111 Hz ·Bölüm 116 ·5 Şubat 2024 ·51 dk ·5.546 kelime

Birlikte İyileşeceğiz: 6 Şubat Depremi'nden Bir Yıl Sonra | Bölüm 1

6 Şubat 2023'te gerçekleşen Kahramanmaraş merkezli depremin yaralarını hala sarmaya çalışıyoruz. Bu süreçte hepimizin aklında dönen bir cümle vardı: "Birlikte iyileşeceğiz." Ancak bu iyileşme sürecinde yaşananları en iyi, deprem bölgesinde çalışmalarını yürüten emekçiler anlatabilir.

0:00

Bir yıl. Tam bir yıl önce çok karanlık bir sabaha uyandık hepimiz. 6 Şubat 2023 pazartesi günü yaşanan Kahramanmaraş merkezli iki deprem birçoğumuzun yaşantısını, hayata bakışını sarstı. Depremden hemen sonra yaptığımız 7 bölümlük deprem dayanışma YouTube ortak yayınlarını ve bu yayınların birer özeti olarak derlediğimiz 111 Hz bölümleriyle bir farkındalık yaratmaya çalıştık. Ne yapabiliriz, nasıl destek olabiliriz, yaraları nasıl sarabiliriz üzerine düşündük hep birlikte. Bu süreçte de içimizden söküp atamadığımız bir cümle vardı hepimizin. Birlikte iyileşeceğiz.

Bir noktada deprem bölgesinden uzakta yaşayanlar olarak hayata geri döndük belki. Fakat aklımızın bir köşesinde bölgedeki yurttaşlarımız vardı bundan eminiz. Dolayısıyla aradan geçen bir yılda da zihnimizde hep o aynı cümle yankılınıp durmaya devam etti. Biz birlikte iyileşeceğiz. 6 Şubat depreminin birinci yılını anarken de bu cümleyi ve deprem bölgesini odak noktamıza almaya karar verdik. 5 ve 6 Şubat tarihlerinde yayına alacağımız iki bölümle sizleri deprem bölgesindeki mevcut durum ve dayanışma ağı hakkında bilgilendirmek, bölgenin ihtiyaçlarına nasıl çare olunabileceğine dair bir ışık tutmak istedik. Bunun için PodB Medya'daki arkadaşlarımla deprem bölgesinde yani sahada çalışma yapan sivil toplum örgütleri, kurumlar, kolektifler ya da derneklerdeki emekçilere ulaşmaya çalıştık. Zira bölgede neler olup bittiğini, neye ihtiyaç duyulduğunu, bizlerin nasıl destekte bulunabileceğini en iyi onlar aktarabilirdi.

Onlara yönelttik sorularımızı.

Başlamadan önce ufak bir not da düşmek isteriz. Bu bölümde bölgede yardım ve dayanışmaya yönelik çalışmalar yürüten topluluklardan sadece bir kısmını duyacağız. Zira deprem bölgesinde podcast bölümlerine sığmayacak düzeyde bir yardım ağı söz konusu. Dolayısıyla soru yöneltemediğimiz ya da ulaşamadığımız çok sayıda topluluk da oldu. Onların da emeklerini çok kıymetli bulduğumuzu söylemeyi ve her birine ayrı ayrı sonsuz teşekkür etmeyi de kendimize bir borç biliriz. Diyelim ve ulaşabildiğimiz emekçilere bir kulak verelim.

İlk olarak 6 Şubat depreminin ardından kurulan ve depremzedelerin yemek ihtiyaçlarını karşılamak için çabalayan Gönül Mutfağı'na ulaştı ekip arkadaşlarım. Gönül Mutfağı'nın kurucularından Kadir Sancar'a son bir yılda neler deneyimlediklerini ve Gönül Mutfağı'nın nasıl bir çalışma yürüttüğünü sorduk öncelikle. Gönül Mutfağı 6 Şubat depremi öncesinde mevcut olan bir sivil toplum kuruluşu ya da bir inisiyatif değil aslında. 6 Şubat ile beraber tamamen bir doğal refleks ile birkaç kişinin öncülüğünde ve sonrasında da zaman içerisinde bu birkaç kişinin 3500-4000'den fazla gönüllü haline geldiği bir yapı oldu. İlk 3 gün Maraş'taydık sonrasında biraz da yıkım hakkında da daha fazla bilgi aldığımızda da İskenderon'a geçtik ve sonrasında yaklaşık 5,5 ayda aralıksız bir şekilde İskenderon'da faaliyetimizi sürdürdük. İlk haftalarda tabii enkazların ve arama kurtarma faaliyetinin olduğu dönemde önceliğimiz hem arama kurtarma ekiplerine hem de deprem zetelere mümkün olduğunca hızlı şekilde 24 saat bir döngü halinde sıcak yemek ulaştırmaktı.

Sahada çokça bulunduğumuz zaman içerisinde değişen ihtiyaçları da gördük. Daha sonrasında çadır kentlerin, konteyner kentlerin kurulumuyla beraber yemek dağıtımını daha organize şekilde çadır kent, konteyner kentlere, toplanma alanlarına, dersliklere, okullara, kamu kuruluşlarına birçok farklı yapıya da zaman içerisinde yemek gönderimi sağladık. Toplamda 17 milyon kaba yakın yemek gönderdik bu süre içerisinde. Hatay İskenderon'dan birçok ilçeye, köye günlük bazda yemek dağıtımı gerçekleştirdik. Yemek pişirme ve dağıtmanın yanı sıra zaman içerisinde farklı ihtiyaçları da karşılama noktasında neler yapabiliriz diye örneğine çalıştık. Hem sahadaki gözlemlerimiz ve depremizde de vatandaşların bize ilettikleri hem de o dönemde kurduğumuz WhatsApp hattı sayesinde her bölgeden gelen talepleri değerlendirdik. Burada diğer sahadaki sivil toplum kuruluşları da iş birliğinde bulunduk. BİMECE kurduk.

Gıda kolileri dağıttık. Erzak dağıtımı yaptık. Hijyen malzemesi, hijyen paketleri dağıttık. Yaz döneminde sıcakların atmasıyla beraber insanların da soğutma imkanı olmadığı için suları dondurarak konteyner kentlere dağıtıma başladık. Okullar açıldı. Okullar açıldıktan sonra öğretmenlerden bize bilgi geldi, çocuklar okullara aç geliyor dendi. İlk okullara kahvaltı paketi hazırlayıp kahvaltı dağıtımına başladık. Sonrasında bu sene yine Eylül ayında tekrardan okullar açıldığında bu çalışmamızı tekrar başlatıp sürdürmekteyiz şu an. Belki de gönül mutfağına katılan birçok gönüllü mümkünün bundan önce de gönüllülük faaliyetleri olmuştu. Fakat 6 Şubat sonrasında yaşadıklarımız biz ve sanırım bütün STK'lar içinde belki de ilk yaşanan bir deneyimde bu ölçekte bir tecrübe. Biz bunların paylaşılmasına çok önem gösteriyoruz. Çünkü bunlar bir gün birilerinin yol haritası olacaktır. Burada topladığımız verilerin yanı sıra deneyimlerimizi de geceye rehberlik etmesi için bir araya getirilmek ve paylaşmak sahada çalışmalara devam ettirirken bundan sonrası için de bizim hedefimiz olacak.

Depremzedelere yemek yapmak kadar bu yemekleri onlara ulaştırma görevini de üstlendi Gönül Mutfağı. Bu organizasyonun nasıl sağlandığını da şöyle açıkladı Kadir Bey bize. Biz açıkçası ulaşabildiğimiz bütün kaynakları bu dönem içerisinde kullandık. İlk gün ve haftalarda gelen gönüllerin araçları da bizim dağıtımlarımızda yer aldı. Fakat bu süreç içerisinde en değerli desteklerden biri özel sektör kurumlarının bazılarının bize sağlamış olduğu logistik destek oldu. İskenderun Samandağ'a ki çok uzun bir mesafe Samandağ Defneye Kırkan'a her gün defalarca sefer düzenledik. Bunun yanı sıra motokuryeler gönülü olarak aramıza katıldı ve yakın bölgeye dağıtımlar üstlendiler. Gençlik ve Spor Bakanlığı hem mutfak alanını sağlamıştı bize KYK yurdu mutfağı. Bunun yanı sıra yine araç olarak dağıtımda da çok önemli destekler verdi. Zaman içerisinde operasyon da aslında daha da büyüdüğünde ve rakam olarak da günlük 40 bin 50 bin yemek dağıtımı gibi rakamlara ulaştığında bunu çok daha sistemli bir hale getirdik.

Bunu da tabii ki aslında bütün gelen gönüllerin de katkısıyla yaptık. Gönüller mutfakta belli çalışmaların içerisinde bulurken aynı zamanda mesleki birikimi, geçmiş deneyimlerini de hep utilize etmeye çalıştık. Hep faydalanmaya çalıştık. Bir makine mühendisinin, bir yazılımcının bize orada sistem kurmakta çok değerli katkıları oldu. Yani aslında gelen her gönüllü de sorunların çözümünün bir parçası oldu ve oradaki süreci sahiplenerek hareket etti. Yerelden ve yakın bölgeden de çok sayıda gönüllü katıldı. Tabii ilk zamanlarda yerel gönüllü sayısı daha azdı. Fakat zaman içerisinde bu sayı giderek arttı ve aslında bizim operasyonlarımıza da çok kolaylaştırıcı bir etken oldu. Ve bu süreç içerisinde aslında yerelden gelen herkesin orada bulunarak kendisinin de oradaki iyileşmesini, psikolojisinin iyileşmesini de çok kendilerinden duyduk faydası olduğunu ve bu sürecin onlara iyi geldiğini, mutfakta bulunmanın onlara iyi geldiğini.

Tabii gönül mutfağının lokomotifi Ebru Baybara denirin burada sosyal medyadaki hem bilinirliği hem de hazırlanan videolarla mutfaktaki operasyonu insanlara gösterdiğimiz ve orada canla başla çalışan insanların her yaştan, her meslekten, her insanın bulunduğu ortamı yansıtmamızla oraya sürekli bir gönüllü döngüsü sağlayabildik. İlk günlerde birkaç kişi olarak başlayan çalışmamız çok kısa süre içerisinde 40-50 gönüllüye Ramazan ayında da pikte 350 gönüllünün eş zamanlı çalıştığı bir operasyon dönüştü. Deprem bölgesinde süre gelen sorunlar da var elbette. Kadir Bey gözlemlediği en acil ihtiyaçları ve temel sorunları aktardı bize. İnsanlar acılarını ve yaslarını da yeni yeni yaşamaya başladı ve başlıyor bölgede. Çok uzun bir süre ciddi bir sok içerisindeydi Depremzedeler. Bölgedeki ihtiyaçlar ise hala çok taze. Altyapı ile ilgili sıkıntılarına yazık ki devam ediyor. Depremzedek kardeşlerimizin en temel ihtiyaçlarında barınma, beslenme, sağlık gibi konularda sıkıntılarını duyuyoruz.

Birçok insan hayatını konteynerda ya da çadırda sürdürüyor. Bunun yanı sıra işini iş yerini kaybeden insanlar oldu Deprem sonrasında. Ve bu insanların bir kısmı hala işsizler. Bu da hem ekonomik hem de duygusal olarak yıpranmalarına yol açıyor. Aile birliğinin sarsılmasına neden alıyor. Dolayısıyla yapılacak çalışmaların daha bütüncül bir bakış açısıyla planlanması burada çok kıymetli. Çocuklar ve gençlere de değinmek istiyorum. Onlar da aslında Deprem'den en çok etkilenenler. Onların gençlerinin de temel sorunu bugüne kadar bizim burada gördüğümüz umutsuzluk ve gelecek hayali kuramama. Buna yönelik çalışmaların da daha bilinçli, sistematik, sürdürülebilir şekilde devam ediyor olması çok önemli arz ediyor. Bölgede çocuklara, gençlere yönelik kısa vadeli, günübirlik, etkinlikler bunlar iyi niyetle düzenlenmiş olabiliyor. Fakat görüyoruz ki ve duyuyoruz ki gençler ve çocuklar üzerinde bazen bu faydadan ziyade de yine umutsuzluğu besleyen, tetikleyen unsurlar olabiliyor.

Dolayısıyla sahada yapılacak olan projelerin, sosyal, kültürel faaliyetlerin, sportif aktivitelerin devamlılığının sağlanması çocuklar ve gençler için çok önemli. Onların geleceğe dair hayal kurmasında, hayata tutunmasında ve umutların yaşarmasında çok kritik rol oynayacağına inanıyorum. Peki bizler gönül mutfağı aracılığıyla nasıl bir yardımda bulunabiliriz deprem bölgesindeki yurttaşlarımıza? Onun da yanıtını verdi sevgili Kadir Sancar. Gönül mutfanın depremin üzerinden geçen bir yıl boyunca sahada, Sürekli ve aktif olarak faaliyette bulunmasını sağlayan iki önemli faktör vardı. Birisi sürekli sağlayabildiğimiz gönüllüler. Bütün katılan herkese tekrardan çok teşekkür ediyorum buradan. Diğeri de bize destek veren yine vatandaşlar ve özel sektör kurum kuruluşlardı. Bu ölçekte yani ortalama da günde 40 bin kişiye yemek sağlayan bir aşağı bir operasyon sürdürülebilmesi için ihtiyaç duyulan tüm gıda, erzak, malzemeler de vatandaşların ve kuruluşların destekleriyle sağlandı.

