111 Hz ·Bölüm 164 ·30 Aralık 2024 ·27 dk ·2.555 kelime

Peki, Yeni Yıl Kararlarınızı Aldınız mı?

Her yıl milyonlarca insan, yeni yıla dair kararlar alıyor. Ancak çoğu insan bu kararları gerçekleştiremiyor. Peki, neden böyledir? Planlarımıza neden uymakta zorlanırız? Aslında, bu zorlukların birçok nedeni vardır; motivasyon eksikliği, gerçekçi olmayan hedefler belirlemek ve alışkanlıkları değiştirmede yaşanan güçlükler bunlardan sadece birkaçıdır. 111 Hz'in bu bölümünde, yeni yıl kararlarını nasıl sürdürülebilir hale getirebileceğimizi ve planlarımızı nasıl hayata geçirebileceğimizi tartışıyoruz.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Saat ne kadar da geçiyormuş ya. Şişimi bitirip yatayım artık.

Evet ne diyorduk? Japonca öğrenmek. Evet bu yıl o yıl olacak. 2025'te Japonca öğreneceğim.

O da neydi? Kim var orada?

Barış. Ben yılbaşının ilk ruhuyum. Ne? Kimsin? Ne istiyorsun benden? Bugün seni ziyaretimin bir sebebi var. Görüyorum ki yine kendine sözler veriyorsun.

Sana bir şeyler göstermem gerekiyor. Gel benimle. Nereye? Ne? Hayır!

Neredeyiz biz? Burası çok tanıdık geliyor. Evet. Burayı tanıyacağını biliyordum. Sana bir konuşmayı hatırlatmak istedim. Bir dakika. Ama bu benim. Ve o da Alp. Evet evet. Dinle. Bak ne diyeceğim Alp. Ben 1995'e girerken bazı kararlar aldım. Bu yıl fotoğrafçılık öğrenmek istiyorum. Aynı zamanda kahve içmeyi de biraz azaltacağım. Bir de Japonca öğrendim mi tamamdır. Ya Barış atma ya. Her yıl böyle yazıp çiziyor herkes. Kimsenin de pek bir şey yaptığını görmedim. Hatta niye zaten yılbaşı böyle önemli gibi davranıyoruz ki? Geri dönelim lütfen. Kendimi çok garip hissettim. Ne kahveyi azalttım ne de fotoğrafçılık kursuna yazıldım.

Ya bir de ben 30 yıl önce de mi Japonca öğreneyim diyormuşum. E neden bir türlü halledemedin ki bugüne kadar? Neden bana bunları gösterdin ki? Böyle olması gerekiyordu. Bugün tek ziyaretçin ben olmayacağım. Yakında diğerleri de gelecek. Zil seslerine dikkat et. Pencereden de gözünü kaçırma. Görüşürüz. Ne ziyaretçisi? Ne oluyor ya? Of!

Tekrardan merhaba sevgili arkadaşlar. Biliyorum biraz ürpertici bir giriş oldu. Ne yapacağım şimdi? Ben de tam olarak gestiremiyorum doğrusu. Neredeyse 30 yıl öncesini gördüm. Şimdi hızlıca bu davetsiz misafirin bahsettiği ikinci ziyaretçime hazırlanmalıyım. Yine gerilmeyi istemiyorum doğrusu.

Kutlayanlarınızın ya da kutlayan dostları olanların malumudur. Yeni yıl kararları almak birçok açıdan keyifli bir etkinlik. Sonuçta hedeflerimizi herhangi bir zamanda belirleyebiliriz öyle değil mi? Ama insanlar önemli kararları almak için genellikle işte tam da bu dönemi tercih ediyorlar. Hatta bu oran gençler arasında %50'lere kadar çıkıyormuş. Yani oldukça popüler bir ritüel. Peki takvim yılının dönmesi bizi büyük hedefler koymaya neden daha bir yatkın hale getiriyor sizce? Lisanslı klinik psikolog Terry Bly, yeni yılın bitmekte olan yıl ve gelecek yıla dair bizi düşünmeye ettiğini belirtiyor bu konuda. 2024 nasıl geçti diye kendimize ve etrafımızdakilere soruyoruz. Daha sonra da 2025'e dair beklentilerimizi, planlarımızı, arzularımızı paylaşıyoruz. Ve bu nedenle yeni yılın gelişi birçok kişiyi hayatında yapmak istediklerini tekrar düşünmeye itiyor. Ve böylelikle de yeni yıl kararları alma ritüeli dediğimiz bu şey ortaya çıkıyor.

Uzman psikolojik danışman Jennifer Kowalski de bu görüşe katılıyor. Kendisi yeni yılın taze bir başlangıcı simgelediğini ve insanların bu yenilenme anına ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Ona göre bir şey sona erdiğinde yeni başlangıçlar için bir fırsat doğuyor. Bir de ne var biliyor musunuz? Dünyanın her yerinde yeni yıl aynı gün deneyimleniyor. Yani 24 saat içerisinde. Geçmişe ve geleceğe dair kolektif bir düşünme alanı açılıyor adeta. İşte bu nedenle de yeni kararlar alma isteği özellikle güçlü oluyor. Düşününce bu kararların ardındaki psikolojiyi anlamak pek de zor değil. Yeni yıl kararları ulaşmak istediğimiz ve arzu edilen hedeflerin bir ifadesi. Ancak bu hedefler genellikle pek işe yaramıyor. Peki bu neden böyle ki? Bunu şöyle açıklayabiliriz. Planlar beynimizin daha mantıklı, uzun vadeli düşünen kısmından geliyor arkadaşlar. Örneğin diyet yapmak, birkaç kilo vermek, yeni bir dil öğrenmek ya da sosyal medyada daha az zaman geçirmek.

Değişim istediğimiz konusunda bir sorun yok. Sorun beynimizin alışkanlıklarımızı sürdüren ve günlük eylemlerimizin çoğunu kontrol eden tarafı devreye girdiğinde ortaya çıkıyor. Aslına bakarsanız beynimiz davranışları otomatikleştirme konusunda baya baya iyi. Bu otomatikleştirme sayesinde zihnimiz vermemiz gereken diğer kararlara kaynak ayırmak için özgürleşmiş oluyor. Fakat bu durum uzun vadeli planlamalar yapmamız gerektiğinde önümüze engeller çıkarabiliyor. Çünkü alışık olduğumuz rotanın dışına çıkmak bizleri biraz zorluyor. Bu yeni yıl kararlarını uygulamaya çalışırken yaşadığımız bir başka güçlük daha var. Bunların çok büyük ve bazen de çok köklü değişiklikler olması. Bu büyük büyük hedefler kulağa çok çekici gelebiliyor tabii bunu anlayabiliyorum ama aslında insan doğası bu tür büyük değişiklikleri öyle hemencecik yapamıyor arkadaşlar. Az önce sözünü ettiğim kişiler uzmanlar Blay ve Kovalski gibi kişiler davranışları değiştirmek için konfor alanından çıkmanın kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar.

Ancak tahmin edersiniz ki kimse uzun süreli bir rahatsızlık yaşamaktan da hoşlanmıyor. Peki kalıcı bir değişimin yolu ne? Uzun süre boyunca konforsuz hissetmekten geçiyor bu yol.

Fakat kendinizi zorlamayı bırakıp da konfor alanınıza dönerseniz de başka bir sorun beliriyor. Yunan filozoflarının akrazya yani irade zayıflığı dediği şeye bir bakalım şimdi de isterseniz. Bu terimi anlamak için kararlar ve aksiyonlar arasındaki ilişkiyi incelemek şart. Üç farklı tip ilişki ortaya çıkıyor gibi. Bir şeyi yapmak isteyip yapmak, bir şeyi istemeden yapmak ve bir şeyi istememize rağmen yapamamak. Bakın şimdi ilk durum yani bir şeyi yapmak isteyip yapmak durumunda bir arzunuz var. Mesela su içmek. Bu arzunuzu gerçekleştirmeye yönelik bir plan da yapıyorsunuz ve daha sonra da aksiyona koyulup sonucunu alıyorsunuz. En basit şekliyle mutfağa gitmek, bir bardak seçmek ve sürahiden kendinize biraz su doldurmak gibi. İkinci durum genellikle zorunda olduğumuz şeyleri kapsıyor. Mesela hasta olmamak için iğneden korkmanıza rağmen aşı olmanız gibi. Son durum ise işte o akraz ya denen ve kararlarımızı uygulamaya çalışırken hep başımızın belası olan durum.

Şöyle ki Japonca öğrenmek istiyorsunuz diyelim ve kendinize bu iş için haftanın belli günlerini belirliyorsunuz. Birkaç haftada bu plana gayet sadık kalıyorsunuz, uyuyorsunuz harf harfine. Sonra bir gün geliyor ve o hafta gitmeyi çok istediğiniz bir film için Japoncayı erteliyorsunuz. Sonraki hafta yine tabii insanız, başka bir şey istiyoruz, başka bir arzumuz için bir esneklik daha. Sonra yine, sonra yine, yine, yine derken bir bakmışsınız ortada plan diye bir şey kalmamış. Ama hala Japonca öğrenmeye dair bir arzunuz var. Bu da işte sizin içinizde bir rahatsızlık yaratıyor. Bir tarafınız sizi Japoncaya, diğer tarafınız o an istediğiniz şeylere doğru çekiyor sanki. Aslında bunu anlayabilmek için Platon çok güzel bir metafor kullanmış. Şimdi gelin ona bir bakalım.

Fedrus diye bir metni var Platon'un. İnsan ruhunun üçe bölünmüş olduğunu anlatmak için orada bir at arabası benzetmesi kullanıyor. Sürücü, biri beyaz, diğeri ise siyah olan iki atı yönetmeye çabalıyor bu benzetmesinde. Beyaz at, ahlaki ideallerimizi, siyah atsa bizi kontrol altına almaya çalışan arzularımızı temsil ediyor. Aracın sürücüsü ise aklımızı. Bu metafor, insanın içindeki çatışmaları ve ahlaki mücadeleleri anlatmak için harika bir yol. Japonca öğrenmek isteyen bir sürücü var. Onun sözünü dinleyip düzenli bir olmaya çalışan bir beyaz atı da var. Ancak aynı sürücünün siyah atı onu çok istediği filmi izlemeye doğru çekip duruyor. İşte yaşadığınız rahatsızlığın nedeni de bu atların birbiriyle olan uyumsuzluğundan geliyor. Zihninizde kıyasaya bir mücadele var adeta.

Şimdi bu atlara bir de modern bir perspektiften bakalım.

Siyah atın nasıl zihnimizi etkisi altına aldığını düşündüğümüzde önümüze ne çıkıyor? Dopamin hormonu. Dopamin Nation adlı kitabın yazarı Stanford Üniversitesi psikiyatri profesörü Anne Lemke çoğumuzun dopamin bağımlısı olduğunu iddia ediyor. Ve bunu da şöyle açıklamış bakın kendisi. Ne zaman... Hoşumuza giden bir şey yapsak dopamin seviyelerimiz yükseliyor. Ardından beyin eski haline dönmek için ona bir karşılık veriyor. Ancak bunu yaparken aşağı yönlü bir aşırılığa kaçtığı için bir dopamin açığı meydana geliyor. İşte burası tehlikeli bölge. Ve Lemke'ye göre bu yoksunluk durumu bizi tekrar en hızlı şekilde aynı dopamin seviyesine ulaşmaya sürüklüyor. Platon'un 2000 küsur yıl önce söylediği şeyin altında yatan biyokimyasal süreç işte tam olarak bu. Tabi bu durumu dengelemek için yani belli bir hedefe ulaşmak için fedakarlık yapmamız gerekiyor. Yani belli bir süre o huzursuzluk halinde kalabilmemiz şart.

Çok az zamanım kaldı arkadaşlar. Ancak öyle düşünüyorum ki baya bir şey öğrendim. İkinci ziyaretçi gelmeden yapabileceğimi yaptım bence. Neyi yanlış yaptığımı öğrenme şansım da oldu böylelikle. Artık bu sefer nereye götürürse götürürsün ona cevap verebilirim. Ve herhalde gerilmem diye hissediyorum. Şimdi biraz ara verelim isterseniz. Ben de kafamı, düşüncelerimi biraz toparlayayım.

Heh işte geldi. Bakalım bu nasıl bir ziyaretçi olacak.

Merhaba Barış. Ben şimdinin ruhu. Şimdinin ruhu? Geleceğini söylemişti bir önceki misafirim gerçi ama yine de sen pek korkutucu değilsin. Açıkçası ben daha ürkütücü birini bekliyordum. O en aksimizdir. Ben eğlenceli olanım.

Neyse deneyimlisin artık. Ne yapacağımızı biliyorsun. Seninle bir yolculuğa çıkacağız ama korkma. Sadece sana bir şey göstermek istiyorum. Peki ne göstereceksin? Hadi yola koyulalım.

Burası bu sefer hiç tanıdık gelmiyor. Kimin olabilir? Bu ruhlar olarak geçen yıl ziyaret ettiğimiz kişilerden biri. Bak işte burada büyük hayaller, umutlar ve arzular var. Hedefler, planlar. Ama şimdi yani asıl soruyu soralım. Bu hedeflere gerçekten ulaşılabilecek mi? Geçen yıl peki. Beceremedi çünkü.

Hedeflere ulaşmak. Elindeki Vision Board Moon'un, yani gençlerin kullandığı planlarını bir kolaj olarak hazırladığı o tahta. Ta kendisi. Son model bir araba. Antarktika seyahati. Ünlü olmak. En az beş enstrüman çalmayı öğrenmek. Oho! Liste uzayıp gidiyor. E plan yapmak önemli. Ama tabii yani Vision Board yapıyor ancak uyuyabilecek mi? Diyesim geliyor. Evet, büyük hedefler. Planlarımızı nasıl kendi kendimize sabote ettiğimizi de biliyorum artık. Ancak daha diğer soruyu sormamıştım. Tüm bunlar nasıl gerçekleşecek? Ne yapmak gerekiyor acaba? Aynen öyle. Yani plan yapmak önemli ama uygulamak? Bu adımlar gerçekten atılacak mı? Yoksa yine bir hayal kurma aşamasında mı kalınacak? Evet, ben de merak ettim doğrusu. Bunları başarmak için gerçek bir motivasyonun olması gerekir Barış. Belki bir sonraki ziyaretçinde anlarsın. Hazır ol.

Of! Evet arkadaşlar. Odama geri döndüm ama bu yolculuklar... Of! İnsanın başını inanılmaz döndürüyor. Son ziyaretçim gelmeden bu olayı çözmek gerekiyor. Ki bu hikaye bana bir yerlerden tanıdık geliyor ama... Neyse. Şimdi biraz daha ne yapabiliriz planlarımıza uymak için buna bakalım.

Aslına bakarsanız yeni yılı kararları almak belli bir değişim isteğini simgeliyor. Bunun için de değişim sürecini anlamamız lazım öncelikle. Değişimin ilk aşaması farkındalık. Bu noktada değişim fikri belirgin bir hale geliyor ve ne yapmak istediğinize dair net bir düşünce oluşuyor. Tabii tahmin edebileceğiniz gibi değişim sadece düşünmekle gerçekleşmiyor. Değişimin devam edebilmesi için bir de plan yapılması gerekiyor ki buna da hazırlık aşaması diyoruz. Planınızı oluşturur. Daha sonra adım adım ne yapmanız gerektiğini belirlersiniz bu aşamada değil mi? Burası tam da vision boardların ve yeni yıl kararlarının olduğu kısım aslında. Ve sonra eylem aşamasına geçersiniz. İşte değişim bu noktada başlıyor. Artık sadece plan yapmıyor aynı zamanda harekete de geçiyorsunuz. Hedeflerinizi gerçeğe dönüştürme yolunda önemli bir adım atmış oluyorsunuz. Ancak değişimin sürdürülebilir de olması gerek.

Sürdürme aşaması işte belki de en zorlu olanı. Zira eski alışkanlıklar ve hızlı tatmin olma isteği tekrar sizi kontrol altına alabilir.

Eğer galip gelir bu aşamayı tamamlayabilirseniz kendinizde istediğiniz değişimi de gerçekleştirmeye başlamış olursunuz. Bakın bu yeni yıl kararlarını sürdürebilmenin neden bu kadar önemli olduğunu çok net bir şekilde kavramamız gerekiyor arkadaşlar. British Psychological Society'den Dr. Tamara Russell bu konuda oldukça önemli bir noktayı vurgulamış. Hedeflerimizi gerçekleştirmek için her gün küçük adımlar atmak niyetlerimizi pekiştirmemizi sağlıyor demiş. Hatırladınız mı bu kavramı bir yerlerde? Bu basit eylemler, küçük adımlar, örneğin evinizde, ofisinizde böyle hemen gözünüzün önünde olacak bir takım notlar bırakmak, ne bileyim işte bir yerlerden bulacağınız bir zinciri kırma takviminin üzerine çarpılar eklemek bizim zihnimize yardımcı olabiliyor. Aynı oluşumdan yani yine British Psychological Society'den Dr. Audrey Tangse hedeflerimize ulaşırken başardıklarımıza da odaklanmamızı öneriyor.

Çünkü sahip olduklarımız da bir zamanlar bizim için bir hedefti. Şimdi isterseniz yine bu Japonca öğrenme örneği üzerinden gidelim. Bu öyle bir günde gerçekleşebilecek bir şey değil sonuçta. Mesela 3 hafta boyunca devam ettik diyelim ve bazı kelimelerin anlamlarını öğrendik. Bu noktada bu ilerleyişimizi fark etmemiz, sürdürebildiğimizi zihnimize anlatmamız ve kendimizi bu anlamda kutlamamız çok önemli. Bu tür bir farkındalık planımızın gerçekleşmemiş kısmına değil de şu ana kadarki ilerleyiş kısmına odaklanmaya yardımcı oluyor. Geçen zamanı ve elde ettiğimiz küçük de olsa başarıları görebilmek bizi daha bir motive, daha bir azimli hale getiriyor. Aslına bakarsanız bir plana bağlı kalmanın yolu belli alışkanlıkları edinmek. Şimdi dilerseniz Platon'un öğrencisini Aristo'ya bir dönelim bakalım o ne diyor bu konuda.

Aristo, Nikomakos'a etik adlı eserinde insanlardaki alışkanlıkları incelemek için heksis ve etos kavramlarını kullanmış. Heksis böyle eğilim diye çevirebileceğimiz bir terim. İnsanların yönelimlerini belirtiyor. Örneğin bir arkadaşınızın öfkelenmeye meyilli olması veya kardeşinizin utangaç olması gibi. Doğuştan gelen veya sonradan oluşan bu eğilimlerin toplamı bizim nasıl bir insan olduğumuzu yani karakterimizi belirliyor. Diyelim ki ılımlı bir arkadaşımız var. O bu özelliği nedeniyle küçük şeylere sinirlenmiyor. Öyle birden parlamıyor. Ilımlı olduğuna inandığı için de fevriyilikten kaçınmaya gayret ediyor. Peki bunların plan yapmakla alakası nedir diye soracaksınız. İlginç olan şey şu ki Aristo ahlaki eğilimler ve diğer alışkanlıklar arasında herhangi bir ayrım yapmıyor. Şöyle düşünebiliriz bunu. Biri fevriyliğini kontrol etmeyi denedikçe ılımlı olmaya başlıyor. Bu zor durumu uzun bir süre sürdürdüğünde onu içselleştiriyor.

Planlarımız için de benzer bir yaklaşım gerekiyor. Zira hedeflerimizle uyumlu alışkanlıklar geliştirmek, bu alışkanlıkları destekleyen bir karakter oluşturmakla ancak mümkün. Hedefimize yönelik küçük ama istikrarlı adımlar atmak bu alışkanlıkları sürdürülebilir hale getiriyor. Örneğin her gün aynı saatte uyanmaya alışmak. Bunu yeterince düzenli hale getirdiğimizde adeta doğamızın bir parçası haline geliyor. Başta o çok zor gelen erken kalkma eylemi zamanla uyumadan önce ışığı kapatmak kadar doğal bir davranışa dönüşüyor. Bunu öylesine içselleştirmiş oluyoruz ki üzerinde düşünmemeye başlıyoruz. Karakterimize yansımasını ise şöyle ele alabiliriz. Birine ben nasıl biriyim diye sorduğunuzda o erken kalkan biridir cevabını alabilirsiniz. Böylece bu özellik alışkanlığın gelişmesi yoluyla sanki bizim de doğal bir parçamız haline gelmiş olur. Yani özetle Aristo'dan ilhamla hedeflerimize ulaşmak için de benzer bir yaklaşım benimsemek lazım.

Sadece anlık motivasyonlarla değil sürekli ve istikrarlı bir şekilde alışkanlıklar geliştirerek hedeflerimize yaklaşabiliriz.

Evet artık son ziyaretin zamanı geliyor ve sanıyorum ki o her an burada olabilir. Bak şimdi o kadar farkındalıktan bahsettik ve ben de şimdi fark ediyorum ki ilk ziyaretçi beni geçmişe götürmüştü. Bana kendi gençliğimden bazı sahneler göstermişti. İkinci ziyaretçi ise kendisinden şimdinin ruhu diye bahsetmişti. Sanıyorum ki sonuncusu beni geleceğe götürecek. Geleceğin neler getireceğini bugün yaptıklarımın sonuçlarını gösterecek. Tabii ya biliyorum ben bu hikayeyi Charles Dickens'tan. Onun onlarca uyarlaması da yapıldı değil mi? Bu dönemde zaten o uyarlamaları da animasyonuyla. Filmiyle filan bol bol seyrediyoruz. A Christmas Carol adlı hikayesini. Ama bu hikayenin bu kadar klasikleşmesinin bir sebebi var. Bu üç ruhun ziyaretleri bana hayatımı yeniden gözden geçirme ve belki de değiştirme fırsatını sunabilir. Gerçekten neyin önemli olduğunu anlamamızı sağlayabilir.

Geliyor sanırım.

Hoş geldin. Ben de seni bekliyordum zaten. Evet Barış. Bu son ziyaret olacak. Ben de seni bir yere götüreceğim.

Bu ben miyim? Gerçekten fotoğrafçılığa başlıyor mu? Planlarını uyarsan olacaklar bu. Hatta Japoncağın da iyice gelişsin diye Japonya'ya gittin. Tokyo'da fotoğraf çekiyorsun. Peki nasıl başardın? Cevapları biliyorsun. Yani yolunu nasıl çizmen gerektiğini biliyorsun. Ama unutma. Bu bir olasılık. Gelecek hala senin elinde. Plan yapmak ve ona uymak. İşin sırrı burada.

Aslında bu gece yaşadığım her şey tam da 9 yıl önce zinciri kırma metodolojisini oluşturma sürecime benziyor. O zamanlar da benzer sorularla boğuşuyordum. Neden hedeflerimize ulaşamıyoruz? Neden her yeni yıl aynı kararları alıp alıp sonra da uygulamadan kalıyoruz? İşte bu soruların peşinde koşarken bir gün çok basit bir şey fark ettim. Tıpkı Aristo'nun dediği gibi değişim aslında küçük adımlarla geliyordu. Büyük hedefler bizi ürkütüyor ama o hedefleri ikiye bölünce sonra tekrar istikrarlı bir şekilde sürdürmeye çalışınca ulaşılabilir hale geliyordu. İşte zinciri kırmanın özü de buydu. Her gün hedefimiz için küçücük de olsa bir adım atmak. Attığımız adımı bir çarpıyla işaretlemek. Onu görünür kılmak. Farkındalık kazanmak. Ve zamanla o minik adımları attığımız çarpıları birleştirip bir zincire dönüştürmek. Binlerce insan bu metodolojiyi kendi hayatına uyguladı. İşte sigarayı bırakanlar, kitap okuma alışkanlığı kazananlar, kendine bir egzersiz rutini oluşturanlar.

Her biri kendi zincirlerini ördü. Kimileri düzenli uyku için kullandı, kimileri sosyal medya bağımlılığından kurtulmak için. Ve şimdi 9 yıl sonra yeni bir yıla giriyoruz. Bu gece 3 ruhun ziyaretiyle öğrendiğim her şey aslında o ilk günkü sezgilerimi doğruluyor. Büyük değişimler küçük adımlarla başlıyor. Tıpkı bir zincirin halkaları gibi. Her gün eklenen yeni bir halka, her gün atılan küçük bir adım. O yüzden sevgili dostlar, 2025'e girerken kendinize büyük hedefler koymaktan korkmayın. Ama onları gerçekleştirirken küçük adımların gücünü de unutmayın. Her büyük zincir tek bir halkadan başlar. Her uzun yolculuk o ilk adımla. Hepinize mutlu yıllar.

Künye
  • YazanUğur Yıldırım
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (20)