Bunalanlar İçin Bir Nefes
Akmayan trafik, susmayan kornalar, bitmek bilmeyen bildirim sesleri ve susmak bilmeyen zihnimiz... Her gün bunlara maruz kalıyor, kendimizi şehrin içinde sıkışmış gibi hissediyoruz çoğumuz. Fakat bu kaostan çıkıp doğaya adım attığımız anda, hemen huzurlu hissediyoruz. Peki doğa bunu nasıl başarıyor? 111 Hz’in bu bölümünde bu soruya cevap arıyoruz. Doğada zaman geçirince neden kendimizi daha iyi hissettiğimizi, farklı yaklaşımlar üzerinden anlamaya çalışıyoruz.
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Ufff kaç saattir açılmadı şu trafik ya. Ne oluyor neden açılmıyor anlamıyorum ki. Uff kesin geç kalacağım. Şu köşeye döndükten sonra açılır mı acaba?
Ne oldu şimdi yani ne oldu? Zaten duruyoruz işte hepimiz. Korna Çalıncı'nın trafik açılmıyor ki. Hayret bir şey ya. Arkadaşlar kusura bakmayın ya biraz gerginim bugün. Bir toplantıya yetişmem gerekiyor ama çok böyle korkunç bir trafik var. Hareket edemiyoruz resmen. Hani bir de o kadar yorgunum ki anlatamam yani size. Dün gece çok geç yattım. Bir iş yetiştirmem gerekiyordu. E ondan önceki günde bir sürü toplantım filan vardı. Zaten bu aralara her şey üst üste geliyor. Çok yoğunum. Çok stresliyim. Of gerçekten çok yorgun hissediyorum.
Of bittim ya ben bu gürültüden.
Yok yok yeter. Yeter artık. Ben daha fazla katlanamayacağım bu işkenceye. Gitmiyorum toplantıya filan da. İptal ediyorum.
Zaten istesem de gidemem ki. Bu kaosun içinden çıkamıyorum ki. Yetişemeyeceğim.
Ya ben bu trafik çilesini de çekmek istemiyorum artık ya. Oh ne olursa olsun.
Of of. İltisi biter. Trafiği başlar. Trafiği biter. Kalabalığı. Yani bazen gerçekten kaçıp gidesim geliyor bu şehirden. İnsanın bile bile kendine çile çektirmesi filan yani.
Bu gürültünün bu bitmeyen karışıklığın asla akmayan trafiğin içinde biraz daha oturmaya takatim kalmadı yani. Hayır yani en kötüsü de biliyor.
Ya insanlar gerçekten düşüncesiz ya. Yolda doğru düzgün yürümeydi mi bilmiyorsunuz kardeşim. Yani ben de saydam bir varlık değilim yani. Bak burada gözükmüyorum herhalde diye tahmin ediyorum değil mi?
Ne bu arabalara ne de bu insan kalabalığına artık katlanmak istemiyorum şu anda. Bırakın böyle duymayı görmeye bile tahammülüm kalmadı.
Şu parka edip oturayım biraz. Orası daha sessizdir herhalde muhtemelen.
Hayır yani en kötüsü ne biliyor musunuz? Her gün maluz kaldığımız bu sesler bizi zaten çok kötü etkiliyor. Hatta çoğu zaman bu seslerin üzerimizdeki etkisine farkına bile varamıyoruz. Baya baya gizli bir tehlike yani bu.
Zira bu gürültü kirliliğinin işte anksiyet eden depresyona, oradan uyku bozukluğuna, ani öfke patlamalarına kadar birçok sorunun müsebibi olduğu düşünülüyor. Yani trafikte çoğu insanın öfkeli olduğunu düşünecek olursak yapılan araştırmaların sonuçlarına hak vermemek pek de mümkün değil. Yani bu arada kusura bakmayın ben de gerildim biraz sesim filan değişti. Bir anda bu sokaktaki binalar filan üzerime üzerime geldi. Epey bir bunaldım.
Oh ne kadar özlemişim bu sessizliği ya. Oh bu dinginlik.
Şu tertemiz havayı solumak bile yetti.
Yeşilin içinde böyle sakince yürüyebilmek ya da ne bileyim işte bir bankta oturup etrafı izleyebilmek. Ne kadar eşsiz bir tecrübe aslında değil mi?
Doğada olmak yani inanılmaz bir huzur veriyor. İçimi böyle aniden bir neşe bir mutluluk kaplıyor. Mesela şu an o kadar iyi hissediyorum ki az önce trafikte yaşadığım o sinir harbi de yorgunluğumda bir anda uçup gidiverdi. Yani eminim sizler de yaşıyorsunuzdur buna benzer hisleri. Peki neden böyle oluyor acaba? Doğada zaman geçirince neden sanki böyle bir anda sihirli bir değnek değmiş gibi kendimizi çok daha iyi çok daha huzurlu hissetmeye başlıyoruz?
Madem bu soru aklınıza düştü beni biliyorsunuz arkadaşlar araştırmadan bırakmam. Öyleyse hadi siz de bana eşlik edin ve bu bölümde hep beraber bu sorunun cevabını arayalım.
Şimdi ilk olarak 1973 yılında ünlü bir psikanalist Eric Fromm tarafından ortaya atılan bir kavramdan bahsetmek istiyorum sizlere. Biyofili. Fromm bu kavramı psikolojik literatür açısından ele almış ve yaşama ve canlı olan her şeye duyulan tutkulu sevgi olarak tanımlamış. Biyofili kavramını. Fakat bunu daha geniş anlamda ele alıp sistemleştiren kişi evrimsel biyolog Edward Wilson olmuş. 1984 yılında yayınladığı Biyofiliya adlı kitabında bu kavramı evrimsel bağlamda ele alıyor kendisi. İnsanların doğaya ve diğer canlılara karşı doğuştan bir sevgi hissettiğini, onlarla ilişki kurma eğilimi içinde olduklarını söylüyor. Doğuştan diyorum bakın ve bu doğuştan gelen doğa sevgimizin ise bize atalarımızdan miras kaldığını iddia ediyor. Zira ona göre doğayla bağları güçlü olan atalarımız yiyecek, su, barınma gibi bir takım yaşamsal kaynaklara kolaylıkla erişebiliyordu ve vahşi hayvan saldırılarından da rahatlıkla korunabiliyordu.
Bu da onlara evrimsel anlamda ciddi bir avantaj sağlamıştı. Biyofili hipotezine göre ise doğa sayesinde hayatta kalan ve türünü devam ettirebilen atalarımızın işte bu doğaya dair sahip olduğu olumlu hisler onların torunları olan bizlere de aktarılmaya devam etti. Bu hipotez her ne kadar böyle evrimsel bir açıklama olsa da bugün farklı alanlarda da adı anılan bir çalışma. Farklı alanlar derken mesela mimaride. Çoğunlukla iç mekanlarda uygulanan biyofilik tasarımlar ilhamını da bu hipotezden alıyor. Şehirlerde yaşadığı için doğada pek fazla zaman geçiremeyen insanların genetiğine uygun olarak tekrar doğayla bağ kurabilmeleri hedefleniyor bu tasarım anlayışında. Özellikle de çalışma alanlarında uygulanan bir yaklaşım. Bu sayede çalışanların kendilerini daha mutlu hissedecekleri, daha verimli, daha yaratıcı olabilecekleri düşünülüyor. Mesela Portekiz'de yer alan Second Home isimli ortak çalışma alanı bu tasarımın en güzel örneklerinden biri.
Zira aydınlatmasından havalandırmasına kadar, oradan mobilya tasarımı, oradan malzeme seçimine kadar her şey tamamen doğayla uyumlu olacak şekilde seçilmiş. Ve en ilginci ise Second Home'un içinde binden fazla bitki yer alıyor arkadaşlar. Binden fazla yani gözün görebildiği her yer yemyeşil diyebiliriz.
İç mekanlarda bu tarz tasarımların kullanılması, insanın sürekli doğayla temas halinde olmak istemesi boşa değil aslında. Çünkü doğada zaman geçirmenin insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkileri gerçekten de yatsınamaz. Rachel Kaplan ve Stephen Kaplan'ın 1989'da çıkan The Experience of Nature ve Psychological Perspective kitabında ortaya attıkları dikkat restorasyonu kuramıyla da bu husus kanıtlanmış durumda. Çalışma yaşamında, okulda, gündelik hayatta, oradan oraya giderken, bir işi bitirip diğerine başlarken yani her an yönlendirilmiş dikkatimizi kullandığımızı ve onu tetikte tutmak için de özel bir uğraş vermemiz gerektiğini ifade ediyor Rachel ve Stephen. Modern hayatlarımızda o kadar çok dikkat dağıtıcı unsura maruz kalıyoruz ki odaklanmak, konsantrasyonumuzu sağlamak için yoğun bir çaba harcamamız gerekiyor. İşte bu araştırmacılar bu yoğun çabanın da zihinsel yorgunluğa sebep olduğunu tespit etmiş.
Ve tabii ki bu yorgunluk beraberinde neleri getiriyor? Bıkkınlığı, stresi, hatta tükenmişliği. İşte dikkat restorasyonu teorisi de tam olarak burada devreye giriyor arkadaşlar. Zira bu teoriye göre çevre iyileştirici bir güce sahip. Yaptıkları çalışmaların sonucunda belli şartlar altında doğal ortamların insan psikolojisi ve hatta fizyolojisi üzerinde bile onarıcı bir etkisi bulunduğunu keşfetmişler. Çünkü doğadayken her an yönlendirilmiş dikkatimizi kullanmak, dikkat dağıtıcı unsurlarla mücadele ederek onu tetikte tutmak zorunda değiliz. Aksine doğada zaman geçirirken zihnimizi serbest bırakabiliyoruz, özgürce dolaşmasına imkan tanımış oluyoruz. Ve bunun sonucunda da rahatlıyoruz. Doğa stresimizi azaltıyor, yorgunluğumuzu gideriyor, zihinsel kaynaklarımızı yeniliyor, bilissel performansımızı arttırıyor. Doğada zaman geçirdikten sonra daha iyi hissetmemizin, işlerimize daha böyle iyi konsantre olabilmemizin sebebi de bu yani.
Bu araştırmanın sonuçlarını deneyimlemek ve doğanın iyileştirici etkilerinden yararlanmak isteyenlere tavsiyem orman banyosu yapmak olabilir. Evet, orman banyosu ya da Shinrin-yoku.
80'lerde Japonya hükümetinin teşvik ettiği bir uygulama. Şehirleşmenin hızlanmasıyla birlikte modernleşen toplumda bireylerin stresle mücadele edebilmesi zorlaştı haliyle. İşte bunu fark eden yetkililer ormanların iyileştirici gücünden yararlanmak istemişler. Shinrin-yoku yani orman banyosu en basit tanımıyla doğayla temas etmek demek. Ormanı beş duyumuz aracılığıyla deneyimlemek. Hani banyo yaparken de öyledir ya, her şeyinizde hissedersiniz o sıcak suyun teninizin üzerinden akıp gitmesini. Aynı şeyi bunun için de söyleyebiliriz. Ve bu konu hakkında yapılan araştırmalar da bu tür bir uygulamanın insan sağlığı için çok olumlu etkileri olduğunu göstermiş durumda. Kortizol seviyesini düşürerek stresi azaltıyor, kan basıncını düşürüyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, ansiyete, depresyon, tükenmişlik gibi mental rahatsızlıkların etkilerini azaltıyor. Bunlar bilinen faydaları. Bir de daha bilinmeyen kim bilir neyiz. neler var. Ayrıca Shinrin Yoku'nun problem çözme becerilerini arttırdığı ve yaratıcılığı geliştirdiği de biliniyor.
E madem öyle doğanın hem fiziksel hem de dikkat üzerindeki etkilerini bir hikaye üzerinden inceleyelim biraz da. Fakat bunun için önce Alp dağlarına ulaşmamız gerekiyor. Hem konuşup hem tırmanmak olmaz tabii. En iyisi şimdi ben biraz kısa bir ara vereyim. Sizinle orada zirvede buluşuruz.
Geldiniz demek. Ben de sizi bekliyordum ama beklerken biraz da üşüdüm açıkçası. Sonuçta burası deniz seviyesinden tam 1800 metre yüksekte. İsviçre Alplerinde şirin mi şirin bir köydeyiz. Buraya neden geldik biliyor musunuz? Hani hepimizin tanıdığı ünlü düşünür Friedrich Nietzsche'yi ziyaret etmeye onun doğayla ilişkisini gözlemlemeye geldik. Kendisi günlük rutin yürüyüşüne çıkmış bile. Ama merak etmeyin. Rotasını biliyorum. O patikayı takip edeceğiz birlikte. Hadi gelin benimle. yani böyle tempolu bir yürüyüşle kendisini bir yerlerde yakalarız diye düşünmüştüm ama çok da emin değilim. Zira bu yokuşu tempolu bir şekilde böyle yürümek herkesin harcı değil. Fakat Nietzsche bu konuda fazlasıyla antrenmanlı. Her gün düzenli olarak yürümesinin yanında yaptığı bu yürüyüşler ortalama 7-8 saat falan sürüyormuş. Evet inanması oldukça güç ama gerçek. Bu doğa yürüyüşleri Nietzsche için olmazsa olmazmış. Hava gibi, su gibi bir şeymiş yani.
Bu yürüme olayına girmesi başlaması da biraz ihtiyaçtan olmuş aslına bakarsanız. Çok yoğun baş ağrıları çekiyormuş. Migren ataklarının artmasıyla birlikte bir süre sonra çok sevmesine rağmen okuyup yazamaz hale gelmiş. İşte böyle ne yapacağını bilemez bir halde her şeyden medet umarken aradığı çareyi doğada bulmuş.
Derken biz de işte yetiştik.
Kendisi bir taşın üstüne oturmuş harıl harıl not almakla meşgul şu anda. Ne yazıyor acaba? Belki de bugün hala tartışılan çok önemli düşüncelerinden bazılarını şu anda not alıyordur. Hiç rahatsız etmeyelim bence kendisini. Kenardan böyle sessizce izleyelim. Sonuçta dikkatini dağıtıp kafasını karıştırmak istemeyiz. Çünkü Tan Kızıllığı, İyinin ve Kötünün Ötesinde, Böyle Buyurdu Zerdüşt gibi önemli eserlerini işte tam da bu doğa yürüyüşleri esnasında şekillendirmiş kafasında Nietzsche. Zaten bu doğa yürüyüşleri onun için bir çalışma şekline dönüşmüş sonrasında. Bu yürüyüşler sayesinde daha iyi düşünebildiğini ve yeni fikirlerinin ancak bu şekilde filizlenebildiğini fark etmiş. Hatta açık hava... Neden kalktı ki şimdi bu? Bir anda gözden kayboldu ya. Bu ne hız?
Oh! Yok! Yok arkadaşlar! Bu yolun eğimi gittikçe artıyor. ve maalesef benim Nietzsche ile yarışacak bir kondisyonum yok. Artık stüdyomuza dönmenin zamanı geldi.
Maalesef Nietzsche ile yürüyüş ritimlerimizi tutturamadık. E bu da gayet normal tabii. Her gün 7-8 saat yürüyor. Yeri geliyor Alp dağlarına tırmanıyor kendisi. En önemli çalışmalarını ve düşüncelerini de bu rutinine borçlu olduğunu söylemiştik. Hatta açık havada ve özgürce hareket ederken doğmamış bir düşünceye inanmamalı diyecek kadar da önem veriyor. Bir açıdan baktığımızda da ileri gidiyor. Bu doğa yürüyüşlerinin etkisine dair. Onu böyle haftalarca yataktan çıkamayacak hale getiren migren ağrılarından kurtaran ayağa kalkıp üretmeye devam edebilmesini sağlayan bu yürüyüşler. Nietzsche'nin hikayesi aslında doğanın ilham vermesi yaratıcılığı arttırması yanında fiziksel sağlığımız üzerinde yani fizyolojik olarak da nedenli etkili olabileceğini gösteriyor bize. Hatta gelin doğanın bu etkisini bir başka şey üzerinden bir deney üzerinden de anlatayım şimdi size. Profesör Roger Ulrich stres azaltıcı teori adını verdiği tezini kanıtlamak için yaptığı araştırmalara ek olarak bir deney yapmış.
Bu düzeneye göre bir hastanede yapılmış bu deney. Ameliyat sonrası iyileşme sürecinde olan hastaları iki gruba ayırmış. İlk gruptakilerin odaları ağaçlardan, yeşil alanlardan oluşan bir doğa manzarasına bakıyormuş. İkinci gruptaki hastaların odası ise boşmuş, beton duvarlara bakacak şekilde ayarlanmış. Deneyin sonucunda hastaların iyileşme süreçleri hakkında toplanan verilerse çok çarpıcı. Şöyle izah edeyim size bunları. Odası doğa manzarasına bakan hastaların stres seviyelerinin diğerlerine oranla çok daha düşük olduğu, daha az ağrı kesici talebinde bulundukları ve sonuç olarak ikinci gruptaki hastalara oranla çok daha hızlı iyileştikleri ortaya çıkmış. İşte bu deney neticesinde doğada olmayı bir kenara bırakın, yani böyle bir manzarasını uzaktan izlemenin bile, hatta hayal etmenin dahi, hem fiziksel hem de mental sağlığımız üzerinde iyileştirici etkileri olduğu kanıtlanmış oluyor. Doğanın bu etkisi sadece görsellikle de bağlantılı değil bu arada.
Örneğin kuş cıvıltılarının ruh sağlığımız üzerindeki pozitif etkisinden de söz edebilmemiz mümkün. Gelin bunu da yine bir deney üzerinden anlatayım size. California Polytechnic State Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bir yürüyüş parkuru seçerek başlamışlar bu deneye. Ardından bu parkurun belli bir kısmına eşit aralıklarla 10 tane gizli hoparlör yerleştirmişler.
Yürüyüşlerinin belli kısımlarında yalnızca yaprak ışırtısı ve rüzgar sesi gibi doğa seslerini işiten katılımcılar, o gizli hoparlörlerin yerleştirildikleri kısma geldiklerinde ise yoğun bir kuş cıvıltısı duymaya başlamışlar. Üstelik tek bir kuşa ait değilmiş bu sesler. Ormandaki ağaçlara tünemiş bir kuş korosu hep birlikte tatlı tatlı şatıyormuş adeta. Çünkü bu sırada araştırmacılar yerleştirdikleri o gizli hoparlörlerden daha önce kaydettikleri 11 farklı kuş türünü seslerini çalıyorlarmış. Bu deneyin katılımcılarından biri olsaydınız şöyle etkileyici bir ispinoz şakamasıyla karşılaşabilirdiniz mesela.
Öyleyse onların seslerine odaklanıp ne hissettiğimizi birlikte sorgulayalım dilerseniz.
Evet nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Bu sesler hangi duyguları uyandırdı içinizde? Eminim mutluluk, neşe, huzur ya da işte ne bileyim rahatlama filan diyenleriniz olacaktır. Yani böyle kulaklıkla bile dinlemek çoğumuza benzer şeyleri hissettirmiştir. O deneyin katılımcılarının da bizimle aynı fikirde olduğunu söyleyebilirim. Zira yürüyüş parkurunu tamamladıktan sonra nasıl hissettiklerine dair çeşitli soruları cevaplamışlar. Ulaşılan sonuç ortak. Katılımcıların çoğu yürüyüş yaparken o kuş seslerini işittikleri sırada işitmedikleri anlara oranla çok daha huzurlu hissettiklerini söylemişler.
Evet arkadaşlar yani deminden beri doğanın, doğada zaman geçirmenin filan ne kadar iyi bir şey olduğunu anlatıp duruyorum. Üstelik bunlarla da bitmiyor. Bu anlattıklarım buzdağının görünen yüzü sadece. Eee bu durumda ne yapsak? Hep birlikte böyle şehirden kaçıp bir ormana filan mı yerleşsek ne dersiniz? Aslında daha önce bunu denemiş biri var. Doğa ve çevre konusunda erken dönem düşünürlerinden biri kendisi. Şimdi biraz da ondan bahsetmek istiyorum size.
Ünlü yazar ve filozof Henry David Thoreau. Kendisi 1845'te Concord kasabasından ayrılıp Walden Gölü'nün kenarına yerleşimin hiç olmadığı ormanlık bir alana taşınmıştı. Bu kararının birkaç farklı sebebi vardı tabii. Bunlardan biri gün geçtikçe artan tüketim çılgınlığına karşı bir alternatif sunmaktı. Bu arada 1800'lü yıllardan söz ettiğimi tekrar hatırlatayım. Diğer bir gerekçesi ise doğayla bütünleşmek ve bu sayede kim olduğunu anlayıp bir olgunluğa erişebilmekti. Yaşadığı kulübeyi, kullandığı bir yatak, bir masa ve iki sandalyeyi de kendi elleriyle inşa etmişti Thoreau. Kendi yetiştirdiği sebzeler ve gölden tuttuğu balıkları yiyerek beslendi. Burada yaşadığı günler boyunca edindiği tecrübeleri ve doğaya dair gözlemlerini ise daha sonra yayınladığı Walden isimli kitabında detaylıca anlattı kendisi. Ona göre sağlıklı ve mutlu bir yaşama erişmenin yolu doğayla uyumlu bir şekilde yaşamaktan geçiyor.
Fakat tüm bu görüşlerine rağmen tam iki yıl, iki ay, iki gün sonra bu inzivasına bir son verdi. Yani amaçlarına ulaştığına kanaat getirdiğinde bu macerasını noktaladı ve eski düzenine geri döndü Thoreau. Çünkü zaten onun amacı doğayı bir kaçış olarak kullanmak müzevi bir yaşam sürmek değildi. Doğayla bütünleşip kendini keşfedebilmek, tabiatla uyumlanıp onun etkilerini yaşayarak öğrenebilmekti ve bunu başardı da.
E peki bütün bu anlattıklarımızı düşündüğümüzde bizim de doğanın bu olumlu etkilerinden yararlanabilmek için hemen yaşadığımız yeri, şehri terk edip ormanda yaşamamız şart mı? Yani her şeyi bırakıp gitmemiz mi lazım? Elbette hayır. Önemli olan Thoreau'nun tecrübelerinden ilham alabilmek. İhtiyacımız olan tek şey de doğayı hayatımıza biraz daha fazla dahil etmek. Bunun için bilinçli bir çaba sarf etmek.
Ama tabii ki koşturarak bir parkın içinden geçmekten ya da deniz kenarında otururken açıp video izlemekten filan bahsetmiyorum. Ve hayır, karşılaştığımız o eşsiz manzaraların fotoğraflarını en iyi açıdan çekmek de değil kastettiğim. Doğada vakit geçirmekten... içirirken gerçekten o anda orada olabilmekten söz ediyorum. Yani beş duyumuzla birlikte tüm kalbimizle tabiatı hissedebilmekten bahsediyorum. Güneş ışınlarının teninizi ısıttığını, rüzgarın içinizi ürperttiğini hissedebiliyor musunuz?
Kuş cıvıltılarını gerçekten duyabiliyor musunuz? Ya da denizden gelen o iyot kokusunu hissedebiliyor musunuz?
Tamam. Kabul. Gündelik hayatımızın koşuşturması için de tüm bunlara vakit ayırmak, şehrin gürültüsüne kulaklarımızı tıkayıp doğaya odaklanmak böyle söylendiği kadar kolay değil. Fakat bizi andan koparan o bildirimleri, kafamızda o bir türlü susmayan sesleri bastırmak imkansız da değil. Tek yapmamız gereken bir süreliğine, düzenli olarak her şeyi susturup yalnızca ama yalnızca doğaya ve oradaki varlığımıza odaklanabilmek.
Hadi.
Yaparsınız biliyorum. Bence kesinlikle denemeye değer. Siz ne dersiniz? Bence kesinlikle denemeye değer.
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (17)
- Gürültü, sağlığımızın görünmez düşmanı - QBLOG
- İyileştiren Tasarım, Biyofilik Tasarım
- Biophilia hypothesis
- Biophilia hypothesis | Description, Nature, & Human Behavior | Britannica
- CAW Architects designs colourful Google office near Palo Alto
- Dikkat restorasyonu kuramı
- Shinrin-yoku
- The Path to Creativity with Forest Bathing
- Forest Bathing: How Trees Can Help You Find Health and Happiness
- NCBI - WWW Error Blocked Diagnostic
- 3645574
- Doğa İyileştirir, İyi Hissettirir ve Huzur Verir; Sebebi Kuşlar Olabilir mi?
- Bir Başyapıt: Walden; ya da Ormanda Yaşam - Kürşat ÖZCAN
- 429 Too Many Requests
- 4fc591b1d6426b3b8300fb7f1b67b914
- Kişi Nasıl İyi Bir Yürüyüşçü Olur?: Friedrich Nietzsche
- Bundle