111 Hz ·Bölüm 50 ·28 Kasım 2022 ·19 dk ·1.697 kelime

İşitsel Bir Pusula

Duymak, çoğumuzun günlük hayatta değerini yeterince bilemediği, fazlasıyla alışık olduğumuz bir olay. Ancak duymak, karmaşık süreçleriyle bir mucize de aynı zamanda.

0:00

Herkese merhaba, ben Barış Özcan, 111. frekansa hoş geldiniz.

Doğmadan birkaç ay öncesini hayal edin benimle.

Nerede olduğumuzu çok iyi biliyorsunuz.

Anne karnında. Dünyaya gözlerimizi açmadan önce ömrümüzün 9 ayını geçirdik burada. Bu karanlık boşluğun içinde. Asılı bir şekilde. Peki neler yaşadık onca süre boyunca? Bir kere neredeyse hiçbir şey görmedik. Görme duyumuz 6. aydan itibaren vardı ama tek görebildiğimiz şey karanlıktı. Tat almak derseniz onun da pek bir anlamı yoktu. Bizi besleyen bir göbek bağımız vardı ya. E dokunmak deseniz çoğu zaman dış dünyaya fazlasıyla kapalı, yalnızca bizi çevreleyen o küçük dünyamızla ilgiliydi. Peki öyleyse anne karnında geçirdiğimiz zaman mental anlamda öyle bomboş bir deneyim mi? Asla. Çünkü anne karnındayken en çok duyuyor ve dinliyoruz. İşitmek diğer tüm duyularımızdan önce henüz anne karnındayken bizi etkisi altına alıyor. Güvenli karanlığın içinde geçirdiğimiz aylar boyunca annemizin kalp atışlarını, karanlığı dolduran sıvıların bir o yana bir bu yana çalkalanışını, annemizin konuşmasını ve onunla konuşanları, çevrede olup bitenleri tek tek sayılamayacak kadar çok sesi durmaksızın dinledik.

Duymak yaptığımız ilk şeylerden biri ve anne karnındaki yaşantımızda dış dünyaya açılan belki de tek kapımız. Dışarıdaki dünyaya gözlerimizi açmamızdan önce onun sesini duyduk. Düşünün ya nefes almamızdan bile önce.

İlk nefesimizden bile önce.

Duymak bizim için ilksel bir şey. O dünyayı anlama ve anlamlandırma çabamızda en temel pusulalarımızdan. Bu bölümde bu pusulanın bizi nelere, ne şekilde adapte ettiğini konuşacağız. Ama ondan da önce bizzat pusulanın nasıl çalıştığını anlatayım. Çünkü duymak bence akıl almaz bir aktivite. Sanırım hepimiz hatırlıyoruzdur lise biyoloji derslerinden veya en azından ortaokul fen derslerinden. Şöyle bir üçlü var değil mi? Çekiç, örs, üzengi. Vücudumuzdaki en küçük üç kemik. Bu üç minnak kemiğin omuzlarında duymak gibi koskoca bir sorumluluk yüklü. Ama adına işitmek dediğimiz olay yalnızca bu üç kemiğe bağlı değil. Çok daha karmaşık bir süreçten söz ediyoruz. Ses, özünde bir titreşim, bir enerji. Maddenin, onu oluşturan moleküllerin titreşimiyle meydana geliyor. Hatta ses, bu titreşimin ta kendisi. Özünde bir dalgalanma yani. Durgun suya bir taş attığımızda oluşan su dalgaları gibi. Dalgalar halinde yayılıyor.

Beni şu anda nereden dinliyorsanız, operlor ya da kulaklık, aslında bunların içlerinde sürekli titreşen konik bir yüzey var. Bu koniler, bir içeri bir dışarı milimetrik hareketlerle havada bir basınç dalgasına sebep oluyor. Yani havayı titreştiriyor. Hatırlayın, ses dediğimiz şey de zaten bir titreşimdi.

