Tasarlanmış Hayatlar, Seçilmiş Hayaller: Gattaca
İnsan olmak yalnızca bir DNA diziliminden mi ibaret? Mükemmel genlerle tasarlanmış bir bedene sahip olmak, gerçekten iyi bir hayat yaşamak anlamına mı gelir? Yoksa bir ruh da var mıdır bizi biz yapan? 111 Hz’in bu bölümünde, bir bilimkurgu klasiği olan Gattaca filminin distopik dünyasına adım atıyor, filmin bize sunduğu felsefi arka plan eşliğinde “Gerçekten insan olmak ne demek?” sorusuna yanıt arıyoruz.
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini.
111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Nerede bu oda ya? 581, 582, şu tarafta da 583 var ama 580 hiçbir yerde yok.
Biraz kısık konuşuyorum. Kusura bakmayın çünkü hastanedeyiz şu an. Ama merak etmeyin, telaş edecek bir durum yok. Aksine çok tatlı bir vesileyle geldim buraya. Çok yakın arkadaşlarımın, bebeğinin artık dünyamıza gelmeye karar verdiğini duydum. Hemen kaptım altınımı, koştum geldim ziyarete. Ama bir türlü şu odayı bulamıyorum.
Aman da aman şunlara bak. Ne kadar tatlı şeylersiniz ya, ne kadar da masumsunuz siz öyle. Hoş geldiniz dünyamıza. Umarım hepiniz burayı çok seversiniz. Bu tatlı bebişleri camın arkasından görmek bile içimi umutla doldurmaya yetti biliyor musunuz? Hayatlarının başında minik insanlar. Önlerinde o kadar çok bilinmezlik, o kadar çok ihtimal var ki. Acaba nasıl insanlar olacaklar? Mizaçları nasıl olacak mesela? Hangi mesleği seçecekler? İçlerinden bir bilim insanı ya da ne bileyim işte bir sanatçı falan çıkacak mı? Değil mi? Nasıl hobileri olacak? Kime aşık olacak? Bebeğin yakını siz misiniz? Hangi bebeğin? İçeri geçinim sanki. Çok fazla zamanımız yok. Ben mi? Nasıl? Neden ki? Beyefendi geliyor musunuz gelmiyor musunuz?
Hiçbir şey anlamadım ya. Neler oluyor burada?
Bebeğin topuğunda neden kan aldı şimdi? Nereye koyuyor onu? Bir çeşit test falan yapıyor sanırım.
Neurolojik rahatsızlıklar %60 olasılık. Manik depresyon %42 olasılık. Dikkat eksikliği bozukluğu %89 olasılık. Kalp rahatsızlığı %99 olasılık. Erken ölüm ihtimali yüksek. Yaşam beklentisi 30.2 yıl.
Az önce ilginç bir ana tanıklık ettik birlikte. Bir filmin bir sahnesine dahil oldum aslına bakarsanız. İzleyenler belki hatırlamıştır. Ya da benim yıllar önce yaptığım bir videomu görenler. Gataka filminin baş kahramanı Vincent Freeman'ın doğduğu an bu. Doktoru topuğundan aldığı kanı saniyeler içinde analiz ederek onun geleceği hakkında bu bilgileri veriyordu ailesine. Az önce söylediğim gibi yıllar önce bir YouTube videomda da bahsetmiştim. Ve bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye etmiştim sizlere. Zira üzerine çokça konuşulması, çokça tartışılması gereken bir bilim kurgu bence Gataka. İnsanın zihninde pek çok soru bırakıyor. Önemli felsefi açmazların yanında bilimsel, etik, toplumsal değerler, insan psikolojisi gibi pek çok bağlamda düşünmeye yöneltiyor izleyenleri. Ve temel olarak şu soruyu soruyor. İnsan olmak ne demek? Genetik kodlar mı? Yoksa bir ruh da var mı bizi biz yapan şeyler içinde?
Bu sorgulamaları hep birlikte yapacağız tabii ama biraz filmin konusundan bahsetmek istiyorum sizlere kısaca. Bu arada başlamadan önce ufak bir spoiler uyarısı da yapayım izlemeyenler için. Dilerseniz filmi izledikten sonra da dinleyebilirsiniz bu bölümü. Evet, o halde hazırsanız başlıyoruz.
Andrew Nichol'ün yazıp yönettiği, başrollerinde Aiton Hawke, Uma Thurman ve Jude Law gibi önemli oyuncuların yer aldığı bu film, 1992 yılında vizyona girmiş bir bilim kurgu. Gataka diye yazılıyor. İçinde G, A, T ve C harfleri var. Dört harften oluşan bir kelime. DNA'nın dört nükleotit bazı olan guanin, adenin, timin ve sitozinin baş harfleri bir araya getirilerek oluşturulmuş. Böyle bir tercih yapılmasının yani filme böyle bir isim verilmesinin sebebi ise tabii ki onun konusunda yatıyor. Çünkü bu film genetik mühendisliğinin çok ilerlediği yakın bir gelecekte geçiyor. Öyle ki bu dünyada bebekler henüz doğmadan genetiklerine yapılan müdahalelerle anne babalarının istediği şekilde tasarlanabiliyor arkadaşlar. Cinsiyetinden göz rengine, parmak sayısından organlarının şekline hatta ileride seçeceği mesleğe kadar her şeye önceden karar verilebiliyor. Ve bu kararı da ebeveynler doktorlarıyla falan böyle konuşarak tartışarak falan verebiliyorlar.
Ve bu sayede genetik hastalıklar, çeşit çeşit sıkıntılar da daha henüz çocuk doğmadan engellenebiliyor bu işin pozitif, güzel tarafı. Yani insanlar kendileri tarafından şekillendirilen bu bir çeşit süper insanlar sayesinde hep aradıkları o mükemmelliğe sonunda ulaşmış gibi görünüyorlar bu filmin evreninde, dünyasında. Tabii çoğunluk bu şekilde tasarlayarak çocuk sahibi olmayı tercih etse de doğal yollarla doğanlar da yok değil. Filmin etkileyiciliğini arttıran en önemli unsurlardan biri bilimsel anlamda filmde anlatılan dünyaya doğru ilerlediğimizi görmek sanırım. Ben bu filmi vizyona girdiği daha ilk yılda, 1997 yılında izlemiştim. Ve resmen gözlerimin önünde bu son 28 yılda birçok gelişme meydana geldi. Mesela filmin vizyona girdiğinde bu DNA'ya, genetiğe dair yapılan çalışmalar henüz emekleme dönemindeydi. Oysa bugün inanılmaz bir hızla ilerliyor biliyorsunuz genetik bilimi. Henüz Gataka evreninde anlatılan noktaya erişilebilmiş değil.
Ama daha birkaç hafta önce İngiltere'de yapılan bir çalışmada, 3 farklı kişiden alınan genetik materyallerle dünyaya gelen 8 bebeğin, ölümcül ve tedavi edilemeyen mitokondriyal hastalıklarının önlendiği açıklandı mesela. Belki hatırlarsınız 2018 yılında da Çinli bir araştırmacı, tüp bebek tedavisi yöntemiyle dünyaya getirdiği ikiz bebeklerin DNA'larını değiştirdiğini duyurmuştu. Ben o yılda yine tasarlanmış bebekler adlı bir videoyla bu haberi ve konuyu YouTube kanalımda incelemiş, anlatmıştım sizlere. Fakat bugün bu tarz yöntemler kullanmak, yani tasarlanmış bebekler yaratmak dünyanın birçok ülkesinde yasaklanmış durumda. Zira gelecek nesillere aktarılabilecek bu DNA değişikliklerinin uzun dönemli sonuçlarını önceden tam olarak tahmin edebilmek çok zor. Ayrıca diğer genlere verebileceği zararlar, istenmeyen başka etkiler, yan etkiler, insanlık onuruna aykırı ya da kötü amaçlar için kullanılma riskleri ve olasılıkları da göz önüne alınarak, bu çalışmaların etik açıdan doğruluğu ve yanlışlığına dair yapılan tartışmalar da hala sürmekte.
İyi de bugün savaşmak zorunda kaldığımız o onlarca hastalığın, hatta ölümcül rahatsızlıkların önceden engellenmesi neden kötü olsun ki? Ayrıca anne babaların çocukları için en iyisini istemesi, daha onlar doğmadan en iyi şartları hazırlamaya çalışması ne kadar kötü olabilir ki? diye düşünmüş olabilirsiniz. Haklısınız da. Buradan bakıldığında tasarlanmış bebeklerin iyi yanını görüyoruz. Evet. Fakat biraz daha derinlemesine düşündüğümüzde, bu durumun yol açabileceği olumsuz sonuçlarla yüzleşmemiz de kaçınılmaz. Ki Gataka da tam olarak işte bize bunu gösteriyor. Filmin böyle bir gelecek için en büyük öngörülerinden biri ise, Genoizm ya da Genoizm. Gataka evreninde bugün etrafımızda görmeye alışık olduğumuz ırk, din ya da sosyal statü gibi geleneksel ayrımcılık ölçütleri ortadan nispeten kalkmış durumda. Ve bunların yerini ne almış? Gen ayrımcılığı almış. Ve toplumda iki ana sınıfa ayrılmış.
Genetik mühendisleri tarafından kusursuz gen dizilimiyle yaratılan süper insanlar, yani geçerliler. Ve doğal yollarla dünyaya gelen Tanrı'nın çocukları, yani geçersizler. Geçerliler tabii ki üst tabaka olarak sayılıyor bu evrende. En prestijli mesleklere sahip olma, en iyi şirketlerde çalışma ayrıcalığı dahil, her hakka onlar sahip. İşverenler de işe alacakları kişileri genetik kodlarına göre seçiyorlar tabii ki. Zira onlar için önemli olan en akıllı, en zeki, hastalanma riski en düşük ve tabii ki verimliliği en yüksek, yani kusursuz insanlarla çalışmak. Hayallerin, arzuların, kişiliğin, o işte çalışmayı gerçekten istemenin hiçbir önemi yok yani. Bu durumda alt tabaka kabul edilen geçersizlerin, belli işleri yapmaları ya da belli şirketlerde çalışmaları da tabii neredeyse imkansız hale gelmiş. Bu dünyada, Gataka'nın evreninde onlara kalan yalnızca vasıfsız işler oluyor diyebiliriz. İşte az önce doğumuna tanıklık ettiğimiz kahramanımız Vincent da bir geçersiz, fakat buna rağmen çocukluğundan beri kurduğu tek bir hayal var, o da uzaya gitmek.
Yani uzağa gitmek. Bulunduğu ortamdan bir çeşit kaçış, hayaliyle yaşıyor Vincent. Herhalde, geçersiz kabul edilmesinin etkisi vardır bunda. Ancak ailesi dahil hiç kimse olmamıştır. Onun bu hayaline inanmıyor. Bunu gerçekçi bulmuyor maalesef. Zira o genetik olarak mükemmel olmayan kusurlu biri. Toplumsal kabullere göre böyle. Hatta babası Vincent'ın uzay aracına adım atabilmesinin tek yolunun aracın içini temizlemek olduğunu bile söylüyor yüzüne karşı. Ardından ondan daha iyileri varken kimsenin onu eğitmek için zaman ya da para harcamayacağını da ekliyor sözlerine. Vincent yaşadığı bu ayrımcılığa dair hislerini ise şu cümlelerle ifade ediyor. Benim durumumdaki pek çok kişi gibi izleyen birkaç yıl orada burada dolaşıp nerede iş bulduysam çalıştım. Eyaletteki tuvaletlerin yarısını temizlemişimdir. Artık sosyal statü veya deri rengi tarafından belirlenmeyen yeni bir alt sınıfa aittim.
Evet gen ayrımcılığı işte bu şekilde işleniyor diyaloglarına yansıyor Gataka filminde ama ilk kez bu filmde işlenen bir şey değil tabii ki. Hatta tarihi oldukça eskilere dayanıyor diyebiliriz. Öjeni diye bir kelime var bunu hiç duydunuz mu bilmiyorum. İlk kez Platon'un ortaya attığı bir kavram.
1883'te Charles Darwin'in kuzeni Sir Francis Galton'ın formülüze ettiği bir felsefeye dönüşmüş. Ve bunu savunanlar zengin, zeki, başarılı yani toplum tarafından üstün kabul edilen bireylerin üremesinin teşvik edilmesi ve yoksul, suçlu, zihinsel engelli filan gibi böyle kusurlu görülen insanların da üremelerinin engellenmesi ve hatta onların soylarının kurutulması gerektiğini söylemişler. Ve maalesef teoride kalmamış bu düşünce. Öjeni'nin en korkunç ve sistematik uygulamaları Nazi Almanyası'nda yaşandı. Naziler, Aryan ırkının saflığını korumak adına kalıtsal hastalığı olduğu düşünülen yüzbinlerce insanı zorla kısırlaştırmış, on binlerce engelliyi katletmiş ve nihayetinde bu ideolojiyi soykırımın temel gerekçelerinden biri haline getirmişlerdi. İnsanı yalnızca bir DNA dizilimine indirgemenin, sadece kusursuz gen havuzu üzerinden tanımlamanın ne kadar korkunç sonuçlara yol açabileceğini tarihe baktığımızda da Gataka'nın öngörüsü üzerinden de görebiliyoruz.
Peki kim olduğumuzu genlerimiz belirlemiyorsa ne belirliyor olabilir ki? Yani filmin sorduğu o soruya geri dönecek olursak, gerçekten insan olmak ne demek?
Tüm bunları Gataka'nın değindiği noktalar üzerinden sorgulayacağız birazdan tabii ama ben diyorum ki madem o kadar bahsettik gelin şu Gataka evrenine kısa bir yolculuk yapalım birlikte. Ve bunun için de şimdi kısa bir ara verelim, aradan sonra orada görüşürüz.
Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Evet şu an günümüzdeki SpaceX'in daha gelişmiş bir versiyonu olarak tanımlayabileceğimiz uzay taşımacılığı yapan bir kurumda Gataka şirketinin hemen girişindeyiz. Oldukça steril bir ortam burası. Biraz soğuk ama nizami bir mimarisi var diyebiliriz. Çalışanların hepsi son derece presentable görünüyorlar. Hepsi aynı kesim, koyu renk takımlar ya da elbiseler giymişler. Saçları, sakalları filan son derece tertipli düzenli.
İşte böyle belli bir düzen içinde bir sırayı takip ederek ilerliyor. Turnike'ye geldiklerinde ise işaret parmaklarını bir düzeneye yerleştiriyorlar. Bu düzeneyin içindeki iğne herkesten minik bir damla kan alıp bunu anında analiz ediyor ve akabinde geçerli ve şirket çalışanı olan kişilere giriş izni veriyor. Yalnız burada rahatsız edici bir şey var. Yani nasıl desem? Böyle karşımdakiler insan değil de birer robot gibi davranıyorlar sanki. Biyolojik olarak insanlar tabii ama davranışlarını gazet ediyorum. Herkes aynı tarzda belli bir düzende ilerliyor. Öyle gülen konuşan filan hiç kimse yok. E üzgün ya da yorgun da görünmüyorlar. Böyle ortalama, düz. Şirkette çalışanlar böyle insan değil de bir makinenin dişlileri gibiler sanki. Ama biri hariç. Vincent da giriş yapıyor şu anda. Evet normal şartlar altında geçersiz biri olan, genetik olarak kusurlu görülen Vincent'ın böyle üst düzey bir şirkette çalışabilmesi mümkün değil.
Bunu nasıl yaptığına geleceğiz ama öncesinde diğerlerinin durumunu biraz konuşmak istiyorum sizlerle.
Genoizmin hüküm sürdüğü Gataka dünyasındaki geçerlilere, yani kusursuz kabul edilen bu kişilere gerçekten insan diyebilir miyiz sorusuyla devam edelim şimdi. Zira hepsi de robotlaşmış gibiler. Hiçbirinin hiçbir hayali, tutkusu, bir karakteri filan yok. Sistem tarafından okunabilir, analiz edilebilir ve sınıflandırılabilir bir DNA dizilimine indirgenerek bir anlamda araçsallaştırılmış durumdalar. Üst düzey bir şirkette çalışmaya hakları olduğu için çalışıyorlar. Kendilerinden beklendiği şekilde işlerini yapıyorlar ve daha onlar doğmadan belirlenmiş genetik özellikleri doğrultusunda hayatlarını sürdürüyorlar. Çünkü daha önce de konuştuğumuz gibi Gataka'da genetik bir determinizm hakim. Kimlikleri, karakterleri, ne yapabilecekleri yani özleri, daha onlar var olmadan önce laboratuvarlarda yazılmış bu insanların. E hayatlarını da bu tasarıma uygun bir şekilde yaşamak zorunda olduklarını zannediyorlar ya da öyle düşünüyorlar.
Tabii bu yaşadıklarına hayat denirse. Bu arada bu cümleyi ben değil Jean Paul Sartre'da söylemiş olabilirdi. Kendisi bu katı determinizmin tam karşısında duruyor biliyorsunuz. Cansız varlıkların aksine insanlarda varoluşun özden önce geldiğini savunuyor. Yani mesela bir makas üretilmeden önce ilk olarak makasın kağıt kesmek amacıyla yapılacağı yani özü belirleniyor. Ardından fiziki olarak makas yapılıyor. Yani onun varoluşu gerçekleşiyor. Fakat insanlar dünyaya nesneler gibi belli bir amaç doğrultusunda gelmezler tabii. Yalnızca dünyaya gelirler. Yani insan özden önce var olur. Yani Sartre'a göre insana hayatının anlamı doğuştan verilmediği için her insanın varoluştan sonra kendi özünü yani hayat amacını bulması, yaptığı seçimler ve eylemler doğrultusunda kendi karakterini oluşturması gerekir. Çünkü gerçekten insan olmak sahip olunan bu seçim özgürlüğüne uygun yaşamayı, yaptıklarının sorumluluğunu alıp kendi yolunu çizmeyi gerektirir ona göre.
E bu durumda başarılarını veya başarısızlıklarını kendi seçimlerine değil de genetik kodlarının mükemmelliğine veya sınırlarına bağlayan Gataka'nın geçerli insanları dünyada var olmuş ama özlerini bulamamış yani karakter sahibi olmayan varlıklardır diyebilir miyiz? Diyebiliriz galiba. Onlar yalnızca genetik kodları ve toplumun mükemmellik beklentilerine göre hareket ederek bir insan değil, sistemi devam ettiren birer araç haline gelmişler aslında. Şimdi filmdeki dramatik çatışmaya geri dönelim çünkü bunların aksine, geçersiz kabul edilen karakterimiz Vincent'ın çocukluğundan beri peşinden koştuğu bir uzaya gitme hayali var. Üstelik mevcut toplumsal düzene göre Vincent'ın bunu gerçekleştirebilmesi imkansız görünüyor. Ama o yine de hiçbir zaman vazgeçmiyor bu tutkusundan, hayalinden. Kendisine inanmayan ailesini bile karşısına alıp bir seçim yapıyor ve evini terk ediyor. Tuvalet temizlemek dışında hiçbir işe, kusursuz bir genetiğe sahip olmadığı için kabul edilmemekten bıktığında da Vincent'ın bir seçim daha yapması gerekiyor ve işte o anda karşısına Jerome Eugene Morrow çıkıyor.
Bu kişi acayip bir, böyle genetik katsayısı eşsiz olarak tanımlanıyor. Her türlü başarı için gerekli tüm genetik donanıma sahip. Eski bir sporcu, bir yüzücü. Tam anlamıyla mükemmel bir geçerli. Fakat kusursuz bir genetiğe sahip olmanın her zaman mutluluk ve tatmin getirmeyeceğinin, daha doğmadan tasarlanmasına rağmen her şeyin hesaplandığı gibi gidemeyebileceğinin kanıtı aynı zamanda kendisi. Çünkü Jerome, mükemmellik baskısı altında ezilmesinin yanı sıra, geçirdiği bir trafik kazası sonucu yürüme yeteneğini de kaybedip toplumun dışına itilmiş bir karakter. İşte tam da bu noktada Vincent ve Jerome arasında simbiyotik bir ilişki kuruluyor. Vincent, Jerome'un kimliğini ödünç alıp, onun kusursuz genlerini Gataka'da çalışarak uzaya gitme hayalini gerçekleştirmek için kullanıyor. Jerome da Vincent'ın hayat amacını sahipleniyor. Bu sayede yaşamak için kendisine bir neden buluyor. Bu ilişki kusurlu ve kusursuzun, mükemmel ve yetersizin ne kadar değişken olabildiğini gösteriyor bize.
Potansiyelle başarı arasındaki ilişkiye dair algılarımızı temelden sarsıyor. Çünkü Jerome daha doğmadan önce kendisi için özel olarak tasarlanan bu dünyaya gelip, onun sınırları içinde yaşamaya koyulmuş sadece. Zorluk ne demek bilmemiş. Onları aşmak için ne yapılır öğrenmemiş. Kusursuzluğu en büyük kusuru haline getirmiş.
Onu gerçek bir insan olmaktan alıkoymuş tüm bunlar. Vincent ise onun tam tersi bir hayat yaşamış. Çünkü o hayallerini gerçekleştirebilmek istiyor. Hak ettiği hayatı yaşayabilmek için bir mücadele veriyor. Toplumun kusur olarak netelendirdiği şeyleri bir engel olarak görmek yerine onları aşmak için Elinden geleni yapmaya odaklanmaya çalışmış her zaman. İşte böyle bir karakter bize sunuluyor ve bu karakter de insanı insan yapan en önemli şeylerden birinin aslında sahip olduğumuz kusurlar olduğunu bize gösteriyor. Ben bu filmi izlerken şunları düşündüm. Bizi şekillendiren şey gerçekten de mükemmellik ya da işte yüksek bir potansiyele sahip olmak filan değil. Toplumun kusur olarak netelediği şeyler eğer bizde varsa bunlarla birlikte kendimizi kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü zayıflıklarımızla aslında güçlenebiliyoruz. Farklılaşıyoruz en azından. Hayallerimizle şekilleniyoruz. Ve bizi biz yapan şeylerin tamamı böyle kusursuz değiller.
Hepsi bir arada bizi biz yapıyor. Bizi diğerlerinden farklılaştırıp ayrıştırıyor.
İşte buna benzeyen mesajlar var filmde ama hepsi de en sonda yer alan ikonik bir sahneye bağlanıyor. Vincent'ın bir kardeşi var. Ailesinin ondan sonra doğal yollarla değil de tasarlayarak sahip olmaya karar verdiği ikinci bir çocuk bu. Anton. Hayatı boyunca tasarlanarak dünyaya getirilmiş geçerli kardeşi Anton'un yanında eziliyor bizim Vincent. Onun mükemmelliği karşısında kendisini yetersiz hissediyor. Anne ve babasının dahi Anton'a farklı davrandığını görüyor sürekli. E tabi bütün bunlar onu derinden yaralıyor. Ancak kalbinin durumunu, fiziksel kapasitesinin yetersizliğini bilmesine rağmen Anton'la yüzme yarışları yapmaktan da geri durmuyor. Tüm çocukluğu gençliği boyunca iki kardeş birbiriyle yüzerek yarışıyor. Adeta birbirlerine meydan okuyorlar. Daha doğrusu Vincent Anton'a meydan okuyor. Çünkü Anton kusursuz dedik ya geçerli. Ama diğerinin kalp ritim bozukluğu var. Dolayısıyla her zaman bu yarışlarda kaybediyor Vincent.
Ta ki o filmdeki sahnenin yer aldığı güne kadar.
Bakın şimdi bir şekilde Gataka'da çalışmayı başardı. Jerome'un da yardımıyla biraz sahte kimlik falan üreterek. Ve uzaya gitmek için de günlerini saymaya başladı. Yıllar sonra kardeşiyle yine karşılaşıyor. Ve bu yüzleşmenin ardından bu iki kardeş fırtınalı bir gecede yine yüzme yarışına başlıyorlar. Fakat bu sefer öncekilerden farklı bir şekilde kazanan Vincent oluyor.
Anton bunu nasıl başardığını ona sorduğundaysa Vincent'ın yanıtı şöyle oluyor. Geri dönüş için hiçbir şey saklamadım diyor Vincent. Hiçbir şey. Yani gemileri yaktım diyor. Yüzerken boğulma riskine rağmen. Sahip olduğum her şeyimle. Bakın bu sadece fizyolojik ya da biyolojik şeylerden bahsetmiyoruz burada. Bütün azmiyle yüzmeye başlıyor. Ve geri dönmeyi hesaplamıyor.
Varoluşçu felsefenin tanınan isimlerinden Carl Jaspers'ın sınır durum olarak adlandırdığı kavrama çok güzel bir örnek bu an bence. Jaspers olanakların bittiğini düşündüğümüz bazı zorlu anların varlığımızın sıçramasına zemin hazırlayan edilgen sınır durumlar olabileceğini söylemiş. Ölüm, acı, suçluluk, başarısızlık gibi insanın varoluşunu tüm çıplaklığıyla fark ettiği, kaçamayacağı durumlar olarak örneklendirmiş bu anları. Vincent'ın boğularak ölme tehlikesi yaşadığı bu anda tam olarak böyle bir sınır durum onun için. Ama o bunu bir sıçrama anı olarak görüyor. O an sadece kardeşini değil kendi genetik kaderini de yenmek istiyor bir anlamda. Orada kendini aşmaya çalışıyor. Fiziksel sınırlarının ötesine geçmeye çabalıyor. Ve işte bu çaba onu toplum tarafından kendine biçilen geçersiz kimliğinden koparıyor. Yani kendi potansiyelini yeniden tanımlıyor. Geri dönüşü için hiçbir şey bırakmadım, saklamadım.
Bakın bu söz sadece risk almak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda ölümü de göze almış. Hayatının anlamını yeniden yaratıyor bir anlamda.
Evet bu filmdeki Vincent karakteri ve onun bize anlattığı hikaye gerçekten çok etkileyici bence. O yüzden böyle 6-7 yılda bir falan tekrar tekrar anlatmaktan da mutluluk duyuyorum. Çünkü insan olmak yalnızca bir bedene, işte onun içinde organlara, mükemmel genlere sahip olmak demek değil arkadaşlar. İnsan olmak dünya üzerinde var olmaktan da ibaret değil. Bir özümüzün, ortaya koyduğumuz bir karakterimizin, bir kişiliğimizin olması gerekiyor. Gerçekten insan olabilmek için, yaşadığımızı hissedebilmek için ki bu da bizim için tasarlanmış mükemmel bir hayata ya da süper genlere sahip olarak veya ağzımızda gümüş kaşıkla doğarak olmuyor yalnızca. Kim olduğumuzu, karakterimizi şekillendiren şeyler, hayattaki amaçlarımız, hayallerimiz, onlara ulaşma yolunda aldığımız kararlar, yapmayı ya da yapmamayı tercih ettiğimiz şeyler, yürüdüğümüz ya da vazgeçip başka yöne saptığımız yollar oluyor. Bizi kusurlarımız, farklılıklarımız, zayıflıklarımız şekillendiriyor.
Bunlar karşısında takındığımız tutumlar, onları aşmak için ortaya koyduğumuz irade bizim gerçekten insan olmamızı sağlıyor.
Evet, bu bölümü Gataka filminden bir replikle bitirmek gerekiyor sanırım. Çünkü tüm bunları özetleyen güzel bir replik bu. Vincent diyor ki bir sahnede, There is no gene for the human spirit. Yani insan ruhu için bir gen yok.
Gerçekten insan olabilmenin tek yolu işte bu ruha sahip olmaktan geçiyor.
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (11)
- Gattaca: Vincent Childhood Scene
- Michael Nyman - It Must Be The Light
- GATTACA (1997) - First 10 Minutes
- Gattaca - Never saved anything for the swim back
- 'Dünyanın ilk genetik tasarımlı bebekleri Çin'de doğdu' - BBC News Türkçe
- Genetik mucize, sıfır hastalık: İngiltere'de üç ebeveynli bebek 'üretildi'
- CRISPR: Nobel Ödüllü Gen Düzenleme Yöntemi | TÜBİTAK Bilim Genç
- Geleceğin Genetik Düzeni: Gattaca - Bilimkurgu Kulübü
- Gattaca Filmi: Geleceğin Toplumunda Genetik Temelli Ayrımcılık - Sophos Akademi
- Gattaca : Genetik Yargıların Ötesinde - Sivil Bilim
- 40591