111 Hz ·Bölüm 166 ·13 Ocak 2025 ·28 dk ·2.958 kelime

Hırsız Kim?

Barış

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Buyurun Barış Bey. Başka bir isteğiniz var mı? Yok çok teşekkürler. Yani aslında masa biraz tozluydu ama neyse. Hoş geldiniz arkadaşlar. Çok da güzel bir zamanda geldiniz. Hareket edeli çok olmadı. Trenle seyahat etmeyi, şöyle telaşsızca rayların üzerinde kayharcasına ilerlemeyi nasıl da özlemişim anlatamam. Kafamı dinleyeceğim. Sakin bir yolculuk yapmak için. Ay ne zamandır takmıyordum bu şahane gerdanlığımı. Marta bak nasıl da parlıyor görüyor musun? Of inanılmaz bir şey. Gerçekten baktıkça böyle bir hoş oluyorum. Ben bu gerdanlığı kıskanmayacak bir kişiyi bile tanımıyorum. Gerdanlığınız gerçekten de göz alıcı bayan elemen. Peki değeri ne bu parçanın? Paha bitiremez Bay Thomas. Paha bitiremez. Yemekli vagonda olduğumuz için tabii etraf biraz kalabalık. Neyse. Sakin bir yolculuk istiyorum dedim ya yani arkadaşlar biliyorsunuz. Tren yolculuklarının insan üzerinde rahatlatıcı bir etkisi. Pardon tuvalet neredeydi?

Hemen şu ileride hanımefendi. Teşekkürler Bay Thomas çok sağ olun. Çok teşekkürler. Marta şimdi ben tuvalete gidiyorum. Gerdanlığımı kutuma koydum. Masada duruyor. Bak sakın. Sakın gözünün önünden ayırmıyorsun. Tamam mı canım? Sakın. Tamam. Gidiyorum. Ama bu kadarı da saygısızlık yani. Mücevherini de tuvaletini de bütün vagon öğrendi ya. Bravo.

Hayda bu ne ya? Elektrik niye kesildi ki şimdi? Sakin sakin bir yolculuk yapalım dedik ama şu hale bakın. Korku filmine döndü ortalık neredeyse. Hayır yani tam da kitap okumaya başlayacaktım. Ama şu an göz gözü görmüyor resmen. Ne yapacaklar acaba mum filan mı dağıtacaklar?

Ah neyse. Muma gerek kalmadı. Kitabım da bitmek üzere. Artık katil kim belli olacak. Çok heyecanlı bir yerdeyim. Bir tahminim var aslında. Marta kutu nerede? Gerdanım. Gerdanım. Gerdanım. Çaldılar galiba. Ay aman duracağım. Gerdanım nerede? Hırsız var. Hırsız var. Gerdanım ya. Al işte. Olacağı buydu zaten.

Lütfen sakin olunuz. Lütfen. Herkesten sükunet istiham ediyorum. Lütfen.

Yaşanan bu tatsız hadise tarafımca derhal polise intikal ettirilecek. Kendileri bizi bir sonraki istasyonda karşılayacaklar. Fakat bu süre zarfında buradaki tüm misafirlerimizin şüpheli konumunda bulunduğunu hatırlatmak isterim. Saygılar.

Nereye düştüm ben ya? Durduk yere gerdanlık da gitti görüyor musunuz? Kim yapmış olabilir ki? Hayır trende hareket halinde yani. Kaçmış olamazsın.

İçimizde bir hırsız var demektir bu. Kim acaba? Of çok merak ettim şimdi.

Aslında biraz uğraşsam çözerim ben bu işi ya. O kadar polisiye roman okuduk yani ya da film izledik. Bunca zamandır bir şeyler öğrenmiş midir herhalde? Tamam ya ben şimdi gidip etrafı bir kolaçan edeyim sonra da birlikte bulalım şu hırsızı.

Evet olayı biraz soruşturdum. Elanır Hanım oldukça üzgün. Mücevheri aile yadigarı ve paha biçilemeyecek kadar değerliymiş. Ama mücevherini herkesin ortasında sergilemese olmazdı sanki. Hırsızlara davetiye çıkardı resmen canım. Neyse biz işimize dönelim. Sonuç olarak her şey elektriğin gidip geldiği o 30 saniyelik zaman diliminde oldu. Hmm. Oldukça kısa bir süre. Ancak sağlam bir araştırmayla çözemeyeceğimiz düğüm yok bence. Yok ama acaba araştırmaya nereden başlasam? En iyisi en baştan başlayalım. Önce işin teorisini oturtalım hep beraber.

Polisiye. Bir dedektif ya da polisin işlenen gizemli bir suçu çözmeye çalıştığı, böyle adım adım deliller toplayarak ilerlediği ve en sonunda mutlaka suçluyu yakaladığı kurgulara verilen isim bu. Polisiye. Bu türün edebiyattaki ilk örneği ise Edgar Allan Poe'nun 1841'de yayınladığı Mork Sokağı Cinayeti. Aslında bundan önce de içinde suç olan bir takım metinler yazılmış ama suç ve gizemi hikayenin ana unsuru haline getiren ilk kişi Poe olmuş. Klasik polisiye denilen bir dönem var. İlk dönem. Poe eserlerde böyle sıklıkla, mülkiyete ve maddiyata dair suçlar ele alınıyor arkadaşlar. Bunun sebebini anlamak içinse o günün şartlarına bakmamız yeterli. Zira polisiye edebiyat Paris ve Londra gibi merkezlerde doğmuş ve yine buralarda gelişmiş. Çünkü sanayi devrimiyle birlikte şehirlerde artan iş olanakları kırsal alanlardan kentlere göçü arttırmış ve bu da genelde üst tabakanın yaşadığı kentlerin toplumsal yapısını ciddi bir şekilde değiştirmiş.

E ani nüfus artışını kaldıramayan şehirlerde çarpık kentleşme ve altyapı sorunlarının da artmasıyla birlikte düzen iyice bozulmuş ve neticede suç oranları kontrol edilemez bir seviyeye erişmiş. O dönemde böyle her sabah gazetesini eline alan insanlar bir gece önce işlenen onlarca suçluyla yüzleşiyorlarmış. Herkes bu haberleri merakla takip ediyormuş. İnsanlar kendi aralarında sadece bunları konuşuyorlarmış. Hani bugün 3. sayfa haberleri diyebileceğimiz şeyler gündemmiş yani. O dönemde matbaanın gelişmesi ve okuma yazma oranlarının artması suç haberlerinin yayılmasını da hızlandırmış doğal olarak. E nihayet edebiyat da tabi buna kayıtsız kalmamış. Toplumun bu ilgisini görmezden gelmemiş ve birbiri ardına polisiye kurgular yazılıp yayınlanmaya başlamış. Fakat polisiye romanın asıl yükselişi ne zaman olmuş biliyor musunuz? Bence tahmin edebilirsiniz. Hani bugün hala dedektif denildiğinde aklımıza ilk gelen isim vardır ya.

Sir Arthur Conan Doyle'un yazdığı 1887'de yarattığı bir karakter, efsane karakter. Elbette Sherlock Holmes'le birlikte başlıyor bunun yükselişi. Bakın Sherlock Holmes öyle büyük bir etki yaratmış ki onun ünü yazarının da üstüne çıkmış. Hatta İngiltere sınırlarını aşıp Osmanlılara kadar ulaşmış. Mesela 2. Abdülhamit bile çok büyük bir merakla takip ediyormuş Holmes'un maceralarını. Sherlock Holmes tabii ki böyle adaleti sağlayan bir karakter olarak görülüyormuş. Bozulan düzeni yeniden tesis edebilecek bir kahraman. Bunda onun soğukkanlı ve kendinden emin hallerinin de çok büyük bir etkisi var elbette. Üstün zekası, mantıklı tavırları, üst düzey gözlem yeteneği sayesinde kısıtlı verilere rağmen olayları şak diye çözebilen bir karakter Sherlock. Tabii bunu yaparken de her zaman gerçekleri ve bilimsel verileri esas alıyor kendisine. Ve aslına bakarsanız bu da o dönemin ruhunu biraz yansıtıyor gibi değil mi?

Çünkü dogmatik yani sorgulanmamış düşüncenin yerini akıl ve mantığa dayan yani pozitivist düşüncelerin aldığı bir çağın dedektifi.

E tamam işte. Olayı araştırmaya tam da buradan başlayabilirim. Aynı Sherlock gibi. Olay 30 saniye gibi kısa bir zamanda olduğuna göre bunu ancak yakın masalarda oturan birileri yapmış olabilir.

Mücevher kutusunun durduğu tozlu masayı biri elle tutmuş gibi. Ama parmak izi yok nedense. Hmm eldivenle mi dokundu yoksa? Eleanor'un yardımcısı Martha. Boynunda birden fazla kolye var. Belli ki takı takmayı çok seviyor. Martha'nın konuştuğu şu adam Thomas. Hızlı hareket edebilecek oldukça atletik bir vücuda sahip. Mutfaktan yemek kokanı geliyor. Öndeki adamın keli fazla parlıyor. Yandaki cam buhar yapmış. Şu bebeğin de gözü göz değil ha.

Bir dakika ya ne yapıyorum ben? İyice saçmalamaya başladım artık. Böyle çözülmez ki bu iş. Başka bir yöntem denesem iyi olacak sanırım. Sonuçta Sherlock kadar ehli değilim bu işin. Martha ben gidip dinleneceğim. Bir gelişme olursa haber verirsin artık. Gerdanlığıma sahip çıkamadık ama bunu başarabilirsin herhalde değil mi? Tabii tabii hanımefendi. Tekrar özür dilerim. Hımm galiba insanlar arasındaki ilişkileri de incelemem gerekiyor. Tıpkı Herkül Poirot'un yaptığı gibi.

Evet. Yeni bir karakter daha katılıyor aramıza. Polisiyenin altın çağı olarak adlandırılan dönemin kraliçesi Agatha Christie'nin ünlü dedektifi Herkül Poirot'dan bahsedeceğiz şimdi biraz da. Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında 1918'de başlayan bu dönemde yazılan eserlere Who Done It? Yani Katil Kim? romanları deniyor arkadaşlar. Bu dönemde polisiye romanların bu kadar fazla yazılması ve okunmasının sebebi ise insanların savaşın yarattığı yıkımdan uzaklaşmaya ve biraz olsun kafa dağıtma ihtiyacı diyebiliriz. Bu tür romanlardaki akış ise şöyle ilerliyor. Hikayenin başında gizemli bir cinayet işleniyor ve ardından vakayı soruşturan dedektif topladığı deliller sayesinde olayı çözerek katili ortaya çıkarıyor. Amaç böyle bir bulmaca çözer gibi ipuçlarını birleştirerek olayı anlamak ve suçluyu tespit etmek. Fakat bu dönemin klasik dönemden en önemli farklılıklarından biri mekan unsurunda ortaya çıkıyor.

Zira katil kim türünde yazılmış hikayeler genelde böyle tek bir mekanda bir malikane olabilir, otel ya da tren olabilir böyle tek ve kapalı bir ortamda geçiyor. Katil de bu mekanda yer alan sınırlı sayıdaki şunlarla Şüpheli arasından çıkıyor haliyle. Tam bir bulmaca çözme deneyimi. Bir diğer önemli farklılıksa, yani bu kim yaptığı romanlarıyla ondan önceki klasik dönem arasındaki farklılıktan söz ediyorum, dedektifin kişiliği ve kullandığı yöntemlerde. Bu dönemin dedektifleri, klasik dönemdeki dedektifler kadar insanüstü çıkarımlar yapabilen üstün zekaya sahip karakterler olarak konumlandırılmıyor. Mesela, Hercule Poirot, Sherlock Holmes gibi öyle sınırlı ipuçlarından adeta mucizevi sonuçlara falan varamıyor. Onun yerine gözlem ve analitik düşünceyle birlikte insanlar arasındaki ilişkilere de odaklanmaya başlamış. Anlayacağınız Poirot, şüphelilerle yaptığı konuşmaların katkısıyla çözüyor olayları.

E o zaman Poirot gibi çözebilirim ben de bu işi. Bakın işte Marta sakinleşmiş. Hatta tamısla muhabbete girişmişler bile. Merhaba, oturabilir miyim? Buyurun Barış Bey.

Elbiseniz de eldivenleriniz de çok şık doğrusu. Çok teşekkürler. Bu arada çok geçmiş olsun Bayan Marta. Epeyce üzgün olmalısınız. Ben mi? Ha, evet. Bayan Eleanor zaten yeni yeni toparlanmaya başlamıştı. Bir de üstüne bu olay. Of, tüm bunları nasıl atlatacak bilemiyorum. Daha önce ne olmuştu ki?

Çok, çok, çok zor şeyler yaşadı. Kendisi köklü bir aileden geliyor. Zenginlik içinde büyümüş bir kadın ama maalesef yakın zamanda iflas etti. Elinde, avucunda ne varsa kaybetti. Bir köşk, bir de bu aile yadigarı gerdanlık kalmıştı işte. Demek öyle. Neyse ki mücevher sigortalıydı. Yani manevi değerini karşılamaz ama yine değiştirdi. Siz nereden biliyorsunuz ki bunu Bay Thomas? Zaten bu mücevherin ederi hakkında oldukça ilgiliydiniz en baştan beri. Sigortasını benim çalıştığım şirketi yaptırdı çünkü. Hmm, peki. Ya sen Martha? Bu zor zamanlarında Bayan Eleanor'la aranız pek iyi değil miydi yoksa? Yok, ne münasebet. O halde söyleyin. Olayın gerçekleştiği 30 saniyelik zaman diliminde neredeydiniz? Burada. Peki sen Gordon? Neden ortalarda dolaşıp duruyorsun bakayım sen? Pardon anlayamadım. Barış Bey, garsonum ya ben. İşim bu. He, doğru. Tabii. Sizin derdiniz ne? Bizi sorgulamaya mı çalışıyorsunuz?

Siz bizi mi suçluyorsunuz? Anlamadım ben. Ben mi? Yok ya. Şey, yani öyle laf lafı açınca şey oldu birden. Neyse, ben kalkayım o zaman. Oldu, görüşürüz.

Hay aksi ya. Yine abarttım. Az kalsın elime yüzüme bulaştırıyordum her şeyi. Of, işleri daha da karıştırmadan. Şu ana kadar öğrendiklerimi bir not edeyim en iyisi. Ne demişler? Söz uçar, yazı kalır.

Nerede bu ya?

Herhalde çantamda unutmuşum arkadaşlar. O zaman kısa bir ara verelim. Ben bir koşu kompartımanıma gidip alayım defterimi. Dönüşte araştırmamız devam edecek.

Geldiniz mi arkadaşlar? Ben de sizi bekliyordum. Açıkçası öğrendiğimiz şeylerin üzerinden geçerken biraz kafam karıştı. Kullandığımız yöntemler yetersiz kaldı gibi. Bir şeyleri göz ardı ediyoruz sanki. Bakın şimdi böyle söyleyince aklıma polisiyenin diğer bir alt türü olan hardboiled yani kara romanlar geldi. Çünkü onlar da katil kim tarzı polisiyelerin yetersiz kaldığı bir noktada ortaya çıkmışlar. Bu katil kim türü romanlar yalnızca kıskançlık, hırs, intikam gibi tamamen bireysel motivasyonlarla işlenen suçları ele aldığı için ve hani böyle biraz da toplumsal meselelere dair bir şeyler sunmadığı için ciddi eleştirilere maruz kalmış zamanında. İşte 1930'larda ABD'de ortaya çıkan kara romanlar bunun tam tersi. Kara romanlarla birlikte toplumsal yönü ağır basan konular işlenmeye başlanmış polisiyelerde. Artık amaç böyle bir bulmacayı çözer gibi katili tespit etmekten çıkmış. Bireyi suç işlemeye iten toplumsal bozulmayı anlatmak, onu eleştirmek, işlenen suçun toplumda yarattığı yıkımı ve endişeyi göstermek de olmuş aslında.

Yine bu türün ortaya çıktığı döneme baktığımızda polisiyedeki bu ciddi değişimi anlayabilmek mümkün. Zira 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan yıkım, büyük buhran sonucu Amerikan ekonomisinin çöküşü ve aynı zamanda 1920'de başlayan alkol yasağı etkili olmuş bu kara roman türünün doğuşunda. Örgütlü suçların, çeteleşmenin de başlamasıyla birlikte hem suç oranlarında inanılmaz bir patlama yaşanmış hem de suçun türü değişmiş. Vahşet, zulüm, kaçakçılık, uyuşturucu ticareti gibi alışılmadık suçlar toplumun her kesimine yayılınca polisiyeler de bu yeni döneme ayak uydurmak zorunda kalmış doğal olarak. Polisiyedeki alt türler sadece bunlarla bitmiyor. Mesela suspense yani gerilim türünde de işler biraz değişmiş. Bu türde suçlu yalnızca yakalanması gereken bir av, tek boyutlu bir karakter olmaktan çıkarılmış. Geçmişi, yaşadıkları, psikolojisi de gayet detaylı bir şekilde anlatılmaya başlanmış. Mesela casus romanları da polisiyenin önemli bir türü.

Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan o soğuk savaş döneminde yeni bir suç turu olarak devletlere karşı işlenen suçların ortaya çıkmasıyla birlikte casus polisiyeleri yazılmaya başlanmış. Bunu deyince hemen aklımıza kim geliyor? James Bond gibi karizmatik ajanlar. İşte o dönemin karakterleri de bunlar.

E şimdi böyle olunca ihtimaller de artıyor elbette. Mesela Marta sınıf kini beslediği için çalmış olabilir mi acaba? Ya Thomas'ın yaşadığı bir çocukluk travması hırsız olmasına bir etken olduysa? Yoksa şu öndeki kel adam ajan mı? Ya da acaba... Anlamıyorsun. Ne oluyor orada ya? Tamam, tamam. Artık uzatma. Tatlışıyor mu? Az kaldı işte. Bir şey mi arzu etmiştiniz Barış Bey? Yok, hayır.

Hmm, enteresan.

Ne diyorduk biz? Hah, evet. Polisiyenin birçok farklı alt türü var demiştik. Her biri de ortaya çıktığı coğrafyanın ve dönemin şartlarını yansıtmış gördüğünüz gibi. Bu da bize polisiyenin neden ilk günden itibaren çok sevildiğini ve her dönem nasıl bu kadar popüler kalabilmeyi başarabildiğini gösteriyor aslında. Günümüze gelirsek. Mesela bugün en çok okunan türlerden biri ne? Nordic Noir denilen İskandinav polisiyeleri. Karanlık atmosferi, yavaş yavaş artan gerilim dozu, ahlaki gri alanlara sahip olması ve içinde barındırdığı toplumsal eleştirilerle dünya genelinde oldukça popüler hale geldi bu tür. Bu romanlarda dedektiflerin bile kusurlu olabilmesi, okuyanın karakterlerle bağ kurmasını da kolaylaştırıyor. Ayrıca yine son yıllarda psikoloji bilimine artan yoğun ilgi sebebiyle suçlunun ve mağdurun hayatlarının ve ruh hallerinin derinlemesine işlendiği psikolojik gerilim türü de oldukça fazla okunanlar arasında.

Bir de true crime yani gerçek suç hikayeleri var. Bunlar her ne kadar kurgu bir anlatı olmasalar da içlerinde barındırdıkları gizem ve suç unsurları sebebiyle polisiyenin bir alt türü olarak değerlendirilebiliyorlar. Yalnız bu true crime türü edebiyattan ziyade belgesel ve özellikle de son 10-15 yıldan beri podcastlerde çok popüler. Mesela karanlık dosyalar. Tıpkı 111 hertz gibi bir pod, bir medya yapımı olan bu true crime podcasti de epeyce ilgi görenlerden.

Ooo burada teoriler almış başını gitmiş. Normal tabii olayın nasıl olduğunu, suçlunun kim olduğunu çözmeye çalışıyor herkes bizim gibi. Suçlu ortaya çıkmadıkça gizem yükseliyor. E gizem yükseldikçe de merak artıyor. Zaten polisiyenin bu kadar popüler olmasının bir diğer sebebi de bu bence. İnsanların suça ve özellikle de gizeme karşı bitmeyen ilgisi. Ama neden? Neden suç hikayelerini ve polisiyeleri bu kadar seviyoruz dersiniz?

Heyecan verici olay örgüleri, ilginç karakterleri, baştan sona hikayeye hakim olan gerilim, şüphe, gizem gibi bir takım duygular sayesinde okurun merakını her daim canlı tutabilme kapasitesine sahip polisiye kurgular. Zaten bu merak denen şeyin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu birkaç bölüm önce konuşmuştuk. E okuyucu da bu çağrıya kayıtsız kalamıyor haliyle ve dedektifle birlikte, hatta bazen dedektiften bile önce parçaları birleştirip olayı çözmeye çalışıyor. Hikayenin sonunda suçlunun yakalanmasıyla da merak duygusu tatmin edilmiş oluyor. Bu da beyindeki ödül sistemi aktif hale getiriyor. Ayrıca olayların açığa çıkarılması ve adaletin tesis edilmesi de okuyanda büyük bir rahatlama duygusu yaratıyor haliyle. Bu konudaki tek açıklama bu değil elbette. Araştırmalara göre polisiye kurgular beynimizde seeking system yani arayış sistemi adı verilen bir yapıyı aktif hale getiriyor. Nörobilimci Jacques Panksepp bu terimi beynin merak, keşif ve arayış davranışlarını motive eden bir mekanizma olarak tanımlamış.

Yani arayış sistemimiz bizi yeni şeyler öğrenmeye ve yaşanan problemlere çözüm bulmaya iten bir yapı. Aktif hale geldiğinde ise beynimiz dopamin yani mutluluk hormonu salgılamaya başlıyor. İşte bulmaca çözerken olduğu gibi polisiye okurken de arayış sistemimiz aktif halde. Fakat burada asıl ilginç olan şey şu. Dopamin yalnızca bir sonuca ulaşıldığında salınmıyor. Keşif, öğrenme ya da çözüm arama süreci boyunca devam ediyor. Bakın süreçten bahsediyorum. Sonuçtan ziyade bu sürecin kendisi bize iyi geliyor yani. Dolayısıyla polisiyelerden aldığımız keyif de yalnızca çözüm anına özel değil. Daha en başından itibaren başlıyor. Evet. Bu tür suç hikayelerine olan ilgimize dair yapılan bir diğer açıklamada evrimsel psikoloji alanından geliyor. Buna göre suç teşkil eden olaylara karşı duyarlı olmak insan doğasının ayrılmaz bir parçası. İçgüdüsel olarak suçun kim tarafından, ne zaman, nerede, neden işlendiğini, suçluların neyin harekete geçirdiğini bilmek istiyoruz.

Çünkü ancak bu sayede kendimizi ve yakınlarımızı tehlikelerden daha iyi koruyabileceğimizi düşünüyoruz. Vay canına. Gerçekten şaşırıyorum.

Devriliyor muyuz? Ne oluyoruz ya? Onun üstünden geçtik. Biz böyle anlamadın ki. Az kalsın raylardan çıkıyorduk. Ödüm koptu ya. Neyse şu an bir sıkıntı yok gibi. Ama mutfakta işler pek de yolunda gibi duyulmuyor. Gordon'un yardıma ihtiyacı olabilir. Bir bakayım ben en iyisi. Eyvah! Burada her şey tuzla buzulmuş. Bütün tabaklar, bardaklar, şu yerdeki parlayan şey. Tahmin ettiğim şey mi yoksa?

Evet arkadaşlar, ta kendisi. İşte kayıp gerdanlığı bulduk.

Hanımlar, beyler bir saniye dikkatinizi rica edebilir miyim lütfen?

Gözünüz aydın bayan Eleanor. Gerdanlığınızı buldum. Gerdanlığınızı buldum. Gerdan mı? Gerdan mı? Allah'a şok oldum inanamıyorum. Nerede buldunuz? Kim yapmış? Mutfaktaki kırılmış tabakların arasında duruyordu. Sadece şef garson Gordon'un girebildiği mutfakta.

Yazıklar olsun. Böylece boş mücevher kutusunun yanındaki el şekli de anlaşılmış oldu. Parmak izleri olmayan el şekli. Başta Martha'dan şüphelenmiştim ama hayır. Çünkü aramızda eldiven kullanan bir kişi daha vardı. Oldukça özenli bir garson olan Gordon. Aşağılık hırsız! Bir dakika, bir dakika bayan Eleanor. Öyle hemen yükselmeyin. Zira mücevheri Gordon'un çaldığı doğru. Ama bu işte yalnız değildi kendisi. Bayan Martha'nın bana söylediğine göre çok yakın zamanda iflas etmiştiniz. Paraya ihtiyacınız vardı. Ama ne oturduğunuz köşkü ne de bu eşsiz mücevheri satmak istemediniz. İşte tam bu sırada aklınıza mücevherin sigortalı olduğu geldi. Yani başına bir şey gelirse Bay Thomas'ın çalıştığı sigorta şirketinden yüklü bir meblağı alabilirdiniz. Bunun için önce yemekli vagonun ortasında bağıra bağıra mücevherinizi sergilediniz. Sonra yine herkese ilan ederek tuvalete gittiniz. Böylece arkanızda bir vagon dolusu tanık bırakarak mücevherin siz orada değilken çalındığını kanıtlamış olacak ve sigortadan parayı alabilecektiniz.

Siz neye dayanarak bunları söylüyorsunuz? Sizi Gordon'la koridorda tartışırken gördüğümde şüphelerim iyice artmıştı bayan Eleanor. Gordon'a az kaldı gibi laflar fısıldadığınızı duyduğumdaysa ikinizin bir şeyler planladığına artık emin olmuştum. Ve işte şimdi tüm parçalar birleşti. Evet, Gordon'la birlikte ayarlamıştınız her şeyi. Siz tuvalete gittiğinizde o şalteri indirecek, karanlıkta masada duran mücevheri kimseye görünmeden cebine atacaktı. Sonra da sigortadan aldığınız parayı bir güzel bölüşecektiniz. Tam tahmin ettiğim gibi kendisi bir süredir takibimizdeydi. Hakkındaki raporumu böylece tamamlamış oldum ben de. Teşekkürler Barış Bey. İnanın beni buna Eleanor zorladı. Benim hiçbir suçum yok. Kes sesini gerizekalı! Sinirlenmekte haklısınız tabii. Trenin bozuk bir rayın üstünden geçmesiyle birlikte tüm mutfak yerle bir oldu. Tıpkı planlarınız gibi. Böylece paha biçilemez gerdanlığınız da dedektif Barış'ın kollarına düşüverdi.

İnanamıyorum arkadaşlar, olayı çözdük. Şu an o kadar mutluyum ki anlatamam. Bir bulmacayı çözmek, suçluları açığa çıkarmak ve sonunda adaletin sağlanmış olması gerçekten rahatlamış hissettirdi bana.

Bugün suçluları bulduk ama başka bir denklemde bulamayabilirdik de. Aynı polisiyeleri okurken olduğu gibi. Her zaman sonunu tahmin edemeyiz ama yine de heyecanla okuruz. Ve bundan müthiş bir keyif duyarız. Zaten her kitabın sonunda suçlunun kim olduğunu doğru tahmin etmek çok da önemli değil. Önemli olan okuduğumuz her kitap gibi polisiyeleri de iyi analiz edebilmek. Zira iyi yazılmış bir polisiye dönemin şartlarını yansıtan bir ayna gibidir adeta. Bunun yanında bize yaşattığı maceralar, heyecan, gerilim hissi de kremanın üstündeki çilek. O zaman afiyetle, keyifle okumaya devam.

Kaynaklar (3)