111 Hz ·Bölüm 100 ·23 Ekim 2023 ·26 dk ·2.427 kelime

Güzel Zamanların İzinde

Bu hafta, 111 Hz ile çıktığımız yolculuğun 100. bölümündeyiz! Ancak bu bölümü özel kılan tek şey bu değil... 100 numaralı 111 Hz bölümünde Cumhuriyetin de 100. yılını kutluyoruz. Bunun şerefine kendimizi mutlu hissettiren bir kavramdan, nostaljiden bahsediyoruz. Geçmişte kalan güzel şeyleri hatırladığımızda neden iyi hissettiğimizi birlikte inceliyoruz.

0:00

Herkese merhaba, ben Barış Özcan, 111. frekansa hoş geldiniz.

Bu bölüm 111 Hz dinleyicileri ve benim için çok özel bir bölüm, zira bugün DALYA diyoruz arkadaşlar. 111 Hz'le çıktığımız yolculukta 100. bölümümüze ulaştık. Dile kolay tam 100 bölüm. Birçok hikayeye, birçok farklı dünyaya, birçok farklı hisse konuk olduk bu süreçte. Sanattan, bilimden, teknolojiden, sosyolojiden, psikolojiden, tarihten, daha birçok farklı disiplinden ilham almaya çalıştık.

5 Temmuz 2021'de başladı yolculuğumuz. İlk bölümümüz, geleceğin sesini tasarlamakla çıktık uzunca bir yola.

Sessiz bir aracın sesi nasıl olmalı? Bu konuda tasarımcılar ikiye ayrılmış durumda. Bir kısmı, bu sesin klasik motor sesinin dijital bir taklidi olması gerektiğini savunuyor. Kamplaşmanın diğer tarafındaki BMW ise geleceğin sesini sıfırdan tasarlamak için çoktan kolları sıvamış durumda. Burada geleceğin sesi diyorum. Çünkü tasarımcıların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde verecekleri kararlar yaşadığımız şehirlerin de...

Sesini belirleyecek.

Yolculuğumuzun devamında onlarca yere uğradık dediğim gibi. Örneğin uzaya gönderilen Voyager plaklarının izini sürdük. Öte yandan gökyüzünde bir yerlerde Voyager'la gönderilen plaktaki onlarca farklı kültürden sesler ve görüntüler... ...bize farklılıklarımızı bir eksiklik veya üstünlük meselesi olarak değil... ...bir zenginlik ve çeşitlilik olarak görmemizi öğütlüyor. Bu yolculuktaki tek durağımız sadece uzay değildi elbette. Bazen de sessizlikte aradık ilhamı.

Beethoven bize önce bir akor dinletiyor. Öyle bir akor ki bu bir sonraki akorun adeta habercisi. Bir sonraki ölçüde neyi duyacağımızı az çok tahmin edebiliyoruz. Bir beklenti halindeyiz. İstiyoruz onu ve bekliyoruz. Ama Beethoven bizi bir anlık sessizlikte bırakıyor. Öyle bir sessizlik ki bu beklentimizle baş başa bırakıyor. Ve elbette bir önceki duyduğumuz sesle. Sessizlik az önce duyduğumuz sesin keçeli kalemle altını çiziyor adeta. Kimi zamansa bir koronun provasına konuk olup dinlemeni felsefesinde sürdürdük arayışımızı.

Rezonans önemli bir kültürün mirasçısı. Bu miras her şeyden önce klasik koron müziği geleneğinden oluşuyor. hipertuarlarında pek çok farklı kültürden hem klasik hem de modern eserler var. Tüm bu eserlerin ortak yanıysa polifonik olması yani çok sesli olması.

Sadece seslerin değil hislerin de peşindeydik bu yüz bölümü süren yolculuğumuzda. Bazen aşkın kimyasını inceledik mesela.

Aykut bir anda konuşmayı bırakıp Cem'e kafasıyla bir şeyler işaret etmeye başladı. Ne olduğunu anlayamayan Cem arkasında kalan bu yöne bakmak üzere sandalyesinde bana kalırsa pek de yapmaması gereken bir şekilde büyük bir hareketle döndü. Ve öylece kaldı.

Keşke böyle heybetli bir şekilde dönmeseydi. O anda oturduğu masa itibariyle yüzü zaten o tarafa dönük olan Ece bu dönüşünü alenen gördü. Göz göze geldiler.

Bazen de tembellik hakkımızı savunduk birlikte.

İşte bu tembellik meselesi aslında felsefi olarak da çok önemli bir tartışma konusu. Hem de öyle modern zamanlarda başlamış bir tartışma da değil bu. Ta antik Yunan zamanlarına kadar dayanan bir mazisi var. Gelin şimdi siz de zamanda geriye doğru gidelim. Geçmişte tembellikle neler kazanmışız bir onlara bakalım.

Farklı sorgulamalar da yaptık elbette. İnsanların neden yalan söylemeye ihtiyaç duyduğunu, niye dedikodu yaptıklarını konuştuk. Hatta inanır mısınız burçları bile konuk ettik buraya.

Şaka bir yana gökyüzüne olan bu ilgi sayesinde astronomi bilimi gelişmiştir diyebiliriz. Yani astrologların kullandığı yöntemler gökyüzünü gözlemleyip çıkardıkları o haritalar astronomlara ışık olmuş. Peki nedir bu sürekli karıştırılan ve birbiri yerine kullanılan astroloji ve astronomi arasındaki fark? Gelin buna bakalım şimdi de.

Bazen aykırı yolculuklarımız da oldu bu arada. Mesela plastik ve fantastik bir dünyaya uğrayalım deyip Barbie Land'i ziyarete gittik.

Fakat artık onlara nasıl bir şey hayal etmeleri gerektiğini dayatmamalıyım. Ayrıca gelecekte onların bu hayalleri altında ezilmelerini de istemem. Bir fikri dayatmaktansa yaşadıkları andan keyif almalarını sağlamam gerekiyor gibi düşünüyorum. Hmm anlıyorum. Peki teşekkürler zaman ayırdığın için. Şimdi ben müsaadeni isteyeyim öyleyse. Tabii bu arada kendi dünyana kesilmeden de gidebilirsin. Yani araba kullanıp karbon salınımını arttırmana gerek yok. Biliyorsun ben zaten fazlasıyla plastik tüketimine sebep oluyorum. Yani bir yerden dengeyi bulmaya çalışıyorum. Neyse çevre sorunlarına dikkat etmek gerek değil mi? Çok uzattım. Görüşürüz.

İyi düşünmüşsün. Bay Barış. Bay Barbie.

Ve daha nice hikayeye, nice sese, hisse uğradık birlikte.

Vay be. Amma çok yere gitmişiz. Böyle hızlı hızlı o bölümleri anınca kendimi biraz nostaljik hissettim açıkçası.

Sahi neden böyle hissediyoruz? Düşündünüz mü hiç? Yani geçmişi andığımızda hüzünle karışık bir mutluluk ya da bir tür özlem hissetmemizin sebebi ne olabilir acaba? Sanırım bunu düşünmek için 100. bölümden daha iyi bir fırsat olamazdı. O halde hadi gelin şu nostalji hissi tam olarak neymiş birlikte bakalım. Nostalji kökeni antik Yunanca'ya dayanan bir kelime. Yuvaya dönüş anlamına gelen notos ve acı çekmek anlamına gelen algos sözcüklerinin birleşimiyle türemiş. Yurda ya da eve dönüş anlamı taşıyor yani bu kelime. Şimdilerde çok farklı bir durumu ifade etse de tarihte epeyce dramatik bir hastalığı anlatmak için kullanılan bir sözcük de aslında nostalji.

17. yüzyılın sonlarında bir tıp öğrencisi olan Johannes Hoffer'ın bir tespiti üzerine hayatımıza girmiş bu nostalji denen hastalık. Hoffer savaştan dönen paralı askerlerle ilgilenirken onları etkileyen ilginç bir hastalığı tespit etmiş. Askerlerin yorgunluk, uykusuzluk, kalp ritim bozuklukları, hazımsızlık, yüksek ateş gibi bir takım semptomlar gösterdiğini fark etmiş. Ancak Hoffer bunu fiziksel bir rahatsızlık olarak değerlendirmemiş. Yaptığı gözlemler sonucunda askerlerin vatanlarına duydukları yoğun bir özlemden dolayı bu tür belirtiler gösterdiği sonucuna varmış. Artık evlerine dönen askerler kendilerini güvende hissetmek bir yana dursun, stres ve endişe gibi ruh hallerine düşüyorlarmış. İşte bunun üzerine Hoffer bu rahatsızlığı nostalji olarak tanımlamış. Nostalji başlarda İsviçre halkına özgü bir hastalık olarak biliniyormuş bu arada. Öyle ki komutanlar firar ya da intihara teşebbüs edecekleri endişesiyle askerlerine yerel İsviçre şarkıları çalmalarını ya da söylemelerini yasaklamış.

Daha sonra dünyadaki göç hareketlerinin sıklaşmasıyla bu hastalık farklı kültürlerde de görülmeye başlanmış. Epey bir sürede bir hastalık olarak kabul görmüş nostalji. Ta ki 20. yüzyılın başlarına dek. Bu dönemde bazı bilim insanları bir hastalık olarak kabul gören nostalji üzerine araştırmalar, çalışmalar yapmaya başlamışlar. Bu çalışmaların sonucunda ise nostaljinin bir hastalık değil de depresyon gibi bir ruh hali olduğu kanısına varılmış. Yani kısaca şimdilerde sıla hasreti olarak bildiğimiz ruh halini geçmişte nostalji kelimesiyle ifade ediyorlardı arkadaşlar.

Peki ne oldu da günümüzde nostalji kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan bir hisse dönüştü? Bunu size daha iyi anlatabilmem için önce zamanda bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Ben zaman makinemizin ayarlarını yapmak için kısa bir mola isteyeceğim sizden. Geri geldiğimizde sizi çok özel bir ana götüreceğim. Zira bu bölümün tek özelliği 100. bölüm olması değil.

İşte geldik arkadaşlar. Bu 100. bölümün bizim için tabii ki çok ayrı bir özelliği daha var. Bu bölüm, Cumhuriyetimizin 100. yaşını kutlayacağımız haftaya denk geldi. Şimdiden hepimize kutlu olsunuz. Eee malum biricik bir gün bu. Ben de size kendi çocukluğumdan bir Cumhuriyet Bayramı'na götürmek isterim şimdi. Her şeyden önce her yıl çok büyük bir heyecanla beklerdik biz 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını. Rahmetli Barış Manço'nun çok güzel bir şarkısı vardır herhalde bayram deyince hemen akla gelir. Hani bugün bayram erken kalkın çocuklar. İşte o şarkı ben ilkokul son sınıftayken çıkmıştı diye hatırlıyorum. Gerçekten de o sabah erkenden uyanır ve hazırlanırdık. Bir keresinde böyle her zaman siyah önlükle giderdik okula. Onun yerine ben bir subay kostümü giydiğimi hatırlıyorum. Nedense insanın böyle mekanlarla, nesnelerle, üzerine giydiği kıyafetlerle, kostümlerle olan ilişkisi onları daha akılda kalıcı tutuyor galiba.

Elimde Türk bayrağıyla okula doğru yürürken sadece diğer öğrencilerdeki değil tüm mahalledeki heyecanı hissederdik. Çarşıdan geçiyorsun, bütün dükkanlar yeni açılıyor önlerini süpüren. Esnaf ayrı bir heyecan içerisinde işte mağazalara bayraklar asılmış filan. Okula vardığımızda girişte böyle süslü bir geçit olup, zafer takı gibi bir şey olurdu. Her sabah olduğu gibi biz de hemen öğretmenlerimizle selamlaşır ve bahçedeki yerlerimizi alırdık. Hep biz bahçede başlardık güne. Ama bayram günlerinde daha da görkemli olurdu. Orada girdiğimiz sıralar daha bir farklı olurdu. Müdürümüz konuşmaya başlardı. Ya açıkçası o günkü aklımla bana pek de nasıl söylemek lazım kibarca bilmiyorum. Akıcı gelmezdi o tür konuşmalar. Biraz kurumsal gelirdi. O yine de işe yaradığını düşünüyorum. En azından bende bir şeyleri daha etkili anlatmanın bir yolu olabilir mi acaba? Türündeki bir takım soruların uyanmasına sebep olmuştur.

Ve belki de bugün devam etmekte olduğum hikaye anlatıcılığı kariyerimin ilk tohumları o zamanlar ekilmiş olabilir. Neyse işte bu hani protokol konuşmaları filan da deniliyor ya. Onlar yapılırdı. Ama beni heyecanlandıran asıl şey marşlar olurdu. Müzik zaten beni hep heyecanlandıran bir şeydir. E tabi bu tür bayramlarda da marşlar yine aynı şekilde. Onlar hakikaten de bayram coşkusunu böyle en içten damarlarınıza kadar yaşamamızı sağlardı. Sesimizi yer göksu dinlesin. Sert adımlarla her yer inlesin. O inlesin kelimesiyle yere vurduğumuz cılız bacaklarımızın çıkardığı güçlü ses. Bir arada aynı anda atan minik kalplerimiz. İşte o anlarda herkesin bir araya gelip bir ortak amaç etrafında birleştiği hissine kapılırdı. Sonra bayram programı başlardı. İşte böyle her sınıftan seçilen öğrenciler filan sahneye çıkarlar, şiirler okurlardı. Bir seferinde ben de okumuştum. Biraz o zamanlar sahne korkusu yaşıyordum ama yine de o gün kendimi gururlu, heyecanlı hissederdim.

Hem cumhuriyeti hem de Atatürk'ü anlamaya çalışırdım. Onun büyük vizyonunu, cumhuriyetin kuruluşunun, bağımsızlığımızın ne kadar değerli olduğunu. Tam olarak hani kavrayabildiğimi söyleyemem. Tüm boyutlarıyla anlayabildiğimi iddia edemem o yaşlarda ama e zaten kavramlardan çok hisler, duygular kalıyor o yıllardan geriye. İşte mesela gurur duyduğumu çok iyi hatırlıyorum. Sınıf arkadaşlarımla bayraklarımızı sallayıp öyle marşlar filan söylerken duyduğumuz coşkuyu, tüylerimin nasıl diken diken olduğunu. Evet gerçekten de o gün biz milli birlik ve beraberlik duygusuyla dolardık. Bugün o anıları hatırladığımda o güzel günleri, o masum coşkuyu hala özlüyorum. Gerçekten de çok güzeldi bu ana gitmek. Ama artık geri dönmemiz gerekiyor. Zira size anlatacaklarım bitmedi.

Elbette cumhuriyet kavramını ve bu özel bayramı nostaljik bir yerden ele almamak gerekiyor arkadaşlar. Bu daima yaşatmak için çabalayacağımız bir kavram bizim için. Bir armağan değil, hepimize bırakılmış bir emanet. Ama bize geçmişteki güzel anları hatırlatan tüm bu şeyler kendimizi aynı zamanda motive hissetmemizi de sağlıyor. Belki farkında değiliz ama nostaljinin gündelik yaşamda önemli bir etkisi var aslında. Nasıl mı? Hemen anlatayım. Az önce size nostalji kavramının 20. yüzyıldan sonra değişim gösterdiğinden bahsetmiştim. Artık bu kelime bir hastalığı değil de bir hissi tanımlıyor dedim. Olumsuz değil, olumlu duyguları çağrıştıran bir kelime şimdilerde. Geçmişte yaşanan güzelliklere duyulan özlemi, o duyguların bize iyi hissettirmesini ifade ediyor nostalji kelimesi. Bu değişimin yaşanmasındaki en büyük etkilerden biri ise Fransalı yazar Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı ünlü roman serisiyle gerçekleşmişti.

Bu yedi kitaplık seriye ilham olan şeyler arasında bir kek de vardı. Evet, bir kek. Taraklı midye şeklindeki bu basit kek, Proust'ta bambaşka hisler uyandırmış.

Uzun yıllardır yemediği madlen kekinden aldığı bir ısırık, Proust'ta sıcak ve güçlü bir çağrışım yapmış. Bu tat bir anda o çocukluğuna götürmüş Marcel'i.

Bu histen aldığı ilhamla edebiyat tarihinin en zarif roman serilerinden birini kaleme almış kendisi. Şimdi bu ilhamı size kitaptan bir pasaj okuyarak özetlesem daha doğru olacak bence. O yüzden dinleyin.

Bir kış günü eve döndüğümde üşümüş olduğumu gören annem alışık olmadığım halde biraz çay içmemi önerdi. Önce istemedim. Sonra bilmem neden fikir değiştirdim.

Annem birini gönderip küçük madlen denilen bir tarak midyesinin oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa tombul keklerden aldırdı. Az sonra o kasvetli günün ve iç karartıcı yarının beklentisiyle bunalmış bir halde yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm. Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim.

Sebebi hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığım soyutlanmış, harikulade bir haz benliğimi sarmıştı. Bir anda hayatın dertlerini önemsiz, felaketleri zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek benliğimi değerli bir özle doldurmuştu. Daha doğrusu bu öz benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi.

Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana?

Sonra ansızın o hatıra karşımda beliri verdi. Bu tat, Comrey'de pazar sabahları, Leone halamın günaydın demeye odasına gittiğimde çayına ya da ıhlamuruna batırıp bana verdiği bir parça madlenin tadıydı.

Ne kadar zarif bir dille anlatmış değil mi bu hissi? Gerçekten de o madlen kekini ağzına attığı an bunları hissetmiş olmalı. Proust'un 1905'te annesinin kaybı üzerine yazmaya başladığı Kayıp zamanın izinde adından da anlaşılacağı gibi zamanı, hafızayı, hatıraları, insan yaşamını merkeze koyan bir anlatı. Ve dediğim gibi bu anlatı 20. yüzyıl Avrupa'sında nostaljiye olan yaklaşımı fazlasıyla etkilemişti. Hatta tat hafızası dediğimiz kavramın bu romandan sonra ortaya çıktığını iddia edenler bile var. Bakın bu etkiyi ciddiye almak lazım. Zira Fransızca'da Madeleine de Proust diye bir tabir bile çıkmış ortaya. Hani bir koku, bir fotoğraf, bir eşya ya da bir ses sizi alıp çocukluğunuza götürür ya. İşte o his için kullanılıyor bu tabir. Alın size sanatın bir şeyleri değiştirebildiğine dair gayet güzel bir örnek.

E tamam nostaljiyi algılama şeklimiz değişti değişmesine ama geçmişe duyduğumuz özlem bizim ne işimize yarayacak ki diye düşünmüş olabilirsiniz bu noktada. Aslına bakarsanız nostalji bize kendimizi iyi hissetmemiz için epey yardımcı olan bir iz. Hatta bunun üzerine yapılmış epey ilginç bir nörolojik çalışma bile var.

Çin Bilimler Akademisi'nde yapılan bu çalışmada iki grup insan yer alıyor. Bir gruba uyarıcı olarak geçmişi anımsatan kokular, sesler, fotoğraflar verilmiş. Diğer gruba, ikinci gruba ise yakın geçmişten bir anıyı. Mesela iki hafta önce paylaşılmış bir Instagram postu gösterilmiş. Ardından bu denek gruplarındaki insanları bir MR cihazına koyarak beyinlerindeki hareketleri incelemişler. Bu incelemelerin neticesinde ise nostaljik etkilere maruz kalan kişilerin yoğun mutluluk hissettiği sonucuna varılmış. Hatta bu grupta fiziksel ağrı ya da acı çekenlerin kendilerini daha iyi hissettiği de elde edilen bulgular arasında.

Bunun da sebebini Patterns of Brain Activity Associated with Nostalgia, A Social Cognitive Neuroscience Perspective makalesinde şöyle açıklamış bilim insanları. Beynimiz geçmişe dair anılarımızın iyi olanlarını hatırlama, kötü olanları ise unutma eğilimindedir. Nostalji de özünde beynimizin arşivden pozitif anılarımızı çıkarmamızı sağlayan bir his aslında. Yani onu bir araç olarak kullanabiliriz.

Peki madem geçmişte yaşadıklarımız bizi iyi hissettiriyor, neden bundan 15 dakika önce yaşadığımız mutluluğu hatırladığımızda bir nostalji hissiyle dolmuyoruz? Neden nostalji hissini yaşayabilmek için illa böyle uzun bir zamanın geçmesi gerekiyor? İşte bunun için size epey enteresan bir teoriden de söz edeceğim. Şimdi birlikte hayatlarımızı hızlıca bir düşünelim.

Hani derler ya film şeridi gibi gözümün önünden geçti diye işte öyle.

Ne gördünüz? Sürekli değiştiğinizi değil mi? Hissettikleriniz, öğrendikleriniz, unuttuklarınız, güldüğünüz ya da üzüldüğünüz şeyler, hayal ettikleriniz, arkadaşlarınız, hepsi değişiyor. Siz sürekli değişiyorsunuz. Sadece karakteriniz de değil, bedeniniz de değişiyor. Kısacası kimliğiniz değişiyor. Hayat dediğimiz şey bir devinim aslında. İşte nostalji geçmişten bu ana dek bizi biz yapan şeyleri birbirine bağlayan bir his. Bu his sayesinde daha genç halinizle bağlantı kurabiliyorsunuz. Bu his sayesinde sürekliliği olan bir kimliğe sahipsiniz. Bir ödül aslında bu. Evet biliyorum nostalji duygusu bir manipülasyon aracı da aynı zamanda. Ve evet bu his popüler kültür aracılığıyla fazlaca romantize ediliyor son yıllarda. Fakat bazı hislerin ya da kavramların romantik olsun ya da olmasın hatırlanması gerekiyor bence. Bu hisler ya da kavramlar çocukken yediğiniz bir kekin verdiği mutluluk hissi de olabilir.

Bir ülkenin cumhuriyete başka bir deyiş ile özgürlüğüne ulaşmasını sağlayan haklı gururun hatırlattıkları da.

İşte 100. bölümümüzü kapatırken sizden en özgür, en eşit, en birlik içinde hissettiğiniz anlarınızı anımsamanızı, o anılarınıza sıkıca sarılmanızı rica ediyorum.

Bize, o anıları yaşatan herkese hem kendim hem de Podby'deki ekip arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum. Nice yüzlere.

100. bölümde ziyaret ettiğimiz 111 Hz'in en sevilen bölümlerini dinlemek isterseniz, 111. frekansın izinde isimli playlistimizi açıklamalardaki linkten ziyaret edebilirsiniz.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses TasarımıBatuhan Kösegil
Kaynaklar (1)