
Değişim Konusunu Çok Mu Abartıyoruz?
2026’ya sayılı günler kala belki de bu sene, her şeyin değişeceği o sene olacak. Zira neden kendimizi baştan yaratacağımız, aşkı bulacağımız veya dünyayı gezeceğimiz bir yıl olmasın ki? Ama belki de, belirlediğimiz tarihlere gereğinden fazla bir anlam yüklüyor olabiliriz. 111 Hz'in bu bölümünde; yeni yılın neden “yeniden başlat” tuşuymuş gibi algılandığını ve bu fikrin bize nasıl geçici bir rahatlama sunduğunu sorguluyoruz. Değişimin sessiz, dağınık ve zamana yayılan doğasını birlikte inceliyoruz.
Evet arkadaşlar mumumu yaktım. Arkaya güzel bir müzik açtım. Bu akşam biraz kendi kendimeyim. Ne mi yapıyorum? Vision board. Belki duyanınız edeniniz vardır. Sene sonlarında böyle bir kağıdın üzerine gerçekleşmesini dilediğiniz her şeyi resim olarak ekliyorsunuz. E benim de istediğim birkaç şey var tabii yeni yıldan. Son model bir araba fena olmaz mesela. Bunu da şuraya yapıştıralım.
Bence çok iyi durdu. Aynı zamanda bir projeye başlayacağım arkadaşlar. Onunla ilgili de kafamda birkaç şey var. Umarım Şubat ayının sonunda... Allah ya barış ne sakar adamsın. Berbat ettin kağıdı. Tam da arabanın üstüne geldi. Neyse. İki model arasında kalmıştım zaten. Bunu evrenin bir mesajı olarak alıp diğerini yapıştırıyorum.
Yanına da pasaportlar. Heh. Gezmek de lazım tabii.
Ne oluyor ya? Bir sürü haber bildirimi gelmiş. Dur şu videoyu açayım bakayım bir ne diyor.
Sayın seyirciler bir son dakika gelişmesiyle sizlerleyiz. Ne oluyor ya? İstanbul Şişli ilçesinde yılbaşı planı yapan iki arkadaş arasında kavga çıktı. Yetkililer nedenini tam olarak bilmese de komşulardan elde edilen bilgiler doğrultusunda kavganın üzüm yüzünden çıktığı belirtildi. Kaynaklara göre 22 yaşındaki İA arkadaşı BD'nin yılbaşı geçisi tam 12'de yiyeceği üzümleri yanlışlıkla kahvaltıda yedi. Aa işe bak. Olayın ardından BD sinir krizi geçirerek İA'nın günlük 21 saat olan ekran süresini sosyal medyada paylaştı. Bunun üzerine İA intikam yemini ederek BD'nin eski flörtüne mesaj attı. İkili arasındaki kavga duyduğumuza göre hala devam ediyor. Yetkililer kimsenin zarar görmemesi için ellerinden geleni yapıyor sevgili izleyenler. Kaygılı bekleyiş devam ediyor. Yani ikisinin de yaptığını onaylamıyorum ama bu yılbaşı ritüelleri meselesi kiminin ince çizgisi olabiliyor. E kızcağız inanmış toplamış bütün üzümleri.
Bu da en azından biraz özeni hak ediyor bence. Neyse en azından benim vision board'um sağ salim duruyor. Evet arkadaşlar son gelişmelere göre yetkililer kavgayı ayırmayı başarabilmiş. Şimdi çıkış yapacaklar. Biz de kapıda bekliyoruz.
