111 Hz ·Bölüm 121 ·4 Mart 2024 ·27 dk ·2.709 kelime

Hayatın Tadı Tuzu: Bir Tutam Baharat

Sadece yemeklerimize tat veren şeylermiş gibi düşünsek de bunun ötesinde bir etkisi var baharatların. Ticaret yapma şeklimizi, coğrafi keşifleri, yeme alışkanlıklarımızı, kültürel temaslarımızı, hatta tarihin akışını... Hepsini etkilemiş baharatlar! 111 Hz'in yeni bölümünde bu küçük mucizelerin hikayesine odaklanıyor, baharatların tarihteki yerini konuşuyoruz.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Merhaba. Ben bir paket karabiber, biraz daha tarçın alabilir miyim?

Buyurun beyim. Borcunuz 3 kese altın. 3 kese altın mı? Evet. Bu devirde böyle. Nasıl yani? Ben hangi devirdeyim ya? 15. yüzyıl Avrupa. Evden yalnızca biraz baharat almak için çıkmıştım ama görüyorsunuz kendimi nerelerde buldum arkadaşlar. E madem buralara kadar geldik o zaman boş durmayalım. Baharat neymiş? Neden bu kadar pahalıymış? Gelin biraz araştıralım. Ama öyle kuru kuruya araştırmak yok. Tabii ki bu bölümde de bazı yolculuklar yapacağız. Ama önce size baharatla ilgili biraz ön bilgi vereyim.

Hepimizin evinde bulunan soframızın vazgeçilmesi olan baharatlar çeşitli bitkilerin tohum, çekirdek, meyve, çiçek, kabuk, kök, yaprak gibi kısımlarının bütün halde kullanılması, parçalanması, kurutulması ya da öğütülmesiyle elde ediliyor. Gıdalara renk, koku, lezzet verici olarak ekleniyor ve aynı zamanda koruyucu olarak da kullanılıyor.

Baharatın tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar dayanıyor. Yani ilk insanlar ateşi kontrol etmeyi öğrendikten sonra baharatı da kullanmaya başlamışlar diyebiliriz.

Közde pişirerek tükettikleri etlere kum ve kül bulaşmaması için bu etleri yapraklara sararak pişirmeyi akıl eden atalarımız böylelikle baharatla tatlandırma sanatını da keşfetmiş oldular. Nasıl mı? Kulandıkları yaprakların aromaları pişirme esnasında ete geçerek ona yeni bir tat kazandırmıştı. Bu şekilde pişirdikleri etler hem böyle çok güzel kokuyor hem de çok daha lezzetli oluyor. İşte zamanda yolculuğumuzu gerçekleştirecek kumandayı buldum. Hazırsanız gidiyoruz.

Eee bir dakika. Baharatların Avrupa ve dünya tarihi için neden önemli olduklarını anlatmayı unutuyordum az kalsın. Baharatlar tarih boyunca pek çok ülke arasında büyük çekişmelere hatta bazen savaşlara sebep olmuş. Yeni yollar, yeni yiyecekler hatta yeni kıtalar keşfedilmesini sağlamış. Hatta ve hatta haritaları bile baştan çizdirmişler. Bugün bildiğimiz anlamda ekonominin temellerini atan, ilk borsa sistemi ve merkez bankasını kurduran şeyinde baharatlar olduğunu söylersem abartmış olmam herhalde. Oturduğumuz her sofrada kenarda bekleyen, çoğunlukla dikkatinizi bile çekmeyen şu karabiberin, tatlımızın üstüne serptiğimiz tarçının yaptıklarına bak bir hele. İnanması çok güç değil mi? Coğrafi keşiflerin ana sebepleri arasında sayılabileceklerini ve dolayısıyla sömürgeciliğin ve köle ticaretinin önünü açtıklarını da eklemem gerekiyor bunlara. Tabi bir de baharat ticareti ülkeler arasında iletişimi sağlayan önemli faktörlerden biri olmuş.

Uzak diyarlar arası kültürel etkileşimi arttırmış. Yani bir anlamda dünyayı küçültmüş diyebiliriz. Oh, seherken yoruldum. Aslında daha da anlatırdım ama artık gitmemiz gerekiyor. Evet, hazırız.

Baharatın ana vatanlarından biri olan, hatta baharat adaları olarak da bilinen Maluku adalarına hoş geldiniz. Şimdi size biraz etrafı anlatayım. Bir tarafta yemyeşil bir orman, kocaman ağaçlar, bu ormanda yetişen çeşit çeşit mis kokulu baharatlar, diğer tarafta da masmavi, uçsuz bucaksız bir deniz. Ah, şu kumsalla biraz güneşlenmek vardı aslında ama biz işimize dönelim. Buraya tatil edip araştırma yapmaya geldik sonuçta göreve devam. İşte karşıda birileri var. Bir tarafta yerli bir grup, diğer tarafta ortadaki baharat dolu çuvalları yüklemeyi bekleyen tüccarlar. Sanırım kendi aralarında pazarlık yapıyorlar. Ah, tabi ya, ben size anlatmayı unuttum. O dönemde çoğunlukla Arap tüccarlar bu Maluku adaları ve Hindistan gibi bölgelerden aldıkları baharatlarla aylar sürecek yolculuklara çıkıyorlardı. Bu yolculuklar sırasında tarih derslerinde adını sıkça duyduğumuz o baharat yolunu kullanıyorlar.

Gemiler ve kervanlarla Akdeniz'deki önemli liman kentlerine ulaşarak Avrupalı tüccarlarla buluşuyorlar ve ticaretlerini bu şekilde tamamlıyorlardı. Tabi buralara ulaşana kadar yapılan harcamalar sınırlarından geçirilen her ülkeye ödenen vergiler baharatın fiyatını yükselttikçe yükseltiyordu.

Gördüğüm kadarıyla anlaşmayı sağladılar. Kafile yola çıkmaya hazırlanıyor. Onlar hazırlanırken ben de size Avrupalıların baharatla nasıl tanıştığından bahsedeyim.

1096-1271 yılları arasında yapılan Haçlı Seferleri ile Orta Doğu coğrafyasına gelen Haçlılar burada baharatlarla tanışınca neye uğradıklarını şaşırmışlardı. E düşünsenize ülkelerinde neredeyse tuz bile içermeyen yemeklere alışan bu damakları bir anda böyle çeşit çeşit baharatlarla tatlandırılmış birbirinden leziz yemeklerle tanışmış. Mis gibi karabiber kokan çorbalar, efendim kimyonla terbiye edilmiş etler, tarçın kokusuyla böyle iştahımızı kabartan tatlılar. Anlatırken benim bile ağzım sulandı. Gerçi ben tarçını pek sevmem ama neyse. Şimdi siz olsanız ülkenize geri döndüğünüzde böyle tatsız tuzsuz yemekleri yemeye devam eder miydiniz? Eee onlar da edememişler zaten. Zaman içinde Haçlıların anlattıklarını duyan herkes mis gibi kokan baharatlarla yapılan, lezzetiyle insanı mesleden o yemekleri tatmak için yanıp tutuşmaya başlamış.

Bak lafa daldık yine görüyor musunuz? O sırada kafile yola çıkmış bile. Onların yolculuğu aylar sürecek ama bizim o kadar vaktimiz yok. En iyisi biz önden gidelim. Evet kumandamızdan gerekli ayarları yapıyorum. Tamamız gidebiliriz.

Ve işte geldik buradayız. Neredeyiz? İskenderiye'de. Burası dönemin önemli bir liman kenti. Avrupa'ya gidecek mallar çoğunlukla bu limandan gemilere yüklenerek yola çıkıyor. O yüzden de burası hep böyle kalabalık, devamlı bir alışveriş söz konusu. Hatta bakın biraz ileride Arap ve Avrupalı tüccarlar arasında baharat pazarlığı yapılıyor. Baya şanslıyız böyle bir şeye denk geldiğimiz için. Fakat aralarındaki sohbet biraz hararetli gibi. En iyisi biz yanlarına çok fazla yaklaşmayalım. Bu mesafe gayet iyi gibi.

Ama o zaman ne konuştuklarını nasıl duyacağız diye endişelenmenize de gerek yok. Çünkü üstün dudak okuma yeteneğim sayesinde aralarında geçen tüm konuşmaları buradan sizlere gayet güzel bir şekilde aktarabilirim.

Avrupalı tüccar iki çuval tarçın için on gümüş sikke vermeyi teklif etti.

Arap tüccar bu teklife gülerek cevap verdi. Biraz kırıcı ama haklı bir tepki bence. Avrupalı tüccar da yani çok ucuzcu. Hııı Arap tüccar on altından bir kuruş aşağıya vermem dedi.

Görüyorsunuz ki o zamanki pazarlıkların da bugünden pek bir farkı yok.

Avrupalı tüccar çok diyorsun ya alt tarafı tarçın ya altın mı bu filan böyle diyerek fiyatı indirmeye çalışıyor şu anda.

Arap tüccar tarçının altından daha değerli olduğunu söylüyor ona. Ne zorluklarla toplanıyor bu tarçınlar biliyor musun diye sordu şimdi Avrupalı'ya.

Hmm şimdi de tarçını ne zorluklarla topladıklarını baya baya anlatmaya başladı.

Amma uzadı bu pazarlık ya. O zamanlar tabii insanların herhalde vakti de bol. Hah galiba bitti şimdi. Satış gerçekleşti. Sonuçta 8 altına anlaştılar. Ama gerçekten de çok ilginç bir pazarlık değil mi? Hatırlarsanız size daha önce hikayelerin gücünden bahsetmiştim. İşte bu Arap tüccarda elindeki tarçını Avrupalı'ya daha yüksek fiyattan satabilmek için böyle bir hikayenin gücünden faydalandı. İşte böyle tarçının ne zorluklarla elde edildiğini anlatmak için 40 dakla attı resmen güzel böyle bir hikaye uydurdu. Avrupalı'ya da bir güzel anlattı hikayesini. Söylediklerine göre tarçın çok yırtıcı bir kuş türü tarafından toplanıp yuvasına götürülürmüş. Bu kuşun yuvasından tarçınları almak mümkün olmadığı için de satıcılar kuşun yuvası altında eşek keserek onun bu etleri toplamak için gelmesini beklermiş. Kesilen eşeğin etlerinin hepsini yuvasına taşıdığında da kuşun yuvası bu ağırlığa dayanamaz ve içindeki tarçınlarla birlikte yere düşermiş.

İşte o zaman devreye bu satıcıların koşma konusunda özel olarak eğittikleri çocuklar girermiş. Bir koşu o kuşa yakalanmadan yere düşen yuvadaki tarçınları toplar getirirmiş çocuklar. Gerçeğin bununla hiçbir alakası yok tabi arkadaşlar. Tarçın aslında bir ağaç kabuğunun iç kısmından elde ediliyor. Fakat o zamanlarda tabi Avrupalılar bunu bilmiyor. Tabi bu durumdan yararlanan baharat satıcıları da onları baharatların böyle tehlikeler içinde böyle türlü çeşit zorluklarla toplandığına inandırıp olması gerekenden çok daha yüksek bir fiyata satıyorlar ellerindekileri. Az önce burada olduğu gibi. Sadece tarçın için de değil bu arada. Birçok baharat için böyle benzeri hikayeler var ortalıkta. Ama Avrupalı tüccarların bu fiyatları çok da dert ettiği söylenemez. Çünkü buralardan 8 altına aldıkları baharatları onlar da bir güzel gittikleri yerler. üzerinde kat kat kar koyarak satabiliyorlar. E neresinden bakarsanız bakın iki taraf içinde karlı bir alışveriş.

İşte biz burada konuşmaya dalmışken alışveriş bitmiş bile. Gemiler yüklendikten sonra doğruca Venedik'e doğru yelken açacaklar. Neden Venedik'e gidiyorlar ki? Dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü arkadaşlar bugün aşıklar şehri olarak bildiğimiz Venedik o dönemlerde baharat ticaretini kontrol eden en önemli devletti. Yani baharat yüklü gemilerin önce Venedik'e gelmesi, Avrupa'nın işlerine doğru gitmek isteyen baharatın önce bir Venedik'ten geçmesi gerekiyordu. Venedik devletinin bunu baharat ticaretini düzenlemek için bir sosyal sorumluluk projesi olarak yaptığını filan sandıysanız tabii ki yanıldınız. Yani onlar bu ticareti kontrol ederek para kazanmaya amaçlıyorlar. Bir çeşit Avrupa'nın kapısı gibi davranmaya çalışıyorlar. Ve bu nedenle de limanlarına yanaşan her gemiden fahiş vergiler almayı ihmal etmiyorlar. Böylelikle daha Venedik'te baharat fiyatı neredeyse 30 katına çıkmış oluyor başlangıçta.

Ama yolculuk burada bitmiyor. Macera devam edecek. Baharatın Venedik'ten sonra Avrupa'nın iç bölgelerine doğru devam ettiği yolculuğu süresince fiyatı iyice yükseliyordu. Hem yol masrafları hem yol boyu ödenen vergiler böyle el değiştirdikçe tüccarların üzerine koyduğu kar paylarını filanda katınca baharatın fiyatı Avrupa'ya ulaştığında altın fiyatlarıyla yarışır seviyeye gelmiş oluyordu. İşte yaptığımız yolculukla ve araştırmalarımız sayesinde baharat fiyatının neden bu kadar yüksek olduğunu anladık sanırım. Ama madem bu kadar pahalı neden hala yine de bütün bunlara rağmen talep ediliyor diye de düşünebiliriz değil mi? Merak etmeyin ben sizin yerinize düşündüm. İyi dinleyicilerimiz bilirler 111 Hz'de hiçbir şey gizli kalmaz. Bu pahalılığın sebebini de şimdi sizlere anlatacağım ama önce şu gemi yola çıkmadan kendime bir yer bulmam gerekiyor.

Heh geldiniz değil mi? Ben de baharat çuvallarının arasında kendime böyle güzel bir yer buldum. Merak etmeyin gemiye gizlice bindiğimi kimse görmedi. E hazır yerimizi de bulduk hikayemize devam edelim. Ne diyorduk? Heh Avrupa'da baharatların bu kadar pahalı olmasına rağmen neden çok talep edildiğini anlatacaktım size. Sonra da neden bu gemiye bindiğimizden bahsedeceğim.

Baharatlar yemeklere lezzet katmak, gıdaların bozulmasını önlemek için koruyucu olarak kullanılıyordu. Tabi o zamanlarda şimdiki gibi buzdolapları, efendim derin dondurucular falan olmadığı için yiyecekleri uzun süre saklayabilmek de çok zordu. Bazı gıdalar ancak baharatlarla harmanlanarak saklandığı zaman uzun süre dayanabiliyordu. Baharatların birçok değişik kullanım alanı vardı bu arada. Mesela beni en çok şaşırtanını söyleyeyim size. Bazı dini ritüellerde kullanılmış olması. Daha da önemli bir kullanım alanı var. O da sağlık. Baharatlar modern tıbbın olmadığı orta çağda ilaç olarak da kullanılmış. Şifa niyetine. Hastalıklardan korunmak için olduğu kadar tedavi süreçlerinde de bu şekilde değerlendirilmiş. Bir dakika ya şimdi düşündüm de. E biz hastalıklardan korunmak için bazılarından en azından baharatlara hala başvuruyoruz değil mi? Hangimiz üşüttüğümüzde ya da vücudumuzda bir kırgınlık hissettiğimizde zencefil bal formülüne başvurmuyoruz ki.

Avrupalı soylu ve zenginlerin gösteriş merakı da tabi baharat talebini arttıran etmenlerden biri. Kendileri böyle cümle aleme ne kadar zengin olduklarını gösterebilmek için yanıp tutuşuyorlar. Konu komşuya hava atmanın yollarını arıyorlar. Tabi bu durumda imdatlarına baharatlar yetişiyor. Ya o zamanlar bir itibar göstergesi aynı zamanda. O dönemde marka kıyafetler ya da böyle lüks arabalar falan olmadığı için zenginlik seviyelerini göstermek için böyle egzotik yerlerden getirilen baharatlar kullanılıyor. O dönemden bugüne ulaşan yemek tariflerine baktığımızda bu gösteriş merakını daha bir rahat görebiliyoruz aslında. Hatta geçenlerde bir araştırma için 1400 yıllarda yaşamış Avrupalı bir soyunun mutfağını ziyaret etmem gerekmişti de o ara not ediverdiğim bir tarif vardı. Hatta bir dakika ya. Bakayım şurada. Sizinle de paylaşayım. Kendime saklamayayım. Buralarda bir yerlerde olması lazım. Nerede ya bu?

Cebime mi koydum acaba bir dakika? Hah işte buldum. Kağıdınız kaleminiz hazırsa tarifi de veriyorum. 1,5 kilogram et için. 2 çorba kaşığı karabiber, 4 çorba kaşığı zencefil, 2,5 çorba kaşığı muskat, yarım çorba kaşığı da karanfil. Devamını saymama gerek yok bence. Nasıl? Ağzınız sulandı mı? Hiç sanmıyorum. Aksine mideniz bulanmış bile olabilir.

Düşünsenize normalde bir tutamıyla koca bir tencere çorba yaptığımız karabiberden 2 çorba kaşığı, baskın kokusuyla tek başına bile girdiği her ortamı şenlendiren zencefilden 4 çorba kaşığı, bir tanesiyle kaselerce tatlı yapılan karanfilden yarım çorba kaşığı kullanmamız isteniyor. Nasıl bir tarif? Herhalde bugün önüme böyle bir yemek gelse tadına bile bakmazdım. Olur mu ya? Saçma sapan bir şey bu. Ortaçağ zenginleri de epeyce bir tuhaflar. Ama neyse. Zenginlerin gözünü kırpmadan kullandığı baharatlara halkın ulaşımı o kadar da kolay değildi tabii. Öyle ki bir kese karabiberle kiralarını ödeyebiliyor, 4 çubuk tarçını miras olarak bırakabiliyorlardı. Evet, inanması biraz zor gibi gözükse de bugün bizim marketten öyle hiç düşünmeden alabildiğimiz 4 tarçın çubuğu o günlerde böyle miras bırakılacak kadar değerli bir haldeydi. Yani ben şu anda resmen hazine içinde yolculuk ediyorum diyebiliriz.

Etrafım çubuğu o günlerde yorumlarına baktığımızda bir şey yapalım. Artık bu hazinelere veda edip biraz da güverteye çıkalım diyorum. Ne dersiniz? Biraz da böyle açık hava, deniz havası da almış oluruz. Şöyle tuzlu tuzlu.

Resmen ıssız ve böyle uçsuz bucaksız bir denizin ortasındayız. Tabii bu biraz korkutucu. E ama bir yandan da macera dolu. Ne diyorduk? Evet, her şeye rağmen Avrupa'da baharat talebi bitmiyordu. Fakat Avrupalılar da baharat yoluna hakim olan devletlere daha fazla vergi ödemek istemiyordu. Aa, size baharat yolunun tarihini anlatacaktım bir de. Ben unuttum. Siz niye hatırlatmıyorsunuz? Neyse, ama zaten gemiye de bunun için binmiştik. Baharat yolunda seyrederken size bu yolun hikayesini de anlatacaktım. Baharat yolunun tarihi günümüzden neredeyse 4 bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Dile kolay. 4 bin yıl. Doğudaki zenginlikleri batıya götürmek için kullanılan bu yola böyle baharat adının verilmesinin sebebi ise ve artık tahmin edebilirsiniz ki en çok taşınan ürünün baharat olması. Coğrafi keşiflere kadar ana ticaret rotası olarak kullanılan bu yol, bölümün başında ziyaret ettiğimiz o Maluku adalarından başlayıp, Seylan ve Hindistan'a da uğradıktan sonra böyle kollara ayrılıyordu.

Tek bir düz çizgiden ibaret değildi yani. Hatta hem deniz hem de kara yolunu içeren noktaları bile var. Bazı kolları İstanbul ya da Karadeniz limanlarına varıp oradan Avrupa'ya açılsa da, bugün bizim takip ettiğimiz rota Hindistan'dan sonra Kızıldeniz üzerinden Mısır'ın İskenderiye limanına, oradan da Avrupa'ya ulaşan kolu. Şu anda da Avrupa'ya ulaşmak üzere. Akdeniz'in ortasında bir yerlerdeyiz diye tahmin ediyorum. Avrupalı devletler bu baharat yolunu kullanarak ticaretlerine devam ediyordu etmesini ama, e dedim ya artık topraklarından geçtikleri devletlere vergi vermek istemiyorlardı. Bu da ancak baharata ulaşmak için yeni yollar bulunmasıyla mümkün olabilirdi. Ya bak sen bu işe. Bu vergilerden kaçınmak için yeni yollar aramak insanları nerelere getirildi. İşte bu düşüncelerle 15. yüzyıl sonlarında keşifler çağı başladı. Başta Portekiz ve İspanya olmak üzere pek çok Avrupalı devlet, Kaşifleri destekleyerek baharata ulaşan yeni yolları bulmaları için onları uzak diyarları keşfe yollamıştı.

İşte Vasco de Gamalar, hatırlarsınız bu isimleri, Magellanlar, en meşhuru belki de Christophe, Kolom gibi kaşifler de bu amaçla bilinmezliğe doğru yelken açmışlardı. Coğrafi keşiflerle birlikte bulunan bu yeni yollar Avrupalıların baharatlara erişimini kolaylaştırdı ve sonunda baharat fiyatları biraz daha normalleşebildi. Yani 111 Hz'in önceki bölümlerinde de sık sık adını andığımız ünlü kaşif Christophe Kolomb, yanlışlıkla Amerika kıtasını bulmasıyla sonlanacak olan yolculuğuna, aslında daha çok karabiber bulmak için, yeni yollar keşfetmek için çıkmıştı. Ya görüyorsunuz işte, neye niyet neye kısmet. Kolomb Amerika'da karabiber bulamadı. Ama başta vanilya olmak üzere birçok baharatı ve şu an mutfakların temel taşlarından olan patatesi, domatesi, bunun gibi şeyleri keşfetti. E bu da bir şey. Yalnız arkadaşlar gemide işler biraz karıştı. İyisi mi başımıza bir şey gelmeden biz stüdyomuza geri dönelim.

Hazırız ve...

İşte geldik. Oh be, insanın stüdyosu gibi yok. Valla o kadar çok seyahat ettik ki bu bölüm... Benim bile başım döndü diyebilirim. O yüzden kafamızı karıştırmayalım daha fazla dağıtmayalım ne diyorduk? Evet yeni kıtayla birlikte keşfedilen yeni yiyeceklerden bahsediyorduk. Ya işte böyle insanlar hep yemenin peşinde koşuyorlar. Bu malzemelerin Avrupa'ya gelmesi mutfak kültürünü de değiştirmeye başlamış. Mesela vanilyanın keşfi özellikle pastacılık alanında kartları yeniden dağıttırıyor. İlerleyen yıllarda dondurma, sütlü tatlılar hatta içeceklerde bile sıklıkla kullanılacak olan bu vanilya dünyanın en önemli tatlandırıcı maddelerinden biri haline geliyor. Baharatın ucuzlamaya başlamasıyla işte yeni malzemelerin de mutfaklara girmesiyle zenginler böyle ölçüsüz baharat kullanımından vazgeçti. 19. yüzyılla birlikte yoğun baharatlı yemekler yerini böyle işte mevsiminde toplanan sebzelere, meyvelere, onlarla yapılan yemeklere bıraktı.

1960'lardan sonra ise mutfakta daha keskin bir sadeleşmeye gidildi. Bu da baharat kullanımını oldukça azalttı. Günümüzde yerel mutfakların yeniden önem kazanmasıyla geleneksel yemekler ve baharatlar tekrar ön plana çıkmaya başladı. Bugün böyle bilgiye ve malzemeye erişimin kolaylaşması, başka ülkelere göçen insanların o gittikleri yerlere yemek kültürlerini de götürmesiyle dünya daha böyle bir küçük bir yer haline geldi. E bir de şimdi artık bunları YouTube'dan, Instagram'dan, oradan, buradan, sosyal medyadan görüyoruz. Yemek programları zaten aldı başını gidiyor. E bu durumdan benim kadar memnun olan da yoktur herhalde. Kültürlerin birbiriyle karışması kadar tatlı bir şey yok ne de olsa. Peki neden hiç her ülkede hatta her bölgede kullanılan baharatların farklı olduğunu düşündünüz mü? Mesela bizim ülkemizde en çok kullanılan baharatlar nedir? Karabiber tabii ki, pul biber değil mi? Özellikle böyle doğuda, güneydoğuda falan.

Kekik, kimyon, bir de sumak. Hint mutfağında curry, İtalyan mutfağında fesleğen, Çin mutfağında zencefil, Meksika mutfağında acı biber yine ön plana çıkıyor. Bu arada Meksika yemekleriyle Türk yemekleri birbirine epeyce benziyor demeyeyim ama ben aynı keyfi aldığımı söyleyebilirim neredeyse. İşte bu farklılıkların da iklim, bitki örtüsü, tarih bir de kültürel alışkanlıklardan kaynaklandığını söyleyebiliriz mutfaklar arasındaki baharat farklılıklarının.

Bakın baharat gibi ufacık bir şey bile insan hayatını, insanın kültürel yolculuğunu falan nasıl değiştirmiş değil mi? Ticaret yapma şeklimiz, yaptığımız keşifler, yeme alışkanlıklarımız, kültürel temaslarımız. Ya tarihin akışı hepsini etkilemiş. Bir çağ kapatıp yenisini açmış. Bir baharat. Küçük birer mucize gibi yani bunlar. Size demem o ki Esin'in, ilhamın nereden geleceği hiç belli olmuyor arkadaşlar. Bazen okuduğunuz bir kitap, dinlediğiniz bir albüm ya da izlediğiniz bir film sizi birdenbire böyle yolculuklara çıkartabiliyor. Bazen de böyle yaptığınız bir sohbet. Değil mi? Dinlediğiniz bir podcast. Damağınızda patlayan bir karabiber tanesi bile size ilham verebilir. Koca koca yollar kurabilir zihninizde.

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt