111 Hz ·Bölüm 117 ·6 Şubat 2024 ·53 dk ·6.350 kelime

Birlikte İyileşeceğiz: 6 Şubat Depremi'nden Bir Yıl Sonra | Bölüm 2

6 Şubat 2023'te gerçekleşen Kahramanmaraş merkezli depremin yaralarını hala sarmaya çalışıyoruz. Bu süreçte hepimizin aklında dönen bir cümle vardı: "Birlikte iyileşeceğiz." Ancak bu iyileşme sürecinde yaşananları en iyi, deprem bölgesinde çalışmalarını yürüten emekçiler anlatabilir.

0:00

Bir yıl. Tam bir yıl önce çok karanlık bir sabaha uyandık hepimiz. 6 Şubat 2023 pazartesi günü yaşanan Kahramanmaraş merkezli iki deprem birçoğumuzun yaşantısını, hayata bakışını sarstı. Depremden hemen sonra yaptığımız 7 bölümlük deprem dayanışma YouTube ortak yayınlarını ve bu yayınların birer özeti olarak derlediğimiz 111 Hz bölümleriyle bir farkındalık yaratmaya çalıştık. Ne yapabiliriz, nasıl destek olabiliriz, yaraları nasıl sarabiliriz üzerine düşündük hep birlikte. Bu süreçte de içimizden söküp atamadığımız bir cümle vardı hepimizin. Birlikte iyileşeceğiz.

Bir noktada deprem bölgesinden uzakta yaşayanlar olarak hayata geri döndük belki fakat aklımızın bir köşesinde bölgedeki yurttaşlarımız vardı bundan eminiz. Dolayısıyla aradan geçen bir yılda da zihnimizde hep o aynı cümle yankılınıp durmaya devam etti. Biz birlikte iyileşeceğiz.

6 Şubat depreminin birinci yılını anarken de bu cümleyi ve deprem bölgesini odak noktamıza almaya karar verdik. 5 ve 6 Şubat tarihlerinde yayına alacağımız iki bölümle sizleri deprem bölgesindeki mevcut durum ve dayanışma ağı hakkında bilgilendirmek, bölgenin ihtiyaçlarına nasıl çare olunabileceğine dair bir ışık tutmak istedik. Bunun için Podby Medya'daki arkadaşlarımla deprem bölgesinde yani sahada çalışma yapan sivil toplum örgütleri, kurumlar, kolektifler ya da derneklerdeki emekçilere ulaşmaya çalıştık. Zira bölgede neler olup bittiğini, neye ihtiyaç duyulduğunu, bizlerin nasıl destekte bulunabileceğini en iyi onlar aktarabilirdi. Onlara yönelttik sorularımızı.

Başlamadan önce ufak bir not da düşmek isteriz. Bu bölümde bölgede yardım ve dayanışmaya yönelik çalışmalar yürüten topluluklardan sadece bir kısmını duyacağız. Zira deprem bölgesinde podcast bölümlerine sığmayacak düzeyde bir yardım ağı söz konusu. Dolayısıyla soru yöneltemediğimiz ya da ulaşamadığımız çok sayıda topluluk da oldu. Onların da emeklerini çok kıymetli bulduğumuzu söylemeyi ve her birine ayrı ayrı sonsuz teşekkür etmeyi de kendimize bir borç biliriz. Diyelim ve ulaşabildiğimiz emekçilere bir kulak verelim.

İlk bölümde Gönül Mutfağı, Sivil Alan Hareket Ağı, Turkish Philanthropy Funds, Tarde ve Türk Psikologlar Derneği'nin bölgedeki gözlemlerini ve çalışmalarını aktarmıştık sizlere. Bu bölümde ise deprem bölgesindeki çocukların ve kadınların sorunlarını aktarmaya çalışacağız. Aynı zamanda eğitim yaşantısının nasıl seyrettiği üzerine de konuşacağız. Önce çocuklardan başlayalım dilerseniz. Depremin en sarsıcı etkileri küçük yaştaki çocuklarda görüldü maalesef. Ancak onları bir araya getiren, hayatlarını renklendirmek için çabalayan topluluklar da var. Haziran ayından bu yana bölgedeki atölyelerinde kolay ve hızlı şekilde kurulabilen, sürdürülebilir barınma alanları inşa eden Yuva Project de onlardan biri. Topluluğun bölgedeki deneyimlerini ve yaptığı çalışmaları Ersin Gök aktardı bizlere. Yani Yuva Project olarak başından beri aslında çocuklar merkezi çalışmayı hedeflemiştik. Özellikle kısıtlı kaynaklar varken bu kaynağı en etkin kullanmanın yolu da sosyal ve fiziksel dezavantajı çocuklara öncelememizdi.

Bu bağlamda da ilk yaptığımız Yuvalar otizm çocuklara, spastik çocuklara, Down sendromu çocuklar gibi sosyal ve fiziksel engelli olan çocuklar için Yuvalar yapmaya devam ettik. Ve bizi gördük ki aslında çocuklar için en kıymetli alanların zaten çok daha sağlıklı yapılardan oluşması gerekeni burada anlamış olduk. Yani bölgede hala ne yazık ki konteyner en büyük talep edilen barınma seçeneği olarak gözüküyor. Ve bildiğimiz bütün uluslararası, ulusal kurumlar bile çocuklara konteynerde eğitim vermeye, tedavi vermeye çalışıyorlar. Bizce bu çok yanlış dünyada yapılan bütün araştırmalar gösteriyor ki çocukların doğal materyalde yapılmış yapılarda büyümesi, orada eğitim alması çok daha önemli. Çocukların zihinlerinde çok daha kalıcı bir şey. Ama ne yazık ki hala ve hala bölgede ilk tercih edilen materyal konteyner oldu. Ve biz bunu değiştirmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Ve insanlara bunu bir şekilde ahşap yapılardan ya da doğal yapılardan yapmaları konusunda ısrar ediyoruz.

Yuvalar olarak da bu rolümüz hiç değişmedi. Bununla ilgili bir sürü deneyim elde etmiş olduk. Çocukların orada yaşadıklarını gördük. Onların ahşaba dokundukları anları, boyadıkları anları gördük. Bunu bir konteynerde yapamazlar. Konteyner deniz, plastik ve demirde oluşan bir aslında temelde büyük bir konserve kutusu. Yani biz çocuklarımızı buna layık görmememiz lazım. Ne yazık ki biz Cuma Project olarak bu kadar uğraşmamıza ve anlatmamıza rağmen istediğimiz yere getiremedik. Hala çok daha fazla para harcayarak prefabrik ya da konteyner yapılar yapılıyor. Ve çocuklar burada eğitim alıyorlar. Ve tabii ki bembeyaz yapılar içinde çocuklar ne kadar iyi eğitim alabilirler. En büyük yanlışlardan biri de kalıcı yapılar yapılması. Yani bölgede afet olduğu için ve bölge yeniden planlanan için orada yapılan herhangi bir kalıcı yapının aslında gelecekte bir değeri olmayacak. Çünkü büyük ihtimalle yıkılmak zorunda kalacak.

Şehirler tekrar planlanıyor. Biz yuvada bunu hep ana hedef olarak koymuştuk. Yani bu yapıların işlevi bittikten sonra taşınabilmesi, başka bir yere götürülebilmesi gerekir. Gerekiyorlarsa sökülüp monte edilebilir. Stoklanabilir olması önemli. Yani siz bir yuvayı işi bittikten sonra oradan söküp götürüp bir ormana ya da bir tesise, bir kampik alanı açabilirsiniz. Başka bir şey için kullanabilirsiniz. Depey bölgesindeki ilk yılımız yani 6 Şubat itibariyle tabii ki çok yoğun geçmeye başladı. Çok fazla telefon trafiği yaparak, iletişime geçerek insanlara ihtiyacı anlamaya çalıştık. Ondan sonra Samandar'daki atölyeyi kurduğumuzdan beri daha da aktif olarak bölgede yer aldık. Düzenli hataya gidip gelerek bölgenin ihtiyaçlarını anlamaya çalışarak geçti. Uluslararası STK'lar, uluslararası STK'lar, fon verenler, şirketler, kamu kurumları, yani bölgede daha fazla ne yapabileceksek onu yapmak adına sürekli bir temas halinde geçti.

Ve şu ana kadar 20 tane yuvayı oraya yerleştirmiş olduk. Hala da devam ediyoruz bir şeyler yapmaya. Neleri çok iyi yaptık? En azından iyi bir barınak tasarladık diyelim. Yani yuva gerçekten güneş asadığı, rüzgar asadığı yapan, topladığı yağmur suyunu kurezette kullanan, çok iyi bir yalıtım malzemeye sahip olan, tamamen doğal, neredeyse %95'e yakın doğada çözebilen malzemede oluşan bir yapı. Ve bu demonte ve taşınabilen bir yapı. Zeminine bile beton dökmeden vidalar üzerine kurduğumuz, istediğiniz her yere taşıyıp, söküp götürebildiğiniz, çok az kişiyle kurabildiğiniz basit bir yapı tasarladık. İlk başarımız bu oldu ve bunu iyi yaptığımızı düşünüyorum. Hala geliştirilecek tarafları var ama şu an geldiği noktada bile, uluslararası mimarlardan bile çok ciddi takdir görmüş bir proje yaratmış olduk. Bu bizim için bir gurur kaynağı. İkinci ve asıl en önemli olan da bölgede yaptığımız çünkü bu edindiğimiz tecrübeyi bölgeye aktarmak bizim için çok heyecan vericiydi.

Oradaki insanlara gerçekten doğrudan birebir, dokunmanın en etkili yollarından biriydi. Onları üretime sokmak, onları çözümün bir parçası yapabilmek bizim için çok müthiş bir deneyim oldu. Bölgedeki bu bilgi akışını, bilgi aktarımını sağlayıp onlara kendilerinin de bu işin sürülebilir bir tarafta olduğunu anlamalarını sağlamak oldu. Ve bunu devam ettirmek bizim için çok heyecan verici. Neleri iyi yapamadık? Aslında daha fazla fon bulabilirdik belki. Daha erken girmeliydik. Yani Haziran'a kaldığı atölyenin açılışı finansal sebeplerden dolayı. Ama daha önce başlayabilseydik çok daha fazla etkileşim alabilir, çok daha fazla yuva yapabilirdik. Çünkü çok fazla insanın böyle yapılır ihtiyaçları vardı. Ama ne yazık ki bizim kaynaklarımız çok sınırlıydı. Enerjimiz çok sınırlıydı. O yüzden bu konuda başarısız olduğumuzu söyleyebilirim. Belki daha fazla insana ulaşabilmeyi becerebilirdik. Ama elimizden geleni yaptığımıza inanıyorum.

Aslında üretimi normalde İstanbul'da yapıp Hatay'a ve bölgeye göndermek üzerine bir tasarım yaptık ama sonra fark ettik ki bölgede üretim yapmanın hem insanların maddi ihtiyaçlarını karşılamada faydası olacağını hem de ve daha önemlisi manevi ihtiyaçlarını karşılayacağını fark ettik. Çünkü insanlar özellikle üretime geçtiklerinde çok daha mutlu oluyorlardı. Ve bir üretime kendileri için bir şey üretme fikri onlar için çok daha heyecan vericiydi. Bundan sonra birazdan itibariyle de Hatay Samandağ'da bir atölye kiralayıp yaklaşık 30 Hatay Samandağ'lı çalışanımızla beraber dolaylı olarak da 100 kişiye istihdam sağlamış olduk. Şimdi bu atölye kore atölye olarak yine aynı ekip mobilya üretiyorlar. Ve bu mobilya da internet üzerinden satarak kendilerine istihdam ve maddi gelir sağlıyorlar. Aynı zamanda bir şey manevi tarafı da var ki bu çok çok önemli. Yuvalara şu an bölgede yine aktif olarak devam ediyoruz.

Projeler yapmaya en son Carson Music Foundation'la beraber bir proje gerçekleştirdik. Onun açılışını yapacağız. Bölgedeki çocukların yaşam alanlarını iyileştirmek için gereken ihtiyaçları ise şu sözlerle açıkladı. Bölgede çocukların bir araya getirebilecek alanların olması çok önemli. Çünkü biliyorsunuz yani çocuklar beraber olarak oynayarak, büyüyerek eğitilen canlılar ve onların birbirlerine ihtiyacı çok yüksek olduğu için bölgede de tabii ki yıkımdan dolayı güvenli bina bulmak zor. Güvenli binalara çocukların girmek istememesi gibi bir durum var haklı olarak. Onlara tek katlı, mümkün olduğu kadar alçak, betonlarla gözükmeyen yapılar sunmamız lazım. Bu ortak alanlarının en büyük şeyi, motivasyonu bu. Yani ne kadar çok böyle ortak olan işe edilse çocuklarımız o kadar sağlıklı bir şekilde orada eğitim alabilir, orada büyüyebilir, orada beraber bir şey yapabilir ve travmalar çabuk atlatır diye düşünüyoruz.

Bunun öncelemekten başka da bir seçeneğimiz olduğunu ben inanmıyorum. Yani bu kapalı alanın etrafına da mümkünse çocuklar için düzenlenmiş parklar vesaire gibi alanlar var. Çünkü mevcuttaki parkların çoğunda ya konteynerler var ya çadırlar var ya da başka amaçlarla kullanılmış olduğu için çocuklara çok az yer kaldı. Bizim bir an önce hızlıca çocuklar için eğitim verebileceğimiz, yanında da eğlenebilecekleri, oyun oynayabilecekleri, birbirleriyle paylaşabilecekleri alanlar yaratmak gerekiyor. Ve bu alanları her seferinde söylediğimiz gibi doğru materyallerle yapmamız gerekiyor. Yani o bölgedeki bu ihtiyaç zaten birkaç sene daha devam edecek. En azından daha dönüştürülebilir bir yapı stoğu elde edersek çocuklarımızın birçoklarımızın birçoklarımızın Çocuklar bunu daha uzun vadede kullanır ve bizim bu yarattığımız algı, yani çocuklar şu an ahşap bir yapın içinde büyümeleri, eğitim almaları, onların yarın öbür gün ahşap ev yapmaları için de motive edecek unsurlardan biri.

Çünkü buradaki güzel kokuyu, bu güzel görseli hatırlayacaklar ve bu şu an ancak bu zaman yapıldığında yetkisi olamayacak bir alan. Bu fırsatı kaçırmamamız gerekiyor. Eğer böyle bir dönüşüm hayal ediyorsak hep beraber bu tip yapıları desteklememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çocukların kendi gibi olabileceği özel alanlara ihtiyaçları var, normalleşmeye ihtiyaçları var. Hayatın normale döndüğüne dair bir güven içine ihtiyaçları var ki, travmaları kolay atlatabilirsin. Bütün terapiler, bütün psikologlar zaten bunu söylüyor. Son olarak tüm katılımcılara sorduğumuz bir soruyu yönelttik kendisine. Dinleyenler olarak oradaki çocuklar için bizler neler yapabiliriz? Biz dinleyenleri nasıl yönlendirebilirsiniz? İşte bu soruya da şöyle cevap verdi sevgili Ersin Gök. Acil ihtiyaçlar çoğunlukla karşılandı ama aslında çocukların kendilerini güvende hissedeceği alanları yaratmamız lazım. Bu çocuklar yıllarca bu alanlara gidip gelerek kendilerini daha rahat hissedip, daha güvende hissesinler ve travmalarından ve deprem iletkilerinden daha çabuk kurtulsunlar diye düşünüyorum.

Çocuklarla çalışan STK'lar araştırılabilir. Onlara bağış yapılabilir. Onlara destek olunabilir. Bölgede varsa tanıdığınız insanlarla konuşup, o bölgede neye ihtiyaçları var onlara öngörülebilir, onlara bakılabilir. Ama eğer ki gerçekten daha büyük bir proje yapmak istiyorsanız, birleşip ya da ayrı ayrı, bizim gibi sivri toplumcularla görüşüp, hani bölgede nerede neye ihtiyaç var olduğunu öğrenip, beraber hareket edebilirsiniz. Özellikle çocuklar için doğru alandan yaratılması için çaba gösterebilirsiniz. Yapacağınız projelerin sadece bir bağış olarak kalmaması gerektiğini, ve bunun takibini yapmanız çok önemli. Doğru yere ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Tükettiğiniz ürünlerde bölgedeki üreticilerden alarak bölgeye destek olmak, hem maddi hem manevi anlamda çok faydalı olur. Bunlar dolaylı olarak tabii ki çocuklara da yarayacaktır. Ve yapacağınız bütün etkinlikler de mümkün olduğu kadar, çocukları gözeten şeylere dikkat ederseniz, çok daha iyi olabilir.

Mevcut da yıkılmış okullar var. Belki okulların bahçelerine böyle modüller koyarak, ek sınıflar yaratılabilir. İşte çocuk evleri yaratılabilir. Bunlar çok da büyük maliyetler değil. Özellikle o bölgede tanıdığı öğretmenlerle görüşüp, onlarla bir temas kurarak neler yapılacağını konuşabilirsiniz. Özellikle daha orta ölçekli sivil toplum örgütleri aslında alanında daha aktifler, daha birebir yereldeki insanlara temas halindeler, oradaki ihtiyaçları daha çok biliyorlar. Ve bu ihtiyaçların karşılanmasıyla çok fazla uğraşıyorlar. Fırsatınız olduğunda bölgeyi ziyaret edip paylaşımlar yapabilirsiniz, çocuklarla konuşabilirsiniz gibi gibi bir sürü versiyon var. Hangi bir şey olursa bizimle bir proje yapmak isterseniz de bize doğrudan ulaşabilirsiniz. Elbette çocuklar kadar, kadınların da dertleri önemli bizler için. Deprem bölgesindeki dayanışmayı kadınların büyüttüğünü, onların canla başla çalıştığını sıklıkla duyuyoruz.

Ancak onların da ciddi sorunları olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda bölgedeki çalışmalarını yürüten Mor Dayanışma Merkez Koordinasyon Üyesi İrem Kayıkçı'ya ulaştık. Kendisine ilk olarak bölgede faaliyet gösterdikleri günden bu yana neler deneyimlediklerini, hangi çalışmaları yürüttüklerini sorduk. Mor Dayanışma'da ikinci günden itibaren deprem sürecindeki Türkiye'de ilk kadın çadırını açarak, kadın dayanışma noktasını açarak farklı bir süreci başlatmış oldu aslında. Hatay Samandağ'da merkezde yeni parkta kurduğumuz kadın dayanışma noktası, daha sonrasında bir kadın yaşam alanı sürecine evrildi ve ayrıca dört kadın çadırıyla başlayan süreç daha da büyüdü. O dört kadın çadırında tabii ki işte bekar anneler, kadınlar, sosyo-kültürel yapıya baktığımız zaman eşleri ya da işte ailelerinin bir kısmı yurt dışında çalışmak zorunda kalan birçok kadın aslında oralarda barınabildi. Üniversiteli genç kadınlar mesela.

Ve tabii ki süreç aslında her ne kadar ilk iki ay, özellikle ilk iki ay boyunca kadınların LGBT artıların ve tabii ki çocukların da bir yandan en temel ihtiyaçlarını karşılamaya, işte hijyen ürünlerinden kıyafetine, iç çimaşına, pedine ya da gıdaya evrilse de özellikle psikososyal destek çalışmalarını ve hukuki destek çalışmalarını hızlıca başlatmak durumunda kaldık. Çünkü orada hem aslında barınmadan tutalım da işte evlerin az hasarlığı, ağır hasarlığı gibi rapor tespitlerindeki hak ihlallerine kadar birçok şeyde bu bilgileri ulaşamayan ya da bu haklara erişemeyen çoğunlukla kadınlar da ve bu kadınlar kilometrelerce uzaktan yürüyerek geliyorlardı. Ve ne yazık ki hala aslında sürecin böyle olduğunu görüyoruz. Bu yüzden aslında 10 yıldır yerellerde örgütlü mücadere yürüten Mor Dayanışma, tabii ki aslında o dayanışma noktasını çok da merkezi bir yerde çabucak tüm kadınların görebileceği bir şekilde organize etti.

Fakat bunun yerellere bambaşka şekilde taşınması gerektiğini de biliyorduk. Bu yüzden de diğer illerden de gelen üyelerimiz, gönüllü arkadaşlarımız ve tabii ki işte hem halkın kendisi, oralı yerelden kadınların kendileriyle beraber mahalle meclisleri diyebileceğimiz şekilde örgütlenmeler yapmaya başladık. Ve daha sonrasında zaten bu Samandağ örneği Antakya'da Serinyo mahallesine, Defne'ye, ayrıca Defne ilçesine ve ayrıca İskenderun Arsuz'a da bir konteyner kente kadın çadırı açmamıza vesile oldu. Ve bu şekilde aslında kadın dayanışma noktalarımız, bu kadın çadırları koca bir yaşam alanına evrilmeye başladı. Ve neredeyse bir beşinci ayın sonuna gelene kadar gördüğümüz şöyle bir durum vardı. Biz orada ilk iki ayda, ilk üç ayda özellikle bu insani yardım ve temel ihtiyaçlar sürecinden çıkıp, psikososyal destek, hukuki destek çalışmalarıyla ayrıca sosyo-kültürel yapıyı ve dokuyu, tabii ki dili, dili kuruyacak ve kadınların kendilerini iyi hissedeceği, özneleşeceği, tekrar kendilerini bir kahve muhabbetinde, bir etkinlikte, bir Arapça şarkıda, bir Ermenice dinlede iyi hissedecekleri bir atölyeler, buluşmalar düzenine girmiş olduk.

Bu açıdan aslında ne kadar çok etkinlik yaptığımızla alakalı bir iyileşme süreci değildi bu. Bu ne kadar aslında yerellere ulaşabiliyorsak, ne kadar çok kadına yan yana durabiliyorsak, o kadar çok iyileştiğimiz, hepimizin iyileştiğinde gördüğümüz bir durumdu. 8 Mart'ta, 1 Mayıs'ta birçok kadınla farklı etkinlikler yapmış olduk. Hatay'ın 3 ilçesinde, 900'e yakın kadınla 8 Mart aslında kutlamış olduk. Bu tabii ki bir yandan kutlamaydı ama bir yandan buruk ve çok öfkeli bir kutlamaydı. Çünkü o zaman artan bu kadar çok iş yükü, çadırların, yaşam alanlarının temizliğinden tutalım da, ve bu koşulları şöyle düşünmek gerekiyor, suyun olmadığı, temizlik malzemelerinin olmadığı, ve tabii ki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı bunların bir fiil, kadınların sıratına yıkıldığı bir süreçte, hem kadınların bilinç yükseltme çalışmalar dahil olması, hem aslında evet biz depremzideyiz, böyle bir bölgedeyiz, koşulların zorluğuna rağmen, kreşi de istiyoruz, yaşlı bakım evlerini de istiyoruz, sığınma evi de istiyoruz dediğimiz süreçler yaşadık aslında.

Bölgedeki kadınların en temel sorunlarını ve ihtiyaçlarını ise şu sözlerle aktardı bize sevgili İrem Hanım. Bölgedeki kadınların en temel sorunlarının ve ihtiyaçlarının, nevziki hala en insani, en temel, en hayati şeyler olduğunu gözlemlemekteyiz. Ve bunların başına aslında barınma ve yaşam alanları geliyor. Ve güya yaşam alanı denilen konteyner kentlerin, güvensizliğinden su basmalarına ya da işte elektrik kaçaklarına, yangınlara ya da kadınların bir özel alanına tabii ki sahip olmayışından da kaynaklı, kendilerini güvende hissedememe, şikayet mekanizmalarının çalışmaması gibi durumlar en başta geliyor aslında. Şu an gelinen durum konteyner kentlerde hala yeteri kadar aslında alanın olmaması. Dışarıdan gelen mesela tayin haklarıyla, başka görevlerle ya da isteyerek aslında o deprem bölgesi dönmeye çalışan insanlara konteynerların tahsis edilmediğini biliyoruz. Mesela hayır yeteri kadar konteyner yok deniyor.

Ve bir yandan da barınamama hali var iken ve barındırmama gibi de bir süreci de gözlemlemekteyiz. Ve bu da ne yazık ki zorunlu göç dediğimiz şeye sebep oluyor. Orada hala çadırlar var ve hala kendi mahallesinde, kendi evinin önünde çadırda kalmak durumunda olan birçok insan var. Ve bunların talepleri, bunların ihtiyaçları, bunları gözetmemiz gerekiyor. Bir ikinci sorun alanı ulaşım ve ulaşım problemi özellikle kadınlar açısından inanılmaz büyük bir krizhane gelmiş durumda. Tabii ki otobüslerin ya da toplu taşıma araçlarının diyelim tamamının hala tam teşekküllü bir şekilde çalışmaması, düzenli gelmemesi ve özellikle eğer artan da benzin mazot fiyatlarını da düşünürsek, kadınların özel araçlarla bile bir yere ulaşması çok da mümkün olmuyor. Bir diğeri zaten tabii ki özellikle kadınlar açısından çok tehlikeli bir yere gelen sağlık hakkı. Kadın sağlığı açısından asla yeteri kadar hastanenin olmaması, aile sağlığı merkezlerinin neredeyse yarısı, kapanması en çok kadınları ve çocukları etkilemiş durumda.

Çünkü çok çabuca belki de mahallelerinde uzak bile olsa mahallelerinde böyle yerlere ulaşabilen kadınlar şu an mesela işte köylerden en yakın şekilde Antakya'ya gidebiliyorlar. Ve Antakya'da inanılmaz derece sınırlı sayıda hizmete ulaşabiliyorlar. Ya da Kırıkhan'a, Altınöz'e gitmek zorunda kalıyorlar. Ve birçok birim olmadığı için ya İskender'e ya da Adana'ya yönlendirilmek zorunda kalıyorlar mesela. Tabii ki bu anlattığım deneyimler her ne kadar şu an biz Hatay'da örgütlü ve yaygın faaliyette ve hala orada da çalıştığımız için buralardan gelmiş olsa da Malatya'da Adıyaman'da da durumun böyle olduğunu biliyorum. Ve tabii bizi dinleyen ve bu podcast'ı da dinleyecek olan herkes için şunu söylemek güzel olabilir. Orada yeni bir yaşam inşa ediliyor ve bizim gibi kadın örgütleri, feminist örgütler tarafından nasıl bir yaşam istiyoruz, nasıl bir kent inşası istiyoruz tartışmalarına kulak vermenizi ve tabii ki belli dayanışma alanlarında yan yana gelmeyi istiyoruz.

Çünkü yeniden aynı belediyecilik anlayışı olamaz mesela, yeniden aynı imar düzeni olamaz. Yeniden ekoloji mücadelesinde kadınların ihtiyaçları dinlenilmeden ilerleyemeyiz. Kadınların ihtiyaçlarının dinlenilmediği bir yerelleşme, bir kent inşası olamaz, mümkün değil. Elbette birçok sorun var deprem bölgesinde. Barınma var, beslenme, temiz suya erişim, güvenlik ve buna benzeyen birçok temel ihtiyacın karşılanmasına yönelik çalışmalar hala sürüyor. Fakat en az bunlar kadar önemli başka bir mesele daha var. Orada eğitimin sağlıklı bir şekilde sürmesi. Bu benim kişisel olarak da çok önemsediğim bir kavram. Ve bu konuda bazı tartışmalar yaşanıyor olsa da eğitime bir temel ihtiyaç olarak bakmamız, böyle değerlendirmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Bu bağlamda bölgede eğitim üzerine çalışmalarını yürüten toplulukların da bazılarına erişmeye çalıştık. İlk olarak Biriz Derneği'nden İpek Yöndere ulaştık.

Dernek birçok farklı alanda çalışmalar yürütüyor bu bölgede. Ancak biz onlara Hatay'daki okullarda sürdürülebilir içme suyu projesi özelinde yönelttik ilk sorumuzu. Projenin kapsamını ve şu an geldiği noktayı şöyle aktardı İpek Hanım. Hatay'da yazın biz geçtiğimiz yaz iki ay boyunca ücretsiz yaz okulu gerçekleştirdik. Bu esnada fark ettik ki bölgede ciddi boyutta içme suyu sıkıntısı halen devam ediyor. Çünkü altyapı sıkıntıları var. Ve içme suyu sıkıntısı demek hastalıklara yol açan bir sürü problem demek. Bunun üzerine bölgeden bir firma ile anlaşma sağladık. Genelde dernek olarak biz alıp bir şekilde bir yerlere bir şeyler göndermek istiyorsak alım yapacağımız firmaları mutlaka bölgeden seçmeye çalışıyoruz ki bölge halkında ekonomik anlamda tekrar ayağa kaldırma açısından bir faydamız olsun. Bu proje kapsamında Hatay İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile bir protokol yaptık. Ve bu protokol çerçevesinde de bize bildirdikleri okullara şebeke suyuna bağlanan arıtmalı zebil su dolabı bağlamaya karar verdik.

Şu ana kadar 15 dolabı belirlenen okullara taktık. Bunların hepsi Hatay'da. 13 tanesi daha toparlandı ve önümüzdeki günlerde montajı da yapılacak. Bu projeyi yaparken bir yandan da düşündük ki çevreye nasıl bir katkımız olabilir. Çünkü şu anda Hatay'da maalesef ciddi anlamda pet şişeler bir sürü atık problemi var ama pet şişeler de bunun üstüne ayrıca bir yük oluyor. Dedik ki öğrencilere su matarası verelim ki en azından bu sebillerde kullanılacak plastik bardak kağıt bardak atıklarının da önüne geçmiş olalım. Bu sayede hem içme suyu temiz içme suyu temin etmiş olduk. Hem de bölgede hali hazırda zaten dediğim gibi büyük problem olan bu pet şişe ve plastik ve kağıt bardak atıklarının da bir şekilde en azından israfını azaltmış olduk. Bu iki projede bizde ayrıca heyecan yaratan şey şuydu. Çünkü öğretmenlerimiz bu okullardaki öğretmenler de çocuklara bütün bu sebillerin takıldığı, işte sumatarların dağıtımı yapıldığı esnada çevre bilincini ve sıfır atık projelerinin önemini anlattılar.

Bu da gerçekten bizim için önemli bir şey, gelecek nesiller için önemli bir şey. Bu projeler devam ederken tabii bir yandan da derneğimizin, biriz dayanışma derneğimizin alanları olan çevre projeleri bu projelerle desteklendi. Ama eğitim konusunda ve kadınları güçlendirme konusunda da üniversiteli gençlere yönelik meslek kazandırma ve kadınları güçlendirme alanında yeni çalışmalarımız var. Onlar da önümüzdeki günlerde devam edecek. Bizi sosyal medyadan takip ederse izleyicileriniz, dinleyicileriniz tüm projelerimize hakim olabilirler. Eğitim konusunu da temel ve önceliklendirilmesi gereken ihtiyaçlar olarak değerlendirmek gerekiyor demiştik. Bölgedeki gençlerin ve çocukların eğitim yaşantıları nasıl sürüyor? Onların en büyük sorunu ve ihtiyacı olarak neleri görüyorsunuz diye sorduğumuzda şu yanıtı verdi bize İpek Hanım. Eğitim, milli eğitimin öngördüğü şekilde ve müfredatta uygun olarak yapılıyor.

Tabii birçok okulun imkanları çok çok kısıtlı. Taşımalı eğitim yapıyorlar. Bu demek oluyor ki okullarda binin üzerinde öğrenciler olabiliyor bazen. Bu yüzden de bence bir an önce köy okulları yetkin kadrolarıyla açılmalı. Bu çok önemli. Bölgede sadece eğitim değil. Gençlerin, çocukların iyi olma halini destekleyecek sanat, spor, müzik gibi aktivitelere çok ihtiyaç var. Bunlar durmuş durumda. Ve bence en önemli şeylerden biri de iyi olma hali demişken müfredatta belki travmayla baş etme derslerine ihtiyaç var. Bunu bence ciddi anlamda düşünmek gerekiyor. Unutmayalım ki neredeyse her ailede kayıplar var ki bunların birçoğu da anne, baba, kardeş gibi çekirdek aile bireyleri. Öğrenciler evlerine gittiklerinde, büyüklerle bir araya geldiklerinde özellikle endişe, yas gibi karışık duygular içinde oluyorlar. Çocuk bunlar. Çocukların yaşıtlarıyla bir araya gelip konuşmaya, paylaşmaya, zaman zaman dertleşmeye, acılarını, mutluluklarını paylaşmaya ihtiyaçları var.

Konteynür kentlerde yaşam kolektif olarak devam ediyor. Ama konteynür kentlerde daha önceden birbirini tanımayan insanlar bir araya gelmiş durumda ve ortak bir kültür yaratmaya çalışıyorlar. Yani ister istemez suni bir ortam oluyor. Kişisel alanlar neredeyse yok denebilecek kadar az. O yüzden mümkün olduğunca çocuklara okullarda bu güven ve huzur ortamı sağlanmalı. Unutmamamız lazım ki yani bugün bu depremi yaşayan çocuklar gelecekte toplumu oluşturacaklar. Çok büyük bir coğrafyadan bahsediyoruz ve çok büyük bir çocuk nüfusundan bahsediyoruz. İpek Hanım'ın söylediği çok önemli bir şey var burada. Bugün bu depremi yaşayan çocuklar gelecekte toplumu oluşturacaklar. İşte bu yüzden de eğitim ve öğretim hayatının deprem bölgesinde sağlıklı koşullarda sürdürülebilmesi gerekiyor. Bu konuda dayanışmanın önemini hatırlatıyor ve yapılan yardımların deprem zede öğrencilere ulaştırılmasındaki süreci özetliyor İpek Hanım.

Deprem tabii tüm ülkede müthiş bir dayanışma ortaya çıkardı bence. Bu gerçekten çok umut verici. Tabii ki depremin ilk günlerinde yardımların doğru yerlere gitmesi konusunda ciddi bir koordinasyon eksikliği olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu takip edebildik. Burada ben şahsen orada bulunmuş biri olarak şunu söyleyebilirim. Bir kere bölgenin genişliği çok büyük bir problemdi. İletişim çok geç sağlandı. İletişimin geç sağlanması derken telekomünikasyon yok denecek durumdaydı. İnsanlar cep telefonlarını kullanamadılar. Şarj edemediler çünkü elektrik yoktu. Araçlarını kullanamadılar çünkü ısınmak için çok soğuk bir Şubat ayında olan bir depremden bahsediyoruz. Isınmak için arabaların içinde kalmak durumunda kaldılar. Benzinleri bitti bir yere ulaşamadılar. Yani ulaşım durma noktasına geldi. Zaten toplu taşıma diye bir şey o esnada mümkün değil. Bilgi eksikliği çok vardı. Bir de tabii ki de depreme karşı doğru bir strateji oluşturulmamıştı.

Hazırlıklı değildi. Ne yapılabilir? Hep aynı şeyleri konuşuyoruz ama ülkemizde deprem olacak. Bu depremlere de hazırlıklı olmak gerekiyor. Ve bu hazırlık sadece devlet boyutunda değil. Bireysel ve toplumsal ölçekte eğitimler ve gerçekten tatbikatlarla da desteklenmeli diye düşünüyorum. Yani okullarda ciddi anlamda bu çocuklara hani travma eklemeden doğru bir şekilde bunların anlatılması lazım. Sürekli aynı şeyi konuşuyoruz. Devletin belki de travma merkezlerini özellikle bu alanlarda nasıl destek olunabilir, nasıl bilinçlendirilebilir bireyler diye hem iyi olma hallerini desteklemeliler hem de bu bilinci yaratmak için ne yapılması lazım üzerinde çalışılması gerekiyor. Ve son olarak kendisinin bizi yönlendirmesini rica ettik. Biz dinleyenlerin bölgedeki öğrencilere nasıl bir yardımda bulunabileceğine dair önerilerini şöyle aktardı sevgili İpek Hanım. Bölgenin tekrar ayağa kalkabilmesi için yatırımlar yapılması gerekiyor ama bu yatırımların da yerini bulması ve işlevsel olabilmesi için demin de bahsettiğim gibi insanların iyi olma hallerine psikolojik olarak ciddi anlamda desteklenmesi lazım.

Devlete burada çok büyük iş düşüyor. Gereken bütün kaynaklarını bence buradaki insanlara yatırmalı. Çünkü orada insanlarla konuştuğumuzda gördüğümüz şey şu ki evet bir iş imkanı var ama o kadar büyük travmaları var ki bir insan kendisi içsel olarak iyi hissetmediği sürece o insana bir şey yaptırmanız mümkün değil. Projelerimizin çoğunu gerçekleştirdiğimiz hatay üzerine gelirsem de orada çok önemli bir yer hatay. Yani hepimiz biliyoruz kültürlerin birleştiği bir yer. Marka değeri oluşturulabilecek üretimleri desteklemek lazım. Bölgenin güçlü olduğu alanlarda yöre halkını üretime teşvik etmek gerekiyor. Biz biriz dayanışma derneği olarak sürekli iletişimdeyiz. Dediğim gibi gerek bölgeye giderek gerek oradaki yöre halkıyla sürekli konuşarak iletişimdeyiz. Güncel ihtiyaçların yanı sıra sürdürülebilir ve kalıcı projeler yaratmaya çalışıyoruz. Ama güncel ihtiyaçları da göz ardı etmemek lazım. Çünkü dediğim gibi bazı güncel ihtiyaçlar içme suyu dediğimiz kalıcı projelere, sürdürülebilir projelere dönebiliyor.