Merhabalar. Herkes sizden bir açıklama bekliyor. Neden üzüm için arkadaşınızla kavga ettiniz? Neden sadece üzümdür deyip geçmediniz? Merhabalar. Öncelikle üzüm sadece üzüm değildir. Bu on iki üzüm benim hayattaki umutlarımı temsil ediyordu. Onlar sayesinde gençliğimi kurtarabilecektim. Hayalimdeki her şeye ulaşabilecektim. Ama canım arkadaşım bana bunu çok gördü ki onları yanlışlıkla yemiş gibi yaptı. Ama ben bunları yer miyim? Yemem. O kadar iyi biliyorum ki ben mutlu olmayayım diye yediğini. Çünkü insan arkadaşının neden şehir şehir üzüm aradığını bilir. Değil mi? Ben onunla Snapchat'ten yolculuğumun tamamını her anını paylaştım. Her şeyin çok iyi farkındaydı. Ama duy beni ince aydın. Sana rağmen mutlu olacağım. Sana rağmen mutlu olacağım.
Böyle absürt haberler gördüğümüz oluyor tabii ama bu kadarında uzun zamandır tanık olmamıştım doğrusu. Üzüm için karakolluk olmak. Yani ne bileyim belki de olması gerekenden fazla bir anlam mı yüklüyoruz acaba bu değişim meselesini? En iyisi hazır yeni bir yıla girmek üzereyken herkesin dilinde olan bu değişim kavramına biraz daha yakından bakalım bu bölümde. Ne dersiniz?
Evet arkadaşlar. 2026'ya sayılı günler kala belki de bu sene her şeyin değişeceği o sene olacak.
Bunun için son bir haftadır herkes yangından mal kaçırır gibi listeler yapmaya başladı. En yeşil üzümü ve en büyük narı bulmaya çalışıyor. Zira neden kendimizi baştan yaratacağımız, aşkı bulacağımız, dünyayı gezeceğimiz bir yıl olmasın ki? Ama bir yandan da kabul etmek gerek arkadaşlar. Yeni yıla sanki takvimdeki bir tarih değil de hayatı yeniden başlat tuşuymuş gibi davranıyoruz. İstediğimize ulaşmak veya hoşumuza gitmeyeni dönüştürmek için kendisine belki de biraz fazla sorumluluk yüklüyor olabiliriz. Zira tahmin ediyorum ki geçen senede benzer hisler vardı hepimizin içinde. Hatta ondan önceki senede ve ondan önceki senede. Bu döngü bize garip bir teselli de sunuyor sanırım. Çünkü bir şeyler yolunda gitmediyse bunu o yılın hanesine yazabiliyoruz. E sorumluluğu biraz da bu zamana atıyoruz. Yani bu sene olmadı ama yenisi geliyor diyoruz. Bunu demek de insan zihni için aslında oldukça rahatlatıcı bir kaçış durumu.
Bunu hiç bitmeyecek bir döngü olarak da görebiliriz. Fakat merak etmeyin çoğu şey gibi bunun da bir açıklaması var. Davranış biliminde bu hissiyat fresh start effect yani taze başlangıç etkisi olarak adlandırılıyor. Bunu nasıl açıklayabiliriz? İşte belli bir tarihi, yeni bir dönemin başlangıcı olarak algılıyoruz. Böyle bir eğilimimiz var. Ve bu sayede de geçmiş hatalarımızdan ya da eksiklerimizden kendimizi uzaklaştırıyoruz. 2014'te aynı isimli yayınlanan bir makaleye göre başlangıç olarak algılanan zamanlarda kişiler şunları yapıyormuş. Başarısız ya da yetersiz gördüğü benliğiyle idealindeki benlik arasına bir çizgi çekiyormuş. Ve yeniden başlama fırsatını yakalamış gibi hissediyormuş. E böyle bir dönüm noktası koyunca da hedef odaklı hareket etme olasılığımız artıyor. Ve buna bağlı olarak motivasyonumuz da elbet. Ama bu etki keşke sandığımız kadar kalıcı olsa. Çünkü yeni başlangıç dediğimiz şey çoğu zaman davranışlarımızı değil niyetlerimizi yeniliyor.
Zihinsel olarak kendimizi geçmişten ayırıyoruz ama o geçmişi yaratan alışkanlıklar, düşünme biçimleri, refleksler bizimle birlikte yeni döneme de taşınıyor. Yani kendimizi de götürüyoruz o yeni yıla. Ve kaçınılmaz olarak da bir süre sonra bildiğimize geri dönüyoruz. Ama bugün merak ettiğim şey arkadaşlar değişimin nasıl gerçekleştiğinden ziyade ona yüklediğimiz bu anlamlar. Çünkü bazen asıl baskıyı yaratan değişimin kendisi olmuyor. Onun etrafında kurduğumuz bu hikayeler olabiliyor. Yani gerçekten de bu değişim meselesini biraz abartıyor olabilir miyiz?
Zihnimiz pek tabii ister istemez ideal bir değişim senaryosu kurguluyor. Bir başlangıç anı, belirgin bir kırılma noktası ve ardından artık her şeyin bambaşka olduğu bir gelecek. Ama düşününce arkadaşlar gerçek hayatta çoğu şey böyle gitmiyor. Böyle bu şekilde kırılmıyor sanki değil mi? Sadece esniyor. Değişimi böyle hayal ettiğimizde de aslında gerçekte yaşandığı şekline pek ikna olamıyoruz. Üstelik bu ideal versiyonu çoğu zaman başkalarının hayatlarından ödünç alıyoruz. Örneğin sosyal medyada, filmlerde veya kitaplarda gördüğümüz dönüşümler bunların hepsi birer kurguya sahip. Özellikle günümüzde kendi değişimlerimizi başkalarınınkileriyle karşılaştırma eğilimimiz hiç olmadığı kadar artmış durumda. Bu da sanki değişimin görünür bir şey olması gerekiyormuş gibi düşünmemize sebep oluyor. İnsan elbette doğası gereği kendini başkalarıyla kıyaslayarak konumlandıran bir canlı. Sosyal psikolog Leon Festinger de bunu sosyal karşılaştırma teorisiyle açıklıyor zaten.
Ve orada diyor ki insanların kendi durumlarını ve konumlarını anlayabilmek için başkalarını referans noktası olarak alması gayet normal. Yani mesela becerilerimize veya düşüncelerimize dair bir belirsizlik hissettiğimizde bu hissiyatı gidermek için kendimizi başkalarıyla karşılaştırıyoruz. Bu sadece gerçeği öğrenmek değil de rahatlama ve değerimizi koruma gibi motivasyonlardan da besleniyor. Öte yandan kimi zaman da tam tersi şekilde çalışıyor ve kendimizi diğerlerinden aşağıda gördüğümüz bir hale sokabiliyor. Yani bazı durumlarda bizi sakinleştirirken bazılarındaysa huzursuz eden bir eylem. Ama işte arkadaşlar başkaları dediklerimiz yıllar içinde ciddi biçimde değişti. Artık sadece yakın çevremiz ya da arkadaş grubumuz değil milyonlarca insanın hayat akışına neredeyse an ve an tanıklık ediyoruz. Üstelik gördüğümüz bu hayatların büyük bir kısmı olduğu gibi de aktarılmıyor bize. Seçiliyor, bir güzel düzenleniyor ve inşa ediliyor.
Çünkü insanlar neyi göstereceklerine ya da neyi saklayacaklarına kendileri karar veriyorlar. Yani paylaşılan o değişim hikayelerini sanki böyle çiçekli bahçelerde güle oynaya koşarcasına gerçekleşmiş gibi görüyoruz. Zihnimiz de böyle özenle hazırlanmış bir seçkiyi ayırt edemiyor. Biraz önce bahsettiğimiz teoriye tekrar değinecek olursak bu tip durumlarda karşılaştırmalarımız hep nereye doğru oluyor? Yukarıya doğru. Yani diğerleri kusursuz ama bizde de bir problem varmış gibi hep onları üstte görüyoruz ve kendi değerimizi hep aşağıya konumluyoruz. Bu sosyal medyanın karşılaştırma meselesini en iyi anlatan işlerden biri de 2020'de Netflix'te yayınlanan The Social Dilemma, sosyal medyanın. Sosyal ikilem diye çevirebiliriz herhalde belgeseliydi. Belgeselin söylediği şey çok netti. Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar çoğu zaman yaşanmıyor, tasarlanıyor. Hatta bu platformları kurgulayan eski mühendisler, ürün yöneticileri filan da konuşuyorlardı orada.
Algoritmaların temel amacının kullanıcıyı bilgilendirmek filan değil, ekranda tutmak olduğunu açıkça söylüyorlardı. İşte buradan yola çıkarak tasarlayanlar için ne hissettiğimizin pek bir önemi yok gibi gözüküyor. İmrendiğimiz hayatları görüyoruz, onları merak ettiğimizden tüketmeye devam ediyoruz. Ve bu sonsuz bir döngüye dönüşüp devam ediyor, ilerliyor. Tam olarak sistemin istediği şey bu.
Bak şimdi ben de çok ilgimi çeken bir konu olduğu için lafa daldım. Az önce yaptığım işi yarıda bıraktım. Vision boarduma hayalimdeki evi eklemeyi unuttum. Her şeyi ekledik, evde eksik kalmasın yani değil mi? Hızlıca seçtiğim resmi bir yapıştırayım ben. Bir de kahvem dökülmüştü hatırlarsanız onu da tazeleyip hemen geliyorum arkadaşlar. Bu sırada belki siz de kendi yeni yıl dileklerinize ve değiştirmek istediklerinize bir göz atarsınız.
Evet kahvemi koydum, bahçeli evimi de yapıştırdım. Hayal değil mi? Nerede kalmıştık? Değişimin kusursuzluk içinde sunulmasından söz ediyorduk değil mi? İşte günümüz dünyasında durum böyle olunca doğası gereği bir süreç olan değişim kavramın algılayışımız da yenilendi. Yani değişim bir süreçten çok sergilenen bir sonuca dönüştü artık. Bu büyük ve gösterişli değişim fikrinin başka bir yan etkisi daha var. O da gündelik hayatta yaşadığımız küçük ilerlemeleri görünmez kılması arkadaşlar. Hatta gelin birlikte şöyle bir örnek düşünelim. Diyelim ki kitap okumaya karar verdik. İlk gün birkaç sayfayı okuduk. İkinci gün hiç dokunmadık. Üçüncü gün yine böyle birkaç sayfa daha. Bir ayın sonunda kitabın yarısına kadar geldik. Ama o okuyorum hissini de bir türlü yaşayamadık. Çünkü zihnimizde okuyan insan nasıldır? Bunu her gün düzenli olarak yapan ve rutine dönüştüren birisi. Çok disiplinli. Oysa gerçekte elimizden gelen şey arada sırada okuyabilmek.
Ancak yine de bir şekilde devam ediyor olmak. Eğer öncesinde hiç okumayan biriyseniz bu bir değişim sayılmaz mı aslında? E pek tabii ki sayılır. Ama işte bahsettiğimiz gibi bizim tanımımıza uymadığı, filmlerdeki gibi bir gecede her şeyin değişmediği bir senaryoda e biz de bunu değişimden saymıyoruz. Yani gözümüzde yeteri kadar büyük olmuyor. Böyle deyince de şunu hatırlıyorum ben. Hani çocukken uzun araba yolculuklarında bir türlü zaman geçmezdi ya sürekli olarak. Ne zaman geleceğiz? Ne zaman varacağız? Hadi artık gelmedik mi falan diye sorardık. İşte onun gibi bir şey. Şimdi de sanki kendimize hadi artık daha değişmedik mi ya? Hadi hadi değişelim hemen falan diye soruyoruz. Sorguluyoruz, söylüyoruz. Oysa belki de çoktan değişmeye başladık ama fark etmiyoruz bunu. Bu konuda sevgili Oruç Araoba'nın çok güzel bir sözü vardır. Der ki yaşamın en küçük şeyleri bile bakım ister. Ufak ayarlamalar, düzenlemeler, onarımlar.
Ya büyük şeyleri? Yaşamın büyük şeyleri yoktur ki. Yaşamın her şeyi küçüktür, ufacıktır, ayrıntıdır. İşte belki de değişim tam olarak böyle bir şeydir. Mesela bir gün geliyor eskiden siz de çok gerginlik uyandıran bir duruma aynı şekilde tepki vermediğinizi fark ediyorsunuz. Belki o anda sizi kimse alkışlamıyor. Tamam ya da bu küçük bir başarı falan diye öyle her yerde paylaşılmıyor. E kimse size helal olsun falan da demiyor. Dışsal bir destek ya da tezahürat yok yani. Ama işte içinizde biliyorsunuz ki bu sizin için önemli bir eşikti. Ve siz o eşiği geçmeyi başardınız. Şu aklıma geldi bak şimdi bu konuya girince. Peter Weir'in yönetmenliğini yaptığı Ölü Ozanlar Derneği diye bir film vardı. Gerçekten en sevdiğim filmlerden biri. Ve oradaki hikayede Robin Williams'ın canlandırdığı karakter By Keating bir öğretmen. Bir okula edebiyat öğretmeni olarak geliyor. Okul ve aileleri çok baskıcı. O yüzden de çocuklar hep böyle başkalarının beklentilerine, onların isteklerine göre hareket etmeye çalışıyorlar.
O öğretmen By Keating ise onlara şu ana kadar gördüklerinin dışında bir öğrenim veriyor. Mesela şiirin aslında bildiklerinden bambaşka bir dünyası olduğunu gösteriyor. Hani böyle matematik gibi bir şey olmadığını söylüyor onlara. Derslerinde öğrencilerine, özgürlüğe, hayatın anlamına, farklı bakış açılarına dair çok değerli bilgiler öğretmeye başlıyor. İşte baktığınız zaman hikaye boyunca çok büyük bir değişim de olmuyor. Dersi bahçede işlemek, kendi şiirlerini yazmak ya da şiiri anlamak için farklı bir soru sormak kadar çok küçük basit şeyler yaptırıyor By Keating. Hatta şöyle çok da etkileyici bir sahne var orada. Öğrencilerini koridora çıkartıyor bir ara. Böyle eski mezunların hani fotoğraflarının olduğu koridorlarda böyle bir şey var, bir dolap var, camlı bir dolap. Onun önüne getiriyor ve onlara bir şiir okutuyor. Şiir, vakit varken gül goncalarını topla cümlesiyle bitiyor. Yani anı yakala, latince ismiyle Carpe diem.
İşte bu söylemle çocukların bakış açılarında bir şeylerin değiştiğini çok net bir şekilde görebiliyorsunuz.
By Keating şunu hatırlatıyor bize. Bu fotoğraftaki kişiler de aynı onlar gibiydi. Coşku doluydular. Hayatta her şeyi yapabileceklerine inanıyorlardı. Ama artık hepsi gübre oldu. Yani ölüm var bu hayatta. O yüzden de yaşarken hayatlarının keyfini çıkarmaları, günü geldiği gibi karşılamaları, ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerekiyordu. İşte By Keating bunun gibi söylemlerle öğrencilerinin bakış açılarını değiştirmeyi başardı. Eylemlerinde ve seçimlerinde farklı yolların olasılıklarını düşünmelerini sağladı. Yani kendi seslerini dinlemeyi, duymayı öğretti onlara.
