
Caz: Hayat Gibi Müzik (ft. İlhan Erşahin)
1959'un bir mart günü Miles Davis beş müzisyeni stüdyoya çağırdı. Kimsenin elinde nota yoktu, birkaç kağıda karalanmış fikirler vardı. O gece çalınanlar tüm zamanların en çok satan caz albümü oldu. Peki provasız, çoğu doğaçlama bir kayıt nasıl kusursuz çıkar? Saksafoncu İlhan Erşahin'i stüdyosunda yakaladık ve cazın hayatla akrabalığını konuştuk.
Bu bölüme bir hikaye anlatarak başlayacağım. 1959 yılının Mart ayında Miles Davis grubuyla birlikte bir albüm kaydına girdi. Yalnız grup da grup hani ha. John Coltrane, Bill Evans daha kimler kimler. Miles Davis hayatı boyunca müzikte sürekli yeniliği aramış biri. Ve o gün 5 müzisyen arkadaşına yarın akşam stüdyoda kayda giriyoruz demiş. Kimsenin elinde ne bir nota var ne bir çalışma var hiçbir şey yok. O gece neler yaşanacağından yalnızca iki kişinin haberi var. Miles Davis ve piyanist Bill Evans. Kayıt zamanı gelince müzisyenler stüdyoya girmişler. Ve peşlerinden de Miles Davis içeri girmiş. Elinde birkaç kağıt tutuyormuş. Üzerine bazı fikirlerini böyle kabataslak eskizler halinde karalamış. Böyle birkaç kağıt var. Fakat ne nota var tekrar hatırlatıyorum ortada ne de bir beste. Sadece kafasındaki bazı fikirler bazı temalar. Tabi herkes şaşkın. Miles Davis etrafındaki müzisyenlere o güne de kimsenin görmediği kadar genişlikte böyle serbest bir alan açmış.
Ve o gece onlardan büyük ölçüde doğaçlama yapmalarını istemiş.
Parmaklar ve enstrümanlar ısıtılmış ve kayıt tuşuna basılmış.
Miles Davis ve grubu 1959 yılının Mayıs ayı boyunca toplamda beş parça kaydetti. Bu şarkılardan yalnızca birini baştan sona birkaç defa kaydettiler. Diğer dört parçayı ise birkaç yanlış giriş yüzünden kesilen kayıt ve bir iki ufak prova kaydının dışında sadece bir kez baştan sona çalmışlardı. Yani hepsi neredeyse tek denemede ortaya çıkmıştı. Şimdi soru şu. Bu kadar hazırlıksız, provasız, bu kadar serbest bir çalışmayla, çoğu doğaçlamayla kaydedilen bir albüm ne kadar iyi olabilir ki?
Miles Davis ve grubunun 1959 Mayıs'ında stüdyoya girip kaydettikleri parçalar tarihe tüm zamanların en çok satan caz albümü olarak geçti. Kind of Blue. Bugün tüm müzik dünyasına yön vermiş, tarihteki en etkili albümlerden biri sayılıyor müzik otoritelerince. pek çok caz tarihçisi model cazın sahneye çıktığı bir kırılma noktası olarak nitelendiriyor. Peki bu nasıl olabilir? Nasıl olur da bir grup müzisyen daha önce üzerine prova almadıkları bazı temalar ve fikirlerle yola çıkıp da her açıdan kusursuz bir müzik albümü yaratabilir? Tarihteki en etkili albümlerden birini.
Bunun sırrı aslında caz müziğinin özünde yatıyor. Şöyle anlatayım. Ben caz müziği biraz hayata benzetiyorum. Çünkü ikisi de yer yer spontan, yer yer doğaçlama. Çoğu zaman tahmin edilebilir değiller ve buna direniyorlar. Her zaman tahminleri aşıyorlar, onun ötesine geçiyorlar. Ve bunu da aslında böyle bir araya gelen farklı kişiliklerin, farklı aktörlerin birbiriyle etkileşimi sayesinde yapıyorlar. Şimdi bu konuları benim tek başıma konuşmam yakışık almaz. Bunun için bu bölümde bir müzisyeni ağırlıyoruz. Daha doğrusu o bizi kendi stüdyosunda ağırlıyor. Podby ekibinden birlikte çalıştığım arkadaşlarım Berkant, Zuhat ve Umut Barış, benim de bizzat çok sevdiğim bir müzisyeni, grubu İstanbul Sessions'la birlikte kayıt stüdyosunda yakaladılar. Bazen elektronik müzikle saksafonunu harmanlayan, bazı projelerinde böyle bambaşka denizlere, bambaşka ufuklara yelken açan, İstanbul Sessions'la birlikte ise kökü derinlere kazılı bir müzik yapan ve benim dinlemekten çok uzun süredir çok keyif aldığım bir müzisyeni ağırlayacağız bugün.
İlhan Erşahin'i.
Şu anda stüdyonun bir bölümünde davul için soundcheck yapıyorlar. İlhan Erşahin ve grubunun bu akşam kaydı var. Dikkat edin prova demiyorum. Kayıt diyorum. Bu kayıt sonrasında sizin daha sonra mesela Spotify gibi bir yerden dinleyebileceğiniz yepyeni bir single çıkabilir mesela. Miles Davis'in hikayesine benziyor biraz değil mi? İlhan Erşahin'e göre İstanbul Sessions provaları ne tamamıyla planlı ne de Miles'inki kadar serbest. Doğaçlamaya da yer alan açan ve tam ikisinin ortasında bir format, melez bir format mı desek acaba? İstanbul Sessions ortada kalıyor. Çünkü hem genelde yani kayıda girdiğimiz zaman bir form var en azından. Genelde böyle akorda var, form var, melodi de var.
Ama tam ortada ne olacağını tam belli değil. Onu hala böyle çaldığımız zaman bir şey buluyoruz. Yani hep böyle bir açık bir kapı var. Genelde. Ben onu seviyorum herhalde. Çünkü her projede öyle bir açıklık. Çünkü şey bağlı yani kim çalıyor, ne konuşacaksın.
Çünkü herkesin farklı bir hikayesi var. Bir grupsak birden fazla müzisyen, birden fazla enstrüman var demektir. Herkes kendi hikayesini getiriyor ortaya. Ama en çarpıcı olan şu. Bu hikayelerin büyük bir kısmı doğaçlama. Emprovizasyon, caz müziğin olmazsa olmazlarından. Cazın felsefesinin temelinde yatan şey. Doğaçlama, yaratıcılığın dizginlerinin boşaldığı, önüne uçsuz bucaksız arazilerin serildiği anlar. Ama bu arazide başka müzisyenlerle ve onların hikayeleriyle birlikte koşuyor, onlarla konuşuyoruz ya da dinliyoruz. Çünkü bu bir etkileşim ve iletişim hali. Aynı zamanda, eş zamanlı olarak. Mesela birimiz her zamanki çaldığı şey değil de başka bir şey çalsa, bir başkasının buna verdiği cevap değişiyor. Anlayacağınız bu bir diyalog, bu bir konuşma, bir paylaşım. O paylaşma belki cazdır. Yani söylediğim gibi yani hep. Yani o konuşma yani. Çünkü ben mesela başka bir farklı basçı çaldığım zaman, alpçı çaldığım zaman benim cümle de farklı çıkıyor.
Yani bir yandan da böyle biraz hakikaten böyle ressam, zaten dizayner daha çok düşünüyor. Çaldığı müzisyenler de yani hem havayı değiştiriyor hem de ne konuşacağımız da önemli yani şey. Senin günlük hayat önemli. Yani senin düşündüğün şey de önemli. Sadece müzik müzik dediği sanki. Herkes kendi hikayesini kolektif bir üretim süreci içinde anlatıyor. Birbirinden etkilenerek ve birbirini etkileyerek üstelik. Kimi zaman geride durmayı, kimi zamansa öne çıkmayı bilerek. Bunu yapabilmek için bazı şeyler olmazsa olmaz. İlki dinlemek. Genel yani enstrümantal, empövizasyon bir şey varsa tabii ki dinlemen lazım. Çünkü beraber çalıyorsun yani. Ben ona göre bir şey çalmam lazım. Karşımdaki ne söylüyor? Ben bunun üzerine ne söyleyebilirim? Bunları düşünmek önemli yani. O an odada neler olup bittiğinin farkında olmak şart. Yalnız kendi işimize odaklanamayız. Bu bir takım çalışması. Bu bir sohbet. Etraftakilerin ne yaptığına da kulak vermemiz ve onlara da yer açmamız gerekiyor.
İşte İlhan Erşahin bu durumu şöyle açıklıyor. Baştan benim filozofi mesela biz dört kişi çalıyorsak herkes yüzde 25. Yani bas solu yaptığın anda yine de herkes yüzde 25 olması lazım. Anladın mı? Biraz yani spiritual. Yani ben de çalmıyorsam o anda yine de benim payım olması lazım o müzikte. Bir şey düşünmeyse Miles Davis dinliyorsun. Grubu dinliyorsun. Miles çalıyor. Ondan sonra çekiniyor. Dinliyorsun sadece grup çalıyor ama Miles orada bir hissediyorsun, bir duyuyorsun. Ya o önemli. İkinci olmazsa olmazımızsa sıramız geldiğinde öne çıkıp söyleyebilmek elbette. Bunun içinse ihtiyacımız olan bir şey var. Brave nasıl deniyor Türkçe? Cesur. Cesur olmak lazım yani. Yani mesela dilin bazen bas ve davulcu bir şey giriyorlar. Ve ritim var yani. Bir, iki, üç, dört. Yani öyle bir şey ritim var. Ama bazen öyle bir şey giriyorlar. Sen de böyle şey kayboluyorsun biraz. Yani biri nerede? Burada mı? Orada mı?
Nerede gireceksin? Yani korkutucu olabilir. Ama onu sen söylediğin gibi yani şey kucak buluyorsan o zaman macera da olabilir. Yani tornadonun içinde nasıl beraber çıkacağız?
Tornadonun içinden beraber çıkmak. İlhan Erşahin'e göre bunun için gereken şey cesaret. Cesur olmak. Ben cesareti daha çok hata yapmaktan korkmamak olarak yorumluyorum. Hatta belki hata kavramına bakış açımızı değiştirmek. Aslına bakarsanız buna dair bir hikaye de biliyorum.
Sene 1963 civarı. Herbie Hancock, o yıllar Miles Davis beşlisinin piyanisti. Bir gün Stuttgart'ta sahneye çıkıyor. Müziğin böyle çok sıkı olduğu bir gece, sahne sırası ise Kind of Blue albümünden bir Miles Davis şaheseri, So What parçasında. Şimdi gerisini Herbie Hancock anlatsın.
Miles'ın sololarından birinin tam orta yerinde öylesine alakasız, hiç planlamadığım, uyumsuz bir akor çaldım ki birdenbire bir çuval inciri berbat ettiğimi ve güzelim akşamı bir enkaza çevirdiğimi düşündüm.
Her şeyin harika gittiği bir gecede Herbie Hancock basmaması gereken bir anda basmaması gereken bir akoru çalıyor. Hancock başka bir röportajında o anı sanki İskambil kartlarından yapılmış görkemli bir kuleyi kendi koyduğum kartla yerle bir yetmiştim diye anlatıyor. Yüzlerce insanın gözlerini ve kulaklarını üzerine diktiği bir anda ortada koskocaman bir hata. Hancock'ın kalbi tabii küt küt atıyor. İlhan Erşahin'in bahsettiği tornado belki de böyle bir an. Peki o anda Hancock'ın hemen önünde trompetin başındaki Miles Davis ne yaptı sizce? Cevabı yine Hancock versin. Miles kısa bir nefes aldı ve benim bastığım o saçma sapan akorun üzerine birkaç ölçü bir şeyler doğaçladı. Ama öyle notalar çaldı ki birdenbire benim çaldığım akor tam yeri ve tam zamanında basılmış doğru bir ses oluverdi.
Herbie Hancock'ın bu hikayeden çıkarımı şu. Miles Davis'e göre hata diye bir şey yoktu. Yalnızca yeni ihtimallere açılan kapılar vardı. Bu kapıdan girmek yeni yolculuklara yelken açmak demek. Asıl hata herhangi bir sesi hata olarak algılamak. Bunun sebebi de yolculuk fırsatını kaçırmak. İlhan Erşahin ise Miles Davis'in başka bir sözünü hatırlatıyor bize. Miles Davis aynı zamanda şey de söyledi.
Herkes bir enstrüman çalar. Ama çaldığın şekil önemli. Say böyle müzisyenlik değil. Yani senin nasıl prezent ediyorsun, nasıl anlatıyorsan senin cümleye. Senin sesin nedir? Ben saksifon sesin üzerine çok çalıştım.
Kendine rengi inanıyorsan yanlış bir şey varsa yoksa ama o zaman değilim. Yanlış bir şey basıyorsun, şunu oluyor. Ama kendin tonu varsa o seni kurtarıyor aynı zamanda. Çünkü yanlış olmuyor. Çünkü o senin rengin. Bir boyadığın zaman mesela bir portakal atıyorsun ama belki sen attığın için evet oldu. Başkası şey yapsa belki olmuyor. Altında kendin ruhun varsa daha az fark ediyor. Caz müzik bünyesinde işte böyle bir açıklığa sahip. Mesela klasik müzikte aha işte hata yaptım diyeceğimiz böyle sesler ve akorlar caz müzikte bambaşka bir anlama sahibi olabiliyor. Hatta tam aksine arıza sesler bir caz müzisyeninin önüne çoğu zaman yeni ufuklara açılma fırsatını sağlıyor, sunuyor. Bu sesleri üreten veya dinleyen, onu deneyimleyen kimseleri hiç denenmemiş, bakir bir gezintiye çıkarabiliyor. Zaten İlhan Erşahin de sahnede en çok bu yolculuktan etkilendiğini söylüyor. En güzel şey, ben en sevdiğim şey mesela sahnedesin ve baya dolu bir gecede ve böyle yepyeni bir yol alıyorsun yani bildiğin parçalar mesela.
Başka bir şey deniyorsun. Genelde basla başlıyor. O zaman bu akşam ben başladım mesela. Sonra onlar şaşırır. Adrenalin ve keşif duygusu. Düşünsenize bir caz konserine gitmişiz ve sahnedeki müzisyenler yepyeni bir yolculuğa çıkmış. Kimse bu anın ses kaydını almasa yalnızca bir kereye mahsus bir deneyim olacak. Üstelik bu anda dinleyici olarak bizim de katkımız yok değil. Dedim ya caz etkileşim üzerine kurulu. Yalnızca grup üyelerinin etkileşimi de değil bu. Seyircinin de kattığı bir etkileşim. Üstelik bu anda dinleyici olarak bizim de katkımız hiç de azımsanmayacak, yatsınamayacak derecede yüksek. Ve bununla ilgili hiç unutamadığım bir geceyi sizinle paylaşmak istiyorum. Yıllar yıllar önce İzmir'de bir müzik festivali kapsamında caz müzisyenlerini dinliyordum. Hatta şu anda maalesef hayatta olmayan Michel Petrucciani sahnede adeta devleşmişti. İnanılmaz bir performans sergilemişti. Ertesi günde Bobby McFerrin sahne alacak ama o günkü programda yok.
Neyse gece boyunca işte çaldı Michel Petrucciani grubuyla beraber, triosuyla beraber çaldılar. Sonra gecenin sonlarında işte bis üstüne bis yapıldıktan sonra tam herkes dağılacakken bir de baktık sahnenin arkasında birisi. Bobby McFerrin'e benzeyen birisi. Meğer uçaktan inmiş, gece yarısını geçmiş bir saatte, üstelik de muhtemelen jet lag bir haldeyken, uçaktan inmiş, festivalde şu anda kim çalıyor diye sormuş. Ve sahnede Michel Petrucciani olduğunu duyunca otele bile gitmeden doğrudan konseri dinlemek için, o performansını dinlemek için oraya gelmiş ve sahnenin arkasından izlemeye başlamış, dinlemeye başlamış Petrucciani'yi. Sonra Petrucciani onu görünce sahneye davet etti ve birlikte bir jam session, o anda doğaçlama olarak bir şeyler yapmaya başladılar. Tabii ki melodiler falan aklımdan çıktı ama o deneyim aklıma kazındı ve tüylerim diken diken oldu şu anda bile hatırlarken bile. Ve o anda yaşadıkları o performans belki de müziğin en pür hali olarak benim anı defterime, beynimin derinliklerine kazındı.
Her neyse dediğim gibi caz etkileşim üzerine kurulu. Ve bu etkileşimde sadece müzisyenler değil, onu dinleyenler de önemli. Çünkü o anda hala hiçbir şekilde dağılmamış, otellerine, evlerine gitmemiş olan biz dinleyiciler de inanılmaz büyük bir tezahürat, büyük bir ilgiyi hevesle dinledik. O devasa sanatçıları sahnede devleşen performanslarını. Bu da bize gösteriyor ki yalnızca grup üyelerinin etkileşimi değil, aynı zamanda seyircinin de katkı sağladığı, katıldığı bir etkileşim bu. Mesela Brezilya'da çaldığımız zaman orada insanlar daha kolay dans ediyor. O da tabii ki bazı müzik, bazı gruplara o zaman daha çabuk havaya girebiliyorsun. Çünkü benim müzikte tam improvisasyon, jazz falan. Ama aynı zamanda benim yaptığım müziği %90 ritim based. Aslında yani dans müzikti değil ama dans track'ları da yaptım ama yani groove yani. Sadece kulak için değil, vücut için de genelde benim yaptığım müziği.
Birisi dans ediyorsa o zaman biz de havaya daha çok giriyoruz. Herkes böyle oturuyorsa ve biz de böyle groove çalıyoruz. Daha zor bizim için. Herkes böyle salınıyorsa o zaman tabii ki daha çok havaya giriyoruz. Evet, duyduğunuz gibi jazz müzik seyirciyi bile denklemin içine davet eden radikal bir etkileşim hali. Çünkü ruhunda improvisasyon yatıyor. Bölümün başında tam da bu yüzden jazz müziği hayata benzetmiştim. Ve bu sebeple jazz müzisyenlerinden hayata dair öğrenebileceğimiz daha pek çok şeyin olduğuna da inanıyorum. Bir ekip olarak çalışmak ve bunun için başkalarının neler söylediğini dinlemek kesinlikle işte bu özelliklerin başında geliyor. Bazı şeyler ters gittiğinde veya istediğimiz gibi şekillenmediğinde bunu yeni bir yolculuk fırsatına çevirebilme becerisi de jazz müzisyenlerinden öğrenebileceğimiz bir başka şey. Çünkü jazzda da hayatta da bugün hata gibi görünen bazı sesler ve notalar yarının getirdikleri sayesinde tam yerinde ve tam zamanında işitilebilir.
Bunun için gereken şey ise doğaçlama yapmayı, bazen rotanın yolun kenarına çıkmayı, planın dışında bir şeyler yapabilmeyi öğrenebilmek ve hatta bilinmeyeni büyük bir hevesle merakla kucaklayabilmek. Herhalde Miles Davis ve grubu 1959 yılında o stüdyoda Kind of Blue'nun kayıtlarını yaparken farkında olarak veya olmayarak bir şekilde bunların tümünü de uygulamıştı. Ve gelmiş geçmiş en büyük albümlerden birini tam da bu yöntemlerle ortaya çıkarmıştı. Evet bölümümüzün sonlarına gelirken Podby ekibini çalışmalarını izlemeye ve sohbet etmeye davet eden İlhan Erşahin ve İstanbul Sessions başta olmak üzere bize bu iletişimi de sağlayan Reha Öztunalı'ya ve Baba Jim Stüdyolarına da teşekkürlerimizi iletmiş olayım buradan. Bölüm açıklamasına bu bölümde adını andığım bazı müzisyenlerin birkaç albümünü de link olarak bırakıyorum. İlgilenenler mutlaka dinlesinler. İlgilenmeyenler de bunu bir başlangıç olarak kabul etsinler.
Bakın karşınıza bugün böyle bir podcast bölümü çıktı belki de. Bugüne kadar caz müziğine ilgi duymadıysanız bu sizin için başlama kıvılcımı olabilir.
İlgilenenler.
Künye
- YazanBerkant Gültekin, Umut Barış Genç, Zuhat Taşer
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriCemre Dalyan
Kaynaklar (9)
- Philosophy of Jazz
- Beyond the Music: What Jazz Teaches Us
- 3 Remarkably Powerful Leadership and Life Lessons From Jazz
- Improvisation for resilience in times of change: Lessons from jazz
- If Democracy Had a Sound, It Would Be Jazz
- Davos 2013 - Open Forum: Life Lessons from Jazz -- Improvisation as a Way of Life
- So What Jazz Piano Lesson - Voicings, Improvisation, Basslines
- Herbie Hancock: No Such Thing as a Wrong Note | MasterClass Moments | MasterClass
- Bobby McFerrin - Don't Worry, Be Happy (Live)