
Neye Dikkat Ettiğine Dikkat Et
Nobel ödüllü ekonomist Herbert Simon, 1971 yılında, henüz internetin adı bile ortada yokken günümüzü çok güzel özetleyen bir kehanette bulunmuştu. Bilginin zenginliği, dikkatin yoksulluğunu yaratır.
Akdeniz'in karanlık sularında 3000 yıl önce bir gemi ilerliyordu hikayeye göre. Turva Savaşı bittikten sonra vatanı İthaka'ya dönmeye çalışan Odysseus, tanrılar tarafından tam 10 sene boyunca denizlerde yolunu kaybetmiş bir şekilde dolaşmaya lanetlenmişti.
Kaptanı olduğu geminin yelken açtığı boğazın kayalıklarında büyüleyici şarkılarıyla geçen denizcileri ölüme sürükleyen sirenlerin adası vardı. Odysseus uyarılmıştı bu sirenler hakkında o yüzden denizcilerin hepsi önceden kulaklarını bal mumuyla tıkamıştı. Ama Odysseus çok meraklı bir adamdı. Ne olursa olsun o sirenlerin cezbedici, ölümcül şarkısını duymak istiyordu. Kulaklarını açık bıraktı o yüzden ama kendi iradesiyle bu şarkıya karşı koyamayacağını da gayet iyi biliyordu. Mürettebata onu halatlarla yelken direğine bağlamalarını emretti ve ne kadar yalvarırsam yalvarayım, iplerimi sakın ha çözmeyin dedi.
Taifa, tabii Odysseus'un isteğini kabul ettiler. Ardından o şarkıyı duydu. Bağırarak yalvardı Odysseus serbest bırakılıp denize atlayabilmek için. Aklını yitirmişti neredeyse. Gözü sirenlerden başka hiçbir şeyi görmüyordu. Ama kulakları tıkalı olan mürettebat şarkıyı duymadıkları için o baştan çıkarıcı sirenlerin aslında sivri dişli, korkunç yaratıklar olduğunu görebiliyordu. Çözmediler Odysseus'u o yüzden. Bağırabildiği kadar bağırsa da onlar yine de onu çözmediler. Ta ki gemi o kayalıkları geçip şarkı sislerin içinde kaybolana kadar. Ve işte Odysseus onu bağlayan o halatlar sayesinde hayatta kalmayı başarmıştı. Şimdi telefonlarımızın bildirim sesini bir düşünelim. Ya da Instagram'daki o kırmızı baloncukları, sonsuz olarak kaydırabildiğimiz uygulamaların ekranlarını. E bunlar da bizim siren şarkılarımız. Ve biz her gün o dikkat dağınıklığı kayalıklarına çarpmamak için kendi irademizle savaşıyoruz.
Ama destandaki Odysseus bile bazı cazibelere karşı koyabilmek için sadece iradenin yetmediğini biliyordu. O yüzden kendini halatlarla bağlatmayı seçmişti. Peki biz bu dijital okyanusta hayatta kalabilmek için hangi halatlara tutunabiliriz acaba? Biz nereye bağlanacağız?
Başka bir soruyla daha devam edeyim. TikTok, Instagram, Facebook gibi mecralar nasıl para kazanıyorlar? Belki bir kısmınız zaten biliyordur bunu ama baktığımızda şimdi cebimizden tek kuruş para çıkmıyor değil mi bu uygulamaları kullanmak için? Yani eğer internete bağlanan ortalama bir cihazımız varsa bu platformlara girebilmek için ilk önce hiçbir şey almamıza falan gerek yok. İyi de bu değirmenin suyu nereden geliyor? Silikon Vadisi'ndeki o kocaman kocaman binaların, kampüslerin, içindeki binlerce mühendisin, okyanusların altından geçirilen o upuzun kalın veri kablolarının, sonra sunucu çiftliklerinin milyarlarca dolarlık masraflarını kim karşılıyor?
Ben şu anda görüntülü podcast'te gösteriyorum ama bizi dinleyenler için de söyleyeyim. Siz ve biz hepimiz belki şu sözü duymuşsunuzdur bir yerlerde Google'ın eski tasarım etiği uzmanı Tristan Harris söylemişti bu sözü. Demişti ki eğer bir ürüne para ödemiyorsanız ürün sizsiniz. Çok güzel bir söz. Biraz yanıltıcı da. Biz nasıl bir ürün olabiliriz sizce? Kimse bizi alıp satmıyor sonuçta oralarda değil mi?
Bu sözü de harcandığında yerine koyması imkansız olan tek şeyimiz alınıp satılıyor bu platformlarda. Zamanımız. Daha doğrusunu söylemek gerekirse dikkatimiz. Ekran başında geçirdiğimiz her bir dakika öyle bir videodan diğerine bir içerikten öbürüne kaydırırken geçen zamanımız. İşte bu uygulamaların alıp sattığı şey tam olarak bu. Hani teşbihte hata olmasın. Değirmeni bizim dikkatimiz döndürüyor. Bu gözlerimiz.
Yine bilenleriniz vardır eminim. Ekonominin en temelinde her zaman bir arz ve talep dengesi vardır diye anlatılır. İşte mesela altın gibi ya da petrol gibi kaynaklar sınırlıdır. Az oldukları için zaten değerlidirler. Ya da işte başka bir örnek olarak bilgi. Eskiden bilgi çok daha değerli bir kaynaktı. Çünkü bilgiye erişim çok daha zordu, sınırlıydı. Ama bugün içinde bulunduğumuz dijital çağda öyle değil değil mi? Yani bilgi eskiye göre o yüzden çok daha değersiz gibi gözüküyor. Her saniye işte internete görüyoruz milyonlarca video, fotoğraf, makale ne varsa yüklenip duruyor. Bugün sınırlı olan, az olan şey bilginin kendisi olmaktan çıktı. O bilgi selini tüketecek olan insanın odağı haline geldi. Yani bu ekonomi bilgimizi kabaca yeniden tanımlayacak olursak, bilgiyi tüketecek olan insanın dikkati bugün değerli olan şey. Nobel ödüllü ekonomist Herbert Simon 1971 yılında, henüz internetin adı bile ortada yokken, günümüzü çok da güzel özetleyen bir kehanette bulunmuş.
Demiş ki, bilginin zenginliği dikkatin yoksulluğunu yaratır. Demiş. O zaman arkadaşlar, bizi bizden alan, karşılığında bize sonsuz bir içerik şelalesi sunan bu mekanizmayı biraz daha yakından, biraz daha iyi anlamaya çalışalım bugün. En önemli şeylerden biri olan, odağımızı, dikkatimizi nasıl geri kazanabiliriz? Bundan bahsedelim.
Tabii şimdi arkadaşlar, bu konuyu siz bilmiyorsunuz gibi anlatmaya çabalamam imkansız. Hepimiz bu bahsettiğimiz uygulamaların girdabında kendimizi sürekli buluyoruz. Sürekli bu kaydırmayı bırakamadığımız akışlarda kaybolabiliyoruz. Durmadan mesaj kutularımızı kontrol etme isteği içimizde hissediyoruz. Yani bir şekilde biz farkında bile olmadan bizi içine çeken bir mekanizmanın farkındayız. Hatta bu mekanizma bize, hani telefonu elimize neden aldığımızı bile unutturabiliyor bazen. Parmaklarımıza bakıyoruz böyle, bizden bağımsız kararlar alabiliyor, kaydırıp duruyor. Aslında kafanıza takılan bir şeyi kontrol etmek için telefonunuzu elinize almıştınız belki ama, yarım saat sonra bir de bakıyorsunuz konuyla hiç ilgisi olmayan bir videoyu izlerken buluyorsunuz kendinizi. İyi de kim yapıyor bunu? Biz yapıyormuş gibi gözüküyoruz ama ilk tepki olarak o anlarda hemen kendimize yükleniyoruz, irademizin zayıf olduğunu düşünüyoruz, kendimize kızıyoruz biraz.
Bu gayet doğal. Bak şimdi ben de kızdım kendime mesela ama çok da yüklenmemek lazım. Çünkü bu durum sadece bir irade zayıflığından ibaret bir şey değil. Yani en azından sadece ondan kaynaklı değil. Hem tamamen suçu başkalarına da atmayalım tabii ama karşımızda dünyanın en zeki mühendisleri tarafından sırf sizi ekrana bir beş dakika daha fazla bakın diye tasarlanmış böyle bir, hazır mısınız?
Milyar dolarlık bir yapay zeka var. Kendimizi ehlileştirmeye çalıştığımız rakibimiz böyle bir zeka. Şimdi az önce de söylediğim gibi sınırlı olan değerli. E günümüz sadece yirmi dört saat. Oradan uykuyu çıkardık. Tuvaleti, banyoyu yani zorunlu bakım şeylerimizi çıkardık. Bir takım sorumluluklarımızı çıkardık. E geriye ne kaldı? Geriye çok az bir şey kalıyor değil mi? Normalde kendimize ayırmamız gereken sınırlı bir zaman dilimi kalıyor. İşte bütün o savaş, bu gözleri çekmeye çalıştıkları yer, o daracık zaman dilimini ele geçirmek için veriliyor.