Nasıl insanları yönlendirebiliriz? Biz yardımda bulunmak isteyenleri örneğin yılbaşı, doğum günü gibi özel günlerde tüketim oluyor artık çok. Bunun yerine doğum günü sahiplerine bizim projelerimize hediye edebileceklerini hatırlatıyoruz. Öyle güzel hediyeler geldi ki mesela bir sürü insan birleşip bir su sebiyle aldılar. Bir okula dediğimiz gibi aşağı yukarı bin öğrenciye temiz, sağlıklı içme suyu sağladılar. Bence bu alınabilecek ufak bir hediyeden çok daha değerli ve çok daha kıymetli. Biz ve bizim gibi bölgede aktif güvenilir STK'larla her zaman iletişime geçebilirler. İçlerine sinen projeleri destekleyebilirler. Bana göre iyilik sadece karşı tarafa değil, iyiliği yapan kişiye de şifa veren bir şey. O yüzden lütfen ellerini deprem bölgesinden çekmesinler. İyilik sadece karşı tarafa değil, iyiliği yapan kişiye de şifa veren bir şeydir. Ne kadar güzel, ne kadar zarif bir şekilde ifade etti Süreyci İpek Hanım.

Bölgedeki çocuklarımıza ve gençlerimize en büyük iyiliği yapanlar da gönüllü öğretmenler tabii ki. Ali Kev ve Payda Derneği ile sahada öğretmenlik yapan Nebil Nazik de onlardan biri. Şimdi de ona kulak vereceğiz. Depremin ilk günlerinde eğitimin temel problemi olarak sayılıp sayılmaması konusu çok tartışılmıştı maalesef. Sahayı görmüş, oradaki öğrencilerin gözünün içine bakmış bir öğretmen. Bu konuda en doğru yanıtı verebilecek kişilerden biri Nebil Bey. Biz de sorduk kendisine. Deprem gibi afet durumlarında eğitim meselesine nasıl yaklaşmalıyız? Deprem sürecinde de daha önce yaşadığımız afetlerde de ilk kesintiye uğrayan şeylerden biriydi eğitim. Ne yazık ki eğitime bütüncül olarak bakamıyoruz. Eğitimin çocuklar üzerindeki, insanlar, toplumlar üzerindeki o büyük etkisini gözlemleyemiyoruz. Eğitim sadece ders işlemek ya da konuları öğrenmekmiş gibi değerlendiriliyor. Halbuki bu da büyük acılardan sonra bu kadar büyük toplumsal travmaların yaşandığı zaman dilimlerinde çocukların ne kadar etkilendiğini, bu gelişim sürecinin ne kadar kesintiye uğradığını gözlemleyebiliyoruz.

Bizim depremden hemen sonra o eğitimi tekrar başlatabilmemiz, çocukları tekrar okullara, eğitim alanlarına çekebilmemiz çok önemliydi. Bu bize neyi sağlardı? Birincisi çocukların tüm o travmatik ortamlardan yetişkinlerin içinde bulunduğu o çaresizlik ve acı dolu ruh halinden uzaklaşmalarını sağlayacaktık. İkincisi de kendi akranlarıyla bir araya gelebilmelerini, arkadaşlarıyla ortaklaşa etkinlikler yapabilmelerini, oyunlar oynayabilmelerini sağlayacaktık. Bu onların kendi doğal çocuk hallerine, doğal çocuk hayatlarına dönüşlerini hızlandıracaktı. Doğal afetlerden sonra özellikle eğitim konusunda nasıl bir tavır almamız gerektiğini öğrenmemiz artık çok elzem bir mevzu. Afetlerde asgari düzeyde tüm yaşamsal ihtiyaçları karşıladığımız an hemen sonrasında eğitimi getirebilmeliyiz. Bunu tabii sadece sözde yapmak olmuyor. Bu eğitimi güvenli ve sağlıklı ortamlarda yapabilmek önemli. Çocukların orada öğretmenleriyle, kendi akranlarıyla güzel koşullarda, insancıl koşullarda bulunması gerek.

Bunu yapabilirsek hem o çocukları, hem o çocukların ailelerini hem de dolayısıyla tüm toplumu çok daha iyi bir yere getirebiliriz. Hemen ardından Nebil Bey'e son bir yılda bölgede hangi çalışmalara katıldığını, şu an eğitim hayatının nasıl devam ettiğini, bu alanda iyi ve kötü giden şeyleri sorduk. Geçtiğimiz yılda Payda Platformu'nun desteğiyle mimarı ve yürütücüsü Eyüp Han Koç olan Hatay Eğitim Dayanışması Projesi hayata geçti. Bu proje kapsamında Hatay'ın farklı bölgelerinden, ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki öğrencilere hem maddi destek sağlamak hem de onların gelişimini olumlu yönde etkileyecek bir takım etkinlikler yapmak var. Ben de bu projenin o bölgede yer alan partner öğretmenlerinden biriyim. Proje kapsamında Haziran ayından beridir öğrencilere burs desteği sağlanmaya başlandı. Öğrencilerle bir araya gelinecek etkinlikler, atölyeler ve oyunlarla zenginleştirilecek buluşmalardan ilki yapıldı.

İkincisi için son hazırlıklar aşamasına gelindi. Tabii bu proje sürdürülürken, sürdürülmeye çalışılırken zorluklarla da çok karşılaştık. Özellikle bölgenin çok yoğun bir göç vermesi, öğrencilere ulaşmamızı başta biraz zorlaştırmıştı. Öğrenciler yeterli sayıda okul olmadığı için ya da sağlıklı koşullar olmadığı için başka şehirlere gitmişlerdi. Onlara ulaşmak, onların geleceğe dair planlarını öğrenmek gerekliydi ilk başta. Tabii bu durum değişti, bunu da belirtmek isterim. Başlarda özellikle Antakya dışına çıkan çok sayıda öğrenci sonradan okulların açılmasıyla, koşulların biraz daha iyileşmesiyle Antakya'ya geri döndü. Şu an orada devam ediyor eğitim hayatlarına. Geride bıraktığımız yılda yaptığımız bu projenin dönüklerini almaya başladık. Öğrenciler üzerindeki olumlu etkilerini gördük. Bölgede eğitimine devam eden yaş grupları ile ilgili durumu ve yürüttükleri burs projelerini de şöyle izah etti Nebil Bey.

Şu an bölgede tüm kademelerde eğitim devam ediyor. İlkokul, ortaokul ve lise dengi tüm okullar açıldı. Kendi içlerinde tabii öğrenci sayısı çok azalan ya da durumdan kaynaklı öğrenci sayısı çok artan okullar var. Bazı okullar birleştirildi ama eğitim sürüyor. Daha önce bildiğimiz, duyduğumuz burs projelerinde genellikle üniversite ve lise öğrencileri olurdu. Biz ek olarak ortaokul ve ilkokulu da eklemeyi doğru bulduk. Çünkü her kademede sorunların olduğunu, her kademede ciddi anlamda desteğe ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. O yüzden hepsine yayılacak, hepsini kapsayacak bir proje olsun istedik. Ve son olarak eğitimin devam edebilmesi ve sürdürülebilir hale gelebilmesi için bölgedeki akut ihtiyaçları sorduk sevgili Nebil Bey'e. Biz dinleyenlerin oradaki öğrenciler için neler yapabileceğini öğrendik kendisinden. Bölgede eğitimin sağlıklı sürdürülebilmesi için daha çok şeye ihtiyaç var ne yazık ki.

Bunlardan ilk akla geleni, en fazla kişiye etkileyeni ulaşım. Hatay'da toplu taşıma sistemi oturmuş değil. Otobüsler sayı olarak yetersiz, çalışma sistemleri olmadığı için, düzensiz çalıştıkları için insanları çok zor duruma düşürüyorlar. Doğal olarak okul gibi ya da farklı iş yerlerinde bulunan insanlar çok ciddi sıkıntı yaşıyor. Öğrenciler ve öğretmenler okullarına gidiş gelişte sıkıntılar yaşıyorlar. Bu en yaygın olan sıkıntı diyebilirim. Tabii bunun aslında öğrenci ve öğretmen üzerinden tamamen ücretsiz ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın sağladığı bir olanak olması gerektiğini düşünüyorum. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bazı okullarda taşımalı öğrenci sistemi getirdiğini biliyoruz. Fakat yıkım çok büyük olduğu için, çok sayıda okul yıkıldığı için, bu okullarda farklı yerlere taşındığı için öğrencilerin gidiş gelişi zorlu olabiliyor. Her öğrenciye o taşımalı sistem hakkı verilmemiş oluyor. Onun da bir an önce yapılması, hiçbir öğrencinin bu konuda mağdur edilmemesi kesinlikle en gerekli şeylerden bir tanesi.

Sadece öğrenciler üzerinden değil, öğretmenler de çok benzer sıkıntılar yaşıyor. Bu ulaşım sıkıntısı dışında bir de öğrencilerin kaynaklara ulaşmayla ilgili sıkıntıları mevcut. Yine bakanlığın ders kitapları, yardımcı kaynak kitaplar gibi desteği var. Geldi. Fakat yetersiz, sınava hazırlanan öğrencilerin sadece o soruları çözerek kazanmalarını bekleyemiyoruz. O yüzden dışarıdan oraya destek olmak isteyenlerin özellikle kaynak kitap konusunda öğrencilere ulaşabileceğini söyleyebilirim. Tabii kendi içerisinde eğitimin de şu an devam eden okulların da sıkıntıları var. Merkeze yakın ve ayakta kalan okullar az olduğu için birçok binada fazla sayıda okul bulunuyor. Yani ortak kullanılan okullar mevzusu var. Bunun tam tersi olarak da kırsalda farklı durumlar yaşanıyor. Merkezdeki okullarda öğrenci sayıları çok azalırken, daha kırsaldaki bölgelerde sınıf mevcutları, öğrenci sayıları çok ciddi sayılara ulaşmış durumda.

Biz neler yapabiliriz diyen insanlara bu öğrencilere ulaşmalarını önerebilirim. Bunu payda platformu üzerinden, Hatay Eğitim Dayanışması Projesi üzerinden de yapabilirler. Farklı kurumların, öğrencilerle çalışan farklı kurumların olduğunu da biliyorum. Onlara ulaşarak da yapabilirler. Ya da kendi bireysel çabalarıyla yapabilirler bunu. Hem burs desteği sağlamak hem de özellikle şu an hali hazırda kaynak desteği sağlamak öğrenciler açısından çok önemli. Ben en çok talep edileni doğrudan orada karşılaştığımı söylüyorum şu an. Yoksa çok sayıda ihtiyaç var. Ben ne yapabilirim, ne yapmak istiyorum diye düşünen insanlara ben Antakya'ya gelin, Hatay'a gelin, deprem bölgesindeki şehirlere gidin diyorum. Çünkü depremi yaşayan süreci orada geçiren biz ne kadar anlatırsak anlatalım. Gerçek ihtiyaçların ne kadar büyük olduğunu, yıkımın ne kadar büyük olduğunu, zorlukların ne kadar dayanılmayacak hale geldiğini anlatsak da bir yere kadar anlaşılabiliyoruz.

O yüzden buraya gelin, buradaki durumu görün. Zaten anlayacaksınız, zaten bu sözlerimizin ne kadar az kaldığını siz de göreceksiniz diyorum. Evet, Nebil Nazik'in de aktardığı gibi bölgedeki öğrencilerin eğitim yaşantısı devam ediyor. Elbette buna sınav süreçleri de dahil. Bu noktada Buradayız Hatay'ın eğitim destekleri takım kaptanı Derya Gümüş Türk oğluna da yönelttik sorularımızı. İlk olarak Buradayız Hatay'ın kuruluş amacını anlattı bize Derya Hanım. Derneğimizi kurarken depremle yerle bir olmuş bu şehirde kalanların gidenlere karşı ve şehre karşı bir sorumluluğu olduğunu düşündük. Bu nedenle öncelikle geçim kaynaklarını kaybetmiş, işyerleri yıkılmış esnafa destek vermemiz gerektiğini, bunun yanında eğitim hakkından yoksun kalan okullarını, sınıflarını, öğretmenlerini kaybetmiş öğrencilere, bu eğitim olanaklarını ne kadar sağlayabiliriz, onlar için ne yapabiliriz diye düşünerek derneği kurmaya karar verdik.

Ardından Nebil Nazi'ye sorduğumuz soruyu Derya Hanım'a da yönelttik. Deprem gibi afet durumlarında eğitim meselesine nasıl yaklaşmalıyız? Bir de ondan dinledik. Bizler eğitim hakkının en temel insan hakkı olduğunu düşünen bireylerden oluşuyoruz. Dolayısıyla eğitimin her ne kadar afet dönemlerinde akut bir mesele olarak görülmemesini fark ettiysek de, aslında eğitimin uzun vadede baştan tedbir alınmaması halinde kesinlikle, ciddi problemler yaratacağını, öğrencilerin bu haktan yoksun tutularak diğerlerinin buna devam etmesi halinde onlara haksızlık yapıldığını düşünerek eğitimin de en başta planlanması gereken, afet dönemlerinde de planlama yapılırken dikkate alınması gereken bir konu olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle biz de derneğimizde eğitimi temel odağımız haline getirmiş bulunmaktayız. Eğitim öyle ertelenecek, daha sonra sınava karız, belki telafi ederiz denilebilecek bir mesele değildir.

Bu bir süreç işidir çünkü özellikle özellikle sınava hazırlanan öğrenciler sınavdan muaf tutulmadıklarına göre afet ya da benzeri felaketlerde öğrenciler sınava hazırlanmayarak haksızlığa uğramış oluyorlar. Eğitim destekleri takım kaptanı olarak neler yapıyorsunuz bölgede? Ne gibi faaliyetler üzerine çalışıyorsunuz? Bölgede eğitimin devamı için neler planlıyorsunuz gibi sorularımızı da şu şekilde yanıtladı Derya Hanım. Derneğimiz eğitim takımı olarak ilk önce depremden sonra ve kurulma sürecimizi tamamladıktan sonra öğrencilere kitap, kırtasiye desteğinde bulunduk. Türkiye'nin her yerinden gönlü güzel insanların gönderdiği kitapları tasnif ettik. Onların tasfiyesini yaptık. Ve ilgili kişilere, çocuklara, öğrencilere bunları duyurarak onlara dağıtımını sağladık. Çünkü hiç kimsenin elinde ne bir kalem, ne bir silgi, ne de bir kitap bulunuyordu. Ciddi bir kitap dağıtımı desteğini sunduktan sonra bunun daha sürdürülebilir bir hale dönüştürülmesi gerektiğini gördük.

Biz bu arada bu süreç tamamlanana kadar, okulların durumun milliyetin tarafından netleşene kadar öğrencilerimize moral amaçlı, destek amaçlı değişik etkinlikler yaptık. Onlara serin yolda karne şenliği yaptık. 300 öğrencinin katıldığı bir şenlik düzenledik. O şenlikte öğrencilerle birlikte oyunlar oynadık. Daha çok bunu anaokulu ve ilkokul çağındaki çocuklara yönelik yaptık. Çünkü onların hiçbiri okula gitmiyordu. Çadırlarda çok kısıtlı imkanlarla büyüklerin arasında yaşamaya çalışıyorlardı. Daha sonra yazın buradayız hocam projesi kapsamında Tavla Defne Evi'nde hazırlık, sınava hazırlık öğrencilerine gönüllü öğretmenlerimiz aracılığıyla sınava hazırlık çalışması yaptık. Onlara soru çözümleri yaptık. Dersler verdik matematik, İngilizce, resim atölyeleri gibi çalışmalar yaptık. Bir ön hazırlık gibi onları yazın bir tekrardan o ders dönemini hazırlamak. Yine bir eğitim motivasyonu sağlamak için bir buçuk aylık bir çalışma maratonumuz oldu.

Hem Kasım'daki ara tatilde öğrencilerimize yine bir soru çözüm kampı yaptık. Ve Şubat'ın ara tatilinde de bu iki haftalık süreçte de yine öğrencilerimize 8. sınıflara yönelik bu sefer. Çünkü zaman geçtikten sonra hem gönüllü öğretmene ulaşmakta, hem onları bu süreçte destekleyecek kitapları temin etmekte sıkıntılar yaşamaya başladık. O yüzden şartlarımızı zorlayarak bulabildiğimiz gönüllü öğretmenlerimiz de onları sınava hazırlayacak soru çözüm kampları yaptık. Bu iki haftalık süreçte çocuklara bir sınava hazırlık maratonuna sokmaya çalıştık. Bunu yapmamızın amacı burada birçok dershane yıkıldı zaten. Açılabilenler de inanılmaz yüksek ücretlerle. Buradaki insanlar evet eğitim çok temel bir hak ama ondan öncesinde geçinmek gibi bir dertleri var. Natay'da milli eğitim kapsamında her kademede öğrencilere eğitim verilmekte ama öğrencilerin ne fiziki koşulları ne de ruhsal durumları bu eğitimi almaya çok da uygun değil aslında.

Üç gidiyorlar, iki gitmiyorlar. Devamsızlığını doldurana kadar dolduruyor öğrenciler. Çünkü atmosfer olarak eğitime çok uygun bir atmosferde değil. Henüz bir de daha önce evlerine yakın adreslerdeki okullardaki çocuklar şimdi ücra yerlerde sadece köylerde yaşam imkanı olduğu için köyde belirlenen bir okula gitmek için fiziken çok zor şartları aşmak zorunda kalıyor. Eğitim kağıt üzerinde yapılıyor görünüyor olabilir ama verimlilik olarak hiç de verimli bir durumda değil burada. Ne özel sektörün ne milli eğitimin çabası şu anda bu sorunlara çözüm olabilecek düzeyde değil maalesef. Öğrencilerin bir kere çok ciddi bir servis problemi var. Servisler inanılmaz pahalı. Her aileden en az iki çocuk servisle bir yere gitmek zorunda kalınca bu ciddi bir bütçe oluyor. Bu nedenle çocuklar ya otostopla gidiyor ya bir kısmı yürümek zorunda kalıyor. Burada şu an özellikle sınava hazırlanan öğrenciler bu hem üniversite hazırlık sınavı hem de liselere geçiş sınavındaki öğrencilerin ciddi biçimde ders desteğine ihtiyaçları var.

Ayrıca bu ders desteğiyle beraber kaynak kitaplara ulaşmak gibi bir sıkıntıları var. Bu inanılmaz akut bir problem şu an bizim için. Ayrıca öğrencilerin sağlıklı bir ortamda ders yapmaları çok mümkün değil. Çünkü en iyi şartta olan konteynerda kalıyor. Konteyner dediğiniz 7 metrelik bir alanda bütün ailenin bir arada yaşaması, ders çalışması, yemek yemesi, yatması hepsini aynı ortamda sağlaması. Bu da çok mümkün değil. Okul dışında da öğrencilerin rahat ders çalışabileceği ortamların olmasını çok isterdik. Öyle çok büyük şeyler değil. Sadece öğrencilere tahsis edilmiş belli alanlarda çalışma salonları ki bu konteynerlerle oluyor zaten. O çalışma alanları gönüllü öğretmen ya da özel ders öğretmenini finanse edebilecek bir destek ve dershaneye gidebilme imkanının yaratılması. Çünkü Türkiye'nin her yerindeki öğrenciler canhıraş bir biçimde sınava hazırlanırken buradaki öğrenciler bunların tümünden çok yoksun durumda gerçekten.

Ve son olarak deprem sahasındaki öğrencilerin eğitim hayatını desteklemek için bizlerin neler yapabileceğini sorduk sevgili Derya Hanım'a ve kendileri bizi şöyle yönlendirdi. Benim isteğim kaynak desteğinde bulunma imkanı olan herhangi bir sınava hazırlık olabilir. Özel ders alma ihtiyacı çok öğrencinin var dershaneye gidemediği için. Onun finanse edebilecek kaynakların yaratılması. Bir de kırtasiye ve kaynak kitapların desteklenmesi. Çok kurum destekledi sağ olsun ama yeterli olamabiliyor. Özellikle lise öğrencilerinin mont, bot gibi ihtiyaçları lise çağındakiler. İlk okula herkes destek oluyor ama lise çağındakilerde de böyle bir sıkıntı var. Yani bizim şu anda Hatay'da öğrencilerin servisle ilgili ciddi bütçe nedeniyle problemleri var. Ulaşım problemleri var ve kırtasiye de kaynak desteklerine ihtiyaçları var. Dönem başında çok yardımcı olan kişi ve kurumlar oldu. Ancak bunlar tükenebilen şeyler olduğu için dönemin ortasına geldiğimizde artık elimizde yine hiçbir şey kalmadı.

Birbirimize dayanışarak, yardımlaşarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama şu anda elimizdeki imkanlar çok kısıtlı olduğu için sınırlı destekte bulunabiliyoruz sadece. Evet, depremi andığımız bölümlerimizde birlikte iyileşeceğiz cümlesini çok sık duydunuz. Depremin yaralarını hep beraber saracağız. Çocuklar ve kadınların sorunlarını gidermek, eğitimin sağlıklı bir zeminde yürütülmesini sağlamak zorundayız. Bu sayede yaralarımızı daha hızlı iyileştirebileceğimize, geleceğimizi aydınlatabileceğimize gönülden inanıyorum. Dolayısıyla Ersin Gök, İrem Kayıkçı, İpek Yönder, Nebil Nazik ve Derya Gümüş Türkoğlu'nun anlattıklarını can kulağıyla dinlememiz gerekiyor. Ben hem kendim hem de PodB Media'daki ekip arkadaşlarım adına her birisine teşekkürü bir borç bilirim. Yuva Project, Mor Dayanışma, Biriz Derneği, Alikev, Payda ve Buradayız Hatay Derneklerine ulaşabileceğiniz bağlantıları da açıklamalara eklediğimizi hatırlatmak isterim.

6 Şubat depreminin ilk yılını geride bırakırken, bölgede neler yaşandığını, nelere ihtiyaç olduğunu ve kendimizi olası depremlere nasıl hazırlamamız gerektiğini konuşmaya aktarmaya çalıştık. Bu bölümlerin üzerine çalışmaya başlamadan önce unutmamak fakat devam edebilmek üzerine düşünmüştük.

Hayatın normale dönmesi için dayanışmamız gerektiğini hatırlatmak, deprem bölgesinde yaşananları birinci ağızdan dinlemekte arzumuz. Bölgedeki emekçilere ses olabildiysek, onları sizlerle buluşturabildiysek ne mutlu bize. Kapatırken şunu da not düşmek isteriz. Bu bölümlerde ağırladığımız ve ağırlayamadığımız tüm derneklere, tüm STK'lara, sivil toplum kuruluşlarına, tüm kolektiflere ya da topluluklara gönülden teşekkür ediyoruz. Onların deprem bölgesindeki çabaları birlikte iyileşeceğimize dair umudumuzu da yeşertiyor. Sizleri sevgiyle selamlıyorum. Sağlıcakla ve dayanışma içinde kalın.