İşte bu titreşimler, önce kulağımızın dış kısmına ulaşıyor. Kulağımızın en dış kısmına, kulak kepçemize. Anatomik olarak bu dalgaları yakalayıp tek bir noktaya yönlendirmek için biçilmiş kaftan kulak kepçesi. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Her kulağın yapısı elbette birbirinden farklı. Her kulak kepçesi tıpkı parmak izimiz gibi eşsiz bir anatomik yapıya ve tabii farklılıklara sahip. Bunu aklınızda tutun çünkü daha sonra tekrar döneceğiz buraya. Ama biz şimdilik sesin bedenimizdeki yolculuğuyla devam edelim. Ses dalgaları işte o kulak kepçesinden, kulak kanalına doğru yöneliyor. Ve bu kanaldaki ilk engele kulak zarına çarpıyor. Kulak zarını tıpkı bir davul yüzeyi gibi titreştiriyor. Biyoloji derslerinden hatırladığımız o çekiç, örs ve üzengi işte burada devreye giriyor. Titreşen kulak zarı sırasıyla çekiç, örs ve üzengi kemiklerine hareket ettiriyor. Bir parçadan diğerine aktarılan titreşimin şiddeti de giderek artıyor.

Öyle ki kulak zarımızı harekete geçiren titreşimler üzengi kemiğine ulaştığında ilk halinden yaklaşık 22 kat daha şiddetli bir basınca erişiyor. Ama durun daha bitmedi. İşitmenin en akıl almaz bölümüne geldik şimdi. Koklea. Koklea iç kulakta bulunan spiral biçiminde bir yapı. Şekli nedeniyle ona kulak salyangozu da deniyor. İçi özel bir sıvıyla dolu. Evet sıvıyla. Kendi etrafımızda hızlıca dönüp dönüp dönüp sonra aniden durduğumuzda... Neden başımız döner? Hiç düşündünüz mü? Nedeni işte bu sıvı. Biz dönüp aniden durduğumuzda koklea içindeki bu sıvı hareket etmeye devam ediyor. Basit bir eylemsizlik yasası örneği. Ve biz aniden durduğumuzda bu sıvı hala hareket ettiği için beynimiz bunu sanki dünyamız dönüyormuş gibi algılıyor. Denge ve duymak böyle yakın bir ilişki içinde. Ama biz yine işitme sürecindeki yolculuğumuza dönelim. En son üzengi kemiğinden nereye geçmiştik? Kokleaya değil mi?

Üzengi kemiğinin ilettiği titreşimler koklea ve haliyle içindeki perilenf sıvısında bir titreşim oluşturuyor. Yani ses dalgaları sıvı içinde yeni bir titreşim yaratarak bu spiral yapının bir ucundan diğerine taşınıyor. Tıpkı suya atılan taşın yarattığı halkalar gibi. Ardından bu dalgalar kokleanın bir bölümünün duvarlarında bulunan tüy hücrelerine çarpıyor. Ve nihayet stereosili adı verilen yaklaşık 30 bin tane özel tüy hücresi sayesinde o ana dek mekanik olarak yayılan ses dalgaları sinirler aracılığıyla beynimize iletilebilecek birer sinyale dönüşüyor. Düşünün bu anlattığım karmakarışık süreç yaşadığımız her salise hiç durmaksızın gerçekleşiyor. Duyduğumuz her seste belki de bundan sonra duyduğunuz her seste dinlediğiniz her müzikte bu sürecin tamamını zihninizde canlandırabilirsiniz. Ya da fazla düşünmeyin isterseniz. Dinlemenin keyfine varın. Bütün hikayenin özü şu bize çok sıradan gelse de duymak takibi zor ve onlarca parçadan oluşan kompleks bir pusula aslında.

Pusula. İşitmeyi başından beri böyle pusula pusula diye adlandırmamın bir nedeni daha var. Ama bu konuya girmeden önce burada bölümümüze kısa bir ara vereceğiz. Döndüğümüzde kulağınızda kulaklıklar olsa iyi olur çünkü kulaklıkla dinlenmesi gereken bir bölümle devam edeceğiz. Evet ne diyorduk pusula. Diyorduk. Duyularımızın tamamı aslında bizim için birer pusula. Bunu baştan kabul edelim. Ama işitmenin farklı bir yönü daha var. Mesela elime bir kibrit aldığımda ve bunu kulağınızın bir tarafına getirip yaktığımda bunun ne yönden geldiğini seçebiliyorsunuz.