Bunu da Toplaktan Tabağ Kooperatifi'nin web sitesi üzerinde deprem yardım alanı oluşturduk. Ve buradan vatandaşlar sanki kendisine bir ürün alırmış gibi, evine bir sipariş verilmiş gibi seçtiği ürünleri aldı. Ve bu ürünlerin tamamı da deprem mutfanında kullanılmak üzere Hatay'a İskenderun'a geldi. Bu sayede biz toplamda 17 milyon kap yemek çıkardık ve aynı zamanda gıda, erzak kolları dağıtımını sağlayabildik. Geçen bu bir yıl içerisinde edindiğimiz tecrübelerden biri de aslında birçok çalışmanın uzaktan değil sahadan yapılmakla anlam kazandığı. Sahada bulunmak, orayı yaşamak, orada yaşayan insanlarla aynı havayı solumak, onları dinlemek. Bu gerçekten yapabileceklerinizle ilgili birçok şeyi orada etkiliyor ve değiştiriyor. Doğru yöne sizi yönlendiriyor. Özellikle AFET ve AFET sonrası dönemde sivil toplum kuruluşlarının ben sahada olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aslında sahada yapılacak konu çok fazla ve bu da sahada mevcut olmadan yapılabilecek bir şey değil.

Dolayısıyla sahadaki mevcuduya da arttırmak lazım. Bunu sürekli kılmak lazım. Sadece kısa bir süreli ziyaretle ve orada bir resim vermekle gerçekten meseleler çözülmüyor. AFET sonrasında sahada varlığımızı sürdürmek, oradaki ihtiyaç sahiplerinin yanında olduğunu onlara da göstermek ve bunu yaşamak gerçekten bence bir şeylerin değişiminde en öncelikli konulardan biri. Topraktan Tabağ kooperatifi üzerinden satın alımlar ve destekler de yapabilirler. Bunun yanı sıra yine bizlere gönüllü olarak katılmaya devam edebilirler. Bugün şu an çalıştığımız konuların haricinde belki iki ay sonrasında, dört ay sonrasında biz yine o günün ihtiyaçlarına göre farklı çalışmaların, farklı projeleri hayata geçiriyor olabiliriz. Dolayısıyla sürekli bir gönüllü ihtiyacı ve yine destek ihtiyacımız olacaktır. Herkese bu konuda tekrardan teşekkür ediyorum bugüne kadar saldıkları destekler için ve bugünden sonra da yine yanımızda oldukları ve olacakları için.

Barınma ve beslenme en öncelikli ihtiyaçlardı elbette fakat farklı birçok alanda da yardımlar ulaştı ve hala ulaşmaya devam ediyor. Ancak yapılan bu yardımların koordinasyonu da son derece önemli bir mesele. Bu konuda bölgede çalışmalarını yürüten Sivil Alan Hareket Ağından Buğra Çevik'e yönelttik sorularımızı. Buğra Bey öncelikle ağın nasıl kurulduğunu, bu süre zarfındaki deneyimlerini ve bölgede gözlenmedikleri ihtiyaçların neler olduğunu aktardı bize. Sivil Alan Hareket Ağı Derneği olarak depremin ilk saatlerinden Hatay'a giden farklı disiplinlerden, farklı deneyimlerden bir araya gelen bir ekip olarak Haziran ayında Hatay'da kurulduk. Artık mevcut insani yardım ve sivil toplum yaklaşımının sorunlara çözüm geliştirmekle yetersiz kalması sebebiyle farklı bir yaklaşım denemek için yola çıktık. Bir tarafta kendi sorunlarına yenilikçi, etkin, kalıcı çözümler geliştiren yerel sivil dayanışma ağları.

Diğer tarafta kaynaklarının nereye yönlendiriciliğini bulamayan, dışarıdan getirdiği ekiplerini deprem bölgesinde barındıramayan bir insani yardım ve sivil toplum dünyası arasında nasıl köprü kurarız? Afet'i yaşamış ve üstüne kendi sorunlarına çözüm geliştiren organizasyonların sesini karar vericilere, fon sağlayıcılara nasıl ulaştırırız? Ve bir sonraki afete bu öğrenimleri nasıl taşırız soruları etrafında uzmanları bir araya getiriyoruz. Şu an bölgenin psikososyal destek, istihdam, eğitim gibi birçok başlıkta acil ihtiyaçları devam ediyor. Ve bu başlıklara sürdürülebilir etkin çözümler geliştirebilmek için en acil ihtiyaç doğrudan vatandaşı dinleyen, ihtiyaçlara cevap veren projeler geliştirebilmek. Bunu yapabilmek için de doğrudan yerel organizasyonları desteklemek olarak görüyoruz. Depremin yaşandığı ilk günlerde koordinasyonla ilgili sorunlara dair birçok haber alıyorduk. Bu bağlamdaki tespitlerini, hangi planların işlediğini, hangi planların hatalı olduğunu da şöyle anlattı Buğur abi bize.

Özellikle ilk haftalarda kimin nerede ne yaptığı, nerede neye ihtiyaç olduğu gibi veriye dayalı karar verme mekanizmalarının ve kaynakları mobilize edecek koordinasyon olmaması çok ciddi bir sorun yarattı. Bu durum halen geçerli. O yüzden bazı bölgelerde ihtiyaç fazlası yardımlara ulaşırken bazı bölgelere hiç yardım ulaşmamıştı. Bu eksiği sosyal medya ve whatsapp üzerinden koordine olan bizim afetin sıra dışı aktörleri dediğimiz sivil dayanışma ağları doldurdu. Mezun derneklerinden sosyal girişimlere, sinema endüstrisinden kuryelere, hemşeri derneklerinden meslek gruplarına kadar tam bir seferberlik hali oluştuğunu gördük. Ne işledi diye baktığımızda tam olarak bu sivil dayanışma ağları işledi. Halen mahallesindeki yüzlerce kişiye yemek çıkaran aşevleri, gençlere ve çocuklara nitelikle eğitim sunan yerel organizasyonlar, kadınlara ve gençlere istihdam sağlayan kooperatifler. Bu dayanışma ağları o kadar gelişti ki kendi merkezlerini kurdular ve acil durum evresinde üstlendikleri sorumlulukların üzerine koyarak yeniden inşa sürecinde de en iyi örnekleri sergiliyorlar.

Ne işlemedi diye baktığımızda vatandaşı dinlemeyen, yerelin ihtiyaçlarını önceliklendirmeyen, tümüyle fonlara göre şekillenen ve uzaktan yönetilen projelerin planların işlemediğini ve hatta zarar verdiğini görüyoruz. Dolayısıyla 6 Şubat depremi mevcut insani yardım yaklaşımının tümüyle sınıfta kaldığı bir noktada. Bunu değiştirmenin yolu afeti yaşamış insanlara afet zede gözüyle bakarak yaklaşmak değil, onların kendi sorunlarının çözümünde aktif olduğu modeller geliştirmek ve bu modelleri sonraki afetlere öğrenim olarak taşımaktan geçiyor. Maalesef Türkiye'de yeni depremler de bekleniyor. İşte bu olası depremlerin gerçekleşmesi halinde yaşanabileceklere ne kadar hazırlıklıyız? Benzer acıların yaşanmaması için neleri yapmak, nasıl organize olmak gerekiyor sorumuzu da yanıtladı kendisi. Hazırlık ve bir sonraki afet konusunda tabii ki kamuya ve sivil toplum kuruluşlarına birçok rol düşüyor ve bu anlamda bu yapıların hazır olduğunu düşünmüyorum açıkçası.

