111 Hz ·Bölüm 82 ·3 Temmuz 2023 ·25 dk ·2.263 kelime

Dedikoduya Övgü

Arkadan konuşma, çekiştirme, gıybet... Tüm bunlar dedikodu yapmayı tanımlayan, negatif kelimeler. Peki ya dedikodu yapmanın pozitif yanları da varsa? Yeni 111 Hz bölümünde çerçevenin dışında düşünüyor ve bu sorunun cevabının peşine düşüyoruz. Dedikodu yapma eyleminin, sosyal yaşantımızdaki olumlu yansımaları üzerine konuşuyoruz.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Dedikodu dedikodu dedikodu dedikodu dedikodu dedikodu dedikodu. Bir dakika bir dakika ya ne oluyor? Daha bölüme girmeden hemen dedikoduya başlamışsınız. Hem de bensiz. Oluyor mu hiç öyle? Neresine botoks yaptırıyormuş bakayım bu popçu Salih?

Bak beni de lafa tuttunuz. Neyse. Madem böyle dedikoduyla girdik e buradan devam edelim. Çünkü aldığım duyumlara göre bugün dünya dedikodu günüymüş. Bana da bir arkadaşım söyledi. Ben de bu duyumu hiç kontrol etmeden hemen size aktarıyorum. Siz de belki bir başkasına söylersiniz. Onlar da bir başkasına söyler. İşte böyle böyle kulaktan kulağa derken bir de bakmışsınız durup dururken dünya dedikodu günü diye bir şey yaratmışız. Bu söylenti nesilden nesle aktarılmış ve kutlanacak bir güne dönüşmüş. 3 Temmuz dünya dedikodu günü. Olur mu? Ne dersiniz? Dedikodunun kendisi de böyle bir şey değil mi zaten?

Sözlük anlamına göre dedikodu başkalarının kişisel ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalara deniyor. Ve bu konuşmaları yapmak aslında toplumda ahlaki açıdan tabii ki yanlış bulunuyor. Siz hiç öyle göğsünü gere gere ben dedikodu yapıyorum çok da iyi yapıyorum. Dedikoduyu esas benden dinleyeceksiniz falan diyen birini duydunuz mu hiç? Eee sanmıyorum. Açık açık dedikodu yapan kişi güvenilmez. Arkadan konuşan hatta hani amiyane tabirle boşboğaz olarak algılanır toplum tarafından. Çünkü doğruluğundan emin olmadığımız bilgilerin yayılmasına aracılık etmek hakkında konuştuğumuz kişilerin itibarını zedeleyebilir. Ve tabii ki insanlar arası ilişkileri bozabilir. Hatta dedikodusunu yaptığımız kişilerin başarısız olmaları veya dışlanmaları gibi şeylere de yol açabilir. Dolayısıyla dedikodu insanların arasına nifak tohumları serpen, onların arasını bozan, etik dışı, kaçınılması gereken bir illet olarak yer ediyor toplumsal algımızda.

Sadece bizim toplumumuz için de geçerli değil üstelik. Evrensel olarak böyle bir ön kabul var. Ama her şeye böyle ön yargılarla bakmamak gerek bence. Konu dedikodu olsa bile biraz kafa yormak, biraz çerçevenin dışında düşünmek lazım değil mi? Mesela dedikodu gerçekten de bu kötü şöhreti hak ediyor mu sizce? Belki de sosyal bir varlık olarak biz insanların topluluk halinde yaşaması açısından bir rolü olabilir. İşlevsel bir rolü vardır belki de bu ilimin. Mesela günümüzün en popüler kitaplarından biri Sapiens ve onun yazarı Harari. İnsanın bir uygarlık yaratmasındaki en büyük etkenin dedikodu yapabilmesi olduğunu söylemiş. Sizce haklı olabilir mi? E hadi gelin bu dedikodu meselesine biraz böyle farklı bir pencereden bakalım bugün. Bunun için her zaman olduğu gibi ilk çağlara doğru zamanda bir yolculuk yapmamız gerekiyor.

Avcılık ve toplayıcılık döneminde henüz dilin gelişmediği bir zaman dilimindeyiz. Atalarımız birbirleriyle dayanışma içinde böyle küçük 30-40 kişilik filan gruplar halinde yaşıyorlardı o zamanlar. Çünkü hayatta kalabilmeleri için bir arada durmaları vahşi hayvan saldırılarına karşı hep beraber savunma stratejileri geliştirmek durumundaydılar. Yani bir nevi ittifak kurmaları gerekiyordu. Peki daha dil bile henüz emekleme aşamasındayken yeni yeni gelişmekteyken nasıl kuruyorlardı acaba bu ittifakları? Birbirlerine sopa ve taş mı ikram ediyorlardı mesela? Belki duvarlara birbirlerinin resimlerini çiziyorlardır. Pek sanmıyorum ama en az bunun kadar tuhaf bir iletişim yöntemleri vardı. Tımar?

Birbirlerinin derilerinden bitlerini, pirelerini ve bunun gibi şeyleri temizliyorlardı. Tımar. Ancak bunu sadece hijyenik kaygılarla değil birbirlerine güvenmek, birbirlerine yakınlaşmak ve en önemlisi de sosyalleşmek için yapıyorlardı. Evet öyle söyleyince biraz garip geliyor farkındayım ama dedikodunun kökenlerini taa oralara bağlayanlar var. Mesela İngiliz antropolog Robin Dunbar onlardan biri. Grooming, Gossip and the Evolution of Language isimli kitabında dedikodunun bu fiziksel kökenden geldiğini söylüyor. Kurdukları fiziksel temasın sözlü bir hal aldığını ve bireyleri birbirine yakınlaştırdığını ifade ediyor kendisi. Dumber, gruptaki üye sayısı arttıkça böyle teke tek ilişkiden ziyade dedikodu yoluyla ilişki kurmanın ve bilgi paylaşmanın daha yararlı bir yöntem haline geldiğini de iddia ediyor bu kitabında. Ve bu sayede gruptakiler kimlerle ittifak halinde olduklarını bir saldırı karşısında kimlerle beraber savunma yapacaklarını da anlayabiliyorlarmış.

Fakat sadece savunma amacıyla da değil ihtiyaçlarını karşılamak için de dedikoduya başvuruyorlarmış. Örneğin kimin avcılık becerileri var? Avı kim belirleyecek? Kim kovalayacak? Kim yakalayacak? Kim? Kim? İşte bunlar da önemli şeyler ve bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Bunun için de aralarında e tabii ki böyle istişareler yapmaları gerekiyor. Bizim Dumber'da dedikodunun ilkel çağlarda topluluk oluşturmada, sosyal bağ kurmada ve dilin gelişiminde çok önemli bir işlevi olduğunu savunuyor. Ancak tek savunduğu şey de bu değil. Dumber ilk çağlarda dedikodunun güven inşasında da önemli bir etken oluşturduğunu düşünüyor. Sonuçta ilk insanlar dış tehlikelere karşı kendilerini savunmak zorundaydılar ve o zamanlar için bunu tek başlarına yapabilmeleri pek de mümkün değil. Dış tehlikelere karşı kiminle beraber mücadele edeceklerini bilmeleri ve belirlemeleri gerekiyordu. Yani kendilerine yoldaş bulmaları lazımdı.

Dahası buldukları yol arkadaşları güvenilir olmalıydı ve bunun için de dedikodu yapıyorlardı. E bugünden bakınca biraz çelişkili bir durum gibi görünüyor bu. Sonuçta hiçbirimiz güven ve dedikodu kelimelerini aynı cümlede kullanmayı dahi düşünmüyor değil mi? İşte bu güven duyma meselesi topluluk içi dinamiklerin belirlenmesinde de önemli bir etken oluşturuyor. Dumber'ın çalışmalarından yola çıkarak geçmişten bu yana toplumsal kurallar ve normların dedikodu yoluyla belirlenmiş olabileceğini iddia edebiliriz. Aslında şunu söylemek istiyorum. Bizim birbirimizle kavga etmeden yaşamak için ne gibi kırmızı çizgilerimiz olacak? Nasıl toplumsal hassasiyetlerimiz var? Hangi konularda daha duyarlı? Hangi konularda daha dikkatli olacağız? Ve tüm bunları uygulamayan kişilere karşı nasıl bir tutum içerisinde yaklaşacağız? İşte bunların hepsini dedikodu yoluyla seçiyoruz aslında. İşte buradan hareketle topluluğun sağlıklı ve düzenli işleyişini bozabilecek kişilerin bir nevi dizginlendiğini de görebiliriz.

Mesela mahallenizdeki manavın tezgahının önlerine taze meyvelerini koyup size çürüklerini sattığını düşünün.

Onun bu davranışı bir noktada kulaktan kulağa yayılacak. Ve tabii ki mahalle sakinleri ondan alışveriş yapmamaya başlayacak. Dolayısıyla bir süre sonra manavınız bu tutumunu değiştirmek zorunda kalacak. Burada aslında hukuki bir uygulamadan çok dedikodu yoluyla yayılan ve kişinin itibarını zedeleyecek, toplumdan dışlanmasına dahi sebebiyet verebilecek bir çeşit yaptırımdan söz ediyoruz. Hatta bu duruma yazılı olmayan bir çeşit toplumsal sözleşme bile diyebiliriz. Aynı bugünkü gibi toplumsal normların oluşmaya başladığı ilk zamanlarda da uyum içinde yaşayabilmek için kim daha güvenilir, kimden iyi eş, kimden iyi arkadaş olur, kiminle ittifak yapılır gibi soruların cevabının da bilinmesi gerekiyordu. Yani dedikodu yapılması lazımdı. Buradan da anlıyoruz ki dedikodu öyle illa başkası hakkında kötü konuşmak demek değil. Aslında sadece başkası hakkında konuşmak demek. Bakın elimizde buna dönük bazı veriler de var.

Kaliforniya Üniversitesi Psikoloji Bölümü profesörlerinden Megan Robbins 2019 yılındaki araştırmasında buna değmiş. Demiş ki günde ortalama 52 dakika dedikodu yapan 452 kişinin katıldığı bir araştırma yaptık. Ve işte sonuçları.

İnsanların %15'i dedikoduyu toplumda algılandığı gibi negatif bir şekilde yapıyormuş. Buna karşılık nötr dedikodu yapanların yani haber üzerine olumlu veya olumsuz bir yargı belirtmeyenlerin oranı yaklaşıklıdır. Yani araştırmadaki dedikodu eylemlerinin çoğu içeriğinde pozitif veya negatif bir konuşma barındırmıyor. Sadece bir haber paylaşımı var. Ayrıca başkalarının davranışlarını yorumlamak veya onları tahmin edip bir yargıya varmak demek sosyal zekanın da gelişmesi anlamına geliyor. Zaman içerisinde sosyal zekasını kullanabilen kişilerin kullanamayanlara kıyasla daha başarılı hale geldiği de saptanmış. En nihayetinde sosyal zekanın bir yansıması olarak değerlendirebileceğimiz bu dedikodu yapma alışkanlığı evrimsel psikologlara göre sonraki nesillere aktarılan genlerde bile bulunuyor. Yani başkalarının hayatlarıyla bu kadar aşır neşir olmamız çok eski çağlardan beri aktarılıyor günümüze.

Genlerimize işlemiş.

Abi o değildi. Sen geçen hafta Barış'ın ne yaptığını biliyor musun? Yoo bilmiyorum. Oha hiç haberim yok. Anlat çabuk anlat anlat. Bir dakika ya. Galiba benim hakkımda konuşuyor bunlar. Bu dedikodu meselesini konuşmaya birazdan devam ederiz. Ben şuna bir gidip bakayım yoksa meraktan çatlayacağım. Ah başa telaş yapmışım. Benim hakkımda konuşmuyorlarmış. Neyse efendim. Biz konumuza geri dönebiliriz. Ne diyorduk? Dedikodunun eski çağlardaki toplumsal işlevinden bahsediyorduk. Bildiğiniz gibi bugün bir topluluğun parçası olarak potansiyel tehlikelere karşı kendimizi korumak ya da hayatta kalabilmek için vahşi hayvanlarla savaşmak gibi zorlukları çok şükür ki yaşamıyoruz artık. Peki bu dedikodunun işlevini yitirdiği anlamına gelebilir mi? Hayatta kalmak sadece kelimenin gerçek anlamıyla hayatta kalmak mı demek? Toplumdan izole bir şekilde yaşamaya hayatta kalmak diyorsak ee olabilir tabi ama bence öylesi de çok sıkıcı.

Toplum içinde nasıl hayatta kalıyoruz ona bakmamız lazım değil mi? Toplumsal norm dediğimiz bu yazılı olmayan kurallar zaman ve mekan içinde değişerek dönüşür. İşte bu yüzdendir ki Amerika'da, Afrika'da veya herhangi başka bir yerdeki kurallar, gelenekler, görenekler bizimkilerden biraz daha farklı. Aynı şekilde buradaki kurallarda 100 yıl, 50 yıl hatta bazen 5 yıl öncesine göre bile değişkenlik gösterebiliyor. Bu normlar toplumun çoğunluğu tarafından kabul edilene dek dedikodu yoluyla kulaktan kulağa dolaşıyor. Ve bu sayede insanların öğrendiği ve ayak uydurma ihtiyacı duyduğu bir mekanizma olarak dedikodu işlevini korumaya devam ediyor. Tabi bu noktada şunun da altını çizmem gerek. Toplumsal normlar bir arada uyum içinde yaşayabilmek için önemliler. Ve aynı zamanda işlevseller ama bir baskı aygıtına da dönüşebilirler. Bunu unutmamak lazım. Toplum içinde herkes tarafından kabul edilebilir normların oluşturulması neredeyse imkansız bir şey olduğu için çoğunluğun kabul ettiği bir kurallar bütününe göre yaşıyoruz aslında biz.

Bir çeşit kültürel mutabakat ya da konsensus diyebiliriz belki de. Yani şunu demek istiyorum. Dilim dönerse eğer bir arada yaşamanın kuralları toplumun bazı kesimlerinin özgürlük alanını kısıtlıyorsa eğer o kuralları yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Peki biz gelelim dedikodunun anatomisine ve bugününe. Bu noktada Belçikalı sosyal psikolog Charlotte de Becker'ın dedikodu ile ilgili yaptığı bir başka çalışmadan bahsetmek istiyorum şimdi size.

Becker dedikoduyu eski çağlardaki hayatta kalmak reflekslerimize benzer bir yerden stratejik öğrenme yetisi üzerinden okuyor. Becker'ın çalışmasına göre normal şartlarda insanlar tanıdıkları kişilerle ilgili dedikodulara merak duyuyor. Ancak öyle dedikodular da var ki kimin hakkında olduğundan bağımsız kendiliğinden bir haber değeri taşıyor. Örneğin siz gidip bir arkadaşınıza benim berberim evleniyormuş dediğinizde eğer arkadaşınız berberinizi tanımıyorsa e tabi böyle bir habere onun ilgi duymasını pek de bekleyemeyiz değil mi? Ancak aynı arkadaşınıza gidip benim berberime bu yaz kaşta karette karette kaplumbağaları saldırmış canını da zor kurtarmış deseniz arkadaşınız o berberi tanımasa da mutlaka bu haberle ilgilenip size bir takım sorular soracaktır. Hatta benim bile ilgimi çekti şimdi bu haber nereden saldırmış acaba? Neden saldırmış? Ne olabilir bunun arkasında? Neyse neyse. Peki niye böyle oluyor?

Neden merak ediyoruz bu tür dedikoduları? Çünkü haberin kendisi ilgi çekici. Hatta bu haber özelinde bir ölüm kalım meselesi var. Doğal olarak da ne olduğunu merak ediyoruz. Fakat başka bir sebebi daha var. Becker'a göre bu tip dedikodular duyduğumuzda dikkat kesiliyoruz. Çünkü buradan kendi hayatımızda uygulayabileceğimiz bir takım stratejiler öğrenme ihtimalimiz var. Ya öğrenme. Aynı şekilde ünlü kişiler hakkındaki dedikodular da stratejik öğrenme konusunda bize fayda sağlayabiliyor bazen. Şimdi bir düşünün neden magazin programlarıyla bu kadar ilgileniyoruz sizce? Tek sebebi dedikodu yapmayı seviyor olmamız değil aslında. Eski çağlarda kabilelerine liderlik eden kişilerin topluluklarına örnek teşkil etmesi gibi bir durum var aslında burada da. Aynı şimdiki fenomenler influencerlar gibi yani. Örneğin midesine kelepçe taktıran bir ünlünün sağlık sorunları yaşadığını duyduktan sonra bu operasyona farklı bir gözle bakabilirsiniz.

Bu dedikodudan bir ders çıkarma şansı yakalayabiliriz bir başka deyişle. Bu durumda bir tanışıklık halinden de bahsedebiliriz. Şimdi sevdiğiniz ve takip ettiğiniz ünlüleri ya da hayran olduğunuz böyle dizi, film karakterlerini filan bir düşünün. Hepsi sizin kendinizi yakın hissettiğiniz, böyle arkadaşınız gibi gördüğünüz insanlara dönüşmüyor mu? E sevdiğimiz insanların hayatlarını daha çok merak etmiyor muyuz? Onlarla böyle tek taraflı bir samimiyet kurmuyor muyuz? Videolarını izliyoruz, varsa kitaplarını okuyoruz, efendim söyleşilerine kulak veriyoruz. Öyle ki bazılarının yazdığı günlükleri bile okuyoruz. İşte ünlülerle kurduğumuz bu bir çeşit tanışıklık hali bize farklı bir sosyal beceri de kazandırıyor aslında. Yabancı bir ortama girdiğimizde veya yeni biriyle tanıştığımızda ünlülerle ilgili yapacağımız dedikodular yeni çevremizle ortak konular açmamızı kolaylaştırıyor. Ve biraz da böylece kendimizi rahatlatmış oluyoruz.

Tamam, şimdiye dek hep dedikodu yapma halinden söz ettik. Peki dedikodu yapmadığımızda ne oluyor? Toplumda nasıl karşılanıyor bu dedikodu yapmayan iyilik ve yücelik timsali insanlar? Kağıt üstünde ideal, güvenilir, sır tutabilen insanlar. Değil mi? Bu şekilde tanımlayabiliriz bu kişileri. E fakat gerçekten de öyleler mi acaba?

Kimse hakkında hiçbir şey söylemeyen, hiçbir yorum yapmayan bir insan profilinden bahsediyoruz.

Başkaları hakkında konuşmamak veya yorum yapmamak demek, Aynı zamanda o insanın olayları nasıl değerlendirdiğini, kendi ahlaki ölçütlerinin de ne olduğunu bilememek demek. Az önce toplumsal normların oluşmasında dedikodunun işlevinden bahsetmiştik ya, insanların başkaları hakkında yaptığı yargıları dinlemek, aslında o grup içerisinden neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğuna dair bazı sinyalleri, işaretleri yakalamamızı sağlıyordu ya, İşte bunu hiç yapmayan kişiler, dahil oldukları grup içerisindeki normları e asla öğrenemeyecekler demektir. Dahası kendisini de tanıtamayacağı için grup içinde dışlanmış hissedecek demektir. Yani dedikodu yapmamak bir nevi sosyal izolasyona da sebep olabilir. Öte yandan başkalarının hakkımızda konuşabileceğine dair bir farkındalık geliştirmek, bizi daha tutarlı, daha duyarlı davranmaya da sevk edebilir. Yani bunu daha da yalın bir şekilde ifade etmek gerekirse, dedikodu öyle zannedildiği gibi korkunç bir şey değil kelime anlamı itibariyle.

Ne demiştik bölümün başında? Her konuda önyargılı olmamak gerek. Birazcık böyle çerçevenin dışında düşünmenin hiçbir zararı olmaz. Şimdi bazılarınızın şöyle bir şeyler dediğini duyar gibiyim. Hmm Barış abi. Şimdi biz sabahtan akşama kadar birbirimizi yiyip bitirelim, çekiştirelim. İnsanlara böyle itibar suikastleri düzenleyelim. Linç edelim hatta. Bunu mu istiyorsun? Hayır. Tabii ki bunu demiyorum arkadaşlar. Dedikodunun negatif yönlerini hepimiz gayet iyi biliyoruz zaten. Ve bunu yapmayacağınıza da eminim. Benim çok sevdiğim bir söz de var bu arada. Hani daha çok fikirler üzerine konuşmak. O olmazsa olaylar hakkında bir şeyler söylemek. En son insanları çekiştirmek, insanlardan bahsetmek. Böyle bir seviyelendirme bile yapabiliriz. Ama öte yandan şunu da itiraf edeyim. En çok sevdiğim, kurgusal olmayan tipteki kitaplar biyografiler. Yani başka insanların hakkında... Böyle incik cincik yazılmış ayrıntılı dedikodu metinleri.

Dedikodu kelimesini çok geniş tanımladık dikkat ederseniz. Hep o çerçevenin dışından, altından, üstünden, arkasından filan bakmaya çalıştık. O yüzden lütfen dedikodu deyince hani sadece negatif anlamda, sadece insanların hatta belki de olmayan özellikleri hakkında konuşmak değil, zaten onunla başka bir şey deniyor biliyorsunuz, iftira atmak deniyor. Bunlardan söz etmiyorum. Kişisel tatmin uğruna, başkalarını itibarsızlaştırmanın, hasedin, iftiranın olumsuz davranışlar olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. Buayı lütfen atlamayalım. Ben sadece olayları ya da konuları tek boyutta düşünmememiz gerektiğini dedikodu eylemi üzerinden anlatmak istedim bu bölümde. Hiçbir şeye kendiliğinden iyidir, kendiliğinden kötüdür gibi bir ön yargıyla yaklaşmamak gerek diyorum kısaca. Bazı toplumsal ön kabulleri de sorgulayabilmemiz lazım ara ara. Bir eylemin sebeplerini, nedenini, nasılını sorgulamak insanın ufkunu genişleten bir şey sonuçta.

O yüzden siz iyisi mi ara sıra böyle aykırı düşünmekten vazgeçmeyin.

Konu dedikodu olsa bile.

Künye
  • YazanHazal Beril Çam
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (9)