Veya tam tersi tarafa geçtiğimde gözleriniz kapalı olsa bile yalnızca duyarak nerede ne tarafınızda olduğunu biliyorsunuz. Görmeden yalnızca işiterek yapıyorsunuz bunu. Buna ses lokalizasyonu adı veriliyor. Sesin kaynağını bulabilme becerisi. Daha doğrusu ses kaynağının bize göre konumu. Bunu bu denli etkili yapabiliyor oluşumuzu. Bir değil iki kulağımızın olmasına borçluyuz. Size ara vermeden önce kulaklık takmanızı söylememişte bu yüzden de. Çünkü lokalizasyonu etkili kılan şey iki kulağımız arasındaki kalibrasyon. Belli bir noktadan yayılan ses iki kulağı da farklı zamanda ve farklı şiddette ulaşıyor. Yani sol tarafınızda duyduğunuz bir ses önce sol kulağınıza ulaşırken sağ kulağınıza hem daha zayıf hem de daha geç ulaşıyor. Elbette milisaniyelerden bahsediyorum. Çok ama çok ufak bir gecikmeden. Ama işte bu ufacık gecikme sağ ve sol kulak arasında sesin algalanan şiddeti ve zamanlamasıyla ilgili bir fark yaratıyor.

Beynimizin iki kulak arasındaki bu farkı yorumlaması sayesinde ses kaynağının yerini doğru bir şekilde tespit edebiliyoruz. Aslında bunun bir örneğini görsel dünyamızdan da biliyoruz. Birlikte uygulamamıza izin verin şimdi. Bunun için söylediklerimi adım adım takip etmeniz gerekiyor. Önce tek gözünüzü kapayın. Hangisi olduğu fark etmez ister sağ ister sol. Önemli olan dünyayı iki değil bir gözle görmeniz. Şimdi iki elinizi karşınızda yaklaşık göz hizanızda iki yana açın. Sanki büyükçe bir koliyi yanlarından tutup taşıyormuş gibi. İşaret parmaklarınız hariç ellerinizi birer yumruk yapın. Yani iki elinizde sanki bir şey işaret ediyormuş gibi dursun. Tamam neredeyse hazırız. Şimdi iki elinizin işaret parmağı birbirlerini işaret etsin. Tamamız değil mi? Birazdan üçten geriye doğru sayacağım. Ve tek gözünüz kapalı bir şekilde havadaki parmaklarınızı ortada buluşturup uçlarını birbirine dokunduracaksınız.

Hazır mısınız? Üç, iki, bir.

Yapabildiniz mi? Tam uçlarını nokta atışı bir şekilde birleştirebildiniz mi? Bunu birkaç kez deneyin. Eğer birleştiremiyorsanız, biri önde diğeri arkada kalıyorsa şaşırmayın. Bunun nedeni dünyaya tek gözle baktığımızda derinlik algımızın zayıflaması. Aynı hareketi iki gözünüz açık yaparsanız parmaklarınızı ortada buluşturmanın çok daha kolay olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü derinlik algımızı beynimizin iki gözümüze farklı açılardan düşen görüntüyü yorumlaması sayesinde kalibre ediyoruz. Ses lokalizasyonu yani ses kaynağının bize göre konumunu seçebilme becerisi de tıpkı iki gözümüzün derinlik algısı gibi. İki kulağa ihtiyaç duyuyoruz bunun için. Ve kulağımıza taktığımız iki kulaklık sayesinde bir kuaförde yaşadığımız saç kesimini burada simüle etmek mümkün olabiliyor.

Buradaki büyü iki kulaklığa verilen seslerin arasında ufak gecikmeler ve şiddet farklılıkları olmasında. Bir saniye şurayı da biraz düzeltelim. Bu arada kuaför demişken bu türde üretilmiş en başarılı ses kaydı ilk kez bundan yıllar önce rastladığım Virtual Barbershop adlı kayıt. Eminim siz de bir noktada buna rastlamışsınızdır ama eğer rastlamadıysanız bu bölümden sonra YouTube'a Virtual Barbershop yazın ve kulaklıklarınızı takıp dinleyin derim. İnanılmaz bir kayıt gerçekten. Evet bu arada saatler olsun borcunuz 60 lira. Sanal saç tıraşı için sanal ödemelerimiz geçerlidir. Şimdi saçlarınızı rahat bırakıp son olarak bir kez daha kafanızın içine dalalım. Çünkü adına duymak dediğimiz bu pusulanın yapısına dair anlatmak istediğim son bir şey daha var. Gelin benimle.

