
İçimizdeki Canavar ve Mesih Kompleksi: Frankenstein
Bir parça beden ve bir parça ruh... Dr. Victor Frankenstein'ın esas gayesi bu ikisini birleştirip, yaşamı yeniden var etmekti. Onun hikayesi korku ve bilim kurgu dünyasının yarattığı en derin sorgulamayı da beraberinde getirmişti. 111 Hz'in bu bölümünde Frankenstein'ın hikayesinden yola çıkarak insanın komplekslerine, kibrine ve tanrısal mükemmeliyeti arayışını anlamaya çalışıyoruz. Bu gizemli yolculukta insan benliğine dair cevapları arıyoruz.
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini.
111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Sessiz bir gece.
Sakin bir gece.
Fakat Tanrı'nın bile uyuduğu bu sakinliğin içinde rahatsız edici bir çelişki gizliydi. Bir laboratuvarın duvarında dizili cam tüplerden solgun bir ışık sızıyordu dışarıya. O ışığın altındaysa henüz doğmamış bir şeyin yankısı saklıyordu.
Doktor Victor Frankenstein günlerce uyumamış. İnsanın en büyük arzularından birini gerçekleştirmek için gece gündüz çalışmıştı. Dışarıdan bakan biri için çok sefil bir görünüşe sahipti artık. Saçları darmadağınık, üstü başı kir içinde, ellerindeki eldivenler çatlamış bir şekilde. Fakat gözlerinde ateş gibi yanan bir tutku vardı Doktor Frankenstein'ın. Zira üzerinde çalıştığı şey ne bir insan ne de bir hayvandı. Her ikisine de benzeyen elle birleştirilmiş bir yaratıktı. İnsanlığın sınırlarını aşma ihtimalini tutuyordu ellerinde. O gece bu geceydi. İnsanın göğün de ötesine dokunduğu o gece.
Bir parça beden ve bir parça ruh. Bu gece birleşecek mi nihayet? Her şey hazırdı artık. Doktor Frankenstein göğe baktı. Derin bir nefes aldı. Gözlerini kapadı ve metal kolu indirdi.
Kadrolar elektrikle titreşirken Doktor Frankenstein'in göz bebekleri genişlemiş, içlerinde mavi bir alev tutuşmuştu. O esnada zaman durdu. Ve yaratığın göğsü kıpırdamaya başladı. İşte bu Doktor Frankenstein'in Tanrı'yı taklit etmeye en çok yaklaştığı andı. Cansız bir bedene nefes vermeyi başarmıştı sonunda. İnsanın en büyük arzularından birini gerçek kılmıştı nihayet.
Tedirgin ama heyecanlı adımlarla yaklaştığı can verdiği yaratıma ve gözlerinin içine baktı. Gördüğü şey kocaman bir boşluktu.
Ne acı ki ruha dair hiçbir şey yoktu. Karşısındaki şey insanın komplekslerinin bir yansımasıydı sadece. Zira Doktor Viktor Frankenstein'ın verdiği o nefesin içinde yaşam değil, korku hayat bulmuştu.
Evet sevgili arkadaşlar, kiminizin bildiği üzere geçtiğimiz günlerde başarılı yönetmen Guillermo del Toro'nun Frankenstein adlı uyarlaması nihayet dijital platformlarda yerini aldı, yayınlandı. Her ne kadar 2006 yapımı Penel Labyrinthine biraz haksızlık edildiğini düşündürse de bu film için del Toro'nun Magnum Opus'u yani en büyük eseri olduğuna yönelik bir takım yorumlar yapılıyor etrafta. Biraz da bu filmin vesilesiyle bu Frankenstein hikayesinin düşündürdükleri üzerine konuşalım istedim bugün. Mary Shelley'in 1818'de yayınladığı bu roman, insan arzuları doğrultusunda ne kadar ileriye gidebilir ve ileri doğru adım atma cüreti gösterdiğinde neyle karşılaşır gibi felsefi bir soruyu soruyordu içinde. İnsanın yaşama meydan okuma ve tanrısal bir mertebeye ulaşma arzusunu bu bilimkurgu fantazyasıyla ele almıştı Shelley. Hem de ustalıkla. Yani öyle salt bir korku anlatısı olarak görmemek lazım bunu.
Kitabın genelde yanlış anlaşılan bir yanı da vardır aslına bakarsanız. Frankenstein kelimesi o boynundan demir çubuk geçen devasa yaratık değil esasında. Onun yaratıcısı olan bilim insanının adı Dr. Victor Frankenstein'ın hikayesi bu. Ve Dr. Victor Frankenstein ölümü aşmak ve yaşamı yaratmak üzerine çalışmalar yürütüyor bu hikayesinde. Fakat deneyleri ilerledikçe bir tanrı kompleksinin derinliklerine doğru sürükleniyor. Ve en nihayetinde serbest bıraktığı şey de sadece yaşayan bir ölü değil, kendi içine gömdüğü sorumlulukları, yalnızlığı, kibri oluyor. Mary Shelley bu kitabı yazarken insanlık tarihinin en kadim mitlerinden birini ilham almıştı kendisine ki bu ilhamın aslında kitabın ismine de not düşmüştü. Biz hep Frankenstein olarak bahsediyoruz onun bu eserinden. Ancak kitabın tam adı Frankenstein ya da Modern Prometheus. Evet o meşhur Prometheus miti aslında Shelley'e ilham olan şey.
Prometheus bildiğiniz gibi antik Yunan mitolojisinde bilgiyi ve aydınlanmayı sembolize eden ateşi tanrılardan çalıp insanlara vermişti. Fakat insanlarla paylaştığı ateş on binlerce yıl sürecek bir işkenceye maruz kalmasına sebep olmuştu. Tanrıların tanrısı Zeus onu Kafkas dağında zincire vurmuştu. Ve her gece yeniden oluşan kara ciğerini her gün bir kartalın yemesiyle cezalandırmıştı. Yani bitmeyen bir işkenceyle.
Mary Shelley'in Victor'u da bir nevi insanlığa ateşi vermeye çalışıyor. Bilgiye ulaşıp tanrısal bir yaratma gücünü elde etmeyi amaçlıyor. Ama Shelley sadece insanın arzularının ne kadar ileri gidebileceğini sorgulamıyor bu hikayesinde. Tüm bunlarla birlikte yaratmanın bir sorumluluğu olduğunu da hatırlatıyor biz okuyanlarına. Yarattığın şeye bakmanın, onu topluma kazandırmanın ve her ne olursa olsun ona şefkat göstermenin de bir görev olduğunu söylüyordu bu hikayesinin alt metninde. Fakat Victor canavar ortaya çıktığında ne yapıyordu? Geri çekiliyordu. Ve bu da işte yaratılanın trajedisinin başlangıcı haline geliyordu. Daha önceki bölümlerimizde insanlığın ölümle kurduğu ilişkiyi sorgulamıştık sizinle. Şimdi bu perspektifle tekrar düşünelim istiyorum. Bugün genetik mühendislik, yapay zeka ya da biyoteknoloji gibi alanlarda kaydettiğimiz ilerlemeleri bir düşünün. Bunların hepsi Dr. Frankenstein'ın deneyinin modern bir yansıması olarak da değerlendirilemez mi?
Ve olayı böyle değerlendirdiğimizde çok önemli bir soru gelmez mi akıllara? Bir şeyi sırf yapabildiğin için yapmak zorunda mısın?
Mary Shelley esasında çok önemli bir uyarıda bulunuyor bize. Yaratıcının yeteneği ne kadar büyükse etik ve toplumsal sorumluluğu da o kadar büyür. Yani sadece yaptıklarımızdan sorumlu değiliz. Bir şeyi ürettikten sonra nasıl davrandığımız da sorumluluklarımızın arasında. Ve tüm bunları sadece felsefi bir noktadan da değerlendirmek zorunda değiliz aslında. En basitinden ebeveynlik mesela buna benzer bir şey değil mi sonuçta? Bir çocuğu hayata getirmek kadar onu şefkatle, sabırla büyütmek de ebeveynin sorumluluğu değil midir? Peki neden insanlık olarak tanrısal bir mertebeye ulaşma arzusu duyuyor olabiliriz? Neden böylesi bir sorumluluğun altına girmek istiyor olabiliriz? İşte bunları yanıtlayabilmek için bilinç dünyamızın derinliklerine inmemiz gerekiyor. Ve konu insan bilinci ise bu durumda pusula olarak bakabileceğimiz en önemli kişilerden biri kimdir? Carl Gustav Jung tabii ki. Jung'a göre biz sadece bireysel bir bilinçle hareket eden varlıklar değiliz.
Zihnimizin derinliklerinde bütün insanlığın ortak mitlerinden ve ingelerden oluşan kolektif bir bilinçaltı yer alıyor. Ve bu alanın içindeyse hep aynı karakterler dolaşıyor. Bir kahraman, bir anne, bir bilge, bir gölge ve bir yaratıcı. Frankenstein anlatısını bu perspektiften değerlendirince, romanın sadece bilim insanının hikayesi olmadığını söyleyebiliriz kolaylıkla. Viktor Frankenstein yaratıcı arketipini temsil ediyor arkadaşlar. Yaratma gücüyle oynayan bilincimizin bir yansıması bu karakter. Viktor'ın hayat verdiği canavarsa gölge arketipinin bir yansıması. Yani insanın bastırılmış, görmezden gelinen vicdani yüzü işte bu canavarla vücut buluyor bu romanda. Bu gölge kavramını biraz daha açmak istiyorum ben açıkçası. Gölge arketipi yani egonun, benliğin kabul etmek istemediği herkese, Her şeyi içinde tutan karanlık yanımız Jung'un yaklaşımında bir anlamda gölge olarak geçiyor. Victor da içindeki merhameti, duygusallığı yani kısacası insani tarafını reddediyor bu hikaye boyunca.
Kibrine kurban gidiyor ve en sonunda tüm bunlar bir yaratık olarak karşısına çıkıyor. Yani gölgesi somutlaşıyor diyebiliriz. Jung bunu şöyle tarif ediyor. Kişi gölgesini tanımadıkça onu dış dünyada yaşamak zorunda kalır. Yani istediğiniz kadar gömün. Ne kadar derine gömersek gömelim içimizdeki karanlığı yok sayamayız Jung'a göre. Dr. Frankenstein da işte bunu kelimenin tam anlamıyla yaşıyor aslında. İçindeki karanlık onun laboratuvarında biçimleniyor. Bu açıdan roman sadece insanın kibrini değil psikolojik bir parçalanmayı da ele alıyor. Yaratıcı Victor bir nevi kendi bilinç dışıyla çatışmak zorunda kalıyor. Şimdi tekrar günümüze uyarlayalım bu konuştuklarımızı. Biz de günümüzde benzer bir döngü içinde değil miyiz? Yapay zekayı geliştirirken, genleri düzenlerken, klonlama ya da doku üretimi gibi bir takım uygulamaları yapmaya çalışırken, yani tırnak içinde hayatı yeniden yaratmaya çalışırken kendi gölgemizi bir kenara itiyoruz aslında.
Her teknolojik atılım Jung'un deyimiyle kolektif bilinç altındaki tanrısal yaratıcı arketipini tetikliyor ve bu noktada çok önemli bir şeyi de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Tıpkı Viktor gibi tanrısal bir güç farkındalıktan yoksun bir şekilde kullanıldığında gölgemiz büyür yani kontrol edemediğimiz benliğimiz büyür. Ve biz fark etmeden içimizdeki o kibirli, o kompleksli canavar bize yüzünü göstermeye başlar. Basit bir pratik yapalım mesela. Bir insanın hayatında kötü bir anı yarattığınız anları bir düşünün. Ve o anlarda hangi duygularınızı bastırdığınızı, hangilerinin öne çıktığını, merhamet, anlayış, hoş görme gibi şeyler mi ön plandaydı yoksa kibir, inat, küstahlık gibi şeyler mi? Yani evet tabii ki bu yüzleşmesi oldukça can sıkıcı bir durum fakat cevabı da hepimiz biliyoruz sanırım. İşte bu noktada Jung'un bir başka yaklaşımını daha da inmek istiyorum sevgili arkadaşlar. O da individüasyon yani bireyselleşme.
Jung olgun bir insanı nasıl tanımlıyor biliyor musunuz? Hem aydınlık hem de karanlık yanlarını tanıyarak onları bütünleştirebilen ve benliğini bu şekilde kurabilen kişi diyor. Olgun insanı bu şekilde tanımlıyor. Doktor Frankenstein ise bu süreci tamamlayamıyor hikayede. Çünkü o sadece aydınlıkla ilgileniyor. Bilgiyi, kontrolü, gücü, başarıyı istiyor hep. Karanlığı yok sayıyor. Ve hikayesi hem kendisi hem de can verdiği o yaratık için büyük bir felaketle sonuçlanıyor. Şimdi yine günümüze uyarlayalım Victor'un bu trajedisini. Bilimde, sanatta, siyasette hemen her alanda en iyisini hep ben biliyorum. Ben kurtarıcıyım. Her şeyin çözümü bende. Yetki bana ait. En başarılı benim ya. Bu cümleler tanıdık geliyor mu? Kimi zaman kendimizi bile böyle davranırken yakalayabiliyoruz değil mi? Her ne kadar bireysel kibrin yansıması gibi gözükse de, Jung'un bakış açısına göre kolektif bir tekrarın sonucunda böyle davranmaya başlıyoruz.
Yani insanlık fark etmeden sürekli aynı mitin yeni bir versiyonunu yazıyor. Belki de modern zamanlarda Frankenstein'ın canavarı bir laboratuvarda değil de ekranlarımızın içinde yaşıyor. Ve bu canavar her çağda başka bir biçimle geri dönüyor. Peki biz kendi içimizdeki gölgeyle yüzleşmeden yaratıcı olmaya devam edersek ne olur? Nasıl bir psikolojinin içine düşeriz böyle bir durumda? Bunu da konuşacağız elbette. Fakat ondan önce kısa bir ara verelim derim. Böyle canavarlar, tanrılar, gölgeler, kibir falan derken karanlıkta boğulmayalım.
Evet, insanın tanrısal bir mertebeye ulaşma çabasının sebeplerini ve neden bilinçaltında böyle bir arzu saklıyor olabileceği üzerine konuştuk az önce sizlerle. Frankenstein romanı üzerine Jung'çu bir okuma yaptık. Ve kendi davranışlarımızı bugünü sorgulamaya çalıştık hep birlikte. Ama çok önemli bir soruyu hala cevaplamadık. Biz içimizdeki o gölgeyle ya da canavarla yüzleşmeden yaratıcı olmaya devam edersek ne olur? Hadi şimdi biraz da burayı eşeleyelim. İnsanın bu tanrılaşma arzusunu anlamanın bir yolu da psikolojiden geçiyor tabii ki. Zira bazen tanrı rolü oynamak bir metafordan öteye geçiyor ve zihinsel bir gerçeklik halini alabiliyor. Biz bunu halk arasında nasıl adlandırıyoruz? Mesih ya da tanrı kompleksi olarak. Ancak psikoloji dünyasında bu ifadeler resmi bir tanı ifade etmiyor. Psikiyatri bu tür sorunları narsistik kişilik örüntüleri üzerinden ele alıyor. Bu durumlarda kişi kendini özel, seçilmiş hatta kutsal biri olarak algılayabiliyor maalesef.
Ben değerlerinden farklıyım, ben özelim, ben tekim gibi hisler öylesine güçlenmeye başlıyor ki bazen gerçeklikle bağ kopabiliyor insanın. Bu durum özellikle de bipolar bozukluk ya da şizofreni gibi epizodik rahatsızlıklarda gözlemleniyor. Fakat dediğim gibi gündelik yaşamda en çok narsist kişilerde kendisini gösteriyor. Psikiyatrist Lisa İşam 2019'da yayınladığı bir makalesinde bakın ne demiş. Bu tür düşünceler bireyin kimliğinin merkezine yerleştiğinde kişi gerçeği sadece kendi hikayesinin bir fonu olarak algılamaya başlar. Kendi hikayesinin bir fonu. Yani bu türden sanrılara kapılan insanlar her şeyin kendi etrafında döndüğünü zannediyor. Ve bunu tüm benliğiyle hissediyor. Burada hemen beynimizin işleyişini de incelememiz gerek. Çünkü bu davranış biçimini nedenselleştirebileceğimiz yer yine zihnimizin çalışma mekaniği.
Mesih kompleksi gibi bilişsel sanrılarda zihnimiz kendini merkezde tutan bir anlatı yaratmaya başlıyor dedik. Ve bu anlatı zamanla kırılamaz hale geliyor. Yani aslında hikaye anlatabilme becerimizin bize eksi yazdığı bir durum söz konusu bu vaziyette. Modern nöropsikolojide bu durum default mode network yani varsayılan mode ağımızla ilişkilendiriliyor bu arada. Bu bölge zihnimizin benlik anlatısını kuran bir alan temelde. Aşırı düzeyde kendini üstün görme sanrıları sırasında beynimizin bu bölgesinde abartılı bir sinirsel aktivite gerçekleşiyor. Ama işte işin ilginç yanı da bu komplekse sahip kişilerin bir kısmını sosyal olarak çok ilgi çekici bulabiliyoruz. Bu insanlarda bir karizma, bir vizyon, bir iddia yakalayabiliyoruz ki isminin mesih kompleksi olmasının sebeplerinden biri de bu zaten. Yani bu sadece bir hastalık değil toplumsal olarak da bizim amplifike ettiğimiz, güçlendirdiğimiz bir eğilim.
Bunun da sebebi kriz zamanlarında bir kurtarıcı figürüne ihtiyaç duyuyor olmamız esasında. Sosyolog Max Weber bu kişileri karizmatik otorite olarak tanımlamış mesela. Weber'e göre karizmatik lider rasyonel ya da geleneksel otoritenin ötesine gidip bir tür inanç üretiyor. Yani mantığı değil, duyguları hedef seçiyor. Dolayısıyla bireyin büyüklük yanılsamasıyla toplumsal anlam arayışımız birleşince ortaya bir mesih figürü çıkıyor. Yani kişi artık sadece özel olduğunu değil, gerçeğin tek temsilcisi olduğunu düşünmeye başlıyor. İşte burası çok korkunç bir kırılma noktası. Zira bu noktada etik dediğimiz şey ortadan kalkıyor. Bu noktadan itibaren doğru dediğimiz şey yalnızca bir kişinin gözünden gördüğü şeye dönüşüyor. Yani yanlı bir kurguyu gerçeklik sanıyoruz. Bakın bunu size yakın geçmişteki çok trajik bir örnekle pekiştirmeye çalışayım. Mesih ya da tanrı kompleksinin en çarpıcı örneklerinden biriydi maalesef bu.
Jim Johnson hikayesi. 1955'te küçük bir topluluk önünde verdiği rutin vaazlarla başlamıştı. Kendisini dinleyen insanlara eşitlikten, sevgiden, ırk ayrımının anlamsızlığından filan bahsediyordu kendisi. Bunlar bugün çok makul şeyler gibi duyuluyor. Ama o yılları düşündüğümüzde, 1955'lerin Amerika'sını düşündüğümüzde böyle şeyleri söylemek, özellikle de bir beyaz olarak ırkçılığın anlamsızlığını dile getirmek epeyce cesurca bir davranıştı. Onun işte bu samimi tonu, o ikna edici hale geldi ve insanlar söylediklerini bir yaşam standardı olarak benimsemeye başladı.
Onun sesinde böyle herkesi kurtarabilecek bir güç vardı sanki. Fakat onun bu şefkatli tonu yıllar içerisinde değişmeye başladı. Bir yerden sonra Jones yaptığı konuşmalarda tanrının ta kendisi gibi davranmaya başladı. Öyle ki seslendiği insanlara ben sizin kurtarıcınızım gibi böyle gayet köşeli, gayet iddialı şeyleri rahatlıkla söyleyebilir, dile getirebilir hale gelmiştir. İlk başta tabi bunlar birer böyle metafor filan gibi duyuluyordu ama zamanla birileri için gerçekliğe dönüşmüştü bu sözler. Psikiyatri bunu Mesih kompleksinin tipik ilerleyişi olarak tanımlıyor bu arada. İşte önce böyle iyilik yapma arzusuyla başlıyor. Sonra bunun misyona dönüşmesi hissiyle devam ediyor. Ardından hakikatçe tekelciliğine dönüşüyor ve en sonunda ise paranoya hali takip ediyor bu süreci. Jim Jones'un hikayesi de işte böyle bir trajediye varmıştı ne yazık ki. Onun peşinden giden binlerce kişi önce Güney Amerika'daki Guyana ormanlarına taşınmış ve oraya Johnstown adını vermişti.
Bir ütopya kuracaklardı kendilerine orada ama işte kiminin ütopyası başkalarının bir distopyası haline gelebiliyor sevgili arkadaşlar. Zamanla Jim Jones takipçilerinin gözünde bir mesih haline geldi. Dışarıdan bakanlar içinse bir otorite figürüne dönüştü. Ve artık Jones için en ufak şüpheli bir durum dahi bir tehdit unsuru haline geldi. Az evvel bahsettiğimiz o Jung'un gölge arketipi de tam olarak burada ortaya çıkıyor zaten. Jim Jones'un içindeki karanlık topluluğun bilincine sızmış, Jones'un kişisel korkuları ve kibri onlar için bir dış düşmana evrilmişti. Sürekli paranoya içinde yaşayan bir gruba dönüştü Jones ve müritleri. Ve ne yazık ki onları sarmalayan bu gölge Kasım 1978'de tarihin en acı kolektif trajedilerinden birine zemin hazırlamıştı. Yaşadıkları paranoya sanrıları sonucunda Jones çareyi bir kurtuluş çağrısı yapmakta bulmuştu. Ve bu çağrı onunla birlikte 918 kişinin yaşamına son vermesiyle sonuçlanmıştı.
Hikayenin en başını hatırlayalım. Jim Jones bu sürece kötü bir adam olarak başlamamıştı değil mi? O bir anlam arayıcısıydı sadece. Fakat zamanla kendi iyi olma fikrine o kadar kapılmıştı ki ne eleştiriği, ne sınırı, ne de kendi büyüttüğü gölgeyi göremez hale gelmişti. Bence Jung'un yaklaşımını bir kez daha hatırlamalıyız bu noktada sevgili arkadaşlar. Bolgun insan hem aydınlık hem de karanlık yanlarını tanıyarak onları bütünleştirebilen kişidir diyordu değil mi? İşte iyilik yapma isteği gölgelerimizle yüzleşmediğimiz, eylemlerimizin sonucunu analiz etmediğimiz sürece bir yıkıma da dönüşebiliyor maalesef. Niyet sonucun önüne çok acı bir şekilde geçebiliyor. Bunu yine günümüzün modern yaşantısına bir uyarlayalım dilerseniz şimdi.
Şimdilerin Mesih kompleksine düşen kişileri kimler? Sanki böyle hani teknoloji devleri değil mi? Onları yönetenler filan gibi duruyor. Hani o en zeki, en zengin kişiler. Bugün onların hizmetinde çalışan algoritmalar Algoritmalar ne izlediğimizi, ne istediğimizi, ne düşündüğümüzü hatta neredeyse neye düşünmeye hazır olduğumuzu dahi biliyorlar. Bizi annemizden babamızdan daha iyi tanıyorlar. Bilgi en büyük güç haline geldi ve herkes Olimpus'un ateşinin peşinde artık. Bir anlamda bizi yapay ve dijital mesihler topluluğu çevrelemeye başladı. Verilere dayalı çalışıyorlar, görünmüyorlar. Ama her yerdeler. Tüm davranışlarımız, tüm arzularımız, tüm beklentilerimiz ve ne yazık ki sosyal kimliğimiz bu dijital sistemlere göre şekillenmeye başladı. Bizden bağımsız bir zeka o kadar çok seçenek, o kadar çok bilgi atıyor ki önümüze hepimiz bir karar yorgunluğu altında eziliyoruz. Ve bunun neticesinde de düşünmeye fırsat, enerji dahi bulamadan hareket etmek zorunda kalabiliyoruz.
Elimiz hep kolay seçimlere gidiyor. Bizim yerimize hep yapay zekalar derin derin düşünüyorlar değil mi? Ve bu yapay mesihlerin bizi nasıl bir noktaya götüreceğine dair sahip olduğumuz bilgi çok çok kısıtlı şu anda. O mesihler, o devler bile bilmiyorlar. Belki de hayal dahi edemeyeceğimiz kadar iyi bir noktaya varacağız ama bunu bilemiyoruz. Fakat irademizi iyimser, aklımızı kötümser tutmakta fayda var arkadaşlar. Zira bu dönemde tıpkı Frankenstein gibi kendi gölgelerimizi yapay zekalarda ya da algoritmalarda büyütüyor olabiliriz. Sosyolog Zubov, Gözetleme Kapitalizmi Çağı kitabında bu çağın mekaniğini şöyle özetlemiş. Modern dünya, insan davranışlarını öngören ve yöneten sistemlerle yeni bir tanrısallık kurdu. İşte bu sözlere kulak vermekten bir zarar gelmez sanki ne dersiniz? Evet bu sistem bizi Jim Jones gibi trajik bir sona götürmeyecek belki. Fakat benlik dediğimiz o biricik, o bize özgü şeyi de dijital mesihlere teslim etmemizle sonuçlanabilir hikayemiz.
Hiçbir karar vermediğinde insan ne kadar insan kalabilir ki? Bunu bilim kurgu sinemasının en özel sahnelerinden biriyle izah etmeye çalışayım şimdi sevgili arkadaşlar. Ridley Scott'ın Blade Runner'ını izleyenler bilirler. O evrende yaratıcı arketipi Tyrell isimli bir şirkette can bulur. Ve bu şirket Replicant adı verilen yapay insanları İnsandan Daha İnsan sloganıyla tanıtır. İşte şirketin ürettiği bu yapay insanlardan biri Roy Batty.
O efsanevi Tears in Rain monoloğunda ne der biliyor musunuz? Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm. Tüm o anlar zamanda kaybolacak. Yağmurdaki gözyaşları gibi.
Bu repliği çok farklı açılardan değerlendirebiliriz tabii ki. Fakat bu bölümde sorguladığımız şeylerle de çok güzel bir bağlantısı var. Ona dikkat çekmek isterim. Düşlerimizin dahi ötesinde bir güce ulaşmak Kağıt üstünde harika bir şey gibi dursa da O noktaya vardığımızda her şey anlamını yitirebilir. Ve o andan sonra tanık olduğumuz şeyler Yağmurdaki bir gözyaşı gibi kaybolup gider. Hiçbir izin olmadığı Hiçbir izin anlamının kalmadığını bir düşünsenize.
Bölümün ortasında sizden bir insanın hayatında Kötü bir anı olarak kaldığınız anları düşünmenizi istemiştim. Komplekslerimiz, kibrimiz, kontrolsüz hırslarımız bizi o anlara sürüklüyor. Bunlar bizim insani kusurlarımız. Onları yok sayarak, bastırarak huzurlu falan da olamayız. Daha da acısı o kusursuzluk haline ulaşmak Birçok güzel anı da anlamsızlaştıracak muhtemelen. Ve biz Victor Frankenstein gibi tutunabileceğimiz hiçbir anlamlı an yokken Kendi karanlığımızdan kaçmak zorunda kalacağız. Adı ister Mesih ya da Tanrı kompleksi olsun isterse başka bir kompleks. Kibre kapıldığımız, kusursuzluk arayışında hayatı ıskaladığımız Ya da yetersiz hissettiğimiz her an bir şeyi hatırlatmamız lazım kendimize. Her şeye yetişemiyor olmam insan olduğumun bir kanıtı. Her soruya anında yanıt veremiyor olmam düşünme hakkımın bir uzantısı. Bu farkındalık ve merhamet tüm komplekslerimizin de panzehri aslında.
Sınırlarını bilmek ve bu doğrultuda kendine ya da başkalarına merhametle yaklaşabilme sorumluluğunu almak.
Doktor Frankenstein'ın ıskaladığı şey tam da buydu galiba. İşte bunu ara sıra kendimize hatırlatmamız gerekiyor sanırım sevgili arkadaşlar. Kendi canavarınızla barıştığınız ve onu ehlileştirebildiğiniz bir yaşam sürmeniz umuduyla. Şimdilik hoşçakalın.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt