111 Hz ·Bölüm 38 ·15 Ağustos 2022 ·25 dk ·2.413 kelime

Kim İzliyor?

TV izleme alışkanlıklarımız son 10 yıl içinde kökten değişmeye başladı. Değişimin öncüsü şüphesiz Netflix. 111 Hz'in bu bölümünde, Netflix'in hikayesinden yola çıkarak, onun ortaya çıkmasını mümkün kılan teknolojik koşulları ve televizyonlarla aramızdaki ilişkinin değişimini konuşuyoruz.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Ne geliyormuş? David Fincher'ın filminden bahsediyoruz. O bayağıdı beni. Netflix'e satsak ki bu fikrini. Aa o fikrini. Hangisi? Senin bir senaryo planın var değil mi? Evet ama niye satamayalım ki? Kimin senaryosunu almışlar biliyor musun? Hayır söyle sen. Ne izliyoruz bu akşam? Boric sen söyle ne izleyelim bu akşam? Biz ne ara bu hale geldik ya. Yine kavga edeceğiz farkımız var. Kesinlikle gerçekten. Gerçekten ne zamandı o ya? Çok da uzun olmayan bir süre önce böyle televizyonlarımızın karşısına geçip bir uzaktan kumandayla öyle kanalları çevirmeye ne kadar da alışmıştık.

Aslında bunu hala kısmen yapıyoruz. Tamamen bıraktığımız bir alışkanlık falan değil ama yine de uzaktan kumandayla zaplamak.

Akşamı güzel bir filmle geçirmek istediğimizde bizi çoğu zaman hayal kırıklığıyla baş başa bırakan bir eylem. Hala. Veya söz konusu bir film değil de dizi olduğunda bir televizyon kanalında sevdiğimiz bir dizinin yayın saatini bekleme ritülemiz falan vardı değil mi? Sizin de vardır mutlaka. Tüm haftamızı veya tüm günümüzü o bölümü kaçırmayalım diye yayın saatine göre planlamaya çalışırdık. Sanırım artık bu saydıklarımı pek de fazla yapmıyoruz veya yapsak bile bu alışkanlıklar gün geçtikçe yerlerini başka alternatiflere bırakıyorlar. Bu bölümde tüm dünyada televizyonun anlamını adeta değiştiren ve kendi iş tanımını yine kendi yaratan bir şirketten bahsedeceğim. Netflix'ten. Bundan daha böyle 5-6 yıl öncesine kadar kahvaltı masamızda elimizde tuttuğumuz bir cep telefonunun minicik ekranından istediğimiz zaman istediğimiz dilde yabancı bir dilde bir dizi izleyebileceğimizi hayal bile edemezdik herhalde.

Ama bugün bunu belki de hemen hemen her gün yapıyoruz ve hemen hepsi de Netflix sayesinde diyebiliriz. Bugün artık seçeneklerimiz çoğaldı. Pek çok streaming hizmeti veren şirket var ama bunlardan ilki Netflix'ti. Çünkü Netflix dünya üzerindeki pek çok içeriği kendi bünyesine kattı ve bize bir kontrol, bize bir seçme gücü verdi. Artık kumanda gerçek manada izleyicilerin elinde. Önlerinde ise seçim yapabilecekleri tırnak içinde koskoca bir katalogla birlikte.

Ama bu yalnızca bir şirketin hikayesi değil. Koşullar olgunlaştığında doğru zamanda doğru atılımı gerçekleştirmenin de hikayesi. Bu yalnızca bir şirketin hikayesi aynı zamanda. Ortada olmayan bir kültürü yaratmanın, insanların alışkanlıklarında böyle bir değil iki kez radikal bir değişimi gerçekleştirmenin hikayesi. O halde yola koyulma vakti.

Birbirinden pek de haberi olmayan, hatta Amerika'da aynı şehrin iki farklı ucunda yaşayan bir yazılım mühendisiyle bir girişimcinin, tesadüfe bakın ki benzer zamanlarda işleri pek de yolunda gitmemeye başlamıştı. Ama önce kimmiş bunlar? Bu karakterlerimizle bir tanıştırayım sizleri. Mark Randolph ve Reed Hastings. Mark o zamanlar Cheryl Lane Music diye bir şirkette CEO yardımcılığı yapıyordu. Müzik henüz o zamanlar CD'lerle dağıtılıyordu ve insanlar da müzik dinlemek için her gün böyle kargo araçları dolusu CD siparişi veriyordu. Bu durum Mark'ın aklında hemen bir ışık yaktı. Film ve diziler söz konusu olduğunda aynı dağıtım mantığı uygulanamaz mıydı acaba? Ama o dönem hem hali hazırda çalıştığı işini hem de ailesini geçindirmek zorunda kaldığı için bu fikir herhalde gerçekleştirmek için doğru zamanı bekliyordu diyelim. Reed Hastings ise Stanford mezunu bir yazılım mühendisiydi. Kurduğu yazılım şirketini büyütmüştü, bir yerlere getirmişti ama onu başka bir şirkete satarken yaşanan çeşitli aksaklıklar ve biraz da yanlış hesaplamalar yüzünden ancak çok küçük bir gelir elde edebilmişti bu satıştan.

Yani ekonomik olarak onun da yeni bir soluğa, yeni bir hamleye ihtiyacı vardı. İşte Hastings ile Randolph zaman zaman araçlarını da paylaşan iki arkadaştı. İş yerlerine birlikte gidiyorlardı veya biri diğerini aracıyla evine kadar bırakıyordu. İşte bu süreçte arkadaşlıkları da ilerledi. İlerledikçe uyumlu bir ikili olduklarını fark ettiler. O yolculukları sırasında birbirleriyle gelecek hayallerinden söz ettiler. İş projelerini filan paylaştılar. Oldukça benzer düşünüyorlardı. Öyleyse neden birlikte iş yapmıyorlardı? Bir süredir dünyada internet diye bir şey vardı. Daha sadece 3 yıl önce Jeff Bezos diye bir adam Amazon diye bir şirket kurup A'dan Z'ye tüm kitapları internet üzerinden satmaya başlamıştı. O zamanlar sadece kitapları. Ve bu şirketin sadece bir internet sitesi bir de o sattıkları kitapları depoladıkları bir yerleri vardı. Yani bir depoları vardı. Ve birkaç tık sayesinde ülkenin dört bir yanına ürün kargoluyorlardı.

Mark'ın Sheryl Lane müzikte çalıştığı zamandan beri aklında olan ama henüz daha vakti gelmemiş o vaktini bekleyen fikir işte ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir tür Amazon kuracaklardı bu ikili de. Bir internet sitesi ve bir de depo. Ama kitap satmaya değil de filmlere yani daha doğrusu filmleri taşıyan o zamanki yenilikçi mecra olan DVD'ye onun dağıtımına odaklanacaklardı. Fakat bu DVD'leri ise Amazon gibi satmayacaklardı. Kiralayacaklardı. E öyle ya koleksiyoncu filan değilseniz bir filmi birkaç kez izlemek yeterli. DVD'nin sürekli satın alan kişi de kalmasına hiç de gerek yok diye düşünüyorlardı. Aslında bu iş modeli yani satmak yerine kiralamak film endüstrisinde hali hazırda yaygın bir modeldi. Ve bu modeli yaygınlaştıran şirket de Netflix'in kurulmak istediği oturmak istediği koltukta ta zirvede oturuyordu. Blockbuster. O yıllarda film kiralama piyasasına Blockbuster adında bir şirket hakimdi.

Amerika pazarında tamamen tekeldi bu şirket ve dünya üzerinde de 3000'den fazla yerde şube açmıştı. Standart bir Amerikalı bir aileyi hayal edin. Bunun davranış biçimini düşünün. Hafta sonuna girerken mutlaka bir Blockbuster şubesine sanki böyle bir DNR'a girer gibi girer ve ailesiyle izlemek için bir ya da birkaç film seçerek kiralardı. İşte böyle devasa bir rakibin olduğu bir piyasada Randolph'la Hastings'in çevrim içi satış fikri önemliydi elbette ama yeterli değildi. Blockbuster'ın alameti farikası VHS kasetlerdi bilmiyorum hatırlayanlarınız var mı onları. Oysa VHS dönemi bitiyordu ve Blockbuster zamana adapte olamayıp DVD'lere bir türlü geçiş yapamıyordu. Randolph'la Hastings'e piyasaya daha yeni giriyorlardı. Ortada devasa bir fırsat görmüşlerdi.

Hastings'le Randolph öyle VHS kasetlere falan hiç bulaşmayıp sadece DVD'ye yönelmeye karar verdiler. Ve Netflix 1997 yılında çevrim içi kataloğa sahip bir film kiralama servisi olarak dünyaya geldi. İnsanlar Netflix'in web sitesine girip katalogdan beğendikleri filmi sepetlerine ekliyorlardı. Ve kiraladıkları filmin DVD'si de birkaç gün içinde kapılarına geliyordu. Ama biz şimdilik burada filme kısa bir ara verelim.

Nerede kalmıştık? Netflix daha yeni kurulmuştu değil mi? 2000'lere gelindiğinde müşteri kitlesi yavaş yavaş oturmaya başlamıştı. İnsanlar bu internet denilen şeye internet üzerinden sipariş vermeye falan yavaş da olsa alışıyorlardı. DVD kiralamak için bir dükkana gitmek yerine evlerinden sipariş vermeye başlamışlardı. Semtlerindeki Blockbuster'da bulamadıkları filmleri ya da o gün zaten başkasına kiralandığı için erişemedikleri televizyon dizilerini filan böyle Netflix'in online katalogunda mutlaka bulabiliyorlardı. Birkaç gün içinde de DVD'ler kapılarına geliyordu. Oh ne rahat değil mi? Netflix izleyici kitlesinin alışkanlıkların işte bu tür erişilebilirlik özellikleriyle rahatlık ve konforla yavaş yavaş değiştirmeye başlamıştı. Bu alışkanlığın daha da öne çıkacağını fark edenlerin başında elbette Netflix'e daha başlangıçta ilham olmuş olan Amazon'un kurucusu da vardı Jeff Bezos. Bezos Netflix'i satın almak için boşta durmadı öyle 12 milyon dolarlık bir teklif de verdi.

Ama Reed Hastings bu teklifi daha ortağına filan hiç götürmeye bile gerek görmeden anında reddetti. E ne de olsa Netflix yükselişteydi ve pazardaki tek rakibi de geleneksel iş metoduyla çalışan o rakibi Blockbuster'da düşüşteydi. Blockbuster 2004'te kendi çevrim içi DVD kiralama platformunu kurmayı filan denetmişti. Ama oho artık çok geç iş işten geçmişti. Zaten bu bölümde sizinle konuşmak istediğim şey de tam buna benzeyen baht dönüşleri. Birinin hayalini gerçekleştirmek için attığı adım arkadan gelen adımları değiştiriyor. Yeni yollar açıyor ve bazılarının yollarını da tıkıyor, kapatıyor. Girişimcilik, sanatçılık, sporculuk, siyaset ne derseniz insanların alışkanlıklarını değiştirmek öyle kolay değil. Böyle bir eylem için bir yeniliğe ve bu yeniliğin hazmedilmesine, kabul görmesine, toplumda tutunmasına ihtiyaç oluyor genellikle. İşte Netflix bunu başardı. İnsanlar artık film kiralamak için dükkana gitmiyorlardı.

Kiraladıkları filmler evlerine geliyordu. Ama Netflix insanların alışkanlıklarını ve davranışlarını gerçek anlamda radikal olarak değiştiren, bugün bizlerin çok iyi bildiği asıl adımını daha atamamıştı. Bunun için daha birkaç yıl beklemesi gerekecekti.

2005 yılında Netflix bir dönüşüm kararı aldı. Neden biliyor musunuz? Hani o ilk kuruluş kararını alırken de internet diye bir şey vardı, orada kitap satışı yapan Amazon diye bir şirket kurulmuştu ve ondan ilham almıştı ya. İşte şimdi de 2004'ten sonra, 2005 yılında da internet üzerinde bir web sitesi kurulmuş ve bu web sitesi videoları doğrudan stream ederek anında internet üzerinden izletmeye başlamıştı. YouTube diye bir web sitesinden söz ediyorum. İnternetten video izleme kültürü diye bir kültür yaratmaya başladı YouTube. Randolph 2003 yılında şirketten ayrılmıştı ve karar merci artık sadece Hastings'ti. Ve o da Netflix'in sadece DVD kiralayarak sonuna kadar gidemeyeceğini gayet iyi biliyordu. İnternet sadece DVD siparişi vermek için böyle bir online katalog ya da sipariş formu olarak kullanılmamalıydı. Bu çok sınırlı bir alandı çünkü. Eğer YouTube internet üzerinden herkesin istediği zaman video izlemesini mümkün kılabiliyorsa, aynı şeyi neden filmler ve diziler içinde yapmasınlardı?

Evet, hikayenin devamını az çok biliyoruz aslında. Netflix adım adım bugün onu bildiğimiz haline o deve dönüşmeye başladı. 2005 yılında Netflix DVD olarak kiralanan filmlerin haricinde bine yakın filmin çevrim içe indirilip izlenilebileceği bir platform oluşturacağını açıkladı. İş birlikleri, altyapı çalışmaları, işte değişimi, abonelerini ürkütmeden normalleştirmeye çalışması filan, finans çalışmaları derken 2007 yılı Netflix'in dijital yayıncılığa geçtiği tarih oluyordu. Bu adımdan sonrasıysa kartopu efekti.

Netflix dijital dünyaya ilk adımlarını atarken zorlandı. Ancak Amerika'da bu adımı attıklarında pazarda büyük bir yere sahip oldular. Çünkü ortada pazar diye bir şey yoktu. Pazar ortaya çıktığında ise hakimi tartışmasız Netflix'ti. Sadece Amerika'da da değil, dijitalleşme sayesinde fiziksel altyapı meselelerine takılmadan bu yeni yarattıkları pazarın sınırlarını Kanada'dan Latin Amerika'ya, Avrupa'dan Birleşik Krallığa kadar genişletiyorlardı. Kimseye DVD kargolamaya filan da gerek yoktu. İnternetiniz varsa dünyanın her yerinden istediğiniz filme erişebilirdiniz. Bu sayede kuruluşlarından dijital yayıncılığa kadar kazandıklarının toplamından fazlasını sadece bir yılda, 2012 yılında kazanmışlardı. 2012'nin Netflix için çok kritik bir tarih olması böyle sadece gelir gider tablosuyla ilgili değil. 2012 aynı zamanda Netflix'in ilk orijinal içeriğinin de yapım yılı. House of Cards Sesini duyduğunuz bu kişi Reed Hastings.

House of Cards'ın ne kadar iyi bir yatırım olduğundan söz ediyor. Tahminim sizler de izlemişsinizdir ama izlememişseniz House of Cards bir Amerikan başkanının siyasi entrikalarla dolu hayatı üzerine bir diziydi. Ve çıktığı dönemde oldukça sansasyon yaratmıştı. Bütün dünya birdenbire House of Cards konuşur olmuştu. İnsanlar merak ediyordu bu diziyi ve merak ettikleri için de gidip onu izleyebilecekleri tek mecra olan Netflix aboneliği alıyorlardı. Verilen hizmetin konforunu gördükten sonra da eski hayatlarına dönmeyi pek düşünmüyorlardı. House of Cards'ın başarısının ardından şirket global çapta orijinal dizilere yöneldi. Diziler çekildikçe içerik ve ulaştıkları kitleler genişliyordu. Bir dizi yayınlandığında sadece Amerika ve Avrupa'da değil hemen hemen her kıtada zirveye çıkıyordu. Yerkürenin her yerinde konuşuluyordu. O zamanlar pek de özen gösteriyorlardı bu arada yaptıkları her dizinin kalitesini.

Bunun önemli bir nedeni var aslında ve bu neden yine insanların değişen izleme alışkanlıklarıyla ilgili. Ya da Netflix tarafından değiştirilen alışkanlıklar demek daha doğru olur herhalde. Geleneksel yayıncılıkta sevdiğiniz bir diziyi izlemek için bir hafta beklemek zorundasınız. Ki internet öncesi dönemi düşünecek olursak oldu da yeni bölümün yayınlanacağı gün bir işiniz çıktı. O haftaki bölüm sizden uzağa sonsuz yayınlanmış bölümler dehlizlerine doğru yolculuğunu tamamlıyordu. Siz de sadece beklemiyor plan programınızı da buna göre hazırlıyordunuz. Netflix'e işte burada çığır açan bir yaklaşımı sahiplendi. Video on demand istediğiniz zaman bir videoyu izlemenin ötesinde yani YouTube'daki tekniğin ötesinde bir de bir diziyi bütün bölümleriyle birlikte izleyebilme. Binge watch. Bu binge watch'ı Türkçeleştirmeye çalışırsak seri izleme gibi bir çeviriye ulaşabiliriz herhalde. Aslında bu isim kökenini binge eating denen bir yeme bozukluğuyla paylaşıyor.

Binge eating. Farklı psikolojik sebeplerden kaynaklanan bu yeme bozukluğunda hastalar kısa bir sürede normal bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla aşırı miktarda yiyecek tüketiyorlar ve bunun kendi kontrollerinde olmadığını düşünüyorlar. Nasıl ama? Binge watching'in mantığı da bir bakıma bu. Bir oturuşta dünyaları yemek gibi. Bir oturuşta dünyaları izlemek. Bu kültürü yaratabilmesinin en büyük nedeni Netflix'in orijinal serilerini yayınlama politikası. Çünkü onların verdiği karar şuydu. Çekilen ya da hakları alınan içerikler haftadan haftaya bölüm bölüm verilmeyecekti. Bütün sezonu aynı anda, aynı gün yayınlama kararı alınmıştı. Elinde tüm bölümleri izleme gücü olduğunu fark eden izleyici de böyle nasıl diyelim şeker dükkanına girmiş bir çocukmuşçasına binge watching'in kollarına bırakıyordu kendini. 2014 yılında Netflix kullanıcıların verileri üzerinden yaptığı bir araştırmada çok dramatik bir sonuca ulaştı.

Netflix üyelerinin %73'ü yani Netflix'i izleyen her 100 kişiden 73 tanesi bu binge watching denilen işlemi kullanırken kalan %27'nin de neredeyse tamamının dönem dönem binge watching yaptığı fark edildi. Yani herkes bu abur cubur yer gibi bir anda her şeyi tüketmeye pek de bir meraklıymış. İşte böylesine bir veri elinizdeyken farklı şeyleri denemek çok da sağlıklı olmayabilir. Bu sebeple de Reed Hastings ve Mark Rudolph istisnai durumlar haricinde tüm içeriklerin binge watch yapmaya uygun bir formatla birlikte yayınlanmasını istediğini her söyleşilerinde paylaşıyorlardı. Hemen her disiplinde böyle yerleşmişin dışında yenilikçi bir gelişme olduğunda beraberinde bir soruyu ya da bir iddiayı da ortaya çıkarıyor değil mi? Mesela radyolar ortaya çıktı plaklar ölecek. E televizyon ortaya çıktı sinema ve radyo ölecek. Bilgisayarlar ortaya çıktı televizyon ölecek diye böyle sonsuz bir döngüye bağlanabilen bir sorunsal bu.

İnternetin ve internetin merkezine koyan envai çeşit aracın hayatımıza hızlandırılmış bir şekilde dahil olmasının ardından farklı davranışlarımızda olduğu gibi izleme alışkanlıklarımızda da buna benzer değişimler yaşandı. Üstüne bir de yasal yollarla evden film izleme şansı gelince çıkan coşkuyu düşünmekte zorlanmayacağınızı hayal ediyorum. Ama aslında ne bu şirketler sinemaları yok etmek istiyordu ne de izleyici için film izleme deneyimi sadece izlediği eserden ibaretti. İzleyici kitleleri farklı nedenlerle sinemaya gidiyor olabilirler. Ama sanırım şunu demek de yanlış olmaz. Film izleme deneyimi bulunduğumuz yer yaptığımız hazırlık eğer beraber gidiyorsak takıldığımız o insanlar tek gidiyorsak attığımız adımlar yolda dinlediğimiz müzikler ve tüm bunların dönüş yolculuğundaki bir tekrarını kapsıyor. Yani komple bir ritüel. Böyle düşününce başta Netflix olmak üzere platformları sinemaların karşısında bir öcü olarak tanımlamak biraz kolaya kaçmak olur.

Rock'n'roll'daki denklem sinemalar için de geçerli. Sinemalar ölmez. Dijital yayıncılık onu katmanlandırıp renklendirir. Bu keyifli yolculuğumuzu bitirirken yollardaki panolara da bir göz atalım isterseniz. Pandemiden sonraki kapanma ve ertesindeki toplumun yeniden açılması hayatla entegre olmasındaki 2-3 yıllık süreçte Netflix son 5 yılının en düşük pazar değerine düştü. Ama gelecekte oturduğu koltuğu paylaşmak zorunda kalsa da yine de koltuk tutturdu. ...inmek gibi bir niyeti gözükmüyor. Bunun için her türlü mücadeleyi veriyor. Ben bu yayını kaydettiğim 11 Ağustos tarihi itibariyle... ...en yakın rakibi abone sayısı olarak da onu geçti Disney+. Evet, Netflix'in açtığı patika ardından böyle bir sürü büyük şirketi de bu yola sürükledi. İşte bu çiçeği burnundaki Disney+. Hikayemizde daha baştan göz kırpan Amazon'un Prime'ı da... ...ya da ne bileyim Peacock, Hulu ve daha birçok yerli ve dünyadan muadilleri de...

...bir şekilde bu yeni açılan pazara dahil oldular. Bazıları Netflix'ten bile büyük bir şeye, pazar payına ulaşmaya başladılar. Bu yalnızca Netflix'in hikayesi değil dolayısıyla... Teknolojiyle birlikte insanların hali hazırda değişen alışkanlıklarına adapte olmanın... ...ve bu alışkanlıklar arasına bir başka yenisini eklemenin hikayesi. İşte Netflix bu pazarı yarattı ve ilk olmanın getirdiği avantajları uzunca bir süre yaşadı ama... ...bakalım inovasyon yapmaya devam edebilecek mi? Ya da yaptığı inovasyonlar biz izleyicileri mutlu edecek mi? Tatmin edecek mi ve alışkanlıklarımızı değiştirebilme gücüne sahip olabilecek mi? Eee birinin aklına bir fikir gelir ve o fikir böyle milyonlarca insanın davranış biçimini, hayatını ilgilendirebilir. Dünya gerçekten de çok ilginç bir yere doğru gidiyor.

Künye
  • YazanAnt Arın Şermet, Berkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriCemre Dalyan
Kaynaklar (1)