Bölüme anne karnında başlamıştık. Şimdi ise kafanızın içindeyiz. Yolculuk boyunca işitmenin ne kadar karmaşık bir süreç olduğunu konuşmuştuk. Pusulanın ne kadar fazla parçası olduğunu yani. Ama henüz bitmedi. Hatırlarsanız yakın dönemde yayınladığımız işitsel illüzyonlar bölümünde duymanın yalnız kulaklarla ilgili olmadığını, aynı zamanda beynin bir aktivitesi, gelen ham verileri yorumlaması olduğunu da söylemiştim size. Kulak zarıyla başlayan, 3 küçük kemik ve koklea ile devam eden bu yolculuk nihayet beyne ulaşıyor.

Northwestern Üniversitesi'nden nörobilim profesörü Nina Krauss işte tam bu konuyu çalışıyor. Seslerin beynimiz tarafından nasıl duyulduğunu. Bir ses duyduğumuzda, diyor Krauss, beynimizde sese tepki veren nöronlar ateşlenir ve kafa derisine yerleştirilen elektrotlarla bu elektriği ölçebiliriz. Bu ölçümlerden elde ettiğimiz verileri de doğru bir algoritma sayesinde tekrar sese çevirip beynin ne duyduğunu örneklendirebiliriz.

İnanabiliyor musunuz buna? Evet doğru tahmin ettiniz. Krauss bu ölçümleri gerçekleştirmiş ve örneklerini de bizlerle paylaşmış. Deney esnasında katılımcılara Amazing Grace adlı parçadan bir kesit dinletilmiş.

Onların dinlediği kesit şöyle.

Ve ardından elektrotlar aracılığıyla nöronların ateşlenmesini dinleyerek elde ettiği verileri sese dönüştürmüş. Ortaya çıkan sonuç da şöyle.

Şaşırtıcı derecede benziyor. Neredeyse aynısı değil mi? Ama durun henüz bitirmedik. Daha önce kulağın yapısından söz ederken her kulak kepçesinin tıpkı parmak izi gibi eşsiz olduğundan söz etmiştim ya. Bizler biyolojik olarak anatomik olarak bazı temel hatları paylaşsak da her birimizin bedeni bir diğerinden farklı. Ve farklı olan yalnızca kulak kepçelerimizin anatomisi değil her birimizin beyinleri de birbirinden farklı. Ve bu durum neyi nasıl işittiğimizi etkiliyor. Profesör Krauss'un bir sonraki adımı da farklı beyinlerin aynı şarkıyı dinlediğinde verdikleri tepkileri karşılaştırmak olmuş.

Katılımcılara Beatles'ın A Hard Day's Night parçası dinletilmiş.

Ve daha sonra her bir katılımcının beyninin duyduğu ses kaydedilmiş. Karşınızda ilk beyin.

Şimdi ikincisi.

Ve son olarak üçüncüsü.

Aralarındaki farkı algılayabiliyoruz değil mi? İlki daha dengeli bir versiyonken ikincisinde ses nasıl da buğulandı, puslulaştı. Sonuncusundaysa tiz sesler nasıl da daha ön planda algılandı. Öyleyse her birimiz dünyayı farklı şekillerde duyuyoruz. Ufak ama kesinlikle var olan farklılıklar bunlar. Ana rahminden ayrıldığımız o andan itibaren farklı hayatlar yaşadık. Farklı şeyler deneyimledik. Farklı şeyler duyduk ve dinledik. İçinde yüzdüğümüz o ufacık güvenli odacığımızdan koskoca okyanuslara açıldık. Açık denizlerde yönümüzü bulmamızı, dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan kendimize has o pusulalarımızla. Öyleyse bu pusulanın mutlak bir kuzey kutbu olmadığını da fark etmişsizdir herhalde. Yani tek bir doğrunun olmadığını aklımızda tutmamız gerek. En önemli soruysa kendi pusulamızla açık denizlerde nereye yol alacağımız. O halde iyi yolculuklar, yelkenler fora.

Kaynaklar (22)