Ama 6 Şubat depremi de gösterdi ki bu yapıların hazır olmasını bekleyecek zamanımız maalesef yok. O yüzden burada bir sonraki afete en hazır ve tecrübeli insanlar şu an deprem bölgesinde deneyim kazanmış insanlar. O yüzden deprem bölgesine nasıl yardım ederiz yaklaşımı yerine buradan bir sonraki afetler için ne öğrenebiliriz? Ne gibi modeller geliştirebiliriz gözüyle bakmak gerekiyor? Mesela çok somut bir örnek olarak Hatay'da günlerce insanları tahliye edemedik. İstanbul depreminde de benzer bir durumla karşılaşacağımızı öngörüyor uzmanlar. İşte günlerce elektrik olmadan, buzdolabı olmadan, kimseyi zehirlemeden mahalle bazında nasıl yemek yaparızın cevabı Hatay'daki aşevlerinde var. Aynı şekilde su sanitasyon konusu. Mevcut parkları mobil tuvalet kurmaya uygun hale nasıl getiririz? Ya da arama kurtarma konusu. Günlerce arama kurtarma ekiplerinin doğru yerleri koordine edemedik. Ve enkaz altından kurtarılanların %80'i komşusu tarafından kurtarıldı.

Dolayısıyla benzer acıların yaşanmaması için mahalle bazında bir afet hazırlığı, seferberliğini nasıl başlatırız sorusu en önemli soru olarak karşımıza çıkıyor. Günlük hayat temposu, dikkat süremiz ve önceliklerimiz bizi uzun vadeli düşünmekten ve plan hazırlık yapmaktan alıkoyuyor. Burada afetlere karşı yapılacak en önemli hazırlık aslında ilk olarak kişisel bir hazırlık. Doğrudan sağlam bir halet rüya'ya sahip olmakla başlıyor. Daha sonra evin içerisinde birlikte yaşadığımız insanlarla bir plan yapmak ve bunları yaptıktan sonra da aslında komşumuz da çıkıp doğrudan afetlere karşı risklerimiz neler, kaynaklarımız neler, birlikte ne yapabiliriz konusunu konuşmaya başlamaktan geçiyor. Asıl afet risk haritasının komşuluk ilişkileri ve mahallelik kültürünün olup olmadığı üzerinden şekillenmesi gerektiğine inanıyorum. Deprem bölgesindeki yurttaşlarımıza nasıl destekte bulunabileceğimiz konusunda da bizleri şu sözlerle yönlendirdi sevgili Buğra Çevik.

Uzaktan ne yapabiliriz konusu hala geçerli ve yapılabilecek birçok desteğin olduğu bir alan. Bunun başında da bölgede üretim yapan ve bunu çeşitli e-ticaret platformları üzerinden satan işletmelerin ürünlerinin alınarak desteklenmesi başı çekiyor. Bir diğer konuda artık çok farklı uzmanlıklara ihtiyacımız var sahada. Mesela bu dijital satış kanalları üzerine çalışan uzmanlıklara ihtiyacımız var. E-ticaret uzmanlarına, altyapı uzmanlarına, yazılımcılara ve bunların hepsi uzaktan yapılabilecek işler. Eğer bize ulaşırlarsa biz onları en doğru organizasyonlarla bağlayabileceğimiz gibi aslında bölgede projeler geliştiren organizasyonları bulmak da çok da zor değil. Belki de en önemli destek uzaktan verilebilecek o bölgedeki insanların yalnız olmadığını, halen desteklendiğini, seslerinin duyulduğunu ve bu sivil dayanışma ağının halen yaşadığını ve geçerli olduğunu ortaya koyacak şekilde bir arada olmak ve onlara ulaşmak.

Deprem bölgesine uzaktan yapılabilecek yardımlarda elbette fon çalışmaları çok önemli bir etki sağlıyor. Bölümün başında bahsettiğim deprem dayanışma YouTube ortak yayınları sırasında bizler de Turkish Philanthropy Fonds'la benzer bir çalışmayı yürütmüş ve 657 bin küsur dolar tutarında bir yardım toplantıları. Fakat Turkish Philanthropy Fonds'ın topladığı yardımlar bununla sınırlı değildi. Topluluğun Genel Müdürü Şenay Ataselim Yılmaz'a ne kadar yardım toplandığını ve bu yardımların bölgeye nasıl ulaştırıldığını sorduk ilk olarak. TPF deprem fonunda sizlerin YouTube canlı yayında toplamış olduğunuz o 657 bin dolar dahil olmak üzere 20 milyon doların üzerinde bir fon topladı. Herkese bu fırsatıyla tekrar teşekkür etmek istiyorum TPF'e olan güvenleri ve göstermiş oldukları destek için. TPF'in kampanyası bildiğimiz gibi depremden sadece birkaç saat sonra başladı ve bizler sürekli sahayla komünikasyon halindeydik.

İlk günden itibaren sahada olan partner organizasyonlarımızla. İlk yibemiz ilk gün Akıt Vakfı'na verdik. İlk 5 gün içerisinde de 3 yibe daha verildi TPF'den. Bunlar ihtiyaç haritasına, hayata desteği ve toplum gönülleri Vakfı'na gitti. Bu hibeler o sırada organizasyonların bizlere ilettikleri acil ihtiyaçlara destek olmak amaçlı verildi. Bugüne kadar TPF'den 10.6 milyon dolarlık hibeler bölgede çalışan 72 organizasyonun toplam 127 projesini desteklemek amaçlı dağıtıldı. Desteklediğimiz alanlara baktığımızda da 8 farklı alana destek yarattık. Ekonomik kalkınma, eğitim, acil barınma, gıda güvenliği ve beslenme, sağlık hizmetleri, insani nakdi yardım, psikososyal destek, çocuklar için güvenli alanlar yaratma, arama ve kurtarma çalışmaları, son olarak da su ve hijyen yani temizlik konusunda destek olan hibelerimiz oldu. Baktığımızda en fazla destek olduğumuz alanlar sağlık, eğitim ve çocuklar için güvenli alanlar yaratmak.

Bunu psikososyal destek ve ekonomik kalkınma alanlarında yaptığımız hibeler izlemekte. Bir de not etmek istiyorum depremin ilk haftalarında özellikle acil eğitim bursları verdik. O zamanki yaklaşımımız da bu bursların aynı zamanda insani nakit yardımı olarak da değerlendirilebileceği yönündeydi. Çünkü öğrencilere verdiğimiz destek onların ailelerine de verdiğimiz bir destekti. O yüzden insani nakit yardımı da en çok destek olduğumuz alanlar arasında sayabiliriz. Şu anda da yaklaşık 4 milyon dolar civarında ve hibeyi 4 organizasyonla paylaştıracak şekilde açıklamaya hazırlanmaktayız. Bu hibeler ile toplam vermiş olduğumuz hibe miktarı 14,5 milyon doların üzerine çıkmış olacak. Yapılan hibelerin dağılımını da belli kriterlere göre sağlıyor TPF. Bu süreci ve yapılan yardımların hangi bölgelere yoğunlaştığını şöyle özetledi bizlere Şenay Hanım. Birkaç nokta var hibeleri yaparken TPF olarak özellikle dikkat ettiğimiz.

Birincisi projelerin depremden etkilenen topluluklara aktif olarak bağlantıda ve o programların yaratılmasında, kurgulanmasında onlar ne kadar dahil oluyor? Ona bakıyoruz ki gerçekten ihtiyaçlara çözüm yaratabiliyor muyuz onu anlamak için. Bir diğeri eşitlik perspektifi TPF için çok çok önemli. Özellikle risk altındaki gruplar için eşit fırsatlar yaratılıyor mu? Desteklediğimiz organizasyonlar buna öncelik gösteriyor mu? Ona bakmaktayız. Bir diğeri deprem hepimizi özellikle sahada olan organizasyonların kapasitelerini inanılmaz derecede zorladı. Bu nedenden dolayı desteklediğimiz organizasyonların hem insan kaynağı hem de teknik bir altyapı kaynağı açısından ihtiyaçlarına da nasıl destek olabiliriz diye de sürekli bakmaktayız. Bir diğeri verdiğimiz hibelerde biraz esneklik de yaratmak. Çünkü sahada ihtiyaçlar sürekli değişiyordu. Verilen hibe o gün o ihtiyaca cevap verirken birdenbire başka bir ihtiyaç olduğunda kaynağı oraya yönlendirebilmelerini sağlamak amaçlı o esnekliği de vermek istedik.

Tabi bu organizasyonlarla sürekli komünikasyonda olmanın getirdiği de bir avantajdı. Ama o esnekliği verirken de şeffaflığı her şeyin temeline koyarak ilerledik. Çalıştığımız her organizasyonun TPF'in şeffaflılık kriterlerine uyması bizim açımızdan bir zorunluluk. Bir diğeri bu inanılmaz bir felaketti ve bölgenin ancak organizasyonların hepsinin birlikte işbirliği içerisinde çalışarak uzun vadede ayağa kalkabileceğine inanmaktayız. O nedenle hem desteklediğimiz organizasyonların çabalarının tekrarlanmasını biraz önlemek amaçlı hem de birlikteliğin yaratacağı o gücün etkisinin daha fazla olacağına olan inancımız nedeniyle de işbirliğine açık olan organizasyonları desteklemeye özen gösterdik. Bütün illeri açıktı hep hibe programımız. Tabi bazı yerlere yönetik programlardan daha fazla başvuru aldık. Odak noktamız hep en çok zarar gören bölgelerde yerel güçlendirmeyi, eşitliği, işbirliğini sağlamaya biz nasıl da istek olabiliriz de.

Zaman içerisinde de hepimiz biliyoruz deprem bölgesinde birçok insan başka şehirlere göç etmek zorunda kaldılar. Ve o göç ettikleri şehirlerde de ihtiyaçlar oluştu. Biz o bölgelerden başka şehirlerden gelen destek programlarına da kaynak yer attık. Şu ana kadar toplam 30 şehirde Türkiye'de deprem sedelere yardımda bulunduk. Deprem bölgesinin dışındaki destekler genelde kira yardımı, burs yardımı, psikososyal destek olarak sayıdılar. TİPF'e gelen başvuruların hangi ihtiyaçlar üzerinde yoğunlaştığını ve biz dinleyenlerin nasıl bir katkıda bulunabileceğini de şu sözlerle aktardı. Biz de en başından beri bölgede uzun dönemde nasıl destek yaratabiliriz, verilen desteğin sürdürülebilirliğini nasıl sağlayabiliriz diye çalışmaktaydık. Bütün veriler hızlı bir toparlanın olası olmadığını göstermekte. Bunun içinde sürdürülebilir olan bir stratejik planlamın gerekliliğini de gördük. Biz bunu nasıl yaptık?

Hem Türkiye'de hem globalde bu konunun uzmanlarını bir araya getirdik. Onlardan destek aldık ve ciddi bir ihtiyaç analizi yapıldı. Ve dört şu anda uzun dönemli bölgede ihtiyaç olan alan ortaya çıkıyor. Ve TİPF'de bu alanlara bundan sonra destek yapmaya devam edecek. Bir tanesi psikososyal destek. Bir ikincisi hepimizin bildiği gibi ekonomik kalkınma. O bölgenin giden insanların tekrar geri gelmesi için var. Orada yaşamaya devam edenlerin kalmaya devam edebilmesi için ekonomik olarak bölgenin güçlenmesi gerekiyor. Bir diğeri eğitim. O alanda hem geleneksel anlamda burs vermeye devam etmek istiyoruz. Ama aynı zamanda onların yaşam becerilerini geliştirecek destekler de sağlamak istiyoruz ki onların direncini de güçlendirelim. Ve bölgeden gelen burs başvuru formları inanılmaz bir şekilde artmıştık bu durumda bu sene. Bir sonuncusu da ne yazık ki dikkat çok büyük olduğu için deprem sonrasında uzunlarını kaybeden çok fazla çocuk oldu.

Bunların uzun dönemli hem tıbbi tedaviye bir de rehabilitasyona desteği var. TPF olarak o alanda biz büyük bir hibe desteği sağlamıştık ama bu alanda desteğimizi devam ettirmek istiyoruz. Bu dört alanı sayabilirim. Bize de gelen hem de bizim de belirlediğimiz destek olunması gereken alanlar. Hala hazırda olan deprem fonunda 50 bin dolara kadar hibe sağlamaya devam edecek. Orada TPF partneri olmayan organizasyonlara da açıldı hibe programımız. Oraya bir milyon dolar ayrıldı şu anda. Tabi bize gelen destekler arttıkça o miktarı da arttırma hedefimiz var. Bir diğeri depremin uzun vadeli etkilerini ele almak için bir milyon dolar daha ayırmaktayız. Oradaki odak noktamız afet hazırlığı, afetleri önlemeyi sağlayan programların desteklenmesi. Biraz daha proaktif bir yaklaşım nasıl sağlanabilir diye partnerlerimizle birlikte düşünebilmeyi hedefliyoruz. Son olarak da bu kalan fonlar sadece davetiyle ilerleyecek bir uzun dönemli destek yibe programına dönüşüyor.

Oradaki amacımız da bu fonları daha etkin bir şekilde bölgede var olan, ciddi bir şekilde etki yaratan organizasyonları uzun dönemli destekleyebilmek. Tabi hepimiz gördük, biliyoruz bu bölgenin kalkınması zaman alacak ve orada sahada olan, olmaya devam eden organizasyonlara destek olmaya devam etmek çok önemli. Herkesten TİP'in deprem fonuna destek olmaya devam etmelerini rica etmek istiyorum o bölge adına. Söylediğiniz gibi sürekli onları nasıl harcadığımızın raporlarını vermekteyiz. 3 ay, 6 ay raporumuz yayınlandı. 6 Şubat'ta 1. yıl raporumuz da yayınlanacak. Afetten etkilenen insanların fiziksel sağlığı kadar ruh sağlıklarında da özenli ve iyileştirici bir yaklaşım içerisinde olmamız gerekiyor. Bu konuda çalışmalar yürüten Travma ve Afet Ruh Sağlığı Çalışmaları Derneği ya da kısa adıyla TARDE'de 6 Şubat depreminin ilk günlerinden bu yana bölgede çalışmalarını yürütüyor. Derneğin deprem projesi organizasyon planlama alanında görevli olan uzman psikolog Ece Önder'e yönelttik sorularımızı.

İlk olarak sahada hangi çalışmaları yürüttüklerini ve gelecekte yaşanabilecek bir başka deprem için ne gibi önlemler üzerine çalıştıklarını sorduk Ece Hanım'a. 6 Şubat depremi sonrası Tarde olarak Affan Psikososyal Destek Projesi'ni başlattık. Affan, Antakya'nın geçmişten kalan mahallelerinden birinin ismi. İnsanı kötülüklerden uzak tutan bir anlamı var. 22 Şubat itibariyle Tarde olarak deprem sonrası hasarın, yıkımın en yoğun olduğu Antakya'da ilk merkezimizi kurduk. Sonrasında 9 ayrı bölgede merkezlerimizi kurduk ve 50 profesyonel ruh sağlığı çalışanı ile beraber depremden etkilenen bireylere ücretsiz psikolojik destek hizmeti vermeye başladık. Antakya, İskenderun, Gaziantep, Maraş, Adıyaman, Osmaniye, Malatya, Şanlıurfa ve Diyarbakır'da bu süreçte sahada aktif olarak çalışan profesyonel çalışanlarımızı gönüllülerle de destekledik. Toplamda 25 ekip, 100'e yakın gönüllümüz oldu. Hedef kitlemiz yetişkinlere, bölgede etkilenenlere, kırılgan gruplara, kadınlara, yaşlılara, çocuklara, ailelere, mültecilere, sağlık çalışanlarına ve bölgede dışı göç edenlere ulaşmak oldu.

Bu proje kapsamında 34 bin 146 kişiye ulaştık. Aslında bu sayıdan çok daha fazlası diyebilirim. Çünkü böylesine büyük bir yıkım sonrası saha merkezlerimizin dışında her yerde. Bakkalda, dükkanın önünde, benzin istasyonunda, yol üzerinde temas ettiğimiz herkese sohbet esnasında psikolojik destek, psikolojik ilk yardım uyguladığımız oldu. Tüm bu faaliyetleri gerçekleştirirken aslında sahada bize güç veren en büyük destekçilerimiz, birlikte dayanıştığımız iş birliği halinde olduğumuz kurum ve kuruluşlar oldu. Yaklaşık 40'a yakın kurumla eş güdümlü çalışmaya gayret ettik. Ve 6 Şubat depremi sonrası hem deneyimlerimizi paylaşmak hem bir araya gelmek için 1-2-3 Eylül'de Hatay Arsus'ta Türkiye Trahmetik Stres Kongresi'nin üçüncüsü olan Tarde ve Bilgi Üniversitesi İşbirliği ile bir kongre gerçekleştirdik. Bu kongrenin teması kolektif sorumluluk, hayatı yaşartmekti. Yaklaşık 325 kişi ve 25 sivil toplum kuruluşu meslek örgütü katılım gösterdi.

Bir arada olmak, deneyimlerimizi paylaşmak bize çok iyi geldi açıkçası. Bu uzun bir yol hepimiz için. Bu yolda dayanışmaya devam etmek ve birlikte iyileşmeye ihtiyacımız var. Bu sebeple tarli olarak merkezlerimizde sadece bireysel gruplara yönelik psikolojik destek hizmeti sunmanın yanı sıra geleceğe yönelik yerel ve sürdürülebilir modeller oluşturmaya gayret ediyoruz. Merkezleri, işyerlerini, okullara yönelik psikososyal ve eğitsel çalışmaları sürdürmeye gayret ediyoruz. Aynı zamanda alanda çalışan profesyonellerin kapasitelerini geliştirmek için eğitim, süpervizyon, çalışan destek oturumlarını düzenlemeyi sürdürüyoruz ve önemsiyoruz diyebilirim. Deprem sahasında çalışmak hiç ama hiç kolay değil elbette. Geride bıraktığımız yılda gözlemlediği ve tecrübe ettiği şeyleri şöyle açıkladı bize Ece Hanım. Gerçekten zor bir soru bu. İlk zamanlar sahada merkezi kurmaya çalıştığımızda yıkımın etkisiyle fiziki koşullar oldukça zorlayıcıydı bizim için.

Bugün de hala benzer zorluklar devam ediyor ne yazık ki. Bir yıl içinde elbette birlikte çalıştığımız kişilerin yaşadığı ruhsal sorunlar ve belirtilerde iyileşmeler gözlenmediğimiz, işe yaradığımıza tanık olduğumuz çok sayıda kişi de oldu. Ancak hala fiziki koşulların zorlayıcı olmaya devam ettiğini gözlemliyoruz. Bölgelerde hiçbir şey halen düzelmiş değil ne yazık ki. Özellikle bu dönemde kış mevsimiyle yağışlardaki yoğun artışların olması, bundan dolayı işte temeli sağlam olmayan konteynerlerin su alması, ciddi ısınma ve barınma sorunlarını da beraberinde getiriyor. Geçtiğimiz günlerde yoğun yağış ve su baskını sonrası elektrik akımına kapılarak hayatını kaybedenler de oldu Hatay bölgesinde. Bağlamda konteynerlerin geçici bile olamayacak düzeyde yaşanılmaz olduğunu söylemek mümkün. Diğer taraftan halen devam eden artçılar, ülkenin farklı şehirlerinde süregelen depremler, bireylerin iyi oluşları üzerinde de bir olumsuz etki yaratıyor.

Umutsuzluk hislerini çok yoğun gözlemliyoruz. Bu sıralar özellikle yıl dönümün yaklaşması danışanların kaygı düzeylerinde, travmatik stres belirtilerinde de yoğun bir artışa sebep oldu. Bireyler arasındaki ruhsal sorunlar arasında en sık gördüğümüz sorunlardan birisi travma sonra stres bozukluğu ve uyku sorunları. Bununla beraber kaygı temelli şikayetler halen devam ediyor. Depresif belirtiler, öfke kontrolünde zorluklar, tahammülsüzlük, sosyal ilişkilerde bozulmalar, yaz tepkilerini sıkça gözlemliyoruz. Depremin tekrar edeceği düşüncesi, geleceğe yönelik belirsizlikler, ekonomik sorunların getirdiği kaygılar, insanların kendini güvende hissetmemesi, yetişkinlerin, çocukların tek başına geceleri uyumakta güçlük çektiğine şahit oluyoruz. Özellikle böylesine büyük bir yıkım ve kayıplar sonrası bireylerin yakınlarını kaybetmesi, evini, şehrini, sokaklarını, anılarını kaybetmenin üzüntüsünü oldukça yoğun bir şekilde yaşadıklarını görüyoruz.

Aile içişi de çok sıklıkla karşılaştığımız bir konu. Kalabalık hanelerin olması, konteynerlerin dar küçük bir alanda yaşamak durumunda kalmaları, aile içinde tahammülsüzlük, öfke, umutsuzluk belirtilerinin artmasına da sebep oldu. Bir uzman psikolog olarak bölgede hangi sorunlar önceliklendirilmeli, bizler neler yapabiliriz diye sorduğumuzdaysa şu cevabı verdi kendisi. Bir önceki soruda da bahsettiğim gibi, afetin üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, temel ihtiyaçlara erişim konusunda halen ciddi zorluklar yaşanmaya devam ediyor. Diğer taraftan, deprem bölgelerinde hasarlı binaların yıkımları devam ediyor. Bu yıkımların uygunsuz zamanlarda, uygunsuz koşullarda yapılması, ortaya çıkan sesler, yoğun bir şekilde hem yetişkinleri hem de çocukları olumsuz etkiliyor. Özellikle geçenlerde bununla ilgili bir videoya da şahit olmuştuk. Çocuklar okul bahçesindeyken bir binanın yıkıldığı ve çocukların çok korktuğu bir video sosyal medyada yayınlanmıştı.

Bu da son derece önemli konulardan bir tanesi. Diğer önemli başlıklardan biri de, yıkımın büyük olduğu şehirlerde yaşayanlar için asbest en büyük tehlikeler arasında, özellikle bölgede yaşayan ve çalışan kişilerde asbestlerden kaynaklı olarak da solunum yolu rahatsızlıklarının arttığını ve artmaya devam ettiğini görüyoruz. Tüm bu zorlukları düşündüğümüzde yapılabilecek çok fazla şey var. Sahada halen çok fazla ihtiyaç var. Yurt dışında yaşayanlar ve deprem bölgelerine bireysel destek olmak isteyenler için şunu söyleyebilirim. Özellikle yaz döneminden bu yana sahadan çekilen çok fazla kurum ve dernek oldu. Ve var olan dernekler de kısıtlı kaynaklarla çalışmalarını sürdürüyor. Dolayısıyla hem depremi yaşayan kişilere, hem de sahada aktif olarak çalışan kurum ve derneklere bağışta bulunmak, yardım kampanyalarını başlatmak son derece önemli. Son olarak da doğal afetlerin kaçınılmaz olabileceği bir coğrafyada yaşıyoruz.

Bu gerçeği göz ardı etmek yerine, afet bilincini oluşturmak, afete hazırlıklı olmak, toplumsal dayanışmayı artırmak, bununla ilgili eğitim farkındalık çalışmalarını yaygınlaştırmak, hem sağlam hem sürdürülebilir ve güvenli bir gelecek için en büyük önceliğimiz olmalı diye düşünüyorum. Depremi yaşamış insanlarla doğru bir iletişim kurmamız gerekiyor. Bu aşamada nasıl bir yöntem izleyebileceğimizi, hangi soruları sormanın doğru, hangilerinin yanlış olduğunu da bize izah etti sevgili Ece Hanım. Bölgede depremi yaşayan kişilerle yaptığımız görüşmelerde en sık duyduğumuz şeylerden biri, yakınları tarafından anlaşılamama hissiydi. Özellikle yargılayıcı, suçlayıcı cümlelerden uzak durmak son derece önemli. İşte bir yıl geçti hala toparlayamadın, üzülme, hayat devam ediyor, artık toparlanmalısın, güçlü olmalısın, işte bak konteynerde ne güzel bir hayat yaşıyorsun gibi, yargılayıcı, suçlayıcı cümlelerden uzak durulmalı.

Bu deprem ortaklıklar barındırsa da, hepimizin depreme verdiği yaz tepkileri, iyileşme süreçleri birbirinden farklı olabilir. Süreçte kişinin acısına, yasına eşlik etmek, bu tür ifadelerden, yargılayıcı, suçlayıcı cümlelerden uzak durmak, bazen sadece orada onunla olmak ve onu dinlemek, kişiye onun yanında olduğunu hissettirmek yeterli olacaktır. Bölgede tıpkı Tarde gibi faaliyetlerini sürdüren bir diğer topluluk da, Türk Psikologlar Derneği, Ece Önder'e sorduğumuz soruyu, derneğin saha sorumlularından Gülmin Candaş'a da yönelttik. Gülmin Hanım da sahada deneyimlenen travma ve travma sonrası hali bizlere aktardı. Kahramanmaraş merkezliyim, bir konteyner kentte yaşıyorum. Zor ama çok da geniş bir soru. 6 Şubat depremlerin üzerinden bir sene geçti. Tabii ki bunun çok fazla çıktısı var. Öncelikle depremin şiddeti, gerçekleştiği coğrafya, iklimi, saati, kültürü, buna yüklenen anlam, yani çok dinamikleri olan bir olaydan bahsediyoruz.

Bunlara değinmek lazım travmadan bahsedeceksek. Ki bunlar beklediğimiz şeyler. Sahalarda gördüğümüz, temas ettiğimiz noktalar. Psikolojik iyi oluş halini sarsıcı ve yıkıcı bir şekilde tehdit eden bir deneyimden bahsediyoruz. Aynı zamanda bu afetin yaratmış olduğu ekonomik ve sosyal yaşamı da sekteye uğratacak bir boyutu var. Ve insan eliyle önlenemeyecek ve yaşam akışını bozan travmatik bir olaydır deprem. Ve ne gördük? Nasıl zorlayıcı bir şey olduğunu. Yoğun kaygıların, derin korkuların, çaresizliğin, acı çekmenin, öfkenin, suçluluğun, umutsuzluğun, Kuzluğun ne kadar zorlayıcı bir yerde olduğunu, ne kadar yıkıcı olduğunu deneyimledik. Yani olumsuz duygu halini gördük kendimizde ve toplumda. Güven ve aidiyet dediğimiz temel duygularımız bir kere yerle bir oldu. Çünkü güvenli alan dediğimiz evimiz yıkıldı. Sokaklarımız, şehirlerimiz yok oldu. Komşularımız, anılarımız, kurduğumuz tüm ilişkiler bir sarsıldı.

Mahallemizin bakkalı, sokakta oyun oynadığımız komşu çocukları, sevgilimizle buluştuğumuz o köşe başı. Bunların bir anda yok olması ya da darbe alması iliklerimize kadar işleyen bildiğimiz her şeyin aslında öyle olmadığı söz konusu. Yani bir kayıptan bahsediyoruz. Tabi travmanın psikolojik iyi oluş halini ne kadar olumsuz etkilediğinden bahsederken, travma sonrası iyileşme büyümeden de söz etmek gerekir. Bu da çok gözlemlediğimiz bir durum oldu bu süreçte. Yani birey kesin olarak travma sonrasında bir stres bozukluğu, anksiyete, depresyon, bağımlılık gibi bozukluklar gösterir diye miyiz? Kesin olarak. Doğal afetlere maruz kalmış kişilerle yapılan bilimsel çalışmalarda travma sonrası büyüme dediğimiz, Yani travma öncesi halinden daha güçlü, daha olumlu duygular da gözlenmiştir. Bu durumu kadınlarda çok daha net gözlemliyoruz. Çünkü deprem sonrası ayağa kendinden daha emin kalkan, daha güçlü ve enkazdan dimdik çıkan ve yeni hayatına daha özverili karakterler olarak başlayan kimseler.

Gülmin Hanım'ın deprem sürecinde yaptığı saha çalışmalarındaki gözlemleri ise şöyleydi. İlk günlerde yoğun bir yığılma vardı. Bu duyguseli olarak maddi ve manevi boyutlarda destek olmak, yani elimizden gelen cebimizdekini ortaya döktüğümüz, herkesin bir şeyler yaptığı ya da yapma arzusunun olduğu bir yoğunluk vardı. Müthiş bir yardımlaşma örneği. Ve bu zamanda kayboldu tabii. Biz buna balayı ayı deriz. Balayı ayımız bitti ve evli evine köylü köyün oldu aslında. Yani Afet'in o sıcak hali, şok ve telaş haliyle herkes bir şeyler yaptı. O balayı ayı bittikten sonra hayat deprem bölgesinin dışında kaldığı yerden devam etti. Aktı gitti. E deprem bölgesinde hayat akmaya devam etmedi mi? Etti. Yıkık dökük bir şekilde. Ve üstüne de terk edilmişlik duygusu hissedilerek. Çünkü herkes bir anda geri çekildi. O yoğunluk yığılma bitti. Bununla beraber yalnızlık ve aldatılmışlık duygusu da açığa çıktı. Hala enkazlar kaldırılıyor.

Hala toz yığını var havada. E böyle afetlerin ardından salgın hastalıklar da peyda olur. Hala daha 6 Şubat sabahında olan insanlar var. Saat 4.17 olmadan uyuyamayan. Gün ışığı görmeden yatağa geçemeyen. Seslerden ürken. Yani buradaki durumu anlamak için gerçekten ne paylaşabilirim bilmiyorum. Lakin çok farklı bir boyuttan söz edebilirim. Nefesiniz değişiyor. Gördükleriniz, duyduklarınız, hissettikleriniz başkalaşıyor. Burada bir yıl boyunca olan sürecin ve olası bir afet durumunda alınması gereken önlemler diye ikiye ayırabilirim belki. İlk zamanlar psikolojik destek zaten sağlanamazdı. Yani can havlinin olan birinin öncelikle hayatta kalması, güvenliği, yeme içmesi, ilacı ve barınması gibi temel ihtiyaçlar karşılanır. Ki ilk zamanlara bakarsak hepimiz mesleğimizin yanında insani destek boyutuna da alandaydık. O zamanlar bir kaos olarak tanımlanabilir. Çünkü birçoğumuz bireysel olarak destek olmak istedik bölgede.

Çok sıcaklıkta. Aslında bunun koordine olmakla ve iş birliğiyle çalışmamızın ne kadar önemli, kıymetli olduğunu gösterdi bir kere daha bize. Evet, bireysel olaraktan bir şeyler yapılabilinir. Afetten sonra yani travma sonrası, travmanın aşamaları vardır. Herkesin süreçlerinin farklı olduğu ve bireye has çalışıldığı durumlar. Mesela akut evrede olan bireye müdahale etmek, onun baş etme mekanizmasına zarar verir. Yani önceliğimiz zarar verme ilkesini ihlal etmemektir. Mesela deprem sonrasında verilen tepkiler çok normal. Anormal olaya verilen normal tepkiler olarak tanımlarız bunu. Bu sağlıklı olandır. Ve elbette sevgili Gülmin Hanım'a da bölgedeki en acil ihtiyaçların neler olduğunu, nelerin önceliklendirilmesi gerektiğini sormayı ihmal etmedik. O da bize durumu şu sözlerle özetledi. Yarar sağlamak, fonksiyonel, nitelikli bir iş yapmak istiyorsak bunun yolu eğitimden, bilinçli olmaktan geçer.

İşte bu yüzden bölgede eğitimcilere ihtiyacımız var. Akademisyenlere, sağlıkçılara, bilim insanlarına, travma uzmanlarına ihtiyacımız var. Yaşamaya dair hayat damarlarımızın kopmaması adına yeniden ayaklanabilmek için konteyner kentlerde, şehrin sokaklarında, sanata da, zanaata da ihtiyacımız var. Bir diğer konu ise olası durumlar için bilinçlenmek. Deprem esnasında nasıl önlemler alacağımız kadar o sarsıntı bittikten sonra yani enkazda nasıl sağ kalacağımızı da öğrenmemiz gerekir. Yani bilinçli olarak yönlenmeye ve yönlendirilmeye ihtiyacımız var. Çünkü korkuyoruz, endişeliyiz, tekrar olursa diye. Olası bir durum için önlem almaya da hasarı en aza indirmeye ve bunu bilmeye ihtiyacımız var. Evet, deprem bizlerden çok şey götürdü. Bazılarımız sevdiklerini kaybetti, şehirlerimiz yıkıldı. Ancak dedik ya birlikte iyileşeceğiz diye konuşarak, deprem bölgesindeki yurttaşlarımızı anlamaya çalışarak ve her zaman onların yanında olduğumuzu hissettirerek başaracağız bunu.

Dayanışmayla ve doğru organize olarak atlatacağız bugünleri. Bu bölümde bizlere bilgilerini ve deneyimlerini aktaran sevgili Kadir Sancar, Buğra Çevik, Şenay Ataselim Yılmaz, Ece Önder ve Gülmin Candaş'a hem kendim hem de Podbi'deki ekip arkadaşlarım adına tekrar teşekkür ediyorum. Gönül Mutfağı, Sivil Alan Hareket Ağa, Turkish Philanthropy Funds, Tarde ve Türk Psikologlar Derneği'ne ulaşabileceğiniz bağlantıları da açıklamalara not düştüğümüzü hatırlatmak istiyorum. Bir sonraki bölümde bölgedeki çocukların ve kadınların sorunları üzerine konuşacak ve eğitimdeki güncel durumu anlamaya çabalayacağız. Sizleri sevgiyle selamlıyorum. Sağlıcakla ve dayanışma içinde kalın.

Kaynaklar (14)