111 Hz ·Bölüm 122 ·11 Mart 2024 ·56 dk ·7.751 kelime

"Misafir Odası" Evrenine Yolculuk (ft. Aslı İnandık, Tunç Şahin)

Ortadan kaybolan bir anne, farklı karakterlerde iki kardeş ve hayali bir kitle... Yeni podcast dizisi Misafir Odası, dinleyenlere enteresan bir aile macerası sunuyor. 111 Hz'in bu bölümünde dizinin oyuncularından Aslı İnandık ve yönetmeni Tunç Şahin'i konuk ediyoruz. Onlarla aile içi dinamiklerden, podcast dizisinin yapım sürecine dek keyifli bir sohbet gerçekleştiriyoruz.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Merhaba sevgili hayali kitlem. Nasılsınız bakayım? Bazılarınız yeni uyanmış metrolarda uykulu gözlerle bakınıyor etrafa. Kiminiz çoktan günü bitirmiş bile bilgisayara bakmaktan kızarmış gözleri. Tamam tamam biliyorum evet bazılarınızda güne sağlıklı başladı. Öyle sabah koşusunda eşlik ediyor bana. Unutmadım sizi de merak etmeyin. Ama hepinize şöyle bir bakıyorum da iyi gibi gözüküyorsunuz ya yani umarım öylesinizdir. Beni sorarsanız yani beni sorduğunuzu varsayıyorum. Ee biraz heyecan var sanırım. Bakayım. Evet evet var. Neden var diye merak ediyorsunuzdur muhtemelen. Birazdan epey kıymetli ve yaratıcı iki kişiyle görüşeceğim. Tabii neden hayali kitlem dedim size onu da merak etmişsinizdir. E onu da misafirlerimle konuşurken anlayacaksınız zaten. Heh işte misafirlerim geldi stüdyoda görüşürüz.

Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Merak etmeyin hiçbiriniz hayali değilsiniz. İçiniz rahat olabilir. Bugünkü konumuzun ufak bir demosunu vermeye çalıştım sizlere. Belki bilininiz belki takip edileniz vardır. Yeni bir podcast dizisi başladı. Adı Misafir Odası. Senaryosunu Volkan Çıkıntıoğlu'nun kaleme aldığı diziyi Tunç Şahin yönetiyor. Oyuncu kadrosundaysa Aslı İnandık, Güven Murat Akpınar, Derya Alabora, Serkan Keskin gibi isimler yer alıyor. Dizinin ilk dört bölümü yayınlandı bile. Haftalık yayınlanan ve sekiz bölümde tamamlanacak olan bu diziyi tüm podcast platformlarından dinleyebilirsiniz. Tabi bazılarınız podcast'i biliyoruz da podcast dizisi ne ya filan diye sorabilir. Şöyle izah edeyim aslında birazdan kendilerine de soracağım ama bildiğiniz televizyon dizisi gibi yine senaristi, yönetmeni, oyuncusu, sesçisi filan var yani. Ama sadece sesle aktarıyorlar hikayeyi. Görüntüleri ise siz hayal ediyorsunuz.

Barış

Yani hikaye sizin hayal gücünüzün iş birliğiyle tamamlanıyor diyebiliriz. Hazır dizinin yapımcılığını da PodB Media üstleniyor. Yani yapımcılarımız da ortak. Biz de bunun avantajını kullanıp misafir odası üzerine konuşalım dedik biraz. Bugün konuğum dizinin baş rolü Aslı İnandık ve yönetmeni Tunç Şahin. Sevgili Aslı, sevgili Tunç hoş geldiniz. Nasılsınız? Kısaca biraz sizleri tanımak istiyorum. Örneğin Aslı İnandık ben seni tanıyorum.

Aslı

Teşekkür ederim.

Barış

Bir YouTuber olarak ama tanıyorum seni.

Aslı

Öyle mi?

Barış

Hatta böyle şeylerini hatırlıyorum. YouTube yorumları gerçek olsaydı filan gibi böyle ya da hayatta olsaydı filan gibi şeyler. O zamanlar en ufak bir negatif yorumla serumluk olduğum yıllar tabii.

Aslı

Hemen videosunu çekmiştim yani ihmal etmeyip. Çok da şeydi böyle bir seri haline gelmişti böyle. 3-4 sene boyunca filan çektim ben o videolardan. Ya şöyle çok empati kurmuştum tam da tarif ettiğin gibi yani işte insanların karşısına çıkmak zaten bütün zayıflığınla, kırılganlığınla kendini böyle çepeçevre kuşatılmış hissetmek.

Barış

Bir de o yorumlar yani ağzına sağlık çünkü tam da benim yapmak istediğim yorumları videolara dönüştürüyordun. Ben de epeyce bir eğleniyordum ama. Şimdi peki nasıl oldu bu geçiş? Daha sonra herhalde bir tiyatro, şimdilerde böyle yeni formatlar filan. Beni kaldığım yerden biraz güncelleyebilir misin?

Aslı

Tabii ya aslında kronolojik olarak daha sonra tiyatro değil. 2011 yılından itibaren aslında ben aktif olarak tiyatro ile ilgilenmeye başlamıştım zaten. 2012 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi tiyatro oyunculuk bölümünü kazandım. Orada okumaya başlamıştım. Orada okurken de işte eş zamanlı videolar çekmeye başladım Ankara'da.

Ama tamamen eğlenmek amacıyla yani hani böyle kitlelere ulaşayım, binlerce kişiye ulaşsın yaptığım şeyler filan gibi hayallerim yok. O zamanları biliyorsunuz zaten Barış Bey hani hiç böyle bir hayaller kuramıyorduk. Uzun uzun uzun ölçekli böyle işte binlerce insan takip etsin. Şöyle ünlü olayım böyle insanlar beni tanısın filan gibi olmuyordu. O kadar bir alan yoktu aslında orada. Yani benim yaptığım şeyi yapan üç kişi filan vardı zaten. Benim işte Facebook'ta o zamanlar yedi takipçim var. Dörtlerce paylaşım alıyor yaptığım şeyler filan. Yani kendi kendime eğlenip işte üç beş arkadaşım paylaşsa böyle mutlu oluyordum filan o dönem. Bir yandan da oyunculuk okumaya devam ediyordum şeyde Ankara'da. Sonra işte gel zaman git zaman ben dördüncü beşinci videoyu çektikten sonra buralarda böyle çeşitli iş fırsatları doğmaya başladı. Böyle bazı hayranlı olduğum insanlardan telefon almaya başladım ve gel işte seninle bir tanışmak istiyoruz, çalışmak istiyoruz filan oldu.

Ben buraya geldim ve aslında sonra biraz bir şeyler hızlandı ve çeşitlendi benim hayatımda. Yani tiyatro yapmaya hep devam ettim. İşte buraya gelir gelmez moda sahnesiyle ilk oyunumu çalıştık. Sonra bir buçuk sene moda sahnesinde Köleler Adası oynadım. İşte Kraft'la devam ettik başka bir oyuna. Şimdi öyle aynı şekilde hamiyet var filan. Yani tiyatroyu aslında hiç bırakmadım ama bunun yanında da hep tabii farklı şeyler yapmaya çalıştım. Kendimi yenilemeye çalıştım. Yazmaya çalıştım. Ki işte Tunç'ta da hatta yolda konuştuk böyle yazamadığımı zannederken böyle bir dizi yazmış buldum kendimi filan. O da benim için yeni bir serüven. Yani aslında bütün tuşlara bastım diyebilirim yani bu süreçte. İşte bir yandan bağımsız filmleri olabildiğince hem takip etmeye, izleyici olarak çalışıyorum. Hem içinde olmaya, oynamaya çalışıyorum. Sinemayı o anlamda sürdürmeye çalışıyorum diyeyim yani. Böyle devam etti aslında 2013'ten bu yana.

Video çekmeye de hep devam ettim. O tarafı da bırakmak istemiyorum. Çünkü seviyorum onu yapmayı. Üretmeyi çok seviyorum yani. İlle bir şeyleri yazmak işte bir senaryo haline getirmek değil. Ağzımdan öylece dökülen laflar da aslında günün sonunda en ikonu böyle bütünlüklü bir şeye dönüşüyor. Mizansene hikayeye dönüşüyor benim için. O da çok kıymetli tabii.

Barış

Şimdi az önce bütün butonlara bastım dedin. Zaten yaratıcı insanlar ister istemez biraz öyleler. Yani sürekli farklı şeyleri denemek durumundalar. Ben o yüzden şimdi Tunç'a dönmek istiyorum. Sevgili Tuç sen de bu podcast dizisinin yönetmenisin. Şimdi televizyon dizisini filan biliyoruz. Dizi deyince akla ilk önce televizyon dizileri geliyor. Ama podcast dizisi nedir? Yani arkası yarın gibi bir şey midir? Radyo tiyatrosu gibi bir şey midir? Hani bu soruyu sorarken de böyle bilineni bilmez görünmek amacıyla böyle biraz tecavülu arif falan yapmaya çalışıyorum.

Ben biliyorum ama izleyicilerimiz bilmiyor olabilir. Çünkü zaten Türkçe içerik dünyasında podcast bile az bilinen bir kavram. Şimdi onun bir alt örneği olarak podcast dizisi hakkında böyle bilgisi olmayanlar için biraz bilgi verebilir misin bize?

Tunç

Aslında radyo tiyatrosundan çok da uzak bir anlatı formu değil podcast dizisi. O noktadan tanıdık. Ben de yaş olarak onun sonuna yetişmiş bir yerden geliyorum. Yani kendim radyo tiyatrosunu dinlediğim bir yerden. Ama tüm bu dijital üretim sürecinde bir takım oyuncuların yan yana gelip karşılıklı okudukları ve o an foli yapıldıkları radyo tiyatrosunun ötesinde gerçekten mekandaymış gibi çekim yapabildiğimiz ya da mekanda çekim yaptığımız yani bir kurmacayı tiyatro formunun ötesinde neredeyse film kurulumunda oluşturduğumuz. Ama bu noktada audio vizyel seher vizyel tarafını görsel tarafını kullanmayıp sadece işitsel dünya üzerinden tasarladığımız daha sinemanın araçlarına yakın bir kurulumu olan bir yanı var.

Eski radyo tiyatrosuyla karşılaştırdığın zaman. Çünkü dijitalarda çok daha fazla sürece manipüle edebiliyoruz. Kayıt teknolojileri çok daha gelişkin. O anlamda aslında yenilenmiş ve kendi formunu tekrar bulmuş bir medyayla karşı karşıyayız.

Barış

Mesela hemen bir takip sorusu olarak aklıma geldi. Belki de radyo tiyatrosundan farkı şu olabilir mi bilmiyorum. Eğer diziyi yazmaya devam ederseniz bir karşılıklı etkileşim söz konusu olabilir mi? Çünkü hani sosyal mecralardan daha çok yayınlanıyor ya ya da yayılıyor ya podcast türü içerikler. Belki oradan gelen geri dönüşlerle hikayenize, karakterlerinize yeni bir yol çizme ihtimalleri de olabilir mi? Böyle bir etkileşim söz konusu mu acaba podcast dizilerinde?

Tunç

Ya aslında bu içinde bulunduğumuz yani Çağ'la beraber pek çok başka üretim içinde geçerli ama podcast için sanırım daha da şey. Çünkü doğrudan seyircinin izlediği kanallar üzerinde izlediği an itibariyle yorum yapabildiği, izini bırakabildiği, paylaştığı bir şeyden bahsediyoruz.

Ve bununla beraber işte seyircinin katılımıyla beraber değişebilecek bir yanı var. O feedbackle beraber bir yere gidebiliriz ama burada bahsetmişken yazarımız Volkan Çıkıntıoğlu ben bu podcast dizisinin sadece yönetmenliğini yapıyorum. O gelecek için ne düşünüyor? O böyle bir feedbackle nereye gitmek ister? Umayla Ülgen'in yolculuğunu nereye yaklaşmak ister? Seyirciğer o topu atıyorsa o topu alıp nereye gitmek ister? Onu bilmiyorum.

Barış

Her ne kadar yazarımız şu anda aramızda olmasa da ben yönetmen ve oyuncu olarak şimdi dizinin yayınlanan bölümlerinden biraz bahsedelim istiyorum. Hani aile ilişkileri, işte toplumdaki bir takım değişimler, orta sınıfın erimesi ya da girdiği çıkmazlar, işte iki kardeş arasındaki ve onların annesi hatta ölmüş vefat etmiş babası arasındaki dinamikleri ele alıyorsunuz. Şimdi bu konuları seçmekteki motivasyonu merak ediyorum. Hatta diziyi dinlemek isteyenler önce açıklamalar bölümünde şöyle bir soruyla karşılaşıyorlar.

Diyor ki soruda insan ailesinden, ölümden, çocukluk anılarından, yaşamaya çalıştığı şehrin gürültülerinden, kafasındaki seslerden ne kadar uzağa kaçabilir? Şimdi dediğim gibi bir oyuncu ve yönetmen olarak yani bu soru neden önemli? Hikayenizin merkezinde nasıl yerleşti, nasıl bulunuyor? Genel olarak bu konular sizi nasıl heyecanlandırıyor veya nasıl duygulara sürüklüyor? Bunları merak ediyorum.

Aslı

Hepimiz zaten bence tam da bunlardan, Umay'ın kaçtığı şeylerden bir taraftan kaçıp bir taraftan da her gün hepsine yakalanıyoruz ya. Yani benim de kişisel yolculuğum işte İstanbul'a geldiğim andan itibaren aslında Ankara'da hep kaçmaya çalıştığım şeyden yani yine ailemden, yine çocukluk anılarımdan, yine ölümden... Yine o iç içe geçmişlikten İstanbul'a gelince de kaçamadığımı fark etmek. Yani aslında kaçacağımı zannedip onlardan sadece uzaklaşmış olmak ama kaçmaya çalışırken yine aynı yere yakalanmak.

Yine aynı yeri terapide deşe deşe konuşmak. Yani aslında hepimizin bugün yine dönüp dönüp kazıdığı ve mıncıkladığı, oynaştığı yer yine çocukluğu işte ailesi. Çocukken edindiği bir takım görüler, kendiyle ilgili ya da işte etrafla çevresiyle kurduğu ilişkiler. Yani o yüzden benim için en azından bana çok dokunan bir hikaye yani çok da benzettiğim kendi hikayeme. Bu sebeple bu soruyu da kıymetli buluyorum yani başındaki soruyu böyle tam olarak bizim hikayeyi anlatan, özetleyen bir cümle gibi adeta.

Tunç

Ya Metin şey çok iyi yakalıyor bence yani günün zamanı ruhunu çok iyi yakalıyor. Her ne hikaye anlatıyor olursak olalım altında yatan şeyin temanın ben ister Umay gibi bir hayat yaşıyor ol ya da Türkiye'de bambaşka bir hayat yaşıyor ol.

Bildiği bir yere doğru gidiyor bence. Hani mutlu olmakla ilgili bir fetiş var yani mutlu olma ülküsü. Umay'ın da kendisine mutlu bir hayat kurma isteği var ve olduğu yerle ilgili mutsuz ama mutluluğun tam nerede olduğunu bilmiyor. Kaçmak istediği yer belli ama gitmek istediği yeri bilmiyor. Misafir odası tam da aslında o arayışın altını sorgulayan bir yer yani mutlu olmak adına hangi bağları kopartmalıyız? O bağların hangileri bizi biz yapıyor gibi bir daha kapsayıcı bir soru. Ve bunu etrafımda gördüğüm sınıfsal ya da yaşla da ilgili herkesin bir yerinden ilişki kurabileceği bir soru olduğunu düşünüyorum. O yüzden insan kendisinden ne kadar kaçabilir ya da kaçmalı mı? Peşten düşen bir hikayesi var misafir odasının.

Barış

Aslında bu insanlık insanlık olduğundan beri var olan bir içgüdü belki de değil mi? Hani kaç ya da savaş, kaç ya da mücadele et. Ta amigdalamıza bile kazınmış bir içgüdü bu. En temel, en derin duygularımızın bile çekirdeğini oluşturuyor aslında.

İşte oradan korkular, oradan keyifler, mutluluklar, bu tezat duygular ortaya çıkıyor. Ve derken bu işte antik Yunan'da tragedyalara dönüşmüş durumda. O gülen maske, ağlayan somurtan maske şeklinde kendini göstermeye başlamış. Ta o şekilde hikayemiz buralara kadar geliyor herhalde. Bu anlamda bence de o hikayenizin merkezindeki omurga, insanlığın o kadim mücadelesinin de bir gösterimi diyebiliriz. Ama tabii günümüzde modern bir ailenin içerisinde geçen bir versiyonu. Şimdi ben bu bölümün başında dinleyicilerimize hayali kitlem diyerek sizi de birazcık taklit edip referans göstererek bir açılış yapmıştım. Muhabbetimize oradan devam edelim istiyorum. Şimdi bu Misafir Odası dizinizde dinleyicinin ilk duyduğu ses, işte Sevgili Aslı'nın oynadığı o Umay karakterinin hayali kitlem diye tanımladığı iç sesi. Henüz diziyle yolu kesişmeyenler ilk bölümü dinlediğimde ne demek istediğimi de şimdi daha iyi anlayacaklardır.

Ben bunu daha çok böyle dinleyiciyle bağ kurmak için oluşturduğunuzu zannediyorum. Öyle algıladım. Biraz da böyle hepimizin içinde olan o iç sesinden de izler taşıyor herhalde. Aynı zamanda tabii dizideki dünyayı da bize tasvir ediyor. Böyle hem biraz bilmiş, kendinden emin bir tarafı var. Hem de kırılgan tarafları var. Ki diziye dair düşünmemizi sağlayan ilk şey de zaten bu ses oluyor. Hayali kitlem diyen bu ses. Dolayısıyla şimdi şöyle bir sorun var. Sizce hepimizin Umay'ın ki gibi bir hayali kitlesi olabilir mi? Çocukların bazen oluyor biliyoruz ama biz yetişkinlerin de ya da Umay'ın ki gibi sürekli kafasında ona takılan aile üyeleri olabilir mi? Bir başka deyişle.

Aslı

Benim 18 yaşına kadar hayali arkadaşım vardı.

Tunç

Niye koptunuz?

Aslı

Yani bir işte bir kazık attı bana.

Bütün düşmanları da kafamda yaratıyorum ben Tunç böyle işte. Yani çok uzun bir süre hayali bir arkadaşım vardı benim. Baya ailemi tedirgin edecek ölçüde yani. Sonra ben mesela bu çok enteresan hala çok sıkışık hissettiğim zamanlarda sesli konuşuyorum kendimle de. Yani kendime bunu yapmaya çalışıyorum en azından. Başkasını telkin eder gibi baya aynada geçip kendime ya da işte otururken kendimle çok alakasız bir insanmışım gibi konuşabiliyorum mesela.

Barış

Bir saniye orada bir şey sormak istiyorum. Bu bir tiyatro pratiği olarak yaptığın bir şey mi? Yoksa tamamen psikolojik olarak kendine...

Aslı

Tamamen kendi varoluşsal problemimi aşamadığım ve terapiye iki gün kalmıştır. Artık daha fazla dayanamıyordur kendime biraz sevgi ve bakım vereyim dediğim. Yani evet bunun hiç oyunculukla işte metotla. falan filan alakası yok. Tamamen o an işte aslında şu an abartıyorsun. Böyle bir şey değil filan diye. Yani Umay'ın kendiyle konuştuğu gibi çoğu zaman konuşurken buluyorum kendimi.

Kendimle çünkü ilişkilenmeye çalışıyorum ben de bir süredir. Kendimle pek konuşmadığımı uzun süredir fark edip böyle bir farkındalıkla... ...özellikle son birkaç senedir tekrar oraları konuşmaya işte kendimle kendimi öyle tanımaya filan. Mesela eve gelip ya bugün de çok abarttın ya niye böyle yaptın işte orada çok alınganlık yaptın. Niye böyle böyle tam işte...

Barış

Bunu yüksek sesle söylüyor musun?

Aslı

Evet söylüyorum.

Barış

Yüksek sesle.

Aslı

Valla bayağı yüksek sesle söylüyorum.

Barış

Bence birçok insan bunu yapıyor gibi geliyor. Mesela sevgili günlük diye bir klişede vardır ya günlüğe yazmak. Hoş şu anda dijital dünyada bu da biraz azalmış durumda. Ama eskiden işte günlük jurnal tutulurdu. Genellikle bu tavsiye edilirdi. Ve o günlüklerde de aslında kendi iç sesini belki hiç konuşmadan yazıyla seslendirmiş olurduk. Sevgili günlük diye başlayan. Evet. O yüzden bu sevgili hayali kitlemi onun sesli versiyonu olarak değerlendirdim.

Yargılamıyorum aslında kesinlikle. Hatta bilmiyorum belki bunun tedavi edici, iyileştirici bir yönü bile olabilir. Sen ne düşünüyorsun?

Aslı

Çok sıkışık hissettiğim zamanlarda yapmaya çalışıyorum. Çünkü bazen şeyi de seviyorum yani o dramın içinde daha da fazla kendime acıyayım, kendimi daha da aşağı çekeyim hikayesini seviyorum. Orası da güvenli alanım haline geliyor bazen. Tam da oradan çıkarmak için yani bir başkasına nasıl bakıp neler söylemek istiyorsam yani bir arkadaşımı nasıl telkin ediyorsam zaman zaman kendimi de öyle telkin etmenin gerekli olduğunu düşünüyorum açıkçası. Onun da bir bakım verme yöntemi olduğunu düşünüyorum. Biraz meditasyonla falan yolum kesiştikten sonra da gelişen bir hikaye tabii ki. Yani sesli işte mantra okumak ya da meditasyon yapmak, kendi içime dönmek, ne hissediyorum, bakmak, duygularını yazarak ifade edebilen biri değilim. Konuşarak ifade etmeye alışık biriyim.

Bu yüzden de en etkili yöntem kendimle konuşmak oluyor yine benim için.

Tunç

Aradaki farklardan birisi olabilir. Ben daha yazıya yatkın birisiyim. Sözel bir şekilde ifade etmektense. Yani hayali kitle bizim hikayemizde umay dışarıdaki etkenlere karşı o kadar mesafeli ve sınır koymakla ilgili o kadar büyük bir meselesi var ki o sınırı koyarken yüzde bir maske takması, başka bir sese bürünmesi, kelimelerini özenle seçmesi, insanları dışarı tutmak için uğraşması gerekiyor. Ama o kurduğu umay içerideki gerçek umay değil. Ancak herhalde o aynada konuşmak gibi hayali kitleyle konuşurken gerçek hissinden, gerçek soru işaretinden, şüphesinden bahsedebilir hale geliyor. Dışarıya takındığı tavırla içerideki hissini sanırım dengelemeye çalıştığı yeri bir aracı o. O iç sesin dışarı çıkma meselesi.

Barış

Benim de hep şey mesela çok ilgimi çekmiştir. YouTube'da ya da Instagram'da insanların kameraya bakarak son derece içlerini dökebilir bir şekilde konuşabiliyor olmaları.

Tek başlarını yani. Bu benim dalga geçtiğim bir şey. Bu arada ben bunu tiplemesini yapıyorum yani şimdi. Öyle hayal etmeyin. Arkaya Evgeni Grincon'un valisini açıp evde. Sen bunu merak etmedin Aslı. Sen böyle biri değildin. Bir gün kalktın ve sen gittin falan.

Aslı

Öyle şeyler yapmıyorum tabii ki.

Barış

Ama o kadarı yapıyorsun ki insan gerçekten yaptıysa.

Aslı

Hayır yani sadece bazen şeyi yapmak ihtiyacı duyuyorum. Yani tamam bu duygun içinde çok kaldın. Hadi gel buradan kalkalım. Şimdi çıkalım buradan. Bak şunları düşün. Sen bunları da yaptın. Hadi gel bir yürüyüşe çıkalım. Düşündüğüm şeyleri oyunculukta da şey vardır ya. Motivasyonunu hep söylersin. Ya da araları hep doldurursun. Yazılı olmayan. Boşlukları hep kendi kafanda. İşte neden bana böyle bir şey söyledi ki şimdi? Ben ona cevap vermedi miyim? Yani böyle sessiz düşünürsün. Kafanda hep doldur derler. Böyle o araları. Hocalar hep. Yani aslında aynı şeyle.

Barış

Peki bu ses mesela hep sana bir şekilde yardımcı oluyor. Ya şey yapıyor ama. Takdir etti oluyor mu? Bugün ne kadar iyi yaptı. Evet. Evet. Yani aferin be falan gibi. Tabii tabii. İyi güzel o zaman. Ben böyle dinliyorum sizi ve izliyorum tabii bir yandan. Çünkü tam da misafir odasındaki aile gibi olmuşsunuz. Onu görüyorum. Burada Umay'la Ülgen değil. Oyuncu ile yönetmen arasında bir didişmeyi görüyoruz. Tabii elbette Ülgen'i oynayan Güven Murat Akpınar'la Aslı'nın da keyifli bir didişme dinamiği yakalamış olmasının da etkisi var orada. Şimdi onların dizideki bu arada buradaki değil. didişmelerini takip ederken insanın kardeşiyle böyle özgürce kavga edebilmesi durumunun da tuhaf ve komik yanlarını irdeliyoruz aslında ki şu sıralar biliyorsunuz hani sosyal medyada da böyle abi abla terörü falan gibi esprili videolar da dönüyor. Bunlar akıma dönüşmüş durumda. Siz nasıl tanımlıyorsunuz bu kardeşler arasındaki dinamiği?

Yani çocukluktan birlikte büyümekten kalan bir kavga edebilme özgürlüğü müdür acaba bu?

Tunç

Şu çok kendine özgü bir bağ galiba aynı ailenin içine benzer travmalardan geçip birbirinin her halini bildiğin yerde artık rol yapman gerekmeyen alttan alman gerekmeyen ya da sınırları çok test edilmiş bir ilişki olduğu için başkaları çıkamadığın notaları kendi kardeşlerine rahatlıkla çıkabiliyorsun. Yani o kavgada ne kadar ileri gidersek gidelim mutlaka kardeşler arasında ilişki koparcı şeyler oluyordur ve oluyor. Ama onun marjları normal ilişkiler arkadaşlıklara göre çok daha geniş bir aralık ve bunun verdiği kendine özgü dinamik başka bir şeyle karşılaşılabilecek bir şey değil. Benim bir tek kardeşim var o yüzden mesela büyük ailerden nasıl olduğunu daha da merak ediyorum ben. Ama gerçekten Uma ile Ülgen'e baktığında okurken ya da siz işte oynarken Hande ile Tunc'un kavgalarını işte birbirini çekemez gibi görünürken yani birbirlerinin canını yakıp ayaklarına basarken birdenbire birbirlerine teselli edilir hale gelmelerini bayağı tanıdık buluyorum.

Aslı

Evet. Biz de iki kardeşiz. Benim bir ablam var. Bizim çok çekişmeli bir ilişkimiz yok. Yalan söylemeyeyim. Biraz bizde hatta benim ebeveynim rolünü üstlenen de birisi ablam. Yani öyle olmak zorunda kalmış işte çeşitli sebepler yüzünden. Yani 4-5 yaşından itibaren eline bir çocuk tutuşturmuşlar. Ve artık bu senin zimmetinde. Bu senin kardeşin bu kabarık kafalı kız demişler. Ve yani hayatı boyunca da bence acı bir şey bu arada. Yani tabii bu sorumlulukla 5 yaşında tanışmış olması ama... ...sakçaten şey oldu yani. O elimi bırakmadı ve her yere beraber gitmeye başladık. Ve öyle ki hatta ben bir yerde kendi hayallerimi unutup... ...onun hayallerini kendi hayallerim haline getirmişim. Onun yolundan gittim. İşte o kadar da müzik okumak istemememe rağmen... ...mesela ablam müzik okudu diye öyle bir hayranlık. Ben de onun peşinden gittim. Müzik okudum. Aynı okullarda okudum falan. Onun ortamına girmeye çalışırdım.

Yani hep bir hayranlık hikayesi vardı bizim aramızda. Yani çok öyle çekişmeli, didişmeli bir ilişkimiz yok. Daha şefkatin oldu. Daha anne kız ilişkisine benzer bir ilişki var açıkçası bizim aramızda. 18-19 yaşından itibaren şu döneme kadar aslında... ...çok çekişmeli bir ilişkimiz olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama hep destek ve tam destek şeklinde birbirimizle dostluğumuzu da işte kardeşliğimizi de öyle bir yerden sürdürüyoruz. Yani bizim biraz entesan bir ilişkimiz var o anlamda. Çok bağlı, çok iç içe geçmiş.

Barış

Aslında bu bence hiç klişe haline gelemeyecek bir konu gibi geliyor bana. Yani bir ailedeki kardeş sayısı bile zaten hani kimisi tek çocuk oluyor. Kimisi işte sizdeki gibi iki kardeş oluyor. Biz üç kardeştik. Bu farklı büyüklüklerde farklılıklar gösterdiği gibi. Şimdi sizler konuşurken nedense aklıma şey geldi. Frazier diye bir dizi vardı, bir sitcom komedi vardı. Orada da birbirine tıp atıp benzeyen hatta ikisi de psikiyatri eğitimi almış.

İkisi de aynı şekilde giyinen işte elit davranan iki kardeşin hikayesini anlatıyordu. Ama orada bile bazen işte zıtlıklar oluşabiliyor, çatışmalar olabiliyor. Ben bu gerçek hayattan ve başka hikayelerden sizin canlandırdığınız hikayeye dönmek istiyorum. Çünkü orada dizinin genelinde Umay ve Ülgen karakterlerini takip ediyoruz. Ve onlar birbirlerinden bayağı farklılar. Karşılaştıkları zorluklara verdikleri tepkiler de çok farklı. Peki aynı ailede yetişen iki insanın bu kadar farklı olmasının sebebi ne olabilir? Ülgen ve Umay'ın bireysel seçimleri ya da durumlara karşı oluşturdukları tepkiler hikayeyi nasıl şekillendiriyor sizce? Onların bu farklılıkları size ne düşündürüyor?

Tunç

Burada bir arkadaşımın söylediği bir, onun da galiba terapiden getirdiği bir cümle. Kardeşler aynı evde büyümez demişti bana. Yani sen aynı evde büyüdüğünü düşünüyorsun ama özellikle arada bir yaş zaman farkı varsa, Aslı aileye dahil olduğunda ablasının aldığı hal ve onun roller değişiyor.

Aynı yerden büyümüyorsun ve aynı mevzulara aynı ailenin hikayesine maruz kalıyorsun ama farklı başa çıkma mekanizmaları geliştiriyorsun. Umay mesafe koyan çok akılcı ve mümkün olduğu kadar duygularının... ...bağlantısını aslında kuramayan veya aslında kopmuş zaten kendi duygularıyla bağlantısı çok uzun bir süre. Ancak da onu işte bir iç sesle yani düşünerek bulabilen ve sürekli olarak ne hissetmesi... Zihniyle, hep zihniyle hareket eden evet. Ülgen ise tam tersi itkisel davranan birisi. Yani kendisinin yararı ya da çıkarı için herhangi bir şeyi önce alamayacak ve sürekli duyguların tesiri altında kalmış. Birisi ve her ikisinin de farklı başa çıkma metotları var. Ve aynı anne baba ile ilgili aynı sorunlardan bahsederken tamamen birbirinden farklı yaralanma ve başa çıkma biçimi geliştirmişler.

Barış

Hazır anneden söz ettik. İştar karakteri var dizide. Onu da sevgili Derya Alabora canlandırıyor. Şimdi ben ilk iki bölümde nerede bu kadın falan deyip durdum.

Bir kayboluş hikayesi var orada. Tabii bu da aynı zamanda bizi sorgulamalara yöneltiyor. Ben Dune filmini de daha yeni izlemiş birisi olarak bu annelik ve annelik rolleri, annelik rolünün değişimi üzerine... Bugünlerde biraz kafa da yoruyorum. Tam da sizdeki dizide de yine bu anne kalıbının dışında bir karakter gibi iştar. İşte bazı sorumluluklarından vazgeçmek ya da vazgeçebilmeyi en azından istemek durumunda olan bir anne gibi. Bu da aslında toplumdaki annelik algısı üzerine biraz düşündürüyor bizi. İşte acaba annenin bir kafa dinleyebilme, bir kaçıp gidebilme özgürlüğü var mıdır? Benzeri sorgulamalar yapabiliyoruz iştar üzerinden. Peki sizler iştar karakterini dinleyince nasıl bir annelik okuması yapıyorsunuz? Onu merak ediyorum.

Aslı

Bence mesela o kadar sorumluluklarından zamanında kendince, kendi becerebildiğince, Kendi bildiğince o kadar yerine getirmiş, o kadar hatta onların zaman zaman altında ezilmiş, o kadar anne de olmuş, baba da olmuş.

İşte yeri gelmiş, işte kocasının ortada olmayışını ya da eksikliğini çocuklarına hissettirmemiş bir anne ki... Peki şu an ancak bununla barışıp ya da bunu kabullenip bunun onun sırtına artık biraz ağır geldiğini kabullenip ben de kendi hayatıma bakacağım demiş birisi. Yani hani hep böyleydi işler değil aslında bir yerde bir oda bir kırılım yaşıyor. Yani çocukları bir yaşa geldikten işte kocasını kaybettikten kendini ihmal ettiğini işler ne severdi işler ne giyecekti işler nerede okuyacaktı işler ne yapacaktıyı hiç düşünmediğini çok geç bir yaşta fark yer çok ilerlemiş oluyor artık hayatta. Ve bilmiyorum yani galiba oradan sonra da artık bakmayacağım arkama ve ben de işlerin ne istediğini bulacağım işleri yaşatacağım artık ben içimdeki çocuğa bakım vereceğim demiş birisi. İşte bunu kimimiz şu an bizler bunu 30'umuzda 35'imizde işte şanslıysak biraz terapiyle keşfedip buluyoruz. Kimimiz terapide şeyi keşfediyor yani çocukluğunu hiç yaşamadığını keşfediyor ve 35 yaşında ben çocukluğumu yaşayacağım şu an ben çocukluğumu yaşayamamışım çok çabuk yetişkin olmuşum diyor bununla yüzleşiyor.

Bence işler için geç bir yüzleşme ama işleri durdurmuyor bu ve işler yaşayamadığı şeyleri 60'ından sonra işte tecrübe etmeye başlıyor.

Tunç

Tam da senin söylediğin ilk iki bölümde olmaması yani annenin annelik rolünden vazgeçmesi ortadan kaybolmasıyla başlıyor hikaye. Annenin tılımı neredeyse işte o denklemin sabiti gibi bir şey ve onun üzerine kurulu yani işler üzerinde işler çocuklarının neredeyse bir noktada sakatlama pahasına kendisine bağlı da kılmış. Yanlış da olsa bir düzen içinde gidiyorlar ama bir noktada onun için bir kırılım noktası yaşanmış ki ilerleyen bölümünde onun ne olduğuna da değiniliyor. Onunla beraber o denklemin içinden çıkmaya karar verdiği an itibariyle herkes kendi rollerini o annelik rolünü sorgulamaya başladığı an itibariyle diğerleri de kendi yetişkinlik rollerini sorgulamaya başlıyorlar. O anlamda bana çok şey hikayenin çok bel kemiği olarak geliyor. Hem o şikayet ettiği şeyini yıllarca o aile kurumunun düzenini kurmuş ve çocukları kendine bağlamış.

Ama kendi uyanışıyla beraber de bir domino taşı gibi bir değişime neden olan bir kadın.

Barış

Bir de baba figürümüz var dizideki çekirdek ailemizin bir diğer üyesi de Rıza karakteri. Ve bu karakter de sanki aile için çeşit madalyon gibi bir yüzünde onunla pek de anı biriktirememiş ülgen diğer tarafta işte belki de daha iyi bir eş olmasını bekleyen iştar. Ve ikisinin tam ortasında da bana benzeyen tek kişi oydu ama artık yok diye düşünen bir Umay. Aslında hepsinin Rıza'dan büyük beklentileri var ama o bu beklentilerin bazılarını karşılayamadan hayata veda etmiş. O da yok tıpkı anne gibi ve yine tıpkı anne gibi o da toplumsal kalıpların standart beklentilerin aksine seyreden bir karakter gibi gözüküyor ya da gözükmüyor da duyuluyor işitiliyor. O yüzden iştar için sorduğum soruyu onun için de yöneltmek istiyorum. Sizler Rıza'yı dinleyince nasıl bir babalık okuması nasıl bir baba figürü düşünüyorsunuz hayal ediyorsunuz?

Tunç

Serkan Keskin'in oynadığı Rıza anneden farklı olarak akılda kalan bir Rıza bir hayalet olarak beliriyor. Hikaye başlanan yıllar önce ailenin kaybettiği bir baba ve sadece Aslında oynadığı Umay karakterini beliren bir hayalet ve aklında kaldığı haliyle hatırladığı haliyle karşısına çıkıyor. Bir yandan Umay'ın kendisine çok benzettiği bir yandan başa çıkamadığı bir yandan yetişkin olarak geri dönüp baktığında eleştirel bir yerden baktığında onda yeni kusurlar kabahatler eksikler gördü. Ama öte yandan da kendisinin onun bir devamı olduğunu fark ettiği bir baba kız ilişkisi. Her iki anne karakteri baba karakteri de bence çok Volkan'ın delinlikli yazdığı karakterler çok büyük bir şefkatle ama çok da cesurca bir şekilde eleştirilebilen bir karşı karşıya geliyoruz.

Aslı

Yer yer çok eğlendik biz o karakterleri canlandırırken onları sahne yaparken. Yer yerde baya kalbimize dokundu onların söyledikleri laflar çünkü biz o anne baba ilişkisini bu ilişkilenme şeklinin bu topraklarda belki bu toprakların da ötesinde ama burada özellikle buralı aile burada yaşayan pek çok kişinin bil fiil yaşadığı sorunları birebir cümlelerini.

Bir değişiği belki. Evet.

Barış

Hayalet de olsa bir Türk babası Türk babasıdır diyebilir misin?

Aslı

Kesinlikle ya bir de işte hepimizin hatırladığı ölçüde aslında yani mesela ben terapiye ilk gittiğimde şey demiştim işte ailenizden biraz bahsedin hani nasıllardı işte sevgi vermek olsa falan. Çok iyi çok iyi ailemde hiçbir problem yok falan diye gittim yani ilk iki seans aileme hiç girmeyelim yani bizim orası çok iyiydi zaten falan diyorum. E tabi sonra yani 6-7 seanstan sonra öyle şeyler dökülmeye başladı ki yani tabi ki senin zihninde hatırladığın şeyler üzerinden aslında tamamen o aile kurumunu inşa ediyorsun ve işte bir sevgi var biliyorsun hissediyorsun çocuk da olsan. Tanımlayamıyorsun belki bunu cümlelerle ama hissettiğin bir sevgi var bir sıcaklık bir şey var inanılmaz işte dediği gibi belki Türk toplumlarında özellikle çok sık rastladığımız o ailelerin iç içe geçme hali. Yani onlar orada kötüyken ben burada iyi olmayayım.

Öyle bir iç içe geçme hali öyle bir bağlantıda olma hali. Yani tabi ki ama hatırladığın ölçüde yaşatıyorsun onları da sonra bir şekilde işte deştikçe oradan başka şeyler çıkmaya başlıyor ve sonsuz bir hazine yani orası bence.

Barış

Buradan yakalamışken şunu gole çevirmek istiyorum hani baba karakteri de futbola meraklı ben değilim ama. Etkilenmiş olmalıyım. Şimdi Türk toplumunda aile mefhumu biraz böyle bir şey dedik ya. Ben daha da büyüteceğim. Türk toplumu bütünüyle kendisini büyük bir aile gibi de görme eğiliminde. Ve öyle olduğu için de hani Aslı sen demiştin galiba Ankara'dan İstanbul'a göç ettim ben ve ailemi orada bıraktım. Şimdi bir de sizin dizinizde bu Türkiye'den yurt dışına göç etme şeklinde yani Türkiye ailesinden çıkıp da başka bir yere gitme şeklinde kendisini gösteriyor. Zaten dünyanın ana meselelerinden biri bu göç etme mevzusu. Ama özellikle son dönemde Türkiye'deki gençler için de çok sık konuşulan bir konu haline geldi.

Belki de bir arayış hali bu. Bir çeşit kaçış. Nereden yine bakıldığına bağlı olarak arayış. Şimdi dizide Umay da buna dair bir arayışta. Hem bir yandan kaçıp gitmek istiyor. Hem de ona ihtiyaç duyduğunu söyleyen kardeşini ya da işte ona ihtiyaç duyduğunu söyleyemeyen annesini nasıl bırakacağını bilemiyor. Siz böyle bir durumda Umay'ın bir yakını olsaydınız ona ne tavsiye edebilirdiniz? Gitmesini mi kalmasını mı? Et bakalım.

Aslı

Yani valla bunlar gerçekten çok büyük kararlar. Hani bu kadar böyle doğrudan yönlendirici olmamaya çalışıyorum en azından yeni bir kararla ben hayatımda çevremdeki insanlarla konuşurken. Çünkü gerçekten çok büyük kararlar. İşte bazen zaman zaman işte geri dönüşü olmayan kararlar haline gelebiliyor bu tarz kararlar. Yani iki durumunda aslında ona ne hissettirdiğini öğrenmek isterdim önce. Yani artılarıyla eksileriyle. Yani gidersen neyden gitmiş olacağını düşünüyorsun.

Ya da nelerin daha iyi olacağını düşünüyorsun. İşte gitmezsen nelerin daha iyi olacağını düşünüyorsun falan gibi ona sorular sormaya çalışırdım. Çünkü Umay'ın da çok kafası karışık. Bence ona bu soruları çok soran eden biri de yok. Etrafında çok konuşabileceği, kendini yakın hissettiği, tanıdık hissettiği biri de kalmamış gibi gözüküyor. Yani o da mesafe kazanmış artık insanlara, hayata karşı. O yüzden çok konuşabileceği biri yok. Bu sebeple de kafasında konuşuyor zaten hep. Ve dediği gibi Tunc'un her şeyi de çok böyle fiziksel bir şeye getirmiş. Boyuta getirmiş. Kafasındaki bütün soyut şeyleri somut olarak görebilmek istiyor Umay. O yüzden Umay'ın hayalleri yok. Daha çok planları var. Duygularını göremiyoruz. Ama işte yaptığı, kırdığı bazı potlar var. Ya da söylediği bazı cümleler var. Yani o yüzden galiba duygularını deşmeye çalışırdım. Öğrenmeye çalışırdım neyi hissedeceğini. Bunun ona ne hissettireceğini.

Bir arkadaş olsaydım Umay'ın.

Tunç

Ben şeye çok hayranlıkla bakıyorum. Yani kendi hayatımın bütün düzenini değiştirip gidemem. Bu arada çok fazla arkadaşım da oldu son birkaç sene giderek de artan sayıda oluyor. Yani yeni başlangıç yapma, hayat yeni başlangıç yapma cesaretini çok böyle dışarıdan merakla ve haramlıkla takip ediyorum. Ama bir yandan da bu şeyin, Kavafis'in ünlü şiiri var ya. Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir şehri bulamazsın diye. Bu şehir arkandan gelecektir diye. Yani Umay'ın ki bir özgürleşme çabası ise, yani yeni bir heyecan ne yapmak isteyebilerek gidiyorsa eyvallah. Ama zaten misafirlerin hikayesi de o. Yani neden kaçtığınla yüzleşmediğin sürece, yani yetişkin bir kararsa o tamam. İstediğin yere git, istediğin ilişkiyi bitir, istediğin yerde tekrar başla. Ama sadece buradaki sorunları görmemek ya da bunlarla daha fazla uğraşmama kadına bir kopuşsa, O zaman nereye gittiğinde bilmiyorsan gideceğin yerle ilgili bir fikrin yoksa, Umay nereye gidiyorsun ya diyebiliriz gibi geliyor.

Aslı

İşle ilgili de iyi bir terfi de alıyorsa falan gidebilir aslında. Tabii ki gitsin. Yani oralarda belki gerçekten onun mutluluğu orada, belki gerçekten bu vıcık vıcık bağlı ilişkilerden bir süre nefes almaya ihtiyacı var. O yüzden evet yani belki de kaçmak için gitmiyor. Kaçmak için gidiyorsa da okey, Umay'a kim karışır yani. Tabii.

Tunç

Ama işte yani bir özgürleşme çabasının bir kısmıysa bu, buradaki bütün seslerle kapatmak, o seslerle barışmak yerine, o seslerle kapatıp arkanı döndüğünde asrısını başka bir yere taşıyorsun. Yani Umay'a işte zihni ve duygular arasındaki o blokajı kaldırmadıysak, Londra'ya gittiğinde de muhtemelen ona benzer bir şeyin içine, burada yaşadığına benzer bir kısır döngünün içine yakalayacak. O yüzden el sıkışması, vedalaşması gereken birileri varsa vedalaşıp gitmesini tercih ederim. Yoksa gitmesini demiyorum. Yine gitsin, gitsin hobi olarak yine gitsin. Turist olarak gitsin, geçsin.

Aslı

Ya şöyle, bu eğer yeni bir sayfa açmaksa, hakikaten o temiz bir sayfa açmak, herkesin hayatında bir format atmaya ihtiyacı olabilir, yenilemeye ihtiyacı olabilir. Bu bir bakış açısı. Bir de o eski yaşanmışlıkları halının altına süpürme, sümen altı etme gibi bir çaba olabilir. Belki orada bir uyarmak da gerekebilir insanları. Çünkü onu yaptığınız zaman aslında problem geçici olarak çözülmüş oluyor. Yaraya sadece bir yara bandı yapıştırılmış oluyor. Aslında tedavi olmuyor belki de. Onun ayırımını yaptıracak şekilde belki de sorular sormak lazım diye.

Barış

Ben de kendi düşüncemi açıklayayım. Az önce Aslı Michael Jackson deyince o bölümü hatırladım. İkinci bölümde miydi? Birinci bölümde mi? Tam hatırlamıyorum şeyini ama. Birinci bölümde. Onu dinlerken çok hoşuma gitti. Çünkü aynı şeyleri hissediyorum. Yani Michael Jackson işte bir neslin zaten şeyidir hani King of Pop vesaire büyürken o dans figürleriyle, şarkılarıyla, sözleriyle vesairesiyle bir ikonu haline gelmiştir.

Ama sonradan işte hakkında bir takım şeyler falan çıktı. Ama onu öyle hatırlamaya tam bir herhalde 10 nesilde büyümüş insanların kafasındakileri canlandıran bir şekilde bana hitap etti. Eminim hayali kitlesine de hitap etmiştir. Ben şimdi misafir odası deniyor sizin dizinizin başlığı bu bir kere. Bunun üzerinden bir soru sormak istiyorum. Çünkü şeyi de çok beğendim bu arada. Bir real hazırlamışsınız galiba. O realdeki anlatıyı da çok beğendim. Şimdi herkesin evinde bir misafir odası var ama herkesin evindeki misafir odasının anlamı biraz farklıdır. Yani mesela bizim ailemizde şeydi oraya böyle yasak bölge gibi giremezdik böyle. Tamamen tertemiz ve hazır ve nazır bir durumda bulunurdu. Bulunurdu işte ama covid döneminde bir çalışma alanı haline getirildi evden çalışanlar için. Kimi ailelerde bir tartışmadaki kaçış noktası haline gelebilen bir yer. Ya da işte bir ara böyle düzenlerim deyip sıkıştırdığınız attığınız böyle kolileri tıkıştırdığınız bir erteleme odası olarak da kullanılabilir.

Ya da adının hakkını vererek gerçekten orada bol bol misafir ağırlayanlar da vardır elbette. Dizideki ve sizin hayatınızdaki yerini ben merak ediyorum misafir odasının. Misafir odası deyince sizde ne canlanıyor?

Aslı

Misafir odası deyince benim kendi odam canlanıyor bende. Çünkü bir yerden sonra misafir odasını ben aldım. Çünkü biz iki kardeştik. Evimiz 3 artı 1'de. Yani bir oda annemlerin, bir odada ablam kalıyordu. Bir tane misafir odası yapmışlar hasbelkader. Bu arada bize de çok misafir gelmezdi. Yani hiç öyle misafir geliyorsa da salonda oturulurdu. Hiç bir zaman misafir odası kültürümüz olmadı. Bir ara yapmayı denediler. Sonra ben tabii ergenlik sivilcelerimle karşılığına dikilip ben artık ablamla aynı ranzada yatmak istemiyorum. Bana bir oda vereceksiniz dedim. Ve misafir odasını cebrem ve hileyle aldım. Yani benim için misafir odası benim uyuduğum oda.

Tunç

Ben de şey diye hatırlıyorum yani özellikle bence 80'lar 90'lar daha belirgin doğal.

O kapının kapalı olduğu ve gerçekten oturma odası diye bir kavram var. Orada televizyon var ama misafir odası daha büyük bir oda. Bir tık daha hoş koltuklar falan var. Var aklı mı bilmiyorum artık hani şey. Öyle miyiz? Komodinler falan. Ama oraya girmene izin yok gerçekten. O belli koşullar altında kullanılabilecek bir yer. O oda dışarıdaki bir göz için yapılmış bir şey. Yani dışarıdan gelecek bir gün geleceğini düşündüğün. Hiçbirimizin evine de bence çok fazla misafir gelmiyordu. Yani onlar için işte o ayaklık komodinler, cam içinde gümüşlükler ne oldu? O şeyler çocukluğun. Değil mi? Aslında her şeyin daha güzelini oraya koymak. Ne enteresan yani biz çok... Ama o sen deneyimlemiyorsun. Evet sen deneyimlemiyorsun. Bir gün gelecek biri deneyimlesin ve seni daha iyi görsün diye daha iyi yemek takımlarını oraya koymak. Filan gibi şeyler. O da mesela bir tık daha soğuk olurdu şeye girdiğinde de.

Yani evin gerçekten yaşayan bir kısmı değil. Bir tane büyük bir yemek masası gibi bir şey. Ve ailecek yemek yemediğiniz aslında. Ancak birisi gerisi yemek yediğin bir yer. Metinsel alanda bizdeki karşılığı da galiba kendini tam olarak ait hissetmediğin dışarıdaki bir göz için var olan. Ve yani sen orada misafirsin. Senin kendi odan değil. Aslında senin evin. Ama tam olarak oya ait değilsin. Yani bir geçiş yerindeymişsin gibi. Oradan çıkmak üzereymişsin gibi bir hissi var misafir odasının. Bir yerde de zaten Volkan oraya işaret ediyor. Yani hepimiz misafir odalarımızdan çıkalım diye. Çıkıp bir yerde karşılaşacağız diye. Gerçekten kendi olmak istediği yeri, kendi olmak istediği ülkeyi, kendi olmak istediği koşulu kabul etmesiyle ilgili. Ve odaların hepsini kullanması ve odaların işte kendisine ait hissetmesiyle ilgili sanırım. Hikayenin de tamamı. Öyle bir örtüşme alanı var benim gözümde misafir odasının.

Barış

Ben dinleyici olarak nasıl okuduğumu anlatmak istiyorum. Misafir odası hani aslında sizin de tanımladığınız gibi. Hani evlerde işte birazcık böyle girilmeyen, o yüzden de biraz soğuk gibi gözükebilen bir alan. Sanki bir ailenin tiyatro sahnesi gibi. Bir evin tiyatro sahnesi gibi. Misafir geldiğinde onlar izleyiciye dönüşüyor. Ve sizler aile bireyleri olarak arka kapılar ardında yaptığınız tüm didişmeleri, tüm çekişmeleri bir kenara bırakıp en güzel cicili bicili kıyafetlerinizi giyip o sahneye çıkıp onları bir selamlıyıp karşılıyorsunuz.

Aslı

Performans sergiliyoruz onlara. Bayağı evet.

Barış

Ve bir performans sergiliyorsunuz. Evet doğru. Şimdi bu yönüyle bakınca Volkan bunu mu düşündü bilmiyorum ama ben sizin dizinizi dinlemeye başladığımda kendimi sizin oradaki hayali ailenizin misafiri olmuş gibi hissediyorum. Yani o ailenin tiyatro sahnesinde misafirliğe gitmişim de misafir odanıza buyur etmişsiniz de onları bu şekilde dinliyormuşum gibi hissediyorum.

O yüzden böyle güzel bir sanatsal ikili okuma yapıyorum. Yapılabileceğini de düşünmüştüm dinlerken. Gayet de çalıştı. Aynen öyle. Peki şimdi ben böyle sık sık dizilerden filmlerden filan örnekler vermeyi de severim. Siz bu ele aldığınız konuları belirlerken ya da canlandırırken mutlaka belli kaynaklardan ya da deneyimlerden ilham almışsınızdır. Ve bu konuların ya da örnek aldığınız oyuncuların sizin için kişisel bir anlamı ve önemi vardır. Şimdi örneğin aile ilişkileri deyince benim aklıma hemen televizyondan bir örnek geliyor. Modern Family diye modern aile diye bir dizi var. Orada da aslında böyle işte çapraşık ilişkiler. Modern bir ailenin modern birinci dünya türünden sorunları filan izlenirdi. Ve çok dönemsiz bir dizidir mesela. Yani hala izlediğimde hala aynı şeyle gülüyorum ya. Böyle bir şey olamaz yani. Eskimedi. Eskimedi ama ondan biraz daha eski bir dizi daha var. Şimdi o biraz daha hani parlak böyle canlı vevit renklerle yapılmış bir dizi.

Bir de daha karanlık daha karmaşık böyle aile içi dinamiklerini ele alan Sopranos gibi bir suç draması da var. O da bir aile sonuçta. Hani mafyatik de olsa. Ya da hani birazcık böyle sizin hikayenizde de olan o ölüm ve yaz süreçlerini işleyen bir dizi olarak Six Feet Under geliyor. Dizi olarak film olarak da Manchester by the Sea filmi geliyor. Ya böyle sizin bunları canlandırırken bu hikayeyi gerek yönetir gerek oynarken etkilendiğiniz örnek aldığınız belki doğrudan olmasa bile şimdi düşününce. Ya hakikaten bak ben buradaki karakterden esinlenmiş olabilirim diyebileceğiniz öykünmüş olabilirim diyebileceğiniz örnekler var mı böyle? İlham kaynağı örnekleri. Nereden esinlenir Aslı?

Aslı

Yani çok ya ben bir yerinden bir yerden çok esinlenmiyorum genelde. Hani böyle oradan yola çıkarak bir şey inşa ettim dersem yalan söylemiş olurum. Ama tabii ki izlediğim şeylerin benim üzerimde bıraktığı bir etki var.

İşte Six Feet Under öyle Succession, Sopranos, Modern Family yani bunların hepsinin tabii ki işte. Bence mesela Fleabag'de şey olarak hani Fleabag'de de aslında Phoebe'nin işte ailesiyle de işte ablasıyla da bitmek bilmeyen bir savaşı var. Üvey annesiyle de Olivia Coman'la işte babasıyla da yani orada da aynı hikayeyi görüyoruz aslında. Aslında izledikten sonra bayıldığımı fark ettiğim tüm dizilerde bir şekilde temelde bir aile meselesi var zaten. Yani başka bir hikayeyi anlatıyorsa da dönüp dolaşıp aileyle savaştığı işte özellikle ana karakterin. Ailesinin içinden çıkamadığı, o döngünün içinden bir türlü kaçamadığı filan pozisyonların içinde görüyorum aslında o sevdiğim dizilerde bir şekilde ana karakterleri. Zaten sevdiğim bir tarz ve tür diyebilirim hani bu anlamda çok fazla dizi, film izlemişimdir. Bunların hepsinin bir toplamı gibi olmuş olabilir belki orada. Ama Umay, Umay için yani ona spesifik olarak cevap vereyim.

Umay'da beni harekete geçiren şey okuduktan sonra da ya da işte beni oynatan şey biraz gerçekten kendimle benzerlik kurmuş olmam. Bu anlamda olabilir. Yani benim de işte annemle babamla sık sık bu konuşmaları yapmam. Oraya sık sık dönüp bakmam. Kendimi didiklemem, kendimde suç bulmam, bazen kaçarak baş etmeye çalışmam, bazen üstüne giderek, bazen boyun eğerek, bazen işte eğmeyerek. Aslında biraz dediğim gibi kendim kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak ve ilham alarak ben kurdum. Yani Tunç'la beraber tabii ki.

Tunç'un yönlendirmeleriyle.

Tunç

Ben de senekine yakın bir yerden bir cevap vereyim. Hani bir yeni bir işe başlarken başka bir işi doğrudan eğer çok temel bir benzerlik bir şey yoksa ben de öyle bir doğrudan bir ilham alacağım bir yapı üzerine bir yere gitmiyorum. Ama yani az önce sen söylerken söylediğin diziler arasında bir şeye benziyorsa bana şeyi hatırlatıyor. Rosen diye bir sitcom vardı. O da bir aile hikayesi. Amerika'nın çeperlerinde yaşayan bir ailenin hikayesi ve çok komik bir anlatısı var. Ama arkada baktığında sezonlar boyunca iflas ediyorlar. İşte okumasını bekledikleri kızlar erken yaşta hamile kalıyor. Kalp krizi geçiriyorlar. Ağrı kesici bağımlılığı var. Yani arkadaki hikaye o kadar korkunç ve aslında hiçbir noktada iyi gitmiyor ki. Ama çok keyifli ve neredeyse seyirci umut var bir şekilde anlatılan bir hikaye var. Ama hayatın gerçekleri de bir yandan son derece kanalık bir şekilde akmaya devam ediyor.

O anlamda Volkan'ın tutturduğu şey bana, yani bu benim referanslarımdan birisi değildi ama şimdi var olan dizilerden konuşunca Rosen'e çağrıştırıyor. Yani çok keyifli, tatlı bir şey dinliyoruz. Ama arkada çok acı bir takım gerçekler de var. Evet.

Barış

Beni de bu arada siz konuşurken aklıma yine biraz daha yenilerden Shits Creek dizisi geldi. O da bayağı bir eğlenceli bir dizi. Hani dinleyenler varsa tavsiyelerde de bulunmuş olalım ama. Şimdi ben biraz bu podcast dizisinin yapım süreci hakkında konuşmak istiyorum. Biliyorum her ikiniz de işte sinema ve tiyatro oyunlarına emek veren sanatçılarsınız. Yani bir başka de işte görüntüyle hikaye anlatmaya alışıksınız. Açıkçası ben de hani yıllarca on yıla yakın bir süre YouTube'da devam eden kariyerimin ardından iki yıl kadar önce podcast'e başladım. Yani görüntüden sese geçtim ama şimdi bu açıdan bakınca böyle sadece işiterek dahil olabildiğimiz bir dünyayı yaratmak nasıl bir deneyim?

Yapım süreci nasıl işledi? Bu ses üzerinden bir hikaye yaratmanın oyuncu ya da yönetmen olarak avantajları, dezavantajları nelerdi? Bunları biraz konuşalım istiyorum.

Tunç

İnanılmaz keyifli ve böyle yaratıcılık alanı çok açan bir şey. Kısıtlamalar zaten yani hep öyle sonuçlar verirler ya yani bambaşka şekillerde düşmene, bambaşka çözümler getirmene ihtiyaç duyuyorlar. Ya ben işte bir 15 yıldır daha sinema, film, dizi bir yerlerde çalışıyordum ve geçen sene ilk tiyatro oyunumu yazıp yönettim. Oraya geçtiğimde zaten böyle belli anlamlarda bir özgürleşmenin yani belli zorlukları var ama özgürleştiğini de hissediyorsun. Eğer bir film çekiyorsan monitörün başına oturduğunda oyuncuyu ve oyununu seyrederken asla senin seyrettiğin 48 tane daha şey oluyor. Ya Aslan orada saçının devamlılığı diyorsun, arkada ışıkla devamlılığı tuttu. Yani arkadan geçen işte yardımcı oyuncunun kostümüne takıyorsun ve senin aslında oyunla ilişkinin ötesinde sadece monitör için söylüyor.

Bunun dışında da pek çok sorumlulukların var ama orada oyuncu ve metinle ilgili kurduğun ilişki senin iş gücünün, konsantrasyonun çok küçük bir kesin oluşturuyor. Tiyatroya geçtiğinde bunun ne kadar çok arttığını gördüm ama buraya geldiğimizde podcast'a geldiğinde biz bu dizinin tamamının neredeyse işte hiçbir noktada ellerinde kağıt olmadan ayakta. Eğer kavga ediyorlarsa burada kavga ettikleri ve yukarıdan boomun tutulduğu yani o mekanda geçiyormuş gibi. Restoran sahnesi oturuyorlar işte evde kavga ediyorlarsa ayaktalar. Marketlerse markette geziyormuş gibi burada geziyorlar gibi bir şey var. Ama pek çok şey de ayağımıza dolanmıyor. Yani kostüm oraya oldu mu, gün gidiyor, ışık geldi onların hepsi yok ve sadece gözlerimizi kapatıp aslıyla güvenin ses tonundaki herhangi vurgu ve hikayenin ya bu kelimeye ihtiyaç var mının yok mu nun pazarlığını yapabildiğimiz ve üzerine deneyebildiğin ve çalışabildiğin her şeyin metinle, dramatüjiyle ilgili olabildiği bir alan açıyor sana.

Yani geri kalan bütün zorluklarım ve kolaylıklarına geçiyorum işte şöyle zorluklar olabiliyor yani sahne restoranda geçiyor, restorandan eve geçtiler biz bunu nasıl anlatacağız, oradan oraya keserken evde olduğumuzu nasıl anlayacağız gibi ufak kurgusal zorluklar olabiliyor mu? Bunların hepsi aşılabilen ve çözülebilen şeyler artı getirisi bir yönetmen olarak yani o metnin gözün önünde yanlış, gözümüzün önünde değil, kulağımızın dibinde oynandığını duymak, gözlerini kapattığını her anı hissedebiliyor olmak, her vurgusunu konuşabiliyor olmak inanılmaz zenginleştirici bir deneyim. Bir noktada senin için çıldırtıcı da olmuş olabilir çünkü yani 50 şeye baktığım için yani normalde kadrajdan bakıyor olsaydım ha bu oldu deyip geçeceğim yerde şu lafın şurasındaki D'yi acaba o D'yi de şöyle vurgular mısın gibi?

Aslı

Bir de bir de kendini şeye de düşürmemeye çalışıyor şimdi beni izleyince etkileniyormuş bir kere öyle söyledi seni izleyince çok iyi oynadığını düşünüp şey yapıyorum dedi ikna oluyorum ama hayır ben seni izlemeyeceğim gözlerimi kapatacağım seni insanları izlemeyecek dinleyecekler o yüzden sadece dinleyeceğim dedi ve o gün bugündür sadece yani kafası çevirerek yüzüme bakmıyor zaten ayrı bir mesele.

Ve yani şey gibi hakikaten yani oradaki D'yi ayıralım bir de artık Tunç demeden Tunç'un ne diyeceğini anlayıp tamam ben anladım tamam ne yapacağımı biliyorum hadi bir daha alalım falan diye yani o pratikliğe gelmiştik artık 8-9 günün sonunda. İlmek ilmek ince ince böyle o vurgu bu ton çalışarak ki zor da bir şey hakikaten hani bir oyuncu için de zaman zaman işte uygulamak hani ben orada biraz işte kulağım olduğu için biraz daha hani o ezgiyi anlayıp aa tamam bu vurguyu anladım neden böyle yapmamı istedim. Belki biraz daha hızlı adapte olabiliyordum ama yine de bir yerden sonra şey olabiliyor. Oyuncu olarak da şöyle bir şey oluyor şimdi kas olarak hep şey var ya yani mimiğini düşünmek işte duyguna odaklanmak nasıl göründüğünün aslında nasıl duyulduğunun değil de nasıl göründüğünün üstüne düşünürsün oyuncu olarak hep arkada öyle bir çalışır bir sistem zihinde hep. Nasıl görünüyor şu an acaba büyük mü oynuyorum küçük mü oynuyorum yakında mıyız uzakta mıyız nasıl görünüyorum falan gibi.

Bunda hiç öyle kaygılar yok ama bu da şu demek değil yani öyle kaygılar yok diye işte sadece güzel bir ses tonu bulayım ve oradan işte duyguyu sıfırlayıp oradan oynayayım falan olmadı. Yani Tunç bize ilk gün zaten şey söyledi yani ben bunun hani gerçek zamanla böyle bir oyunculuk şeyi olmasını yani oynanmasını istiyorum aslında. İşte dediği gibi markete gidilecekse gidin hakikaten kol kola girip işte ne bileyim bir yerde kavga ediyorsanız ayağa kalkın oynayın onu biz kayıt alalım dedi. Aslında bu çok işimizi kolaylaştırdı. Daha çok deneme şansımız oldu mesela bu muazzam bir şey bir oyuncu için. Hadi onu da deneyelim en kötü kullanmayız diyordu mesela Tunç ya bir de onu deneyelim hadi bir de bunu deneyelim. Yani o çok imkan sağlıyor tabii ki bir oyuncuyla. Güncüye. Ve konfor sağlıyor yani.

Barış

Peki madem bu kadar konforlu, bu kadar eğlendiniz, dizinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Kaç bölüm sürecek bir kere?

Çünkü bu bölüm yayınlandığında muhtemelen o da hala yayınlanmaya devam ediyor olacak. Bir de benim merak ettiğim başka bir şey, sezonlar falan olacak mı? Ya da başka buna benzeyen dizi projeleri var mı?

Tunç

Biz bu kayda alırken dört yayına girmek üzere ve toplamda sekiz bölüm var. Ve sekizinci bölümün sonunda hikayenin kendi birinci bölümünde attığı arka tamamlanıyor. Umay'ın, Ülge'nin, İştar'ın bundan başka dertleri, hikayeleri olabilir muhakkak. Ama bu yani Volkan'ın hakkında bir şey var mı ya da öyle bir yere gidecek miyiz? Yani bu şeyle yola tam olarak çıkmadık. Yani şey olur mu diye düşünüyoruz. Yani bu hikaye burada başlar ama bir başka mecrada bu sefer görsel tarafının da olduğu bir şekilde aynısının, devamının ya da buradan başlamış. Bu tema etrafında, karakter etrafında örülen bir hikayesi olur mu diye düşünüyoruz. Ama bunların hepsi bizim de merak, yani aynen sizin sorduğunuz gibi iştenlikle merak ettiğimiz.

Ama bu projeye başlarken bu projenin başarısını ya da şeyini oraya endekslemediğimiz. Bu hikaye kendi arka içinde anlatıp kapattığımız bir yerdeydi. Pod B'nin bu, emin konuşmuyor mu? Yani sanırım dördüncü ya da beşinci podcast dizisi. Bunun dışında da üretime devam edeceklerine eminim. Şeyi de görmek güzel, tiyatro oyunları için de öyle oluyor, sinema filmleri için de öyle oluyor. Aslında raf ömrü uzun eserler bunlar. Bizim yaptığımız işle başlayan ve keyif alan birilerinin geri dönüp pot bir kütüphanisteki diğerlerine geri döneceğinin ya da gelecek yıl başlayacak başka bir eserle beraber tekrar misafirasının herhangi bir uzun araba yolculuğu sırasında dinlenebileceğini düşünüyorum. Bu da benim çok hoşuma gidiyor. Herhalde bu anlamda da uzun vadede tekrar tekrar insanlar kulaklarında olur diye öngörüyorum.

Barış

O halde benim misafir odama katıldığınız için sizlere de çok teşekkür ediyorum. Sevgili Aslı ve sevgili Tunç.

Aslı

Biz teşekkür ediyoruz. Çok keyifli bir sohbetti bizim için de. Zaman ayırdığınız için, güzel sorularınız, fikirleriniz için çok teşekkür ediyoruz.

Tunç

Aslı'ya sona kadar katılıyorum. Çok teşekkürler.

Barış

Bu sohbet için hem Aslı İnandık hem de Tunç Şahin'e çok teşekkür ettim. Kendileriyle misafir odası üzerinden aile ilişkilerine dair böyle güzel bir sohbet şansı yakalamış olduk. Bir podcast dizisinin dinamiklerine dair de konuşmuş olduk. Misafir odasını tüm podcast platformlarından dinleyebileceğinizi tekrar hatırlatarak sizlere de veda edeyim o zaman. Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.

Künye
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (1)