Kendimize ekransız bir zaman dilimi mi ayıracağız, yoksa ekranlı mı? Yoksa ikisine de biraz mı? Netflix'in CEO'suna sormuşlar Reed Hastings'e en büyük rakibiniz ne diye. Ne cevap vermiş? Bizim en büyük rakibimiz uyku. Şaka gibi. Yani dünyanın zamanı anlamlandırması işte buralara kadar gelmiş arkadaşlar. Çok garip değil mi? Bir şirket sizin biyolojik bir ihtiyacınızı, dinlenmenizi, dinlenirken düşlere dalmanızı bile kendine rakip olarak görebiliyor. E görür tabii. Uyurken tüketemiyoruz ki. Orada sayaç işlemiyor değil mi? Para kazanamıyor o şirketler. Yazık. Ekonomik olarak büyüyemiyorlar. İşte dikkat ekonomisi tam olarak böyle bir şey. Sizin uyanık kaldığınız her saniyenin paraya dönüştürüldüğü veya dönüştürülmeye çalışıldığı bir pazar yeri, marketplace.
Peki mantığı bu da kendisi, sistemin kendisi nasıl çalışıyor? Bizi ekrana kilitlemek için sadece, ilgi çekici içerikler üreterek mi oluyor bu iş? İnsan psikolojisinin, beynimizin ödül mekanizmasının filan da biraz kurcalanması, bir nevi hacklenmesi gerekmiyor mu? Evet, burada sahneye 20. yüzyılın en önemli psikologlarından biri olan Skinner'ı davet edeceğim. Skinner, güvercinler ve fareler üzerinde yaptığı bir takım deneylerle ünlenmiş biri. Skinner kutusu adını verdiği bir düzenek kurmuş bu deneylerden birinde. Kutunun içinde de bir tuş var.
Fare o tuşa bastığında kutunun içine bir parça yemek düşüyor. Fare de bunu hızlıca öğrenmiş tabii. Yani tuşa basınca yemek kazanacağını anlamış. Ama Skinner bu durur mu? Hemen deneyi biraz daha değiştirmiş bundan sonra. Fare tuşa bastığında her zaman yemek alamaz hale gelmiş. Bak şimdi, yani bazen tuş ona hiç yemek vermediği zamanlarda oluyor. Bazen küçük bir parça veriyor, bazen büyük bir parça veriyor. Yani kazanacağı ödülü belirsiz bir hale getirmiş Skinner. Peki sonuç ne olmuş biliyor musunuz? Fareler tam anlamıyla çıldırmış. Ödülün ne zaman geleceğini bilemedikleri için tuşa sürekli takıntılı bir şekilde basmaya başlamışlar. Hani bütün tuşları aynı anda basmaya çalışıyorlar falan diye de bir söz var ya. Farelerden geliyor. Ve buna psikolojide değişken ödül diyorlar arkadaşlar.
Ve bu ödül sistemi, yani fareleri durmadan tuşlara, tuşa bastıran o bağımlılığın temelini oluşturuyor işte. Ve evet, sizin de aklınıza gelmiştir eminim. Las Vegas'taki kumarhanelerde falan gördüğümüz o slot makineleri de aynı prensiple çalışıyor. E bizi bunun aynısını telefonumuzda yaparken kendinizi hissettiğiniz oluyor mu? Parmağınızla ekranı böyle yukarıdan aşağıya doğru çekip bıraktığınızda ne oluyor? Küçük bir yükleme ikonu dönmeye başlıyor değil mi? Ve sonra hemen karşımıza saniyeler içinde yeni bir içerik düşüyor. Bu içerik acaba bizi güldürecek mi? Yoksa kızdıracak mı? Belki de sıkıcı olacak. Bilmiyoruz. Küçük bir parça mı yemek gelecek, büyük bir parça mı? Ya da gelecek mi gelmeyecek mi? Ödül belirsiz. İşte bu belirsizlik beynimizde küçük bir dopamin kıvılcımı yaratıyor. Acaba yeni ne var? Kim ne yapıyor? Kimler sizin storyinizi beğendi ya? Biraz önce attığınız önemli bir haber var mı acaba?
Psikologların bu duruma ne dediğini öğrendik. Silikon Vadisi tasarımcıları da buna bir isim vermişler. Buna pull to refresh diyorlar. Yani yenilemek için aşağı çek. Ve bu mekanizmayı tasarlarken kumar makinelerinden ilham aldıklarını da saklamıyorlar açıkça söylüyorlar. Yani her gün, günde yüzlerce kez cebimizdeki bu minik kumar makinesinin kolunu çekip duruyoruz. Ve karşılığında ona zamanımızı, dikkatimizi veriyoruz. Ama hikayemiz sadece bu kumarbaz tuzağıyla bitmiyor tabii ki. Silikon Vadisi mühendisleri sadece ödül mekanizmamızı değil, aynı zamanda sonlanma algımızı da hacklediler sağ olsunlar. Peki bunu nasıl yaptılar diyeceksiniz. Artık bir şeylerin sonu olduğunu kabullenemeyeceğimiz bir döneme mi girdik yoksa? Bu soruya bakmadan önce dikkatimiz daha fazla dağılmadan kısa bir mola verelim. Evet size şimdi bakarken ilginç bir deneyden bahsetmek istiyorum. Meşhur dipsiz kase bu deneyin adı.
Cornell Üniversitesi'nden Brian Vensing yapmış bu deneyi. Denekleri böyle bir masaya oturtmuş, bir sofraya diyelim. Ve onlara çorba ikram etmiş. Ama masanın altındaki bir düzenekle denekler çorbayı içtikçe kaseyi alttan yavaş yavaş tekrar dolduruyormuş. Kontrol grubunun ki normal bizimkilerin ki öyle garip bir mekanizma. Yiyorsun yiyorsun bitmiyor alttan gizlice. Peki bu deneyin sonucunda ne olmuş diyeceksiniz. Normal kaseden içenlere kıyasla dipsiz kaseden içenler %73 daha fazla çorba içmişler. Neredeyse iki kat daha fazla. Ama kendilerine sorulduğunda buna tabii inanmamışlar. Hatta tam tersine ya hayır ben sadece bir kase çorba içtim ya bırakın beni demişler. Bir kaseye göre fazla çorba içtiklerini neden fark etmemiş olabilirler acaba sizce? Çünkü insan zihni arkadaşlar durmak için görsel bir şeyler görmek istiyor. Bir işarete ihtiyaç duyuyor. Kasemiz boşaldığında yemeğin bittiğini anlıyoruz.
Kitabın son sayfasına geldiğimizde okumamız sona eriyor. Filmin sonunda jenerik akınca diyoruz ki tamam bitti oh be rahatladık derken ne oldu artık? Onların da streaming platformlarda sonunda artık hemen şunu izlediği bir buton koydular. Hatta onunla da yetinmediler. Bir de üzerine kısa bir geri sayım 19, 8, 7 hop bir sonraki filme. Bizim basmamıza bile gerek kalmadan hemen geçiveriyor. Sonsuzluk hissi değil mi? Orada bile kaydırmaya başladık. Ama işte bu kaydırmanın bir sonu yok. Biz artık sonsuz bir kaydırma çağındayız. Infinite scroll. Bu kavramın teknolojik karşılığı. Ve bunu icat eden de biri var. Bir mühendis. Ve o mühendis yıllar sonra verdiği bir röportajda aynen şöyle söylemiş. İnsanlığa her gün 200 bin insan ömrü kadar zaman kaybettiren bir şey tasarladım. Ve pişmanım.
Yani aslında o zaman parmağımızı her kaydırdığımızda o çorba kasesi de alttan dolmaya devam ediyor sürekli. O doldukça biz içiyoruz. Biz içtikçe o alttan dolmaya devam ediyor. Beynimiz dur işaretini hiç görmediği için de biz doymuş olsak bile tüketmeye devam ediyoruz. Evet karnımızı değil ama zihnimizi, beynimizi burada ne çıkarsa bahtımıza dolduruyoruz. Şimdi başka bir örnek vereyim size. Şu an biriyle yazıştığımızı hayal edelim. Mesajlaşma uygulamalarında vardır ya böyle. Karşı taraf bir şey yazarken ekranda böyle tık tık tık üç tane nokta belirir. Hani minik dalgalanan baloncuklar filan. Animasyonlar yani. O animasyonlar da oraya öyle güzellik olsun. Yetesadüfen filan konudu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. O animasyonlar, o baloncuklar, o üç noktalar bizde bir beklenti gerilimi yaratmaya çalışıyor arkadaşlar. Gözümüzü ekrandan ayırmamamız için elinden geleni yapıyor. Tıpkı karşımızda sanki bir insan nefesini tutmuş o sırada konuşmaya başlayacakmış gibi hissediyoruz burada.
Ve işte ya meraktan ya nezaketen hani oradan bir türlü ayrılamıyoruz. Gözümüzü ayıramıyoruz.
Yatıramalar yani bir anlamda bizim insan olmamıza dair güzellikleri, naiflikleri, narinlikleri alıp bize karşı kullanıyorlar. Ve böyle böyle dikkatimizi çalıyorlar. O yüzden ben hala e-postayla iletişim kurmayı tercih ediyorum WhatsApp falan gibi mesajlaşma uygulamaları yerine. Neyse. Şimdi bir dikkat tekniğini daha vereceğim şimdi size ve itiraf edeyim. Bu tekniği 10 yılı aşkın bir süredir YouTube videolarımda her yılın sonunda ben de size bizzat tavsiye ediyorum. Ama kendinizi geliştirmeniz için yapıyorum bunu. Snapchat'te Streak diye bir özellik var biliyor musunuz bilmiyorum. Ya da Duolingo'da falan da var. Bir seri yapmayı teşvik eden bir yaklaşım bu. Uygulama size diyor ki bak 100 gündür aralıksız buradasın ya ne güzel vaktini burada harcadın. E bugün girmezsen bütün bu çabaların onca emek o 100 günlük zincirin hepsi çöp olacak. Zinciri kırma demeye getiriyor yani. Dediğim gibi aynı şeyi ben de söylüyorum ama benim uygulamamda kalın diye falan değil.
Kendi seçeceğiniz bir alışkanlığı kazanmak isterseniz eğer diye. Bu çünkü psikolojik bir taktik sonuçta.
Eğer herhangi bir dijital platform aynı şeyi size bomboş bir iş için yapmayı öğütliyorsa bunun da farkına varalım lütfen. Çünkü insan psikolojisi kazanmayı sevdiği kadar kaybetmekten de kaçınıyor. İşte dikkat ekonomisinin arka planında bütün bunlar olup bitiyor arkadaşlar. Yani özetleyecek olursak neymiş? Bir takım değişken ödüllerle bağımlı hale getiriliyoruz. Çılgın gibi o tuşlara basıyoruz. Sonra durmayı unutuyoruz. Alttan kase sürekli doluyor. Ve kaybetme korkusuyla sırf zinciri kırmamak için bomboş işlerle uğraşmaya da razı oluyoruz. Biz kendi özgür irademizle kafamı dağıtacağım falan biraz diye girdiğimizi sanıyoruz o uygulamalara platformlara. Ama o uygulamaların arka planında çalışan gayet sistemli bir şekilde hazırlanmış o tuzaklar sistemler bizi her gün daha fazla bağımlı hale getirmeyi dediğim gibi sistematik olarak yapıyorlar. Bilimden faydalanıyorlar. Psikolojiden faydalanıyorlar.
Çok şeytani bir şey bu. Bak şeytan icadı bunlar diye anlatmıyorum size. Farkında olalım istiyorum. Tam bu noktada daha önce bir YouTube videosunda da sizlere tanıttığım derin çalışma kavramını bir hatırlatmak isterim. Carl Newport'un ortaya attığı bir kavram bu. Deep work diye kitabında da yazmıştı. Deep work zaten derin çalışma demek. Orada demişti ki insan zihni gerçek anlamda değerli, yaratıcı, karmaşık bir şeyleri ancak ve ancak derin çalışma modunda üretebiliyor. Ne demek bu derin çalışma modu? Dikkatiniz bölünmeden, zihinsel kapasitenizin sınırlarını zorlayarak hani bu kaslı, Yardırı böyle sonuna kadar kullanarak uzun süre tek bir konuya odaklanmak demek. Benim şu hayatta öğrendiğim en önemli şeylerden biri budur arkadaşlar. Bu moda girmeyen insan kalmamalı sevgili arkadaşlar. Yazarken, çizerken, bir şeyler üretirken müzik olabilir, bu ürettiğiniz şey bir bilgisayar kodu olabilir, program olabilir.
Ya da hayatınızla ilgili bir karar vermek olabilir. Fark etmez. Bunun için böyle bir moda girmek gerekiyor. Derin çalışma moduna. Odaklanmaya ihtiyacımız var. Peki sabahtan beri konuştuğumuz bu dikkat ekonomisi ne istiyor bizden? Derin çalışmamamızı. Bu sistem derin çalışmanın en büyük düşmanı desek yeridir. Çünkü o beynimiz öyle zor bir şeyle uğraşıp yorulmasını istiyor. O yüzden bize böyle sürekli gelen bildirimler, sekmeler arası geçişler falan, 15 saniyelik videolar. Ne gerek var öyle zorlu işlere? Biraz orada takıl, biraz burada takıl. Kendi iradenle geldin ya buraya. Kendi iradenle kafanı dağıtacaksın ya ben senin kafanı çok güzel dağıtırım diyor. Şimdi burada falan demişken böyle, burada bir dikkat tortusu kavramını da anlatmazsak ayıp olur. Profesör Sophie Leroy'un araştırmalarından çıkmış bu tortu kavramı. Peki bu ne demek diyeceksiniz? Hani böyle sekmeler arası geçişler falan dedik ya.
A görevinden, B görevine geçtiğimizde aklımızın bir kısmı hala o ilk A görevinde kalıyor arkadaşlar. Yani hani böyle işten sıkılıp girdiğimiz o Instagram'da bir beş dakika gezinip kafa dağıtıyoruz ya. Sonra tekrar işimize dönüyoruz ya da döndüğümüzü sanıyoruz ama beynimiz öyle hemen dönemiyor maalesef. Aklımızın bir parçası o tortuda kalıyor. Az önce gördüğümüz o videoda ya da okuduğumuz bir yorumda kala kalıyor. Hem de ne kadar süreyle biliyor musunuz? 23 dakikadan biraz daha uzun. Çünkü gerçekten de yapılan araştırmalar bölünen bir dikkatin tekrar tam kapasiteyle çalışmaya dönebilmesinin ortalama 23 dakika 15 saniye sürdüğünü gösteriyor bize. Yani öyle multitasking deniyor ya aynı anda birçok işi yapmaya onu geçeceğiz. Öyle bir şey yok. Beynimizin böyle bir kapasitesi yok. Bilgisayarlarda olan şeyin bizde de olduğunu zannediyoruz ama yok. Bir işten diğerine geçtiğimizde gerçekten tam kapasite geçmek için ortalama süre 23 dakika 15 saniye.
E o zaman eğer her 15 dakikada bir telefona bakıyorsak ne olmuş oluyor yani? 23 dakikadan daha kısa sürdüğüne göre gün boyu neredeyse hiçbir zaman tam kapasiteyle çalışamıyoruz demek oluyor. Beynimiz neredeyse sürekli bir başlangıç aşamasında kalıyor. Asla tamamen odaklanıp o derin çalışma dediğimiz ve bize asıl faydayı sağlayacak olan moda bir türlü giremiyor. Tüm bu anlattıklarımızın sonucunda böyle oluşan kayıbın sadece üretkenlikten ibaret olmadığının da bir altını çizmek isterim. Oraya bağlamaya çalışmıyorum konuyu. Daha da insani daha da romantik bir şeyleri kaybettiğimizi de hatırlatmak isterim size. Biz sıkılmayı da unuttuk arkadaşlar. Bunu daha önce 111 Hertz Podcast'inin bir bölümünde konuşmuştuk zaten. Bazen sıkılmak iyidir adlı bölümünde. Bir soruyla hatırlatayım şimdi size. Hiç sıkılıyor musunuz? Yoksa hep mi sıkılıyorsunuz? Eskileri düşünelim hani internetin olmadığı, ekranların olmadığı filan yılları.
İnsanların yapacak hiçbir şeyinin olmadığı o uzun günlerde acaba insanlar ne yaparlardı?
İnsanlar çalışırlardı arkadaşlar. İnsanlar sıkılırlardı. Durum öyle çok da karmaşık filan değil. Basitti. Peki sonra ne olurdu? Yani insanlar sıkılmaya başladıktan sonra o insanların beyni boşlukları doldurmak için mecburen çalışmaya başlardı. Yani hayal kurmaya başlardı. Bir takım oyunlar icat ederdi. Hikayeler uydururdu. Isaac Newton yerçekimi kanunlarını formüle ederken böyle bir elma ağacının altında boş boş oturuyordu değil mi? Bu bir hikaye tabii gerçekten de ağaçtan başına elma düşerek bulmadı o yasaları ama o sırada bir salgın vardı ve o da uzun süreli bir inzivaya çekilme fırsatı bulmuştu. Akademiden biraz daha uzaklaşıp bir çiftlik evinde o inziva sırasında mesela elinde akıllı bir telefon filan olsaydı acaba yine aynı şeyleri yapabilir miydi? Bilemiyorum. İyice spekülasyona kaçmayalım şimdi ama yani kafasına o sırada bir elma düştüğünde elinde telefon olduğunu düşünüyorum. Hemen kendini çekip bir tiktak videosu yapmaya da çalışabilirdi.
Başka bilim insanlarına nispet yapmak için bilmiyorum. Bizim sıkılmaya başladığımız o ilk anda elimizin adeta bir refleksle telefona gitmesi gibi bir şeyler olabilirdi. Beynimize o boşlukta kalma, o boşluğu kendi hayal gücüyle doldurma fırsatını sanki hiç vermiyoruz artık gibi geliyor bana. Sürekli dışarıdan gelen bir şeylerle bir uyarıcıyla beynimizi beslemeye çalışıyoruz. Ve bu da bizi sadece bir tüketici haline getiriyor. Çünkü beynimizin kapasitesi belli, o kap belli. Onu böyle sürekli alttan doldurunca işte biz de %73 doldurabiliyoruz, yiyebiliyoruz demek ki. Böyle olunca sürekli ye babam ye. Tüketiyorsun. Bir üretici asla olamıyorsun. Yaratıcı olamıyoruz. Bazen kendimizi bile unutuyoruz. Yani nasıl olabilelim ki? Artık maalesef kendi düşüncelerimizi bile duyamayacak hale geldik. Gözümüzün önünde olup biteni bile tam olarak fark edemeyecek kadar gürültülü bir dünyada yaşıyoruz. Bu arada hep böyle kişisel kişisel anlattım dikkat ederseniz.
Kişisel bozulmalardan bahsettim ama bir de işin toplumsal bozulma tarafı var. Onu da atlamamak lazım. Odağımızın çalınması yetmezmiş gibi bu platformlar bizim bir toplum olarak da nasıl hissettiğimizi, birbirimize nasıl davrandığımızı da manipüle ediyor arkadaşlar. Çünkü onların tek bir amacı var. O da etkileşimi arttırmak, süreyi uzatmak. Sizi platformda daha uzun süre tutmak. Ve bunun içinde neredeyse her yol mübah. Peki bir insanı ekranda en uzun süre tutan duygu sizce nedir? Tehlike. Her zaman daha fazla dikkat çeker. Negatif. Pozitiften her zaman daha gürültülü, daha yapışkan bir şeydir. Bunu öylesine söylemiyorum. Yapılan araştırmalardaki bir takım veriler de bize bunu açıkça gösteriyor. Öfke, korku ve nefretin mutluluktan, pozitif duygulardan çok daha fazla etkileşim aldığını gayet iyi biliyoruz. Hani sizi gülümseten böyle, aa bak bu ne güzelmiş falan dediğiniz videolar oluyordur mutlaka değil mi?
Arada çıkıyor öyle şeyler. Ne yapıyoruz? Onu bir güzel beğenip hemen geçiyoruz. Ama sonra bir de bizi kızdıran böyle, değerlerimize saldıran, ya bu kadar da olmaz kardeşim ya dedirten. Bir şeyler de çıkıyor. Orada takılıp kalıyoruz. Onu sadece böyle beğenmeyip de geçmiyoruz. Bir güdüleniyoruz, atarlanıyoruz. En azından ona bir yorum yapmaya çalışıyoruz. Tepki vermek istiyoruz. Sonra gidip başkalarına, arkadaşlarımıza falan da gönderip, haber verip, hep beraber saldırmak istiyoruz. Yani bunu paylaşıyoruz. Gördün mü ya bu rezilliği falan diyoruz. E işte oradaki sistem de ne yapıyor? Bu hareketlenmeyi, bu celallenmeyi görüyor. Sonra onu çoğaltıyor. Bu isteğimizi, sonuçlarını düşünmeden, iyi kötü falan demeden amplifike ediyor, güçlendiriyor, arttırıyor. O yüzden sosyal medya akışınızda böyle sürekli sizi kutuplaştıran, endişelendiren, öteki taraftan nefret etmenizi sağlayan içerikler önünüze düşüyor olabilir.
Bu da beyninizin o ilkel korku ve saldırganlık merkezini ele geçirip, bu mantıklı düşünen ön lobunuzu devre dışı bırakabilir.
Böyle çok karartıcı bir tablo çizdiğimi farkındayım, biraz karanlık da görünüyor. Üstüne üstlük ben de böyle dikkatinizi çekmeye çalışıyorum. Bir yandan YouTube'da, bir yandan burada podcastlerle filan sesimi size ulaştırıp o çok değerli dikkatinizin bir kısmını ben de almaya çalışıyorum. Bunu kendime göre iyi niyetlerle yapmaya çalışsam da bir yandan bu düzenin bir kısmında pozisyon almış durumdayım. Bu mecralarda kaliteli içerik üretmeye çalışan, insanların dikkatini, odağını negatife değil de pozitife çekmeye çalışan pek çok kişi de var elbette, pek çok yayın da var. Ama sesimiz diğer gürültülerin yanında boğuluyor, kayboluyor. O yüzden size hani telefonları atıp dağa çıkın bir mağaraya yerleşin filan demeye getirmiyorum tabii ki. Teknoloji düşmanı olmaktan bahsetmiyorum. Teknoloji doğru kullanıldığında çok muazzam güçlü ve bizi de güçlendiren bir araç. Bunu hep konuşuyoruz. Hikayelerimizde hep bilimin teknolojinin peşinden gidiyoruz.
Onun yeniliklerini aktarıyoruz sizlere. Daha geçen bölümümüzde de konuştuk hatta işte ilk dokuma tezgahı aslında çip sistemlerinin atasıdır filan diye. Geçmişte de bu çağda da teknoloji hem insanların hem de insanlığın en önemli araçlarından biri. Yani bunu tartışmaya gerek yok. Bugün insanlık tarihinin gördüğü en büyük kütüphane, en büyük iletişim ağa işte elimizin altında. Sorun teknolojinin kendisinde değil her zaman söylediğimiz gibi. Sorun bizim onunla kurduğumuz ilişki biçiminde. Ve tabii ki onu yöneten iş modelinde arka planda.
Bu şekilde tanımladık. Peki çözüm ne? Birçok çözüm önerisi getirilebilir buna. Mesela az önce bahsettiğim Carl Newport bunlardan bir tanesini önermiş. Minimalizmi, dijital minimalizmi adını vermiş buna da. Yani hayaldeşinliklerden bir tanesi. Fakatımızdaki dijital gürültüyü kısıp buna biraz dikkat edip kendi sinyalimizi güçlendirmek, ezilmemek o dıştan gelen güçler karşısında. Peki bunu pratikte nasıl uygulayacağız? Bu büyük büyük yapılara, platformlara, onların arkasında çalışan algoritmalara, yapay zekaya karşı tek başımıza nasıl direneceğiz?
Hikayelerden yine ilham almaya devam edelim mi? Odysseus'un hikayesine bir geri dönelim mi? Çünkü o da sirenlerin çağrısına karşı koyacak bir iradesinin olmadığını daha baştan biliyordu. O yüzden zaten en baştan o şansı elinden almıştı. Kendini bir direğe bağlatarak. Gemide kalmayı bir tür oldu bittiye getirmiş. Yani değil mi? Denize atlayıp atlamamayı daha baştan engellemiş. Onu bir seçim olmaktan, bir karar olmaktan çıkarmış. Mürettebatına önceden yaptığı hazırlıklarına güvenmiş. İşte bizim de içinde yaşadığımız bu dijital okyanusta o modern sirenlerimize yani o dikkat dağıtıcı unsurlara karşı aklımız başındayken kurabileceğimiz bir takım sistemlere, alışkanlıklara, pratiklere ihtiyacımız var. Kendimizi bir şeylere bağlamamız lazım.
Geçenlerde bir podcast'te dinledim şimdi söyleyeceğim şeyi.
This American Life bu podcast'ın adı. Çok meşhur Amerika'da. Onu yapan kişiye hikaye anlatmak için hikayeyi nasıl bulabiliriz diye sormuşlar. Bir hikaye anlatmak istiyorum ama hikayeyi nereden bulacağım? O da diyor ki buna cevaben, Neye dikkat ettiğinize dikkat edin. Neye dikkat ettiğinize dikkat edin. Gerçekten siz de neye dikkat ettiğinize bir dikkat edin bakalım. Neler yaptığınızı fark edeceksiniz.
Size tabii şey gibi öneriler de verebilirim işte. Ayarlara girip ekranınızı böyle siyah beyaza yani gri tonlama moduna aldığınızda çok ilginç bir deneyim oluyor. Filan gibi şeyler. Ama yani açıkçası gri bir Instagram'da gezinmek hiçteki ifli değil. Amacı bu olanlara duyurulur. Bir de size önerebileceğim bir başka şey. Bence yine önemli bir öneri. Sınırları çizmekle ilgili. Mesela işte yatak odası kuralı. Telefonunuzu yatak odanıza asla sokmayın diye öneriyorlar. Şarj aletinizi başka bir odada salonda bırakın.
Şimdi yine diyeceksiniz ki benim alarmım telefonda o zaman uyanamam ki. Derseniz eğer ben de size derim ki adı üstünde bu telefon alarm değil. Gidip kendinize eski usul böyle pilli bir çalar saat almayı deneyebilirsiniz. Biliyorum çok sıkıcı çözümler bunlar. Ama sıkıcının kötü olduğunu kim söyledi? Biraz da sıkılalım ya. Bırakın zihniniz o gün böyle bir o bulanmış olan toz bulutunu bir aşağı doğru çeksin indirsin. Gökyüzüne bir bakın. Ağaçlara bakın. Bakamıyorsanız boş tavana bakın. Boş duvarlara bakın. Sıkılın biraz. Sıkılmaktan korkmayın. Sıkılmaktan korkmayın. Çünkü sirenlerin şarkısını ancak kendi sesinizi duymaya başladığınızda bastırabilirsiniz.
Zaman evrende geri dönüştürülemez tek kaynaktır arkadaşlar. Bunu hepimiz biliyoruz. Zamanın bir oku var ve o bir yöne doğru gidiyor. Paranızı kaybedersiniz. Çalışırsınız. Daha fazlasını kazanırsınız. Eşyanızı, malınızı, mülkünüzü kaybedersiniz. Yenisini alırsınız. Sağlığınızı bile belli ölçüde geri kazanabilirsiniz. Ama şu an, tam şu saniye. Ben bu cümleyi söylerken, siz bunu dinlerken geçen zamanı asla hiçbir güç geri getiremeyecek. O yüzden en kıymetli hazinenizi, onu gerçekten hak eden şeylere saklayın. Neye dikkat ettiğinize dikkat edin.