İşte bu gibi hikayeler bize değişimin zamanla sindirerek, öyle gösterişe falan ihtiyaç duymadan gerçekleştiğini hatırlatıyor bence. Bir şeyin altını da çizmek istiyorum tabii burada sevgili arkadaşlar. Değişim dediğimiz şey bazen öyle çok da kolay olmayabiliyor. Özellikle insan önünü göremediğinde ya da o bahsettiğimiz dönüşüm daha uzun zaman ve sabır gerektirince, kimisi konfor alanını bırakmak istemiyor ya da belirsizliklerle baş edemeyeceğini sandığından geçmişe takılıp kalabiliyor. Mesela usta yazar Anton Çehov'un Üç Kız Kardeş oyunu. Hiç ulaşılamayan bir değişim arzusunun hikayesidir. Bilmeyenler için bu metin Rusya'da ayrıcalıklı sınıfa mensup bir ailenin hikayesini anlatır bize. Değişen toplumsal koşullar, yeni değerler karşısında ailenin yaşadığı iç çatışmalar hikayenin merkezinde yer alır. Babalarının işi nedeniyle Moskova'dan bir Taşra kasabasına taşınır bu Prozorov kardeşler. Orada aslında geçmişin anılarıyla geleceğin belirsiz hayalleri arasına sıkışırlar.
Moskova onlar için artık kaybedilmiş. Önceden kalan bir cennet çünkü. Eski hayatlarına dönmek, tüm dertlerin ortadan kalkması demek onlar için. Bu büyük değişim beklentisiyle de akıp giden hayatları içinde var olmaya çalışıyorlar. Ve hep o yeni başlangıcı bekliyorlar. Bu yüzden de başlarına gelen şey şimdiki anı kaçırmak oluyor. Değişimin sanki onların dışında bir yerlerde gerçekleşeceğini sanıyorlar çünkü. Ama Çehov bize bu oyun üzerinden ne diyor biliyor musunuz? Dünya siz isteseniz de istemeseniz de değişecek. Bu yüzden geçmişi özleyip değişimi bekleyebilirsiniz. Ama bu şekilde sadece yaşlanıyor olacaksınız. Öte yandan değişirken her şeyin her zaman heyecanlı olacağını sandığımızdan da gereğinden fazla büyütüyor olabiliriz. Taze başlangıç etkisinde de bahsettiğimiz gibi başlangıçta motive oluyoruz. Hatta kısa süreli bir coşku da yaşıyoruz. Fakat o ilk heyecan sönmeye başladığında devam ettirmekte zorlanıyoruz.
Oysa çoğu zaman değişim tekrar eder. Gündelik hayata bir güzel yayılır. Hatta zaman zaman can sıkabilir. Yani aynı davranışı defalarca yapmak düşünsenize. Aynı düşünceyi her seferinde biraz daha farkında olarak yeniden el almak gerekiyor. İşte fakat bu küçük zaferlerin de en az büyükler kadar heyecan yaratmadığı anlamına gelmiyor. Gelmemeli. Belki de o yüzden değişimi bir gün varılacak bir yer gibi düşünmek yerine içinde kalınan bir süreç olarak görmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Ve benim buna karşı önerdiğim formüllerden bir tanesi de işte 10 yılı aşkın bir süredir tavsiye ettiğim YouTube kanalımdan Zinciri Kırma metodolojisinde kendinize belirlediğiniz o yeni yıl hedeflerini ikiye bölmek. Biraz daha rahatlatmak, biraz daha kendinize karşı şefkatli olmak. Alkışlanmayan, paylaşılmayan hatta bazen fark bile edilmeyen anların toplamı olarak bir süreç gibi düşünmek gerekiyor değişimi. İşte oldum dediğimiz değil eskisi gibi değilim diye fark ettiğimiz bir an.
Ve hatta umut tam da burada saklı galiba arkadaşlar. Böyle büyük kırılmalar beklemeden, kendimizi başkalarının hızına göre ölçmeden. Küçük ama sahici ilerlemeleri, bize göre sahici olan ilerlemeleri onurlandırabildiğimizde değişim başlıyor. Mesela işte bu bölümün başında yapmaya çalıştığım o vision board Hayal ettiğim değiştirmek istediklerimi kendime hatırlatma biçimim. Eklediğim şeyler gerçekleşebilir ama pek tabii ki gerçekleşmeyebilirdi. Belki de olacak olan bambaşkadır kim bilir.
Künye
- YazanAslı Candaş
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt