışlarımız, duygularımız, tüm algımız hangi kavramı, hangi metaforla bağdaştırdığımıza göre değişiyor, değişebiliyor demektir. Ama burada dikkatinizi bir şeye daha çekmek istiyorum. Bir kavramı, bir metaforla eşlediğimizde onun sadece ismini değil bütün mantığını kopyalıyoruz değil mi? Bütün kurallarını. Leicaf ve Johnson buna kavramsal metaforların sistematikliği adını vermişler.

Yine onların verdiği bir başka örnek üzerinden ilerleyelim şimdi. Teori kavramında. Nedir bir teori? Tahmin edebilir misiniz? Bir teorinin nesi olur? Temeli değil mi? Fikri ateşleyen, benzetmeyi, algılamayı, zihinde düşünmeyi filizlendiren bir temel. Argümanlarımızı nasıl oluştururuz? İnşa ederek. Kanıtlar ne işe yarar? Teoriyi desteklemeye. Aynı kolonlar gibi. Eğer kanıtlar şürütülürse teoriye ne olur? Çöker, yıkılır. Ama teori sağlamsa ona ne deriz? Sarsılmaz bir teori bu. Eee bunların hepsi ne? İnşaat terimleri değil mi? Zihnimiz teori kavramını anlamak için çok iyi bildiği somut bir nesneyi kullanıyor. Binayı, binaları. Biz teoriyi bir bina gibi hayal ediyoruz. Ve bir bina fiziksel dünyada nasıl davranıyorsa zihnimizde teori de öyle davranıyor. Temeli yoksa çöküyor. Destek gelmezse yıkılıyor. Beynimiz soyut olanı yani teori kavramını kavrayabilmek, anlayabilmek için onu somut bir şeyin yani bir binanın kalıbını alıp kullanmaya başlıyor.

İşte Leicaf ve Johnson düşünce doğası gereği metaforiktir derken bizim düşüncelerimiz somut dünyanın kurallarıyla çalışmak zorundadır demeye çalışıyorlar. Çünkü beynimizin bildiği tek gerçeklik içinde yaşadığımız bu somut dünya. Ve çoğu zaman biz bunun farkında bile değiliz. Balığın suyu fark edememesi gibi. Ve işte burası da bölümümüze ufak bir mola vermek için çok harika bir durak. Metaforumu anladınız değil mi? Hani bölümümüz bir yolculuk da sanki durakları vardır da filan. Biz de şimdi bu durakların birindeyiz. Öf neyse. Şakasını açıklayan adama dönüşüyorum ya ben bazen neyse hadi birazdan görüşürüz.

Metaforları tek başına bireysel olarak zihnimizde ürettiğimiz şeyler olduğunu düşünmeyin sakın. Bu metaforların toplumsal yönü belki de her şeyden daha baskın. Şimdi belki de kavraması en zor, en soyut kavramlardan biri olan bir kavramı düşünmenizi istiyorum sizlerden. Zaman. Bir düşünelim. Zaman hakkında konuşurken, zamandan söz ederken ne tür cümleler kuruyoruz? Nasıl bir şeydir zaman? Bazı şeyleri farklı yaptığımızda zaman kazanabiliriz değil mi? Zaman boşa harcanmamalıdır ayrıca. Çünkü zaman tükenebilir. Eğer tükensin istemiyorsak onu daha verimli kullanmamız gerekir. Zaman kaybetmek, zamandan tasarruf etmek, vaktini çarçur etmek. Bu iş bana tam 3 saate, ne diyorsun benim 3 günüme mal oldu falan diye zaman hakkında söylendiğimiz zamanları düşünün. Zamanı cebimizdeki para gibi harcanabilen, biriktirilebilen, boşa gidebilen bir meta olarak görüyoruz değil mi? Çünkü zamanı ifade ederken kullandığımız modern zaman metaforu bize çok açık bir şey söylüyor.

Vakit nakittir diyor. Peki vakit nakittir de bu çağımızın olayı mıydı acaba? Yoksa insan zamanı algıladığında direkt bu metafor mu doğmuştu? Bu sorunun peşine sizi hızlıca 1700'lü yılların başında İngiltere kırsalında bir yerlere götürmek istiyorum. Bir çiftçinin yerine uyanalım. Veya bir balıkçı. Hazır mısınız? Uyandınız. Saat kaç? E odaya bakıyorsunuz şöyle. Saatiniz yok ki. Başucunuzda, duvarda, evinizde hiç saat falan yok. E cebinizde telefon yok dememe zaten gerek de yok. 1700'lerde uyandınız hatırlatırım. Eee şimdi ne yapacaksınız? İşe ne zaman başlayacaksınız? Cevap çok basit. Güneş doğunca.

Camdan gördüğünüz güneş havayı yavaş yavaş ağrıyor. Mesainiz yakında başlayacak. E peki sütü ne zaman sağacaksınız? Balığa ne zaman çıkacaksınız? E hepsinin cevabı onlarda. Süt, ineklerin sütü gelince. Balık, gel git çekilince. İşi bitirmek için ne kadar zamana ihtiyacınız var? Bunun cevabı 2 saat 15 dakika falan değil. Yapılacak iş bittiğinde işte o zaman bitmiş olacak. Tarihçi E.P. Thompson buna görev odaklı zaman adını vermiş. Yani zamanı yöneten şey akrep ya da yelkovan falan değil. Yapılması gereken işin kendisi. Böyle bir evrende zaman kavramı fazlasıyla dünyada gerçekleşen olaylara, coğrafyaya, deneyimlere falan bağlı. Yani işlerimiz ve planlarımız gün ışığına, havaya, belki havanın basıncına, büyümeye, durumların gelişmesine bağlı. Yani bu görev odaklı zamanda kimse size mesai saat 9'da başlıyor demiyor. Zaman sadece hayatın arka planında. Tıpkı hava durumu gibi, rüzgar, ışık gibi doğanın ritmi yapılması gerekenlerin zamanını da belirliyor.

O dönemde yaşayan birine zamanı sorsak muhtemelen bize vereceği cevap nakittir filan olmazdı değil mi? Vakit nakittir demezdi bize. Olsa olsa zamanı nehre benzetirdi.

Sürekli akıp giden, durdurulamayan ama içinde yaşanılan bir nehir. Bir nehri biriktirebilir misiniz? Ya da nehrin suyunu boşa harcadığınız için üzülür müsünüz? Hayır, o sadece akıp gider. İşte bu nehir metaforu o insanların dünyayı algılayışını da şekillendiriyordu. Zaman döngüseldi, mevsimlerle tekrarlanırdı. Ve insan bu akışın bir parçasıydı, seyircisi değil.

Bu arada düşününce çağımızda hala görev odaklı zaman prensipleriyle işlerine, planlarına devam edenler de var. Şayet bir filmciyseniz ve yarın bir dış çekiminiz varsa, yarının havası, rüzgarı, gün doğumu size nerede ne yapabileceğinizi, nerede ne zaman olmanız gerektiğini söyleyecektir. Ya da aylardır tırmanma hayalini kurduğunuz bir dağ rotası vardır ama o hafta sonu hesapta olmayan bir yağmurla planlarımız haftalar sonrasında ertelenmek zorunda kalabilir. Ama konuyu getirmek istediğim yer burası değil. Peki sonra ne oldu da bu nehir metaforunun artık bu çağı anlamlandırırken bahsi bile geçmiyor? Ne oldu?

İnsanlık tarihinin en büyük metafor güncellemelerinden biri geldi. Makineler.

Siz başında durup çalıştırdığınız sürece üretime devam edebilen, yorulmak nedir bilmeyen, bir inekte olduğu gibi öyle sütünün gelmesini ya da bir tarla gibi hasat vaktini beklemek zorunda olmadığınız buharlı makineler.

Sorun şuydu ki doğa tarafından belirlenen bir çalışma zamanı olmayan bu makineler çalışmadığı sürece üretme potansiyelleri de kullanılmıyordu. Çalışılmayan her saniye kazanılmayan para demekti. Önemli olan tek şey o makinenin yanında olmanız gereken vardiya saatiydi. Sesler size nerede olmanız gerektiğini söylüyordu. Bu teknolojik dönüşüm sadece çalışma şeklimizi değiştirmekle kalmadı, zihnimizi de değiştirdi. Toplumun yapısı değiştikçe kullandığımız kelimeler yani metaforlarımız da değişmek zorundaydı. Benjamin Franklin'in meşhur sözüyle artık vakit nakitti.

Sanayi devriminin getirdiği o disiplin, doğanın dışında bir düzen kurabilme yetisi, doğanın ritmine sıkı sıkıya bağlı bir kavram olan zamanı somut bir meta gibi alınıp satılabilen bir şeye dönüştürdü. Artık zaman akıp gitmiyordu, artık zaman harcanıyordu.

Peki mesele neden burasına geldik, neden anlatıyorum tüm bunları? Düşünce şeklimizde şunu fark edebilmeniz için. Metaforlar öyle taşa yazılmış kanunlar filan değildir. Onlar sabit değişmez gerçekler değildir. Onlar içinde yaşadığımız toplumun, kültürün, teknolojinin buna benzer şeylerin inşa ettiği zihinsel gözlüklerdir. Bunu bilmek neden önemli? Çünkü eğer zihnimizi şekillendiren bu kalıplar toplum tarafından sonradan inşa edildiyse, ee o halde değişebilirlerdi. Değişebilirler. Anlamlandırmaya ve yorumlanmaya pekala açıktırlar. Az önce bahsettiğim Leykuf ve Johnson'ın tartışma örneğini hatırlayın tekrar. Tartışmayı bir savaş olarak gördüğümüzde karşımızdakini düşman olarak görüyoruz değil mi? Olan biteni kazanan ya da kaybeden bir rekabet olarak anlamlandırıyoruz. Buna dönüştürüyoruz. Ama Leykuf ve Johnson bize çok zihin açıcı bir soru soruyorlar. Ya tartışmayı bir savaş olarak görmeseydik?

Öyle bir kültür hayal edin ki, orada tartışmak, kazanmak ya da kaybetmek üzerine kurulu değil. Saldırmak ya da savunmak filan yok. Orada insanlar tartışmayı bir dans olarak görüyorlar. Amacınız rakibinizi yenmek değil. Onunla uyumlu, estetik, dengeli bir performans sergilemek, dans etmek. Eğer tartışmayı böyle bir dans olarak görseydik, birbirimize bakışımız, ses tonumuz, hatta vücut dilimiz bile tamamen değişmez miydi? Belki o zaman yaptığımız şeye tartışmak bile denmezdi değil mi? Ya da tartışmak dediğimizde algıladığımız, hissettiğimiz şeyler bambaşka şeyler olurdu. Gerçeği olduğu gibi ham haliyle algılayamıyoruz. Kaçınılmaz olarak araya hep bir filtre yerleştiriyoruz. Kullandığımız metaforları değiştirmek dünyayı algılama biçimimizi, hatta belki de dünyanın kendisini değiştirebilir. Bir an için düşünün. Hayatınızdaki en büyük sorunu düşünün. Onu nasıl tanımlıyorsunuz? Bir çıkmaz sokak olarak mı? Bir yük mü?

Yoksa çözülmesi gereken bir bulmaca mı? Eğer ona yük derseniz tabii ki altında ezilirsiniz. Ama bulmaca derseniz o zaman onunla oynamaya başlarsınız. Sevmiyor musunuz? Sıkılabilirsiniz anladım. O zaman yapboz. Satranç gibi belki.

Belki örmek gibi ya da lego yapmak. Bulabileceğinizi biliyorum. Kelimeler sadece dünyayı tarif etmez. Kelimeler dünyayı yaratır. O yüzden bir dahaki sefere tartışıyorum dediğinizde kılıçlarınızı mı çekiyorsunuz yoksa bir dansa mı kalkıyorsunuz ona bir bakın. Belki de hayat bir savaş meydanı değildir. Dev bir dans pisti gibidir. Kim bilir? Kelimelerinizle biraz oynayın.

Bu hayatın metaforları hepimiz için.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt