Mevsimlerin Etkisi: Bahar Neden İyi Hissettirir?
İlkbaharın gelişiyle birlikte, tıpkı zorlu geçen bir kışın ardından doğanın uyanması gibi biz de uyanmaya başlıyoruz sanki. Güneş ışığına kavuşuyor, daha enerjik, daha mutlu ve umutlu hissediyoruz kendimizi. Tıpkı doğa gibi, onunla birlikte yenileniyor, tekrar üretmeye, baştan başlamaya, daha iyisini yapmaya hazır hale geliyoruz. İçimiz motivasyonla, umutla doluyor sanki. Peki neden böyle hissediyoruz hiç düşündünüz mü? 111 Hz'in bu bölümünde mevsimlerin üzerimizde nasıl etkileri olduğunu araştırıyor, baharın gerçekten iyi hissetmemize etkisi olup olmadığını sorguluyoruz.
Hoşgeldiniz arkadaşlar. Farketmemişim geldiğinizi. Kendimi böyle müziğe, doğanın eşsiz manzaralarına kaptırmış gidiyordum, yürüyordum. Baharın gelişiyle bir ayıldım, bir kendime geldim sanki. O kadar dinç, o kadar iyi hissediyorum ki kendimi anlatamam. Bu sabah alarmsız, öyle kendiliğinden güneşle uyandım mesela. Sonra pencereyi açıp yeşeren otların o taze kokusunu şöyle bir içime çekince de dayanamadım. Taktım kulaklığımı, açtım Vivaldi'yi, dört mevsim konçertosunu attım kendimi doğaya. Bakın şimdi size de dinleteyim biraz şu bahar sonesini.
İçiniz kıpır kıpır oldu değil mi? O coşkuyu hissettiniz siz de. Büyük deha Vivaldi de benimle aynı duyguları yaşamış galiba. Sonra da dayanamayıp baharın gelişinin yarattığı o sevinci, doğanın uyanışını notalara dökmüş. Böyle eşsiz bir eserle ölümsüzleştirmiş. Kendisini o kadar iyi anlıyorum ki şu an. Kışın o zorlu şartları bitmiş. Yağmurlar fırtınalar dinmiş. Doğa uzun süren bir uykudan uyanmış gibi adeta. Her yer yeşermiş. Her yer yeşermiş. Rengarenk narin çiçekler sonunda yüzünü göstermiş ve tüm güzelliklerini sergiliyorlar korkusuzca. Kuşlar, kuşlar da en güzel şarkılarıyla eşlik ediyorlar onlara. Doğa bizim için süslenmiş gibi adeta. Sanki bir kutlama var etrafta. Evet görüyorsunuz arkadaşlar baharın coşkusu beni bile şair yapacak neredeyse. Durduk yere böyle bir yaratıcılık geldi üstüme. Yani ne zamandır böyle biraz bıkkındım açıkçası. Bir motivasyonsuzluk yaşıyordum aslında. Ama her yeri böyle yemyeşil görünce şu taze havayı diye içime çekince, güneşin sıcaklığını tenimde hissedince her şey bir anda değişiverdi sanki.
İçim umutla doldu. Daha mutlu, daha huzurlu hissediyorum artık kendimi.
Biraz abarttın mı acaba ya? Yani tüm bunları sadece bir mevsim değişti diye, bahar geldi diye hissediyor olabilir miyim gerçekten? Mevsimlerin bu kadar güçlü bir etkisi var mı insanların üstünde? Sonuçta biz modern yaşama geçeli epeyce yüzlerce yıl oldu. Ama yine de doğadan sandığımız kadar kopamadık mı acaba? Baharın gelişi gerçekten de bu kadar büyük bir duygu değişimi falan yaratıyor olabilir mi yani? Evet arkadaşlar bu kadar soru biriktiğine göre yapılacak şey belli. Bize araştırmak düşer. En iyisi doğa yürüyüşümüze kısa bir ara verelim ve işte bu soruların peşine düşelim birlikte.
Evet arkadaşlar hazırsanız en baştan başlayalım ve mevsimlerin nasıl oluştuğuna bir göz atalım kısaca. Mesela mitolojiye bakalım önce. Zaten mitolojik hikayelerin ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi, insanların anlamlandıramadıkları doğa olaylarını açıklamaya çalışmasıydı biliyorsunuz. Mevsim değişimleri gibi sürekli yaşanan bu büyük doğa olayını da tabii ki anlamlandırmaya çalışmış antik Yunanlılar. Ve böylece ortaya Persephone miti çıkmış. Persephone tarım deyince hasat deyince akla gelen bereket tanrıçası Demeter'la hepimizin çok da yakından tanıdığımız bir isim olan tanrıların tanrısı Zeus'un kızı. Bu kız o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki onu bir gören bir daha bakıyor. Gözlerini ondan alamıyormuş. Yeraltının karanlık prense, ölüler diyarının korkutucu tanrısı Hades de tabii görür görmez vurulmuş ona. Fakat Demeter kızına o kadar düşkünmüş ki onu kimselere layık göremiyor, evlenmesine asla müsaade etmiyormuş.
Günlerden bir gün Persephone çiçek toplamak için bir kır gezintisine çıkmış. Etrafta sakince dolaşıyor, bir yandan çiçek toplayıp bir yandan da yemyeşil doğayı hayranlıkla izliyormuş. Derken bir nehrin kıyısında güzelliğiyle göz kamaştıran, etrafına ışıklar saçan bir çiçek görmüş. Büyülenmiş gibi çiçeğin yanına giden genç kız bu narin, nergis çiçeğini derin derin koplamış. Ardından koparmak için elini uzatmış ki çiçeğe dokunduğu anda yer büyük bir gürültü. Persephone o anda bir tuzağa kapıldığını anlamış ama artık her şey için kurt geçmiş. Siyah atlı arabasıyla bu yarıktan yeryüzüne çıkan Hades onu aldığı gibi kendi ülkesini yerin altına götürmüş. Tabi bunu duyan Dimitri küplere binmiş. Üzüntüden adeta kendini kaybetmiş. Aylar boyu yas tutan Dimitri görevlerini de ihmal etmeye başlamış. Yeryüzünde topraklar verimsizleşmiş, ürün vermez olmuş. İnsanlar kıtlıkla yüzleşmiş ve tanrılara yalvarmaya başlamışlar.
En sonunda olaya müdahale eden Ziyus bir anlaşma sağlamayı başarmış. Buna göre Persephone'un yılın altı ayı annesinin yanında yeryüzünde, yılın altı ayı da kocası Hades'in yanında yer altında yaşamasına karar verilmiş.
İşte mevsimler de böyle olmuş antik Yunanlılara göre. Persephone'i yer altındayken acılı anne Dimitri'nin yası toprağı çoraklaştırır, sonbahar ve kış gelir. Yeryüzüne döndüğünde ise annesinin sevinciyle doğa yeniden canlanır, toprak bereketlenir, ilkbahar ve yaz mevsimleri yaşanırmış. Her toplum işte böyle farklı şekillerde, farklı anlatılarla da olsa yüzyıllar boyunca anlamlandırmaya çalışmış bu mevsim değişimlerini. Ve nihayetinde binlerce yıl boyunca düşünen, akleden bilim insanlarının yıllar süren çalışmaları ve onların da sonunda gelen Kopernik, Kepler, Galile gibi bilim insanlarının devrim yaratan gözlemleri ve çalışmaları sayesinde, tabii ki meyvelerini verdi ve sonunda güneş sistemi, dünyamızın hareketleri ve bunların sonuçları anlaşıldı.
Mevsimlerin oluşumunda temel olarak iki şey etkili aslında. Dünyamızın güneş etrafında 365 gün süren yıllık hareketi ve tabii en önemlisi eksen eğikliği. Eksen eğikliğini şu şekilde açıklayabiliriz. Şimdi dünyaya karşıdan baktığınızı bir düşünün. Büyük mavi bir küre. Fakat bu küre gözümüzün önüne gelenin aksine tam dik bir şekilde durmuyor uzay boşluğunda. Böyle biraz yatık 23,5 derecelik bir açıyla sağa doğru hafif yatık bir halde. Bunu şöyle daha iyi somutlaştırabiliriz belki. Elinizde bir elma tuttuğunuzu düşünün. Elmanın sap kısmı var ya yukarıda tavanı göstermiyor olduğunu hayal edin onun. Hafif böyle sağa doğru yatık tavanın köşesini gösteriyor gibi düşünebiliriz. İşte dünyamız kendi yörüngesinde güneşin etrafında böyle eğik bir şekilde dönerken bir tarafa geldiğinde kuzey yarım küre güneşe daha fazla eğik bir konuma geliyor. Diğer tarafa geçtiğinde ise güney yarım küre güneşe daha çok eğilmiş oluyor.
Topaç gibi yapıyor çünkü bu hareketini. Yani bu eksen eğikliği güneşten gelen ısı ve ışığın yılın farklı dönemlerinde dünyanın farklı bölgelerine değişik açılarla ulaşmasını sağlıyor. Ve böylece her bölge farklı miktarlarda güneş ışığı alarak farklı zamanlarda farklı mevsimlerin yaşanmasını sağlıyor. Mevsimlerin neden ve nasıl değiştiğini anlamak gerçekten önemli bir mesele olmuş insanlar için ve bu da oldukça anlaşılabilir bir şey. Zira hava şartları geçmiş çağlarda insanların özellikle tarım toplumlarının hayatta kalma mücadelesini çok doğrudan etkileyen bir durumdu takdir edersiniz ki. Doğru zamanda ekim yapabilmek, sulama miktarını ayarlayabilmek, işte efendim ne var başka hasat yapmak değil mi onu zamanında toplamak çok hayati bir önem taşıyordu onlar için.
Mesela antik Mısır'da hayat Nil Nehri'nin döngülerine göre planlanıyordu. Yılı 3'e ayırmıştı Mısırlılar. Aket yani Nil'in taştığı, tarım yapılamayan dönem. Peret yani toprağın ekildiği, ürünlerin yetiştirildiği dönem. Ve Şemu yani ekinlerin biçildiği ve depolandığı dönem. Bu döngülerin yaklaştığını anlayabilmek için de belli işaretlere ihtiyaç vardı tabii ki. Bu nedenle gökyüzüne bakıyordu insanlar. Yıldızların ve ayın konumunu, güneşin hareketlerini gözlemek çok önemliydi onlar için. İşte takvimlerin ortaya çıkmasının bir sebebi de bu mevsimsel döngüleri takip edebilmekti zaten. Her toplumun ihtiyacına göre farklı kültürlerde ve farklı zamanlarda çok çeşitli takvimler yapıldı ve kullanıldı. Fakat bunların çoğunda ortak olan, esas alınan çok önemli bir sabit vardı. Güneş. Güneş, insanlar için en basit tabiriyle hayat demekti arkadaşlar. Çünkü insanlar hayatlarını tamamıyla güneşe göre yaşıyorlardı.
Güneşin doğuşuyla uyanıp, onun ısısı ve ışığı sayesinde çalışıp, akşamda güneş battıktan sonra uyuyorlardı. İnsanlar yaşayabilmek, hayatlarını verimli bir şekilde sürdürebilmek için doğaya uyum sağlamış ve onun kurallarına göre bir yaşam belirlemişlerdi yani. Fakat modern toplumun inşasıyla birlikte insanın doğayla olan bu bağ da Büyük ölçüde koptu diyebiliriz. Ampulün, yapay ışığın icadıyla birlikte artık insanlar günlerini ve gecelerini özgürce yaşamaya başladılar. Artık güneş battıktan sonra da çalışabiliyor. Geceleri çok daha uzun saatler uyanık kalabiliyorlardı çünkü. Geç yatmaya başlayan insanların uyanma saatleri de gecikti haliyle. Yüzyıllar boyunca güneşle uyanıp güneşle uyuyan insanın evrimsel olarak alışık olduğu o doğal ışık karanlık döngüsü değişince sirkadyen ritimlerimiz de bundan ciddi bir şekilde etkilendi ve bozuldu.
Sirkadyen ritim, duymuşsunuzdur. Son zamanlarda yavaş yavaş popülerleşmeye başlayan bir kavram bu. Ve oldukça da önemli bir konu. O yüzden en iyisi şimdi kısa bir ara verip bir soluklanalım. Ardından kaldığımız yerden devam ederiz.
Evet bu ara iyi geldi doğrusu arkadaşlar. Enerji depolarımı fulledim, tam gaz anlatmaya devam ediyorum. Sirkadyen ritimde kalmıştık değil mi? Sirkadyen ritim en basit haliyle insan vücudunun işleyişini belirleyen ve 24 saatlik periyotlarla çalışan doğal bir iç saat. Başta uyku ve uyanıklık döngüsü olmak üzere birçok fizyolojik ve davranışsal sürecimizi doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor bu döngü. Güneşin doğuşuyla birlikte vücudumuz iç saatini dış dünyadaki 24 saatlik döngüye göre senkronize etmeye başlıyor. Güneş ışığını algılamasıyla birlikte tüm vücuda gün başladı sinyali gönderiliyor beynimiz tarafından. Gün içinde ihtiyacımız olan enerji, metabolik hareketlilik, bazı hormonların salınımı hatta vücut ısımız dahi sirkadyen ritmimiz doğrultusunda ayarlanıyor. Güneş battığında ise devreye uyku hormonumuz olan melatonin giriyor. Beynimiz sirkadyen ritmimize uygun olarak e hadi artık uyku vakti geldi mesajı veriyor bize.
Fakat atalarımızın aksine biz bunu dinlemiyoruz biliyorsunuz. Güneşin batmasından epeyce bir sonra uyuyoruz genelde. Bugünkü modern hayatlarımız biraz da bunu gerektiriyor çünkü. Ancak maalesef bu durum vücudumuzun sirkadyen ritmini önemli ölçüde bozuyor arkadaşlar. Ayrıca özellikle telefon, bilgisayar gibi elektronik aletlerin ekranlarından yayılan mavi ışığında bu döngüyü ciddi bir şekilde olumsuz etkilediği biliniyor. E işte bu ritmin bozulması ise uyku düzenimizi, dikkat ve yaratıcılık gibi bilişsel süreçlerimizi de olumsuz etkiliyor. Ve bunun yanında fizyolojik ve mental pek çok sağlık sorununu da beraberinde getiriyor. Fakat bizi etkileyen tek döngü sirkadyen ritmimiz değil. Vücudumuz yıl boyunca değişen mevsimlere uyum sağlayabilmek için farklı bir döngü daha izliyor. Ve bu sisteme de sirkadyen ritm yani mevsimsel biyolojik saat deniyor. Tıpkı sirkadyen ritmde olduğu gibi bu da hormonal dengeyi, enerji seviyelerini hatta ruh halimizi mevsimlere göre ayarlayan içsel bir pusula gibi çalışıyor.
Hatta gelin bu konuda yapılmış bir deneyden de bahsedeyim şimdi size.
2016 yılında Kopenhag Üniversitesi'nde görevli bir grup araştırmacı, mevsimsel değişimlerin insanları ne şekilde etkilediğini tespit edebilmek için bir çalışma yapmaya karar vermişler. Ve bu çalışmayı hayata geçirebilmek için de tam 227 katılımcıyla anlaşmışlar. Ardından araştırmacılar her bir katılımcının her sabah saat 9 ila 12 arasındaki hypokretin seviyesini ölçmeye ve analiz etmeye başlamışlar. Hypokretin ya da diğer bir adıyla oreksinin temel görevi bizi, zihnimizi daha açık, bizi daha uyanık tutmak. Yani kabaca açıklamak gerekirse salgılanan hypokretin seviyemiz yüksekse daha uyanık ve zinde hissediyoruz. Düşükse daha yorgun, daha uykulu. Yaklaşık 4 yıl süren bu araştırmanın sonuçları ise gerçekten dikkate değer doğrusu. Zira toplanan verilere göre katılımcıların kendilerini en uyanık hissettikleri, yani hypokretin seviyelerinin en yüksek olduğu dönemlerin ilkbahar ve yaz aylarında, en düşük olduğu dönemin ise kış aylarında olduğu tespit edilmiş.
Bu seviyeler gün uzunluğu ve güneş ışığına maruz kalma süresiyle doğrudan ilgiliymiş. Bu ortaya çıkarılmış arkadaşlar. Yani biz insanların neredeyse güneş enerjisiyle çalışan birer makine olduğu ortaya çıkmış diyebiliriz. Gerçekten inanılmaz. Kaldı ki mevsimlerle birlikte bedenimizde ve nörokimyamızda değişen tek şey hypokretin seviyelerimizde değil. Bu konuda yapılan farklı bir çalışmada üst düzey bilişsel işlemler olarak tanımlanan dikkat analiz ve karar verme süreçlerinin de bahar ve yaz aylarında çok daha iyi olduğu tespit edilmiş. Ayrıca 2023'te yayınlanan farklı bir çalışmada da üreme davranışından fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklara kadar pek çok durumun mevsimlere bağlı olarak değişebileceği ifade edilmiş.
Mevsimler psikolojimizi bile etkileme gücüne sahipler yani. Hatta literatürde bir depresyon çeşidi olarak tanımlanan seasonal affective disorder yani mevsimsel duygu durum bozukluğu e doğrudan bununla ilgili bir rahatsızlık. Sonbahar ve kış aylarında azalan güneş ışığı sebebiyle beynin serotonin yani mutluluk hormonu salınımı azaltması ve onun yerine melatonin yani uyku hormonu salınımını arttırması da bu rahatsızlığın en önemli sebepleri arasında sayılmakta. Sonbahar ve kış doğa için olduğu kadar insanlar için de zorlayıcı geçiyor diyebiliriz sanırım. Zira tıpkı doğa gibi biz de kapatıyoruz kendimizi kış aylarında. Toprağın çoraklaşması, ağaçların yapraklarını dökmesi gibi biz de daha depresif, daha enerjisiz ve daha uykulu hissetmeye başlıyoruz bu tür mevsimlerde. Metabolik dengesizlikler ve çeşitli hastalıklar da kışın getirdiği diğer zorluklar arasında tabii ki. Fakat baharın gelmesiyle birlikte her şey değişmeye başlıyor.
O zorlu geçen kışın ardından doğanın uyanması gibi biz de uyanmaya başlıyoruz adeta. Güneş ışığına kavuşuyor. Daha enerjik, daha mutlu, daha umutlu hissediyoruz kendimizi. Tıpkı doğa gibi onunla birlikte yenileniyor, tekrar üretmeye, baştan başlamaya, daha iyisini yapmaya hazır hale geliyoruz. İçimiz motivasyonla, umutla doluyor gibi sanki. Tüm bunlar da ilkbaharı kutlamaya değer bir hale getiriyor işte. Ve zaten tam da bu sebeplerle yüzlerce, hatta binlerce yıldır dünyanın dört bir tarafında kutlanıyor baharın gelişi. Mesela her sene 21 Mart'ta yani baharın ilk gününde kutlanan Nevruz, bu toprakların en eski bahar bayramlarından biri. 3000 yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğu düşünülüyor. Kökeni hakkında farklı anlatılar, farklı efsaneler mevcut tabii ki. Fakat pek çok farklı toplum tarafından kutlanan ortak bir bayram olduğu da kesin. İşte bu sebeple Nevruz, 2010 yılında insanlığın somut olmayan kültürel mirası olarak kabul edilmiş UNESCO tarafından.
Yine bu topraklarda, özellikle Anadolu, Balkanlar, Orta Asya'da çok fazla kişi tarafından kutlanan bir bahar bayramı daha var. Hatta bu da 2017'de yine somut olmayan kültürel miraslar arasında yerini aldı. Evet, Hidrellez'den bahsediyorum bu kez.
Hidrellez aslında kökenleri binlerce yıl önceye dayanan bir kutlama. Şamanizm başta olmak üzere pek çok farklı inançtan izler taşıyan bu gelenek, İslamiyet'in kabulüyle birlikte ona dair öğeleri de bünyesine katıp zenginleşmiş ve işte bugünkü halini almış diyebiliriz. İnanışa göre her yıl 6 Mayıs'ta karada zora düşenlere yardım ettiğine inanılan Hızır'la, denizlerde darda kalanların yanında olduğuna inanılan İlyas peygamberler bir gül ağacının altında buluşuyorlarmış. İşte o gün Hızır ve İlyas'ın yeryüzüne bolluk, bereket, mutluluk, şifa getirdiğine inanmış insanlar. Ayrıca dilek ve temennilerini onlara ulaştırabilirlerse eğer, bunların gerçekleşebileceğini düşünmüş ve bunun için çeşitli ritüeller uygulamışlar. Hızır ve İlyas'ın yeşil alanlarda ya da su kenarlarında olacağını düşündükleri için Hıdrellez günü bu alanlarda toplanmış, buralarda hep beraber yiyip içip eğlenmişler. Hıdrellez deyince akla ilk gelen şeylerden biri dilek ritüelleri oluyor biliyorsunuz.
Özellikle 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece gerçekleştiriliyormuş bu ritüeller genellikle. İnsanlar istedikleri şeylerin resmini kağıda çizip ya da yazıp bunları sabah gün ağarmadan önce ağaçlara asıyor, toprağa gömüyor ya da akan bir suya bırakıyorlarmış. Bu sayede dileklerinin Hızır'a ulaşmasını ve gerçekleşmesini umut ediyorlarmış. Hıdrellez deyince akla gelen bir diğer ritüelse ateşin üstünden atlamak. Kutlama alanlarında yakılan ateşlerin üstünden atlayan insanlar, bu sayede kışın olumsuzluklarından da arınacaklarına, hastalıklardan ve nazardan korunacaklarına inanmış ve yüzyıllar boyunca bunu uygulamaya devam etmişler. Tabii artık eskisi kadar yoğun değil ama yine de hala bazı yerlerde ateşlerin yakılıp böyle üzerinden atlandığını görüyoruz. Toplu eğlenceler düzenleniyor Hıdrellez günlerinde hala. Dilek dileme gibi bazı ritüeller de pek çok kişi tarafından devam ettiriliyor. Tabii bunların böyle hani yazdıkları kağıtları Hızır'ın gelip alacağını tam olarak düşünmeseler de böyle bir geleneği sürdürmek, istekleri yazıp netleştirmek, kendilerine bir motivasyon edinmek için yapıyorlar herhalde daha çok bu ritüelleri insanlar.
İsimler ve ritüeller değişse de, her toplumda farklı gelenekler olsa da, amaç ortak arkadaşlar. Baharı kutlamak. Evet her mevsimin tabii kendilerini, Ne göre zorlukları, kolaylıkları, sevdiğimiz sevmediğimiz yanları var. Ama kıştan sonra gelen bahar bambaşka. Dağları tepeleri aşıp düzlüğe inmek. Susuzluktan ağzı kurumuşken buz gibi bir su içmek. Sırtında taşıdığın kilolarca yükü bir anda kenara atmak gibi sanki baharın gelişi. Ama tabii her şey gibi o da geçici. Dünyanın hareketleri, mevsimlerin döngüsü belli. İlk baharın sonu yaz, her yazın bitişi kış. O yüzden her baharın tadını çıkarmalı. Bize sunduğu güzelliklerin farkına varmalıyız. Doğayla iç içe olmalı. Baharın fizyolojik ve psikolojik olarak bize sağladığı o faydaları değerlendirmeliyiz. Hep arayıp durduğumuz o motivasyon var ya, onu böyle bir mevsim bile verebilir bize aslında. Fazlasını beklemeye de istemeye de ihtiyacımız yok bana sorarsanız.
Tabii bir şeyleri gerçekleştirmeye çalışırken bazen zorluk yaşayabiliriz. Hayatın belli zamanlarında tökezleyebiliriz. Umutsuzluğa kapılabiliriz. Yorgun ve mutsuz hissedebiliriz.
Ama o anlarda da şunu hatırlamayı unutmayın. Her kışın sonu bahardır. Ve bahar her zaman tekrar gelir.
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (13)
- Goran Bregović - Kustino oro - (audio) - 1988
- Persefoni
- Mevsimler Nasıl Oluşur? | TÜBİTAK Bilim Genç
- Celebrating the Seasons: the Ancient Egyptian Calendar - Nile Scribes
- Günlük Yaşamımızın Gizli Kahramanı: Sirkadiyen Ritim Nedir? | TÜBİTAK Bilim Genç
- (PDF) Cerebrospinal Fluid Hypocretin-1 (Orexin-A) Level Fluctuates with Season and Correlates with Day Length
- One seasonal clock fits all?
- Seasonal effect—an overlooked factor in neuroimaging research
- MEVSİM GEÇİŞİNİN BEYİN ÜZERİNDEKİ ETKİSİ - Psikolog Merve ALTINDAĞ
- How do seasons affect the psyche? - BBC Bitesize
- Nevruz
- Hıdırellez
- HIDRELLEZ - TDV İslâm Ansiklopedisi