
Sanat Hırsızlığı ve Ünlü Soygunlar
19 Ekim 2025 Pazar günü sabahın erken saatlerinde Louvre Müzesi'nde yaşanan soygun tüm dünyada büyük bir yankı uyandırdı ve şu soruyu da beraberinde getirdi: Sanat hırsızları, ünlü tabloları, eşsiz eserleri çalan kişiler onları neden çalıyor? Herkesin tanıdığı, dünyaca ünlü tabloları öylece satmaları mümkün olmadığına göre motivasyonları ne olabilir? 111 Hz'in bölümünde sanat hırsızlığının ardındaki psikolojiyi, tarihin en şaşırtıcı soygunlarını ve kaybolan eserlerle birlikte silinen hikayeleri anlatıyoruz.
Arkadaşlar hoş geldiniz. İyi ki de geldiniz. Müze gezerken yalnız olmayacağım. Bu arada size bir sorun var. Müze gezmek için en uygun saat sizce ne? Şahsen ben özellikle büyük müzelere sabahın erken saatlerinde gitmeyi tercih ediyorum. Böylece kalabalık olmadan rahat rahat eserleri inceleyebiliyorum. Yoksa etraftakilere odaklanmaktan yani pek bakamıyorsunuz o yürüdüden, atasıdan filan. Ama Lourdes Müzesi bu saatte bile yoğun olabiliyor tabi dünya cümlebi müze olduğu için. Hele ki Mona Lisa'nın önü.
Fakat ben bugün Fransız kraliyet mücevherlerinin sergilendiği taraftayım.
Ne oluyor orada ya? Bir karışıklık mı var?
Allah Allah sabah sabah neyin hareketliliği bu böyle? Tadilat mı var acaba? Aa camı kesiyorlar. Soygun bu. Soygun mu? Ne soygunu ya? Hem de bu saatte. Evet evet ben de gördüm. Uzaklaştırdılar bizi. Ellerinde silah da var. Ne? Silah mı? İmdat! İmdat! Ölüme biraz heyecanlı bir giriş yapmak istedim ve küçük bir sahne hazırladım sizler için. Son günlerde haberleri takip edebildiyseniz bu sahnenin ne ifade ettiğini de hemen anlamışsınızdır zaten. Zira amacım eğer 19 Ekim 2025 Pazar sabahı Lourdes Müzesi'nde olsaydık neler yaşayabilirdik bunu göstermekti. Biliyorsunuz o gün 100 yılın en büyük soygunu başlıklarıyla servis edilen bir olay yaşandı Paris'te. Anlatılanlara göre Lourdes Müzesi'ne erken saatlerde giriş yapan 934 sularında Apollo Galerisi tarafında bulunan ziyaretçiler üzerinde sarı yelekler bulunan iki kişiyi fark etmişler önce. Başta onların görevli olduğunu düşünmüşler ama kısa sürede ellerindeki o kesici aletleri silah gibi kullandıkları aletleri fark edince hemen bir terslik olduğunu anlamışlar tabii.
Bu sırada güvenlik görevlileri de gelmiş olay yerine ama onlar ziyaretçileri uzaklaştırmaya çalışırken soyguncular işlerini halledip gitmişler bile. Yani çok kısa bir sürede vitrinlerin camlarını kesip Fransız kraliyet ailesine ait 8 tane paha biçilemez denilen mücevheri alıp oradan olay yerinden kaçmışlar maalesef. Soygunun başlamasıyla bitmesi de toplamda 7 dakika sürmüş. Bu kadar ünlü bir müzeye üstelik de gündüz vakti girilmesi bu kadar değerli eserlerin bu kadar kısa sürede çalınması tüm dünyada çok büyük bir yankı uyandırdı takdir ederseniz ki. Bir yandan güvenlik konusu bir yandan müzelerin işlevi insanlığın ortak mirası gibi konular tartışılırken kimisi de daha çok soygun kısmına odaklandı. Hatta ben de soygun hikayelerinin neden ilgimizi çektiğine dair bir video yayınladım YouTube kanalımda. İzleyenler hatırlayacaktır. Bugünse konuya biraz daha farklı bir açıdan yaklaşmak. Tarihteki bazı ünlü soygun hikayeleri üzerinden sanat hırsızlığı denilen meseleyi konuşmak istiyorum sizlerle.
Şimdi gelin tarihteki en ünlü müze soygunlarından biriyle başlayalım.
Ne tesadüf ki bu olay da yine Lourdes'a geçiyor fakat takvimler bu kez 1911 yılını gösteriyor. O pazar yine birçok sanat sevdalısı ziyaretçiyi ağırlayan Lourdes'un kapanma saati yaklaşıyor. Herkes birer birer müzeyi terk edip giderken bir kişi tam tersi yönde hareket ediyormuş. Vincenzo Perugia isimli bu adam üzerinde müze çalışanlarının giydiği beyaz bir önlükle sakince kapıdan içeri girmiş. Görenler onun görevli olduğunu düşündüğü için bu durum kimsenin dikkatini çekmemiş haliyle. Bu sırada doğruca depo olarak kullanılan küçük bir odaya giden Vincenzo ise kapıyı sıkıca kapatıp bütün geceyi orada geçirmiş. Eskiden burada çalıştığı için Lourdes'un ertesi gün kapalı olduğunu ve bu sebeple etrafta çok az sayıda güvenlik görevlisi olacağını, en yakın giriş ve çıkışların nerede bulunduğunu çok iyi biliyormuş. Ve nihayet sabah olunca saklandığı yerden çıkan bu adam 7-15 sularında Lourdes'un bomboş koridorlarını adımlayarak Salon Kare'ye ulaşmış.
Aradığı şey oradaymış çünkü. Mona Lisa tüm heybetiyle asılı olduğu duvardan onu izliyormuş adeta. Vincenzo tabloyu yavaşça indirmiş, çerçevesinden ayırdıktan sonra en yakındaki çıkıştan yine sakince çıkarak kayıplara karışmış. Bundan tam 28 saat sonra ise Lourdes'un yer yerinden oynamış adeta. Mona Lisa'nın çalındığı ancak o zaman anlaşılmış çünkü. 28 saat sonra. Polis ekipleri anında alarm durumuna geçmiş. Tüm dünya bu olayı konuşmaya başlamış ve tahmin edersiniz ki herkesin sorduğu tek bir soru varmış. Mona Lisa nereye gitti? Ünlü sanatçı Pablo Picasso'dan Amerikalı bankacı ve koleksiyoner JP Morgan'a kadar pek çok kişi suçlanmış bu süreçte fakat hiçbir ihbar doğru çıkmamış. Ancak iki yıl sonra artık tüm ümitler tükenmişken, Floransa'daki bir sanat simsarına gelen bir mektup her şeyi değiştirmiş.
Bu mektup Leonardo adıyla imzalanmış ve yazan kişi Mona Lisa'nın kendisinde olduğunu söylüyormuş orada. Onu Floransa'ya getirmek istediğinden bahsediyormuş. Sanat simsarı bu kişiyle görüşmeyi hemen kabul etmiş tabii ki. Bu eseri incelemek, gerçek olup olmadığını anlamak için sözleştikleri gün ve saatte Vincenzo'nun otel odasına gitmiş. Ve tabloyu gördüğü an karşısında Leonardo da Vinci'nin orijinal eserinin gerçek Mona Lisa'nın durduğunu da anlamış tabii bizim simsar. Gerekli işlemleri tamamlayıp hemen geri döneceğini söylemiş. Oradan ayrılmış ama o gittikten bir saat sonra aynı odayı bu kez polisler ziyaret etmiş. Ve Mona Lisa nihayet Louvre Müzesi'ne ait olduğu, sergilendiği yere geri dönmüş arkadaşlar. Fakat tabii artık o eski Mona Lisa değilmiş. Çünkü Louvre'a gelen herkes ilk olarak onu görmek istiyormuş. Tablonun önünde uzun uzun kuyruklar oluşuyormuş. Ve sonrasında da zaten diğer resimlerden ayrı özel bir odada sergilenmeye başlamış Mona Lisa.
Şimdi bu noktada 111 Hz'le önemini sıkça vurguladığımız bir konuya geliyoruz yine. Hikayelerin önemine. Zira Mona Lisa'yı bugün bildiğimiz Mona Lisa yapan, onu dünyaca ünlü, neredeyse herkes tarafından bilinir ikonik bir tablo haline getiren bu çalınma ve bulunma hikayesi. Vincenzo Perugia yakalandıktan sonra Mona Lisa'nın İtalya'ya ait olduğunu ve bu soygunu da onun yine topraklarına geri getirmek için yaptığını iddia etmiş. Yani milliyetçilik duygularıyla hareket ettiğini söylemiş. Bazıları bu savunmaya ikna olsa da bazıları onun bu soygunu sadece para için yaptığını ve tabloyu satmaya çalışırken yakalanmasının da bunun en büyük kanıtı olduğunu söylemişler. Yani şimdi düşününce bu kadar ünlü bir tabloyu satmaya çalışan birinin yakalanmaması imkansız gibi geliyor zaten. E peki o zaman bu ünlü tabloları ya da işte paha biçilemez sanat eserlerini sergilendikleri o müzelerden, galerilerden çalanlar bunu neden yapıyorlar?
Evet bu ünlü tablolar resmi olarak satılamıyor fakat gayrimeşru yollarla el değiştirebiliyor maalesef. Sanat hırsızlığı yeraltı dünyasının en popüler uğraşlarından biri. Zira suç örgütleri tarafından çalınan ünlü tablolar uyuşturucu ve silah ticareti esnasında bir teminat olarak kullanılabiliyorlar. Ünlü sanat eserleri yüksek değerli ve takip edilemez bir banknot görevi görüyor diyebiliriz yani. 2002 yılında Van Gogh müzesinden çalınan Van Gogh'un iki eserinin 2016 yılında ünlü bir mafya, İtalyan mafyası olan Camorra'ya yakın bir uyuşturucu kaçakçısının evinde bulunması bu durumun en net kanıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Ayrıca bu suç örgütleri üyelerinden birinin yakalanması halinde ona cezasızlık veya indirim verilmesi için çaldıkları değerli tabloları kullanabiliyorlar. Bir çeşit takas aracı bir pazarlık kozu olarak sanat hırsızlığından da söz edebiliyoruz. Bazen de fidye istemek için çalınabiliyormuş bu tablolar.
Evet baya baya eseri rehin alıyor birileri bir çocuğu birisini rehin alır gibi. Soygundan sonra da yetkili kurumlar ya da sigorta şirketleriyle iletişime geçip çaldıkları bu paha biçilemez sanat eserlerini hiçbir zarar vermeden iade etmenin karşılığında belli bir miktar para talep edebiliyormuş bu kişiler. Elbette ideolojik ve siyasi motivasyonlar da var sanat hırsızlığının sebepleri arasında zikredilen. Vincenzo Perugia'nın Mona Lisa İtalya'ya ait olduğu için çaldığını söylemişti. Buna bir örnek ya da 2. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin işgal ettikleri topraklarda yaptıkları yağmalar da yine bu motivasyona bir örnek olarak gösterilebilir. Bazen de adrenalin tutkunları ya da güvenlik açıklarını fark edip bundan yararlanmak isteyenler çıkabiliyor sahneye. Bunlar sonunda ne olacağıyla pek de ilgilenmiyorlar aslında. Onların tek motivasyonları macera yaşamak ya da güvenlik açığından faydalandıklarını göstermek.
Mesela Manchester'daki Whitworth Sanat Galerisi soygunu buna örnek gösterilebilir. 2003 yılında bu galeriden Van Gogh, Picasso ve Gauguin'e ait 3 tane sanat eserinin çalındığı anlaşılmış arkadaşlar. Ertesi gün ise polis eserlerin galeriden yaklaşık 200 metre uzaklıktaki kullanılmayan umumi bir tuvalette olduğuna dair bir ihbar almış. Oraya gidip baktıklarında tabloları gerçekten de orada bulmuşlar. Fakat yanında iliştirilmiş bir notla bulmuşlar. Soyguncular bu notta galerinin güvenlik açıkları olduğunu ve onları bu konuda uyarmak için bu soygunu yaptıklarını belirtmiş ve eserleri de işte bu şekilde iade etmişler. Hayırsever soyguncular da var yani. Bir de sipariş üzerine soygun diye bir motivasyon var. Buna göre bazı çok zengin sanat koleksiyonerleri parayla satın alamadıkları ancak sahip olmak istedikleri sanat eserleri için mafyayla anlaşabiliyormuş. FBI gibi resmi kurumlar somut bir kanıt bulamadıkları için bu teoriyi reddediyorlar ama arkeolog ve gazeteci, mafya karşıtı, aktivist ve kültürel miras savunucusu, Sao Cevoli bu konuda çok net şöyle diyor kendisi.
En sevdikleri sanatçıların eserlerine sahip olmak için herhangi bir miktarda para ödemeye hazır koleksiyoncular var. Çalınmış ve Interpol tarafından tüm dünyada aranan bir başyapıtı asla sergileyemeyeceklerini biliyorlar ama onlar için sergilemenin bir önemi yok. Sadece bu esere sahip olmak istiyorlar. Bu kişiler gerçek sanat severler değil. Onlar sanat manyakları. Onlar için sanat bir tutku değil, psikolojik bir hastalık.
Koleksiyonerlik oldukça ilginç bir konu aslında. Yani düşününce neden bir sanat eserine sahip olmak istiyoruz ki? Gelin şimdi de bu dürtünün arkasında yatan psikolojiyi inceleyelim birlikte ama önce kısa bir ara vermemiz gerekiyor. Dönüşte bu konuyla birlikte dünyanın en ilginç sanat koleksiyoneri ve aynı zamanda sanat hırsızı olan bir adamın hikayesini anlatacağım size.
Hazırsanız hiç hız kesmeden kaldığımız yerden devam ediyoruz. Koleksiyonerli konuşacaktık hatırlıyorsanız.
Koleksiyonerlik bazı nesnelerin ve veya sanat eserlerinin toplanması, biriktirilmesi ve saklanması anlamına gelen bir hobi olarak tanımlanıyor. Ve bu hobi insan doğasının temel bir yansıması olarak görülüyor uzmanlar tarafından. Zira bu doğamızda var olan sahip olma içgüdüsü başta olmak üzere pek çok içsel ihtiyacımızın bir yansıması aslında bu hobi. Anlam yaratma çabası, kimlik inşası, kontrol ve düzen ihtiyacı koleksiyon yapmanın en temel motivasyonlarından diyebiliriz. Bu biriktirilen nesneler, insanların kişiliklerini, ilgi alanlarını, dünya tarafından nasıl algılanmak istediklerini de yansıtıyor aynı zamanda. Fakat bunlara ek olarak sanat eseri koleksiyonerlerinin farklı motivasyonlarının öne çıktığını söylemek de mümkün. Sanat eseri koleksiyonerliği sosyal statüyü göstermenin en kestirme yollarından biridir diyebiliriz mesela. Zira Pierre Bordio'ya göre genellikle yüksek kültürel ve ekonomik sermaye düzeyine sahip bu kişiler.
Ve bu sebeple de sanat zevkleri ve koleksiyonlarında yer alan parçalar sadece kişiliklerini değil, eğitim düzeyini, entelektüellik seviyelerini, dünyaya bakışlarını da yansıtıyor ve ait oldukları sosyal sınıfı gösteriyor. Dolayısıyla sanat koleksiyonerliğinin bazı durumlarda prestij kazanma ve sınıf atlama aracı olarak kullanılabileceğini de söyleyebiliriz. Zevk ve estetik tatmin de tabii bu işin olmazsa olmazlarından. Bir eserin güzelliği, onun estetik değeri, ona sahip olma isteğinin en temel itici güçlerinden biri hatta. Görsel haz, sanat eserleriyle kurulan ilişkiyi besleyip bireyin o eserin sahibi olma arzusunu pekiştiriyor. Koleksiyoncu, koleksiyonuna dahil ettiği her yeni sanat eseriyle yaşamına bir güzellik, bir anlam kattığını hissediyor yani. Sanat koleksiyonculuğu bazen ölümsüzlük arzusuyla da ilişkilendirilebiliyor arkadaşlar. Psikolojide sahip olduğumuz nesnelerin benliğimizin bir uzantısı haline geldiği kabul ediliyor ve bu extended self yani genişletilmiş benlik olarak adlandırılıyor bu durum.
Bir sanat eserine sahip olduğumuzda o eser artık sadece bir nesne olmaktan çıkıyor. Bizim parçamız haline geliyor yani. Dolayısıyla koleksiyonerler biriktirdikleri bu eserleri kendileri öldükten sonra bile yaşayacak bir uzantıları gibi görebiliyorlar. Uzmanlar bunun bilinçaltındaki ölümsüzlük isteğinin bir yansıması olarak kabul edilebileceğini belirtiyorlar. Koleksiyonerlik tabii genellikle böyle sağlıklı ve tatmin edici bir hobi olarak görülüyor. Çünkü kişinin anlam ve tamamlama arayışıyla kimlik inşasına yardımcı olduğu düşünülüyor bu hobinin. Fakat sahip olma ve biriktirme dürtüsü bu bahsettiğim sağlıklı ve yaratıcı kanallardan sapınca bireyin yaşamını felç eden patolojik bir duruma da dönüşebiliyor maalesef. Belki bazı belgesellerde filan sizler de görmüşsünüzdür. Ya da etrafınızda yaşayan insanlarda bu durumu tespit etmişsinizdir. Bir şeyleri sürekli biriktirme hatta istifleme, hoarding disorder yani istifleme bozukluğu deniliyor bu duruma.
Ve DSM-5'te yer alan psikiyatrik bir tanıymış aynı zamanda.
Bu kontrolsüz biriktirme arzusu bir saplantıya dönüşebiliyor. Ve bu da kişiyi yasa dışı işler de dahil olmak üzere pek çok kötü şeyi yapmaya yönlendirebiliyor maalesef. Mesela Stefan Brightweiser'ın 1995-2001 yılları arasında yaptığı soygunlar bu saplantının ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceğinin en büyük kanıtı bence. Şimdi gelin birlikte ve yakından bakalım biraz bu hikayeye. Stefan Brightweiser çok ilginç bir hırsız arkadaşlar. Kendisi sanatsever bir ailede yetişmiş. Sanat eserleri, müzeler ve galeriler hakkında da çok bilgili biri. Dolayısıyla soygun yöntemleri de alışılmışın biraz dışında öyle elinde silah yüzünde maske falan yok. Aksine her zaman çok şık, gayet temiz kıyafetler giyip gitmiş hırsızlık yapacağı müzelere. Zaten o sayede de ziyaretçilerin arasına rahatlıkla karışabilmiş. Yani onun soygun yöntemi kaba kuvvet değil, görünmezlik olmuş. Soygunları için her zaman müzelerin en savunmasız olduğu saatleri seçmiş.
Güvenlik personelinin azaldığı ve ziyaretçi kalabalığının seyrekleştiği öğle saatlerini. Ayrıca öyle Louvre gibi dünyaca ünlü müzelere falan gitmemiş. Onun yerine genellikle güvenliği çok daha zayıf olan küçük bölgesel müzeleri tercih etmiş. Stefan etrafta kimsenin olmadığı bir anda gözüne kestirdiği sanat eserine sakince yaklaşıyor. Yanında getirdiği ufak çakısıyla cam vitrinlerin panellerini bir arada tutan o silikon dolguyu yavaşça incecik keserek açıyor. Vitrinin içine elini sokup eserleri kolayca alabiliyormuş arkadaşlar. Tabloları da aynı şekilde çakısıyla çerçevesinden hemen ayırıp resmi oradan alıp paltosunun altına saklayıp olay yerinden hızla ayrılıyormuş. Tabi o bunları yaparken kız arkadaşı da var ve suç ortağı Anne Catherine Klein-Klaus gözcülük yapıyormuş kendisine. Hani olur da birinin yaklaştığını görürse yapı hafifçe öksürüp onu uyarıyormuş. Bu şekilde soygunlarına devam eden ikili tam 6 yıl boyunca Avrupa'nın pek çok kentindeki 172 müzeden 239'dan fazla eser çalmıştır.
Stefan bunların hiçbirini satmamış. Zira onun amacı para kazanmak olmamış hiçbir zaman. Çaldığı eserlerin her birini annesiyle birlikte yaşadığı evin tavan arasında saklamış. Adeta küçük bir kişisel müze yaratmış orada. Ve son olarak Kasım 2001'de İsviçre'nin Luzern kentindeki Richard Wagner Müzesi'nde dünyada sadece 3 örneği bulunan nadir bir borazanı çalmaya çalışırken güvenlik görevlisine yakalamış. İlk anda kaçmayı başarmış ama daha sonra 2 gün sonra aynı müzeye yarım kalan işini tamamlamak için geri döndüğünde yakayı ele vermiş.
Hikayenin daha da ilginç ve biraz da üzücü kısmıysa bundan sonra başlıyor. Zira oğlunun yakalandığı haberini alan annesi panik halde Stefan'ın yıllar boyunca tavan arasında biriktirdiği paha biçilmez koleksiyonu yok etmiş arkadaşlar. Tabloların bir kısmını makasla kesmiş, bir kısmını çöp öğütücüsünden geçirmiş ve bir kısmını da yakmış. Vazolar, mücevherler ve heykeller de dahil olmak üzere yüzden fazla objeyi de Ron Renn kanalına atmış ve daha sonra yapılan kirtarma çalışmalarıyla kanalda bir şey yapmış. Yüzden fazla parça çıkarılmış ama en az 60 başyapıt aralarında Kranach, Bruegel ve Boucher'in eserlerinin de bulunduğu paha biçilemez tablolar sonsuza dek yok olmuş. Bölümün başlarında bahsettiğimiz bazı soygunlarda olduğu gibi çalınan bazı sanat eserlerinin bulunup yerine geri koyulabilmesi mümkün olmuş olsa da bir kısmı da işte böyle yok olup gitmiş maalesef. Tarihin en büyük sanat soygunlarından biri olarak görülen 1990 yılında Boston'daki Isabel Stewart Gardner Müzesi'nden çalınan eserler de yıllar geçmesine rağmen halen bulunamadı mesela.
Bununla ilgili ben Lure soygunu olduktan sonra YouTube videomu hazırlarken yaptığım araştırmada Netflix'te bir belgeselere asladım. Dört bölümlük bir belgesel. Tavsiye ederim eğer vakit bulabilirseniz ve ilgi duyuyorsanız izlemenizi. Yani Vermeer ve Rembrandt'ın tabloları da dahil olmak üzere muazzam değere sahip tam 13 sanat eseri var oradan çalınanlar arasında. Ve bu ortak kültürel mirasımız açısından oldukça üzücü bir durum. Zira bir müzeden çalınan sanat eseri yalnızca o müzenin değil tüm insanlığın kaybı bir anlamda. Çünkü müzelerde sergilenen eserler sadece bir kişiye sadece bir zümreye ait görülmemeli. Bütün insanlığın ortak mirası olarak değerlendirilmeli. Müzelerin temel işlevlerinden biri de bu zaten. İnsanlığın o kolektif belleğinin koruyuculuğunu yapmak ve bunları gelecek nesillere aktarmak.
Ben bir anlamda müzeleri 3 boyutlu kitap gibi de düşünmeyi seviyorum. Hatta bunu vurgulamak adına Isabella Gardner Müzesi'nden çalınan eserlerin yeri halen korunuyor bugün. Yani o kitabın bazı sayfaları boş olarak tutuluyor diyebiliriz.
Resimlerin kendileri yok ama boş çerçeveleri duvarlarda asılı. Bu kararın müzenin kurucusu Isabella Gardner'ın hiçbir eserin yerinin değiştirilmemesi vasiyetinden yola çıkılarak alındığı söylense de farklı mesajlar da iletiyor tabi bu boş çerçeveler bize. Hem kayıp eserler ve onların umutla beklenen geri dönüşleri için bir simge hem de ortak kültürel kaybın görselleştirilmesi, somut hale getirilmesi diyebiliriz. Peki 19 Ekim'de Lourdes'dan çalınan mücevherlere ne oldu konusuna dönelim isterseniz şimdi de. Bugün itibariyle soygunu yapan kişiler bu kişilerin motivasyonlarına dair somut bir veri yok elimizde. Fakat Paris savcısı Lourbecau iki ihtimal üzerinde durduklarını açıkladı. İlki bu mücevherlerin sapkın bir koleksiyonerin talimatı doğrultusunda çalınmış olabileceği ki bu iyi olan olasılık. Zira bu durumda mücevherlerin zarar görmeden geri alınma olasılığı var. Diğer ihtimal ise bu soygunun yalnızca mücevherlerin maddi değeri için yapılmış olması.
Bu durumda tabi hırsızların çaldıkları takıları öyle bütün halinde satmaları mümkün olmadığı için onları parçalayacaklar muhtemelen. İşte kesecekler, biçecekler filan değerli taşları bir şekilde elden çıkartacaklar. Bu durumda çalınan mücevherlerin bütün olarak ele geçirilmesi pek de mümkün değil. Bu arada onlar da yani işte 102 milyon dolar filan okudum ben gazetelerde değerini çalınan mücevherlerin muhtemelen 8-10 milyon dolara filan satacaklar. Yani onun manevi değeri değil, maddi değeri de değil. Ben ne yapabilirim, hayatımı nasıl zenginleştirebilirim gibi son derece kişisel benceli düşüncelerle yapılmış olma ihtimali de ikinci ihtimal. Evet, bugün anlattığım tüm bu hikayeler bize gösteriyor ki sanat eserlerinin çalınması yalnızca bir nesnenin yerinden alınması olarak görülmemeli hiçbir zaman. Sanat hırsızlığı insanlık tarihinin bir kısmının karartılması, ortak hatıramızdan, kolektif kültürümüzden bir parçanın koparılması olarak da görülmeli.
Zira bir eserin kaybolmasıyla sadece işte böyle güzel, estetik, hoş bir obje eksilmiyor hayatımızdan. Onu yapan sanatçının emeği, onun yapılış hikayesi yapıldıktan sonra sergilenirken bize anlattıkları ve milyonlarca, Lure örneğinde mesela milyonlarca insana verdiği ilhamlar da yok oluyor. O yüzden sanatı korumak, sanatçıya duyduğumuz saygının bir ifadesi ve onunla kurduğumuz ilişkinin de bir ifadesi. Geçmişe sahip çıkma sorumluluğumuzun yanında bu aynı zamanda gelecek kuşaklara karşı da bir sorumluluk. Çünkü sanat bu ikisini birleştiren bir köprü gibi arkadaşlar. Geçmişle geleceği birbirine bağlayan görünmez bir köprü.
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (11)
- Louvre'daki soyguncu çetesi, Fransa'nın en şoke edici hırsızlığını nasıl yaptı? - BBC News Turkce
- The Greatest Art Heist In History
- Gangsters' use of paintings as currency shows a profound belief in art
- Art theft - Wikipedia
- Art theft | Definition, Statistics, & Facts | Britannica
- Mafyanın gelir ve prestij kaynağı: Sanat eseri kaçakçılığı - BBC News Türkçe
- Koleksiyonculuğun Psikolojisi: Tutkunun Arkasındaki Sebepler
- The Inner World of Art Collectors: A Personality Perspective
- Stéphane Breitwieser: Art Thief Extraordinaire
- How to Steal a Masterpiece
- Stéphane Breitwieser