Saatleri Kim Ayarlıyor?
Bir gün neden 24 saat? Bir dakika, neden "bir dakika"?
Şu anda bu podcast'i kaydettiğim sırada takvimler 13 Kasım 2021'i gösteriyor. Saatim ise 11.11. Hatta karşımda dijital olan bir saat var. Orada da hemen yanında AM harflerini görüyorum. AM bu latincedeki antemeridiem kelimelerinin baş harflerinden geliyor. Yani öğleden önce demek bu. Sesimin kaydedildiği zamanı bu şekilde mühürlediğime göre siz bu mührü acaba ne zaman açacaksınız? Belki yayınlanır yayınlanmaz. Belki de yayınlandıktan haftalar ya da aylar sonra. Bir ihtimal sabah saatlerinde böyle işe ya da okulunuza giderken. Başka bir ihtimal de akşamüstü mesela bir yürüyüşe çıktığınızda dinleyeceksiniz. Öyleyse bir kontrol edin bakalım. Tam şu anda sizin saatiniz kaçı gösteriyor? Benimkinin 11.11 AM'i gösterdiğini söylemiştim. Amerika'da saatler bu şekilde özellikle öğleden önce ve sonra diye ifade ediliyor, belirtiliyor. Yani saat 12'den sonra 13 olmuyor. 1 PM şeklinde ifade ediliyor.
12 sayıyla böylece 24 saati ifade etmiş oluyorlar. Sizse çoğunluğunuz muhtemelen saatlerinizi Türkiye saatine göre ayarlıyorsunuz. Benim bu podcast'i kaydettiğim sırada cumartesi günü hafta sonu olduğu için de muhtemelen arkadaşlarınızla vakit geçiriyor olma ihtimaliniz var. Sinemaya ya da akşam yemeğine gidiyor olabilirsiniz. Öğrenciyseniz ve önümüzdeki hafta önemli bir sınavınız varsa ona hazırlanmaya çalışıyor olabilirsiniz. Eğer öyleyse kolay gelsin diyeyim şimdi sizlere. Ama tabii Türkiye'de olmama ihtimaliniz de var. Ne bileyim belki Japonya'dasınız ve çoktan uyudunuz. Ne yaptığınızı bilemesem de bildiğim bir şey var. O da çoğunuzun benden 8 saat ileride yaşadığı şu anda. Gerçi 6 gün önce 7 saatti bu zaman farkı ama geçen pazar gecesi kış saatine geçtik biz. Ne kadar kafa karıştırıcı bir durum değil mi? Sadece saatlerden zamandan bahsetmek. Sizce de çok garip değil mi bu? Aslında dünyanın iki ucunda aynı anda yaşamamıza rağmen farklı zamanlarda yaşıyoruz.
Bu bölümde işte böyle gariplikleri içinde barındıran zaman kavramı hakkında konuşacağız biraz. Ne demişti Ahmet Hamdi Tanpınar? Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında. Yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında. İşte böyle tarif etmişti zamanı. Farkındayım bu epeyce soyut bir konu. Ama biz tam da bunun üzerine yani soyut ve Tanpınar'ın deyimiyle parçalanamaz bir akış olan zamanı zihnimizde nasıl olup da somutlaştırdığımız üzerine, onu nasıl parçalara ayırdığımız üzerine konuşacağız daha çok. O zaman hazırsanız başlayalım.
Uzun zaman önce çok uzaklarda bir kentte insanlar günün hangi vaktinde olduklarını, güneşin doğuşuyla batışını izleyerek bir de top atışını dinleyerek öğrenirlermiş. Her gün tam öğle vakti olduğunda kenti çevreleyen surlardaki askerler bir top ateşlermiş ve böylelikle kentte yaşayanlar da gün planlamalarını duydukları bu top sesine göre belirlermiş. Çalışanlar öğle paydosu verir, lokantalar öğle yemeği için hazırlıklarını tamamlarmış. Günlerden bir gün kentte yaşayan, oldukça meraklı bir çocuk askerlerin yanına gidip şöyle sormuş. Asker abi, topu ne zaman ateşleyeceğinizi nereden biliyorsunuz? Valla biz ateş emrini komutanımızdan alıyoruz, ona sormalısın. Kentte belediye binasının yakınlarında bir yerlerde olmalı kendisi. Meraklı çocuk doğruca belediye binasına yönelmiş. Komutan gerçekten de orada duruyormuş, etrafı izleyip kolaçan ediyormuş. Çocuk bu kez de o komutanın yanına gidip sormuş.
Komutan abi, askerlere top ateş emrini siz veriyormuşsunuz? Acaba top ateşinin tam zamanı olduğunu nereden biliyorsunuz? Haa, bundan kolay ne var? Saatimi belediye binasındaki büyük saate göre ayarladım. Tam 12'yi gösterdiğinde emri veriyorum, askerler de topu ateşliyorlar. Nasıl? Tam da beklediğimiz türden bir cevap, öyle değil mi? Ama bizim meraklı çocuğun merakı dineceğine daha da bir artmış. Hemen soluğu büyük saatin bakımından sorumlu olan kentin saatçisinin yanında almış ve bu kez de ona sormuş. Saatçı amca bir şey soracağım. Büyük saati kurarken saatin kaç olduğunu nasıl biliyorsunuz? Yani saati neye göre ayarlıyorsunuz? Haa, o mu? Ve her gün atılan öğlen topuna göre ayarlıyorum canım.
Bu hikayeden sonra benim size soracağım soru da şu. Peki biz saatlerimizi neye göre, kime göre ayarlıyoruz? Tam olarak neyi referans alıyoruz? Dahası bir güne neden 24 saat demişiz? Yani mesela 20 diyemez miydik? Ya da 25, 30. Bunun bir nedeni var mı yoksa tamamen kafamızdan mı uydurduk insanlık olarak tüm bu sayıları?
Zamanın nasıl ölçüldüğünü anlamak için bizim de zamanda bir yolculuk yapmamız gerekecek. Günümüzden 5000 yıl kadar önce medeniyetin başladığı yerlerden birindeyiz. Mezopotamya'dayız. Tarihin belki de en büyük mucitleri olan Sümerlerin toprakları burası. Yıl M.Ö. 3321. Yani en azından bizim kullandığımız takvime göre M.Ö. Çünkü tahmin ederseniz ki buradaki insanlar M.Ö. yaşadıklarını filan düşünmüyorlardır herhalde. Öyle değil mi? Bak şimdi aklıma ne geldi. Önümüzdeki yıl 2022'de böyle çok büyük bir olay olsa. Ama öyle büyük ki dünyanın tüm insanlarını etkileyecek böyle tarihi değiştirecek derecede önemli bir olay. Ne bileyim mesela uzaylılar filan gelse dünyaya. Yeni bir başlangıç olarak kabul ederdik öyle değil mi bunu muhtemelen? Hatta takvimlerimizi bile sıfırlardık. Uzaylılardan önce ve uzaylılardan sonra diye. O zaman biz de şu anda UÖ bir yılında yaşıyor olurduk farkında olmasak da.
Neyse biz M.Ö. 3321'e geri dönelim Sümerlere. Zaten Sümerlerin kullandığı takvim de bugün kullandığımız takvimden biraz farklı. Sümerlerin kullandığı takvim dediğime de bakmayın. Çünkü onlar aynı zamanda bu takvimin mucidi. Ve Sümer takvimi aslında bugün kullandığımız takvimlerin de atası. Yani anlayacağınız gök cisimlerini izleyerek bir yılın yaklaşık 360 güne denk düştüğünü hesaplayan, ayın gökyüzündeki hareketlerini gözlemleyip bir yılı 12'ye bölme fikrini ortaya atan ilk olarak onlar. Ama Sümerlerin 12 parçaya ayırdıkları tek şey bir yıl değil. Bir düşünün bakalım 12'yi kullanarak başka neleri düzenlediğimizi. Cevap vermek için süreniz 12 değil 6 saniye ve başladı.
Tabii ki buldunuz. Sabahtan beri ne konuşuyoruz? Evet öğleden önce 12 ve öğleden sonra 12 saat olduğunu kabul etmemizi de yine Sümerlere borçluyuz. Yani bir günün 24 saat olmasında onların payları epeyce bir büyük. Çünkü Sümerler sabanın, yazının ve matematiğin mucidi olduğu gibi güneş saatinin de mucidi. Gündüz de geceyi 12 şer bölüme, dolayısıyla bir günü 24 bölüme ayıran onlar. İyi de neden 12? Yani neticede 10 da olabilirdi, olamaz mıydı? Hem onunla matematik işlemi yapmak, toplamak, çıkarmak, çarpmak çok daha kolay değil mi? Ne de olsa ellerimizde bile parmak hesabı yapabileceğimiz 10 tane parmağımız var. Ve Sümerlerin 12 parmağı olduğunu filan zannetmiyorum. Ama onlar parmak hesabını bizden epeyce bir farklılığı yapıyorlardı. Şimdi eğer bu podcast'i arabada ya da bisiklet sürerken filan dinlemiyorsanız, iki elinizi de avuç içlerinizi görecek şekilde kaldırın ki bunu size anlatabileyim.
Şimdi kaldırdığınız ellerinize bir bakın. Normalde nasıl sayarsınız? Herhalde bir el baş parmağından başlayıp, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10 diye öyle değil mi? Çok mantıklı ve alışık olduğumuz bir şey bu. Sümerlerin nasıl saydığını öğrenmek içinse, sol elinizi önce bir indirin bakalım. İndirdiniz mi? Güzel. Şimdi sağ elinizin baş parmağını kullanacaksınız saymak için. Diğer 4 parmağımızı sayacağız. Ama parmaklarımızı değil de parmaklarımızın üstündeki boğumları. Serçe parmağımızdan başlayalım. Benimle birlikte sayın şimdi ve her sayıda baş parmağınızla serçe parmağınızdaki bir boğuma dokunun. 1, 2, 3, boğum. Şimdi yüzük parmağına geçelim. 4, 5, 6, orta parmak, 7, 8, 9 ve son olarak işaret parmağı, 10, 11, 12. 12'nin sırrı işte tam da burada saklı. Ama henüz bitmedi. Şimdi az önce indirdiğimiz sol elimizi de havaya kaldıralım ve bir yumruk haline getirelim. Sağ elimizle saydığımız her 12'lik grup için sol elimizden bir parmağı havaya kaldıracağız oldu mu?
Az önce ilk 12'mizi zaten saymıştık o zaman sol elimizin baş parmağımızı havaya kaldırabiliriz. Şimdi sağ elimizle bir 12 daha sayalım. Toplamda kaç etti? 24. Hemen sol işaret parmağımızı da havaya kaldırdık. Bir 12 daha saydık. 36'ya vardık. Sol elimizde 3 parmağımız artık havada. İşaret parmağımızı da havaya kaldırdığımızda 48 oluyor. Ve son olarak serçe parmağımızı da kaldırırsak. Hadi siz söyleyin 60. Bakın 12'den 60'a geldik 2 elimizi kullanarak. Peki bu sayı size de bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Bir dakika bir durup düşünün bakalım. Ya da bir dakika düşünmek yerine bir dakikayı düşünün. Yani 60 saniyeyi. İşte bugün zamanı organize etmek için kullandığımız sayı sistemimizin kökleri aslında ta 5000 yıl öncesine. Tarihteki ilk medeniyetlerden birine böyle uzanıyor. 60 saniyenin bir dakika olmasından tutun. 60 dakikanın bir saat olmasına veya öğleden öncesinin 12 sonrasının da 12 saat olmasına dek zamana dair tüm oluşturduğumuz bu kategorilerin sırrı bir bakıma antik çağlardaki insanların parmaklarında aslında.
Ama yine de Sümerler için zaman bizim bugün onu algılayışımızdan epeyce bir farklı. Onlar günü 24 parçaya bu şekilde ayırsalar da bu parçalar birbirine eşit değil. Yani saat 7-12 geçiyor gibi ifadeler kullanmıyorlar çünkü Sümerlerin kol saati yok. Onlar zamanı güneş saatiyle ölçüyor ve güneşin gölgesinin gün içindeki değişim hızı da oldukça farklı. Gün doğumu ve gün batımında gölgeler gün ortasına göre çok daha hızlı değişiyor. Ayrıca bambaşka bir sorun daha var o da mevsimler. Öyle ya yaz aylarında gündüzlerin uzadığını, kış aylarında ise kısaldığını hepimiz biliyoruz işte bu yaz saati, kış saati dedik ya en başta. Güneş saatinin de sorunu tam bu noktada. Bir ay başka bir ayı tutmuyor. Dahası dünyadaki hangi enlemde veya boylamda olduğunuza göre güneşin gökyüzündeki konumu da değişiyor. Ve tahmin edersiniz ki güneş saati kullanırken tüm bu değişkenleri bir standarda oturtabilmek de neredeyse imkansız.
Zaten burada yaşayanların saatin tam olarak kaç olduğunu bilmeye pek de ihtiyaçları yok. Günün hangi vaktinde olduklarını şöyle bir kaba taslak az çok bilseler onlara yetiyor. Hatta aslına bakarsanız Sümerlerden sonra da çok uzunca bir süre boyunca dünya tarihinde kimsenin saatin tam olarak kaç olduğunu bilmeye pek de ihtiyacı olmadı. Saatin tam olarak kaç olduğunu bilmenin hayati önem kazanmasına neden olan şeyi öğrenmek için bir kez daha zamanda yolculuk yapmamız gerekecek. Ama bu kez ileriye. Hem de epeyce bir ileriye.
1880'lerin başlarında bu kez İstanbul'da Eminönü Sirkeci civarındayız. Mekanik saatler keşfedilirli yıllar olmuş. İstanbul beyefendilerinin pek çoğu ceplerinden cep saatlerini eksik etmiyor ve elbette neredeyse her Alafranga restoranın duvarlarında veya pansiyonların lobilerinde birer duvar saati de mutlaka var. Ama tüm bunlara rağmen bir de problem var. Diyelim ki şu köşe başındaki restorana girdik ve saati sorduk. Restoran sahibi bize duvarda asılı olan saati gösterdi. Ve dedi ki gördüğünüz üzere saat 2'yi 55 geçiyor beyefendi. Sorun şu ki eğer saatin kaç olduğunu bu restorana değil de birkaç sokak ötedeki pansiyonun resepsiyonuna sormuş olsaydık bize vereceği cevap belki de Beyefendi saat duvarda asılı görüyorsunuz işte 3'ü 3 geçiyor olacaktı. Veya pansiyona değil de yoldan geçen birine sorsaydık 3'ü 10 geçiyor yanıtını alacaktık belki de. Üstelik bütün bu kafa karışıklığının üzerine bir de Alaturka saat diye ayrı bir zaman standardı var ki sormayın gitsin.
Ki buna benzeyen bir standardı ben Afrika'da gördüm. Afrika saati dedikleri başka bir standart uyguluyor onlar. Onu da belki bir başka podcast bölümünde konuşuruz.
Anlayacağınız köşe başındaki restoranın saat 2.55'i gösterirken 2 saat ödedeki pansiyonun saat 3.3'ü yoldan geçen birinin cep saati ise 3.10'u gösterebiliyor. Öyleyse kime inanacağız biz? Yani İstanbul'da saat kaç tam olarak? Aslına bakarsanız saatin kaç olduğunu kimse kesin olarak bilmiyor. Çünkü 1880'li yılların başlarında insanların üzerine anlaştıkları ortak bir zaman dilimi hala yok. Gerçi düşününce neden olsun ki? Yani 1880'lerin başında benim saatimle sizin saatiniz arasında 5 ya da 10 dakika fark varmış. Kimin umurunda? Bu kadar ucu ucuna senkronize olmaya ne gerek var? Ta ki...
Zaman yolculuğumuzun bu durağı olarak Sirkeci semtini seçmemizin özel bir nedeni var. Çünkü burası 1890 yılında inşa edilen Sirkeci Garı'nın da bulunduğu yer. Sirkeci Garı Paris'ten başlayıp son durağı İstanbul olan ve 20. yüzyılın ikonik demir yolu rotalarından birini yani Şark Ekspresini ağırlıyor. İşte bu tren istasyonunun varlığı zamana dair tüm algıları kökünden değiştirdi. Nasıl mı? 3'ü 5 geçe trenine bineceğimizi bir hayal edelim. Saatin 3'ü 5 geçtiğini nereden öğreneceğiz? Yoldan geçen adamın cep saatinden öğrenirsek adamın saati ileri olduğundan istasyona zamanından önce varabiliriz. Eğer pansiyonun lobisindeki saate inanacak olursak belki de ucu ucuna yakalayacağız treni. Ama eğer restoranın saatini doğru kabul edersek o zaman muhtemelen... Biz daha istasyona varamadan tren çoktan kalkmış gitmiş olacak. İşte bu karışıklığın önüne geçmek için demir yolu işletmeleri demir yolu saati diye yeni bir standart ortaya çıkardı ve istasyonlara bu standarda göre ayarlanmış saatler asılmaya başlandı.
Ve bu saatler zamanla şehir için önem kazandı. Düşünürseniz köşe başındaki Alafranga restoran bazı malzemelerini trenle Avrupa'dan getiriyordu. Ve iki sokak ötedeki pansiyonun müşterileri de yine demir yolunu kullanarak İstanbul'a varıyordu. Ve yavaş yavaş demir yolunun zaman standardı insanların tümünün de saatlerinin standardı haline gelmeye başladı. Ve yerel saat dediğimiz şey yavaş yavaş ortadan kalktı. Yalnızca İstanbul'da değil, dünyada demir ağlarının ulaştığı her yer benzer süreçlerden geçti. Ve tren yolları ülkelerin sınırlarını aşıp uluslararası taşımacılık yapmaya başladıkça da bir uluslararası saat birimine ihtiyaç ortaya çıktı. Ve nihayet bugün adına Greenwich ortalama zamanı dediğimiz uluslararası standart kabul edildi.
Hatırlarsanız bölümün başlarında Ahmet Hamdi Tanpınar'dan bir şiiri paylaşmıştım. Ama bu şiir Tanpınar'ın zaman üzerine düşündüğü tek eseri değil. Youtube kanalımın sıkı takipçileri daha önce Tanpınar'ın saatleri ayarlama enstitüsü romanı üzerine yaptığım bir Youtube videosunu hatırlayacaktır. Yıllar geçti üzerinden, çok zamanlar aktı gitti. Ama eminim bazılarınızın bu bölümün adını görür görmez aklına gelmiştir zaten bu roman. Tanpınar bu eserinde işte tam da az önce sözünü ettiğim süreci yani bir toplumun eski zaman anlayışından yeni zaman anlayışına geçişinde yaşadığı olayları böyle çok da trajikomik bir şekilde anlatıyordu. Saatleri doğru zamana ayarlamak modern olmanın, senkronize çalışmanın, gelişmenin bir ön koşuluydu ne de olsa. Romandaki karakterlerden biri şöyle anlatıyordu saatleri ayarlamanın önemini. İyi ayarlanmış bir saat bir saniyeyi bile ziyan etmez. Halbuki biz ne yapıyoruz?
Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse saatte 18 milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını 10 saat addetsek 180 milyon saniye eder. Bir günde 180 milyon saniye yani 3 milyon dakika. Bu demektir ki günde 50 bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur.
Bir sonraki bölümde görüşene dek siz ömrünüzdeki her saniyenin kıymetini bilerek zamanınızı en güzel şekilde değerlendirin. Hoşçakalın.