Sitcom'ların Büyüsü: Neden Tekrar Tekrar İzliyoruz?
111 Hz ·Bölüm 203

Sitcom'ların Büyüsü: Neden Tekrar Tekrar İzliyoruz?

Pek çoğumuz sitcomları çok seviyoruz, öyle değil mi? Zaman geçiyor, dünya değişiyor ama sitcomlar yine de cazibesini kaybetmiyor. Hatta hepimizin özel bir favorisi bile var. Hani o bölümlerini ezberlesek bile tekrar tekrar izlediğimiz, kendimizi o arkadaş grubunun bir parçası gibi hissettiklerimizden bahsediyorum… 111 Hz’in bu bölümünde kahkaha dolu bu dizilerin, sitcom'ların tarihçesinden, karakterlerle kurduğumuz bağın psikolojisine kadar uzanan eğlenceli bir yolculuğa çıkıyor; ekran başında hissettiğimiz o sıcaklık, aidiyet ve konfor hissinin ardındaki sırları keşfediyoruz.

29 Eylül 2025 ·27 dk ·2.676 kelime
0:00

Benim en sevdiğim anında yakaladığınız bir arkadaşlar. Yemeğimi aldım, favori sitkomlarımdan birini açtım, keyif yapıyordum. Böyle gün içinde yalnız başıma yemek yediğim anlarda bir şeyler izlemek çok hoşuma gidiyor. Özellikle takip ettiğim sitkom dizisinin yeni bölümünü izlemek ya da daha önce defalarca kez izleyip sevdiklerimden rastgele bir bölüm açmak. Çok büyük bir zevk benim için. Mert de gelmiş. En sevdiğim sahne başlıyor. Abi neden apar topar bizi buraya çağırdın? Senin yüzünden işten erken çıkmak için 40 tane yalan söyledim yine. Babaannem hastaneye kaldırmış deyince Elif Hanım babaanneniz geçen ay vefat etmemiş miydi dedi patron.

Of Elif ya. Ya o yalanı geçen açılışı özel içebildiğin kadar kahve bizden kampanyası olan kafeye giderken söylememiş miydin? Ne çabuk unutuyorsun ya? Evet.

Yeni bir şey bulmam lazım. Arkadaşlar çok önemli bir haberim var size. Ben aşık oldum. Zaten. Yine mi ya? Öff. Ben bunun için babaannem hakkında ileri geri konuştum ya. Kalk gidelim Hakan ya. İstemiyorum. Arkadaşlar bu sefer farklı diyorum size ya. Öff. Onu bir tanısanız. Adı Melis. Ya gerçekten mükemmel biriyim. Ooo bu sefer adını da hatırlıyorsun yani. Bravo. İlerleme. Ya dalga geçme bak. Çok şaşıracaksın ama Melis Harvard mezunu ve kız beş dil biliyor. Hatta şu an iki tane daha öğreniyor. Hangilerini öğreniyor abi? Kız seni kandırmış mı? Hatta geçmiş olsun. Hayır ya. Babası emekli büyükelçi. Annesi de Stanford'da hocaymış.

O zaman Melis'i tanıyalım. Boş zamanlarında artizan ekmek yapıyor. Barınaklara mama götürüyor. Yaz tatillerinde de Afrika'daki çocuklara yardım ediyordur kesin. Nereden bildiniz lan? Bayılıyorum bunların arkadaşına ya. Ama burada Mert'e biraz fazla yükleniyorlar bence. Yani ben orada olsaydım. Yani arkadaşları olsaydım. O kadar da üstüne yükleniyorlar.

Abi bence kesin bu kız ajan ya. Ya bu kadar mükemmellik fazla değil mi sence de? Ne yani? Böyle bir kadın bana bakmaz mı? Onu mu demek istiyorsun? Ya Barış sen de bir şey desene ya. Ben mi? Başka Barış mı var abi aramızda?

Şurada bana hak verecek bir tane insan vardı ya. Onun da kafası gitti yine.

Cidden doysun. Sen iyi misin? Solgun görünüyorsun biraz. Ee şey bir şey soracağım. Şu an bir sitcomun içinde olduğumuzun farkında mısınız?

Hadi abi ya hadi.

Evet az önce pek çoğumuzun sitcom dizilerini izlerken hissettiklerine benzer şeylerin kısa bir canlandırmasını yaşadık hep birlikte. Çünkü genelde hepimiz kendimizi kaptırıyoruz bu dizilere. Yani öyledir değil mi? Sanki o arkadaş grubunun bir parçasıymışız gibi hissederiz. Sanki o ailenin bir üyesi de bizmişiz gibi. Özellikle tekrar tekrar izlediğimiz neredeyse her bölümünü ezbere bilmemize rağmen sıkılmadıklarımız da oluyor bu his en çok. O zaman gelin bugün eğlenceli bir yolculuğa çıkalım ve bu durumun nedenlerini araştıralım birlikte. Sitkomları neden seviyoruz? Bu türden neden vazgeçemiyoruz? Ve neden bazılarını defalarca kez izlemekten bıkmıyoruz? Sitkom İngilizce'deki situation ve comedy kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuş bir terim. Durum komedisi demek aslında. 20-30 dakikalık bölümlerden oluşuyor bu diziler. Sabit bir karakter kadrosuna sahipler ve işte ev gibi, iş yeri gibi, kafe gibi bir takım değişmeyen mekanlara sahipler.

Bölümleri de genellikle şöyle bir şablonla ilerliyor. Karakterlerimiz her bölümün başında kendilerini farklı bir durumun, yeni bir sorunun içinde buluyorlar. Ve o bölüm boyunca bu meseleyi çözmeye uğraşıyorlar. Tabii başlarına gelen türlü komikliklerle beraber. En nihayetinde sorunu bir şekilde çözüyorlar. Bölümün sonunda bazen yaşadıklarından ders alıyorlar. Bazen de aralarındaki sevgi bağını güçlendirip birbirlerine sarılarak çıkıyorlar maceradan. Yani sitkomların her bölümünün kendi içinde bir bütünlüğü var arkadaşlar. Hikayelerin önceki bölümlerle bağlantılı olmaması her bölümün bağımsız bir şekilde izlenmesini, hazmedilmesini kolaylaştırıyor. Fakat durumlar baş edilmesi gereken sorunlar sürekli değişse de karakterler ve mekanlar sabit kalıyor az önce de söylediğim gibi. Bu zıtlık bir hayli önemli. Zira izleyenler bu sayede hem karakterlerle bağ kuruyorlar, kendilerini onlarla özdeşleştirebiliyorlar.

Hem de her bölüm değişen yeni durumlar sayesinde işte hep yeni bir maceraya şahit olup sıkılmadan bölümleri takip etmeye devam edebiliyorlar. Sitkomlarla ilgili en ilginç şeylerden biri de dizi olarak bildiğimiz ve ikselleştirdiğimiz bu formatın aslında televizyonda değil, radyoda doğmuş olması.

Radyoda komedyenlerce icra edilen bu şovlar bölüm bölüm yayınlanıyormuş ve 1920 ile 1930'lu yıllarda çok seviliyormuş. Sonrasında televizyonların popülerleşmesiyle birlikte sitkomlar da buraya transfer olmuş haliyle. Televizyonda yayınlanan ilk sitcom ise 1946 yılında başlayan Pinwright's Progress adlı bir İngiliz dizisi. Fakat sitcomu bir televizyon fenomeni haline getiren ve modern sitcomun standartlarını belirleyen bir yapım var. 1951'de Amerika Birleşik Devletleri'nde başlayan I Love Lucy. Çoklu kamera kullanımı, stüdyo seyircisi önünde canlı çekim gibi bir takım teknik devrimler var o dizide. Bunun yanı sıra bir Amerikalı ile bir Kübalı'nın evlenmesini normalleştiren, karı koca ilişkilerini, aile dinamiklerini ele alış şekli bakımından da tarihe geçen bir dizi olmuş. I Love Lucy. Sitkomlarda ele alınan konulara şöyle bir genel olarak baktığımızda işte 1950'li yıllarda yani savaş sonrası dönemde baskın temanın idealize edilmiş aileler olduğunu söyleyebiliriz.

1920'ler-30'larda radyoda doğan durum komedileri; sitcomun ilk evi.
1920'ler-30'larda radyoda doğan durum komedileri; sitcomun ilk evi.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0
I Love Lucy (1951); modern sitcomun şablonunu kuran dönüm noktası.
I Love Lucy (1951); modern sitcomun şablonunu kuran dönüm noktası.Wikimedia Commons · Public domain

İşte beyaz, orta sınıf, banyo'ya da yaşayan çekirdek aileler bunlar. Ne var içlerinde? Bilge bir baba var. Sevgi dolu ev hanımı bir anne var. Uslu çocuklardan oluşuyor genellikle. Çünkü yapımcılar Father Knows Best ve Live It to Beaver gibi dizilerle hedeflenecek bir aile hayatı portresi sunuyordu Amerikan toplumuna. Yani bir anlamda o Amerikan rüyasını besliyordu. 1960'lara geldiğimizde bu sistem bir hayli değişti. Zira gündem karıştı. Savaşlar yine başladı. İsyanlar, sosyal ve politik gerilimler arttı. İnsanların bu sorunlardan uzaklaştırılması gerekiyordu. Ve bunun için devreye yine sitkomlar girdi tabii ki. Bewitched ve I Dream of Genie gibi sitkomlarda fantastik temalar işlenmeye başlandı. Gerçek üstü olaylar anlatıldı ve bu sayede insanlara adeta normal dünyadan ne kadar normalsa artık bir kaçış yolu yaratılmış oldu. Fakat 70'lere gelindiğinde işler yine değişti. Norman Lear adlı bir adam sitkom dünyasında adeta bir devrim yarattı.

Yapımcı olan bu Norman Lear, 10 yıllardır süre gelen idealize edilmiş ailelerin, kusursuz karakterlerin, o kaçış fantezilerinin artık işe yaramadığını fark etti. İzleyicinin başka bir şeye ihtiyacı olduğunu sezdi. 1971'de yayın hayatına başlayan Fenomen dizisi All in the Family ile neredeyse sitkom türünü baştan yarattı diyebiliriz kendisi için. All in the Family yine bir aile hikayesi. Fakat öncekilerden farklı olarak gerçek ve sıradan insanlardan oluşuyor bu aile. Yani öyle kusursuz değiller. Kusurları var, yanlışları var. İzleyicinin bazen sevdiği, bazen nefret ettiği ya da kendisine, aile üyesine benzettiği insanlar bunlar. Archie Bunker, sosyal değişimlerden korkan, muhafazakar, işçi sınıfı bir aile reisi. Archie'nin damadı var, Mike Stevich. Onun tam tersi, iyi eğitimli, savaş karşıtı ve liberal biri. Norman Lear, sosyal ve politik meseleleri televizyonda göstermekten kaçınmak yerine onları yeni bir ana odak haline getirmeye karar vermiş.

Ve işte bunu yapınca da Amerikan toplumunun büyük bir kesimini temsil eden Archie ve Mike'ı kullanmış. Onları daha önce televizyonda bahsedilmeye cesaret dahi edilemeyen ırkçılık gibi, eşcinsellik, feminizm gibi, antisemitizm gibi, savaş ve kürtaj gibi pek çok tartışmalı konu hakkında konuşturmaya başlamış. Ve işte ondan sonra olanlar olmuş. Çünkü Norman Lear, Amerikalı ailelerin salonlarına sızmayı başarmış sitcomlar sayesinde. Amerikalılar All in the Family'de her hafta kendi ailelerini görmüşler. Kendi babalarını, kendi oğullarını, damatlarını izlediklerini fark etmişler yavaş yavaş. Birbirlerine kızdıkları noktaları, kendi yanlışlarını ya da eksiklerini Archie ve Mike'ı, Mike üzerinden görüp ön yargılarıyla yine bu karakterler aracılığıyla yüzleşmeye başlamışlar. Düşüncelerini tamamen değiştirmemişler tabii ama yine de karşısındakini daha iyi anlayıp ona karşı daha yumuşak bir tutum takınabilmeye başlamışlar.

Norman Lear; sitcomu sosyal sorunların güvenli sahnesine çeviren yapımcı.
Norman Lear; sitcomu sosyal sorunların güvenli sahnesine çeviren yapımcı.Wikimedia Commons · CC BY 4.0

Fikirlerini bir anda değiştirmeseler de bu sitcomda işlenenler sayesinde bazı şeyleri sorgulamaya başlamışlar. Tüm bunlar Norman Lear'ın dehasının açık bir kanıtı aslında. Zira o mizahın sosyal bir tabu haline gelen bu konuların konuşulması için en güvenli yol olduğunu fark etmiş. Önce bu tartışmalı konuları ailelerin güvenle izlediği sitcomların içine adeta bir truva atı gibi yerleştirmiş. Sonrasında da bunları izleyicinin gözüne batmadan mizahi bir dille işlemeye başlamış ve işte bu sayede ön yargıların devreye girmesini engellemiş. Artık sitcomlar izleyicisini bir yandan güldürüp eğlendirmeye diğer yandan da kendisiyle yüzleşip düşündürmeye davet etmeye başlamış yani. Ve bu sayede de o dönemin sitcomları pek çok sosyal konuda bir ayna işlevi görmüş, toplumun değişmesine dönüşmesine bir anlamda bazı yönleriyle ön ayak olmuş diyebiliriz. Tabii başta söylediğim gibi sitcomların bu şekilde kullanılabilmesi için mizah kadar oluşturulan karakterlerin gerçekliği de önemli.

Çünkü bu sayede izlediklerimizle bir bağ kurabiliyoruz ve bizi o sitcoma bağlayan da daha çok bu karakterler oluyor. Fakat her kuralın bir istisnası var. 80'lerin sonunda ortaya çıkan öyle bir sitcom dizisi var ki bununla birlikte pek çok kuralı yine yerle bi' etmiş. Ondan birazdan bahsedeceğiz ama önce kısa bir ara verelim. Soluklanalım. Dönüşte size hiçbir şey hakkındaki bu diziden ve sitcomların bize yaptıklarından bahsedeceğim. Aradan önce çok heyecanlı bir yerde bırakmıştık. Hiçbir şey hakkında bir diziden bahsedeceğimizi söylemiştik değil mi? Beni tanıyanlar, YouTube kanalımı uzun süredir takip edenler zaten benim en favori sitcom dizimin ne olduğunu biliyorlardır. Evet, diziyi izleyenler de bu müziği duydukları anda anlamışlardır zaten. Tabii ki Seinfeld'den bahsediyorum arkadaşlar. Bu dizi hiçbir şey hakkında bir dizi olarak tanımlanıyor. Zira geleneksel anlatıları, bilindik olay örgülerini reddediyor Seinfeld'in yaratıcıları.

Büyük hikayeler ya da büyük olaylar anlatmak yerine gündelik hayattan, sıradan, önemsiz ve çoğunlukla da absürt ayrıntılara odaklanıyorlar. Mesela karakterlerimiz bir bölüm boyunca, tam bir bölüm boyunca bir alışveriş merkezinin otoparkında nereye park ettiklerini unuttukları arabalarını arayabiliyorlar. Yine bu dizinin yıktığı en önemli kurallardan birini şöyle özetliyor dizinin yaratıcılarından Larry David. No hugging, no learning. Yani kucaklaşma yok, ders alma yok diyor bu dizi için. Klasik sitcomlarda karakterler yaşadıklarından ders çıkarır, sonra değişir, gelişir ya da en azından aralarındaki duygusal bağlar güçlenir. Bir kucaklaşma anı yaşanır demiştik hatırlarsanız. Ama işte bu Larry David ya da dizide onu canlandıran George Costanza Seinfeld'de bunların hiçbirinin olmadığını ifade ediyor. Biraz önce söylediğim o no hugging, no learning cümlesiyle. Ve dediği gibi de oluyor gerçekten.

Sezonlar geçmesine rağmen karakterlerimiz değişmiyorlar. Başladıkları gibi bitiriyorlar dizini. E tabi bu durum izleyicilerin onlarla bağ kurmasını biraz zorlaştırıyor. Hatta engelliyor çoğu zaman. Tüm bunlara rağmen dizinin bu kadar başarılı olmasının sırrıysa eşsiz gözlem gücünde yatıyor bence. Seinfeld o zamana kadar yapılan sitcomların aksine izleyiciyle bağ karakterleri aracılığıyla değil, olaylar üzerinden kurmayı tercih ediyor çünkü. Karakterlerin başına gelen gündelik absürtlüklere verdiğimiz bir cevapla bunu ben de yaşamıştım hissiyle bizi diziye bağlamaya başlıyor. İşte Seinfeld'in yaptığı bu devrim sitcom dünyasında pek çok yeniliğin de önünü açtı ve diğer yaratıcılara cesaret verdi. Fakat klasik yöntemleri terk etmeyenler de azımsanamayacak kadar fazla. Mesela Seinfeld'den bir süre sonra 1994'te yayın hayatına başlayan ve onun kadar büyük bir efsane haline gelen başka bir sitcom daha var.

Larry David; 'kucaklaşma yok, ders alma yok' formülünün mimarı.
Larry David; 'kucaklaşma yok, ders alma yok' formülünün mimarı.Wikimedia Commons · Public domain

Bugün hala en çok sevilenlerden ve hala izlenenlerden biri kendisi. Ve tabii ki Friends'ten bahsediyorum şimdi de. Arkadaşlar dizisinden, dostlar dizisinden. Aynı dönemlerde yayınlanmalarına rağmen Friends, Seinfeld'in neredeyse tam zıttı bir felsefeye sahip arkadaşlar. Seinfeld'in o statik yapısının aksine Friends'in çok daha dinamik bir akışı var. Bazı hikayeler bölümlere yayılarak devam ediyor. Ayrıca Friends, karakterlerine, onların aralarındaki bağlara, aşk ve arkadaşlık ilişkilerine, duygusal değişimlere, gelişimlere çok önem veren bir dizi. İzleyiciyle derin bir bağ kurmak için titizlikle tasarlanmış bile diyebiliriz. Modern dünyada ailenin önüne geçmeye başlayan arkadaşlık bağları ve kırsaldan şehre taşınan nüfusa paralel bir şekilde Friends, şehrin tam göbeğindeki bir arkadaş grubunun dünyasına davet ediyor biz izleyicileri. Apartman daireleri, kahve dükkanları, böyle benzersiz diyebileceğimiz türde arkadaşlık ilişkileri ve aşklarla örülmüş dünyası, idealize edilmiş bir modern kentli insan hayatı sunuyor bize.

Ve bu da benzer hayatlar yaşayan insanların diziyle bağ kurmasını kolaylaştırıyor. İşte Friends'in başarısı da burada yatıyor diyebiliriz. İzleyeni kendi dünyasına öyle bir çekiyor ki bir noktadan sonra kendinizi siz de o arkadaş grubu, bunun bir parçası gibi hissediyorsunuz. O koltuktaki yedinci kişi gibi. Onlarla parasosyal türde bir ilişki kuruyorsunuz yani. Ki bu da sitkomlarla olan bağımızın psikolojik bir açıklaması aslında.

Parasosyal bağlar 1956'da sosyolog Donald Horton ve Richard Wall tarafından radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarının yükselişiyle birlikte ortaya çıkan yeni sosyal dinamiği tanımlamak için ortaya atılmış bir kavram. İzleyicilerin ünlü veya kurgusal karakterler gibi medya figürleriyle kurduğu tek taraflı, karşılıksız hayali ilişkiyi ifade etmek için parasosyal etkileşim kavramını kullanmış bu araştırmacılar. Diziyi izlerken karakterin yaptığı bir şeye güldüğümüzde ya da ona karşı şefkat hissettiğimizde onunla parasosyal bir etkileşime girmiş oluyoruz. Bu etkileşimlerin birikmesi ve tekrarlanması sonucu oluşan ve medya tüketimi dışında da varlığını sürdüren o kalıcı bağ ise parasosyal ilişki ismi veriliyor. Yani karakteri o kadar çok içselleştiriyoruz ki bir sonraki sahnede vereceği tepkiyi tahmin edebilir hale geliyoruz. Veya gündelik hayatımızda karşılaştığımız birinin bir tepkisini o karakterin davranışlarına benzetebiliyoruz.

Bir noktadan sonra o karakteri bir arkadaşmışız gibi hissetmeye başlıyoruz. Bu parasosyal bağların sitcom izleyicisinde dramalara nazaran çok daha fazla oluştuğunu da söyleyebiliriz. Bunun en büyük sebeplerinden biri ise bu yapımların bolca tekrar ve aşinalık içermesi. Genellikle aynı ana karakter kadrosu, aynı temel mekanlar etrafında dönüyor. Yıllarca da sürüyor bu sitcomlar. Dolayısıyla izleyici de güçlü bir aşinalık, öngörülebilirlik, güven hissi yaratıyor haliyle. Hatta psikoloji de buna salt maruz kalma etkisi deniyor. Bir uyarana ne kadar sık ve sürekli bir şekilde maruz kalırsak o uyarana tepkimiz o kadar pozitif olacaktır. Şeklinde açıklayabiliriz bunu kısaca. İşte sitcom karakterlerine de bu şekilde sürekli ve düzenli maruz kalmak karakterleri zamanla eski dostlarımızmış gibi algılamamızı sağlıyor. Geldiğimiz bu noktada mizahın etkisinden bahsetmeden geçmek olmaz tabii. Parasosyal bağları sitcom karakterleriyle daha yoğun şekilde kurmamızın bir diğer sebebi de bu zira.

Karakterlerin yaptığı esprilere gülmek, bu kahkahalarımızın stüdyo seyircisinin kahkahalarına karışması veya sonradan eklenen o gülme efektleriyle birleşmesi ne yapıyor biliyor musunuz? Bize kendimizi bir grubun parçası gibi hissettiriyor. Ayrıca diziye özgü şakalar, tekrarlanan ifadeler de izleyiciyle karakterler arasında böyle paylaşılan bir iç şaka gibi bir şey oluşturuyor. Bu da ne yapıyor tabii? Aidiyet duygusunu derinleştiriyor. Üstelik yapılan araştırmalara göre karakterlerle kurduğumuz bu tek taraflı bağların üzerimizde somut bazı etkileri de var. Sosyal vekillik hipotezine göre sitcomlarla kurduğumuz sosyal bağlar özellikle gerçek sosyal ilişkilerimiz bir tehdit altında olduğunda, yetersiz kaldığında veya onlara erişemediğimiz zamanlarda aidiyet hissimizi geçici olarak tatmin etme gücüne sahip. Gerçek arkadaşlarımızla temas kuramadığımızda kurgusal arkadaşlarımız imdadımıza yetişiyor.

Ki bu da 2019 ve 2020 yıllarında yaşadığımız o COVID pandemisi sırasında yalnızlaşan, sosyalleşmesi zorlaşan insanların neden dizi izlemeye daha çok ihtiyaç duyduğunu da açıklıyor bana sorarsanız. Ben o dönemde Sayfel'de iki kere bitirmiştim. İşte tüm bunlar da bir diziyi özellikle de sitcomları neden tekrar tekrar izlemek istediğimizi anlayabildiğimiz bir noktaya getiriyor bizi. Yeni bir diziye başlamak, yeni karakterlerle tanışmanın, yeni bir dünyaya adım atmanın bir anahtarı. Ama kabul edelim ki bu büyük bir bilişsel yük de getiriyor beraberinde. Yeni karakterlere alışmak, olay örgüsünü anlamak, takip etmek ciddi bir çaba gerektiriyor. Fakat daha önce izlediğimiz bir diziyi tekrar izlemek, bizi bu yükten bir anda kurtarıveriyor desek yalan olmaz. Zira zihinsel olarak yorgun ya da stresli olduğumuz zamanlarda, mesela işten ya da okuldan bitkin bir şekilde eve geldiğimizde, kendimizi tanıdık bir dünyanın içine bırakmak çok daha kolay, güvenli bir seçenek bizim için.

O yüzden tekrar tekrar izlediğimiz, kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan bu diziler, konfor dizileri olarak da adlandırılıyorlar. Bu konfor dizilerinin öngörülebilir doğası, yaşadığımız ve öngörülemeyen kaotik dünyamızda adeta bir sığınak görevi görüyor bizim için. Günlük hayatın belirsizlikleri kaygılarımızı arttırırken, kendimizi o en sevdiğimiz dizinin güvenli kollarına bırakmak geçici de olsa, yalancıktan da olsa kontrolün bizde olduğu hissini sağlıyor çünkü. Ayrıca biliyorsunuz ki sitkomlarda diğer dramalardan farklı olarak, travmatik olaylar ya da hayal kırıklığı yaratan sonlar gibi tetikleyiciler pek yer almıyor. Hep mutlu sonla bitiyor hikayeler ve bizi güldüren mizahi unsurlar sayesinde de, sitkomları tekrar tekrar izlemek, ruh halimizi dengelememize ve stresimizi yönetmemize yardımcı oluyor. Bizi konfor dizilerimize çeken bir diğer sebep de nostalji hissi. O diziyi ilk izlediğimiz zamanları hatırlamak ya da eski dostlarımızı ziyaret etme isini yaşamak bizi onlara çekiyor.

Ayrıca o tekrar tekrar izleme ritüeli bize kendimizle yüzleşme fırsatı da tanıyor. Şöyle ki, her izleyişimizde karakterlere ve olaylara bakış açımızın değiştiğini görüyoruz. Diziyi başka şekillerde yorumladığımızı fark ediyoruz. Ve bunlar da işte geliştiğimizi görmemizin en kolay, en eğlenceli yollarından biri diyebiliriz bence.

Sitkomlarla kurduğumuz bu derin bağ hakkında konuşulacak daha çok şey var arkadaşlar ama benim vurgulamak istediğim genel nokta şu. Hayatlarımız yetişemediğimiz bir hızda akıp geçiyor artık. Ve hızı da artıyor. Bazen bir şelale gibi çağlıyor, bazen deniz gibi dalgalanıyor. Bazen de bir dere gibi taşıp coşuyoruz. Kontrol edemediğimiz bir düzenin içindeyiz. Kaygıyla ama sağlam kalmaya çalışıyoruz orada. Fakat bunu yapmak öyle kolay olmuyor tabii her zaman. İyi hissetmek için sebepler arıyoruz. Kaygılarımızdan sıyrıldığımız o kısacık anları yakalamaya çalışıyoruz. Ama işte böyle anlarda çareyi çok da uzakta aramamak gerekiyor belki de. Sevdiğimiz, tekrar tekrar izlediğimiz bir sitkomun bir bölümü aradığımız bir sığınak haline gelebiliyor. Her şeye rağmen bizi sarıp sarmalayacaklar anlayacak bir dost çıkabiliyor içinden. Ya da ihtiyacımız olan o sıcaklık hissi kucaklayabiliyor bizi ekran başına geçtiğimizde.

Belki de daha iyi hissetmenin yolu her zaman değil ama bazen hiçbir şey düşünmeden güleceğiniz yarım saatlik bir sitkom bölümünden geçiyordur. edersiniz.

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)