111 Hz ·Bölüm 168 ·27 Ocak 2025 ·25 dk ·2.315 kelime

Gençlik, Yaşlılık ve Yaşçılık: The Substance

Hiç kendinizin daha genç, daha güzel ve daha mükemmel bir versiyonunu hayal ettiniz mi? Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan filmlerinden The Substance, işte tam da bu soruyla başlıyor. Film, gençlik, güzellik ve tiksinti üzerine derin tartışmaları tekrar başlatıyor. 111 Hz’in bu bölümünde, The Substance’ın işlediği temalardan yola çıkarak gençleşme teknolojilerinin bilimsel altyapısını keşfe çıkıyoruz. Aynı zamanda yaşlılığa dair toplumsal ve bireysel yaklaşımları felsefi bir perspektiften anlamaya çalışıyoruz.

0:00

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Teşekkürler. İyi günler.

Sonunda kargom geldi.

Ne bu iğne ya? Ben hap krem falan beklemiştim. Bu muymuş gençleştirici dedikleri?

Bu ne? Bir de numara var. Arayayım bakayım.

Alo. Hiç daha iyi bir versiyonunu hayal ettin mi? Merhaba. Daha genç. Daha güzel. Daha mükemmel. Tek bir enjeksiyon. Bir dakika. Soru soramıyor mu? DNA'nı özgür bırakacak. Durup dinleyecek misin? Ölünme tekrar başlayacak. Yeni versiyonun ortaya çıkacak. Hay Allah'ım ya. Bu ne saçmalık.

Şimdi yine arıyorlar. Alo. Kuralları açıklıyorum. Şırıngaya sarı olan sıvıyı doldur. Unutma. Tek sefer. Sadece bir kere kullanacaksın. Yedi günde bir değiştireceksin. Siz teksiniz. Kaynak tek. Dengeye saygı duy. Unutma. Siz teksiniz. Ne dengesi? Yedi gün ne demek? Alo. Alo.

Delirmişler bunlar. Neyin dengesi? Biz kim? Kaynak ne?

Yapmak zorundayım ama. Yapmak zorundayım. İstiyorum. İstiyorum. Genç olmayı, güzel olmayı, mükemmel olmayı istiyorum. Hepsini istiyorum.

Hiç daha iyi bir versiyonunu hayal ettin mi?

Daha genç. Daha güzel. Daha mükemmel.

Ne oluyor?

Ve Firuze'nin daha genç, daha güzel, daha güzel, daha mükemmel hali doğar. İşte böyle arkadaşlar. Geçen yılın bayağı bir konuşulan filmi ve şimdi de Oscar'a da aday gösterilen birkaç dağıda The Substance'da kullanılan madde insanı bu şekilde etkiliyormuş. The Substance'ın evreninde Türkiye'ye de ulaşmış ve Firuze de kullanmaya karar vermiş. Firuze'nin kullanmasının ardından genç Firuze dünyaya geliyor. Ancak o daha tam ne olduğunun farkına varmış değil. Bu evrene döneceğiz ama isterseniz önce bu gençlik kavramına, gençliğe duyulan o arzuya ve gençleşme isteğine bir bakalım.

Dinlerle başlayalım. En azından iki İbrahimî dinde benzer bir gençlik dahayyulu var. İslam alimlerinin genel kanısına göre ölümden sonra dirilme yaşı belli. Cennete gidenlerin 33 yaşında olacak şekilde dirilmesi bekleniyor. Cennetin mükemmel oluşunu da hesaba katacak olursak burada 33 yaşın bir tür en iyi yaş olarak ifade edildiğini söyleyebiliriz. Hristiyanlıkta da yine 33 yaş öne çıkıyor. Tabi İslam'daki kadar genel kabul görmüş değil. Yine de İsa'nın çarmıha gerildiği yaş olmasından kaynaklı 33 yine öne çıkan olasılıklardan biri. Dünyanın neredeyse üçte biri mükemmel yaşın 33 olduğuna inanıyor desek herhalde pek de abartmış olmayız. Anlayacağınız o ki gençliğe dair yüceltme ne yeni ne de güncel popüler kültürün bir icadı. Neredeyse 2000 yıllık bir tarihi olan milyarlarca insanın benimsediği düşünce sistemlerinin dahi özümsediği bir inanç bu.

Bakın gençleşme kelimesi sözlüklerde nasıl tanımlanmış önce bir Cambridge sözlüğe bir bakalım. Diyor ki burada birinin daha enerjik daha genç hissetmesi veya görünmesi için alınan aksiyonlar ve süreçler. Dikkat ederseniz sadece biyolojik bir yaşa değil enerjiye ya da görüntüye de bir referans var burada. Ve buradan yola çıkarak baktığımızda yaşın, gençliğin sadece biyolojik veya fizyolojik süreçleri tanımlamadığını anlıyoruz. Zira bizim karakterimiz Firuze de daha genç, daha güzel, daha mükemmel halini elde edebilmek adına ne olduğunu bilmediği bir madde kullanmaya başladı. Durham Üniversitesinden Gene Spence gençlik kavramının bu diğer yönlerini inceliyor. Ona göre gençlik biyolojik olduğu kadar toplumsal hatta ekonomik pozisyonlarımızdan türetilen bir kavrammış. Ayrıca farklı dönemlerde veya farklı mekanlarda değişik anlamlar kazanabiliyormuş. Mesela 60'lardan önce gençler dediğimiz grup iş gücüne girişi belirtirken, 60'lar ve 70'ler sonrası batıda özellikle popülerleşen üniversite eğitimleri ve cinsel devrim, hippie hareketi gibi nedenlerle hedonistik, deli dolu, politik olarak aktif gibi bir takım yeni anlamlar kazanmaya başlamış.

Sanat tarihçisi Patricia Mellencamp, gençliğin kültürdeki anlamının bir tür kaybetme hissiyle bağdaşlığını ifade ediyormuş. Ona göre gençlik bizim deneyimlerimizle ve başarılarımızla değil, kaybetme hissiyle andığımız bir dönem. Firuze de bu nedenle istemişti yeniden genç olmayı. Bu madde ona kaybettiği bir şeyi vaat ediyordu. Şimdi gelin o evrene tekrar bir bakalım isterseniz. Genç Firuze orada neler yaşayacak acaba?

Bayılıyorum bu hayata. Genç ve güzel olmak gibisi yok. Şimdi gidip o yaşlı kadına dönemem. Evideş gibi bırakmış hem de. Ayrıca 8. gün ama başıma bir şey gelmedi. O biraz daha uyusun bakalım.

Şırınga da burada. Gel buraya.

Birkaç günden ne olabilir ki? Ona tekrar para, ün, sevgi getiriyorum.

Bakar mısınız nasıl da bir koşuşturmaca içinde? Gençliğin tam enerji dolu olma, hedonistlik algısını pekiştiriyor onun bu davranışları. Ama çok mu bilim kurgu sizce bu yaşananlar? Yoksa cidden böyle bir tıbbi prosedür mümkün mü? Yani yanlış anlamayın. Filmi izleyenlerinizin malumudur. Bölünme sahnesi oldukça fantastik. Ama gençleşme ve yaşlanma için tıbbi olarak ne tür teknolojiler mevcut bir de buna bakmak lazım. Acaba daha gerçekçi, Ayakları daha yere basan prosedürler de olabilir mi? Yaşlanmanın geri çevrilebilir olup olmamasına girmeden önce yaşlanma sürecini iyice bir anlamamız gerekiyor. Yaşlanma dediğimiz şey, Hücresel düzeyde DNA hasarı, protein birikimi, hücre fonksiyonlarında bir takım bozulmalar gibi değişiklikler içeren bir süreç. Bu değişiklikler de zamanla dokuların, organların, işlevlerini olumsuz bir şekilde etkileyerek hastalıkların gelişimine katkıda bulunuyor. Nobel Ödüllü biyolog Venki Ramakrishnan evrimsel sürecin üremeyi uzun yaşama tercih ettiğini söylemiş.

Bu şu demek, insanların biyolojisi türünün devamlılığı için çocuk yapmaya uzun yaşamaktan daha yatkın. Ramakrishnan hem biyolojik olarak yaşlanma sürecinin değiştirilebilir olduğunu söylemiş hem de insanın doğal bir yaşam limiti var diye belirtmiş. Ortalama yaş limiti 100 civarıymış insan türü için ve bu limitin üzerine çıkanların en büyük farkı da genetikmiş. Örnek olarak 1997'de hayatını kaybeden Jean Calment adındaki Fransız bir kadın bilinen en yaşlı insan olma özelliğini hala koruyor. Tam 122 sene yaşamış. Her gün şarap içen, yemeklerden sonra hatta sigara tüttüren ve günde bir kiloya yakın çikolata tüketen biriymiş. Çok şaşırtıcı değil mi? İlla ki genetiktir demesinin sebebi de bu biraz sanki değil mi? Pratikleri hiç de sağlıklı görünmüyor çünkü bize. Sakın örnek filan almaya kalkmayın. Ramakrishnan'ın çalışmaları tabii yaşlanmayı anlamaktan ibaret değil. Onun çalışmaları bizlere yaşlanmayı durdurma ve hatta tersine çevirmeye dair başka bir takım bilgiler de veriyor.

Yaşlanma önleme dediğimizde önümüze çıkan bir enzim var mesela. Telomeraz. Bu enzimi hücrelerimizin içindeki DNA'nın uçlarını koruyan ve bu vesileyle yaşlanmayı yavaşlatan bir enzim olarak düşünebiliriz. Ve bu enzim sayesinde hücrelerimiz daha uzun süre çalışabiliyormuş.

Eee o zaman bu telomeraz dediğimiz şeyi daha aktif hale getirecek biyolojik ya da tıbbi yolları bulalım dediğinizi duyar gibiyim. Ama Ramakrishnan bu konuda bizi uyarıyor. Telomeraz enziminin bazen de durdurulması gerekiyormuş. Bazı hücrelerin bir noktada ölmesi ve yerini yenilerine bırakması gerekiyormuş. Telomeraz aktivitesinin artması işte bu ölme sürecini öteliyor ve kanser riskini arttırıyormuş. Hatırlarsanız kanser dediğimiz tıbbi durum hücrelerin durmadan bölünmesini içeriyor. Kanser hücrelerinin ortaya çıkmasında da birçok etken var. Kanser hücreleri telomerazın aktivitesine devam etmesini sağlıyormuş. Tam da bu nedenle durmadan bölünüyorlarmış. Yani arkadaşlar anlayacağınız şu ki yaşlanmanın önüne geçmek ve kanser riskini azaltmak aynı anda gerçekleştirmesi olacaktır. Oldukça zor iki hedef ve bu nedenle olacak ki günümüzdeki müthiş tıbbi gelişmelere rağmen yaşlanma hala tam olarak durdurulabilmiş bir şey değil.

Peki yaşlanmak ne? Bir hastalık mı mesela?

Aslında değil. Örneğin dünyanın önde gelen üniversitelerinden Harvard Üniversitesi'nin kök hücre enstitüsünde yaşlanma sürecini ve bu sürecin farklı organ sistemleri üzerindeki etkilerini anlamak için kapsamlı bir takım araştırmalar yürütülmekte. Yapılan bu çalışmalara göre yaşlandığımızda eklemler, kan damarları ve diğer anatomik yapılar daha hassas hale geliyor. Hastalıkların daha yüksek oranda ortaya çıkmasının sebebi de bu. Yani yaşlılık bir hastalık değil ancak bizleri hastalıklara daha yatkın bir hale getiriyor. Bir de şimdi yükselen bir tıbbi alana bakalım. Kök hücre çalışmalarına. Bu alanı da anlayabilmek için kök hücre denilen hücrelere biraz daha yakından bakmamız gerekiyor.

Kök hücreler vücuttaki tüm hücrelere dönüşme potansiyeline sahip olan özel hücreler. Bunların sayısı ve fonksiyonları yaş ilerledikçe azalıyor. Aslında etrafımıza baktığımızda da görebiliriz bu durumu. Çocuklar tüm gün koşuşturup dururken düşerler. Kolları, bacakları yara bere içinde kalır. Yine de sonrasında çok hızlı bir şekilde iyileşirler. Ama öte yandan yaşlı bir tanıdığınız varsa eminim siz de buna tanık olmuşsunuzdur. Onlar bir kaza geçirdiğinde iyileşme süreci daha uzun, daha sancılı olur. Burada önemli olan nokta şu ki, kök hücrelerin işlevlerinin zayıflaması en basit yarada dahi kendini gösteriyor. Ve bu durum bilim insanlarını kök hücrelerin yalnızca iyileşme sürecinde değil, aynı zamanda yaşlanma belirtilerini hafifletme ve biyolojik gençleşmeyi sağlama potansiyeli üzerinde de çalışmaya yönlendiriyor. Mesela hayvan deneylerinde kök hücre tedavilerinin yaşlanma belirtilerini azalttığı ve yaşam süresini uzattığı görülmüş.

Örneğin Harvard Üniversitesi'nde fareler üzerinde gerçekleştirilen deneylerde, yaşlı farelerin kan dolaşımı genç farelerle birleştirildiğinde, genç farelerin organlarının hızla yaşlandığı gözlemlenmiş. Dolaşımlar ayrıldığında ise yaşlanma belirtilerinin yok olduğu ve organların biyolojik olarak yeniden gençleştiği tespit edilmiş. Bir diğer deneyde ise yaşlı farelere uygulanan kök hücre tedavileri, bu hayvanların motor fonksiyonlarında iyileşme ve bilişsel fonksiyonlarında düzelme gibi bir takım olumlu sonuçlar vermiş. Ancak tabii insanlar için daha yolun başındaymışız.

Sonuç olarak kök hücre tedavileri yaşlanmanın etkilerini hafifletme ve yaşam kalitesini arttırma potansiyeline sahip, zira büyük konuşmak için çok erken olduğunu unutmamak gerekiyor. Özellikle de insanlar olarak. Şimdi kısa bir ara verelim. Geri dönüşte biraz daha gençleşmenin yaşlanmanın felsefesi nedir? Onları konuşacağız.

Siz teksiniz. Kaynak tek. Dengeye saygı duy. Unutma. Siz teksiniz. Sadece bir gün daha.

Neden gelmiyor? Bu yaşlı şeyin tek bir görevi vardı. Ne yapacağım ben?

Başım.

Aç şunu aç. Kuralları açıklıyorum. Gelmiyor. Daha fazla sıvı çekemiyorum bu çirkin şeyden. Ne yapacağım? 7 günde bir değiştireceksin. Ama çok önemli bir etkinlik vardı. Kaynak tek. Dengeyi tekrar sağlaman lazım. Sıra onda. Yoksa ikiniz de devam edemezsiniz. Hayır, hayır, hayır. Olamaz. Başka bir yol olmalı. Alo. Alo.

Allah kahretsin.

Diriltelim bakalım şu çirkine.

Neredeyim ben? Ne oldu? Ne var? Firuze'nin genç versiyonunun yaşlı haline neler dediğini duydunuz mu? Ondan çirkin diye bahsediyor. Sanki iğrenç bir şeymiş gibi. Sanki insan değilmiş gibi davranmaya başlıyor. Burada biraz da bu gençlik, yaşlılık meselelerinin felsefesine bakmamız şart oldu. Mesela neden genç Firuze yaşlı versiyonuna karşı böyle bir davranış içinde? Biraz bunu anlamaya çalışalım.

Yaşlılık meselesine dair ilk konuşanlardan biri, ünlü Fransız filozof Simon de Beauvoir şöyle demiş. Eğer yaşlı insanlar, gençlerle aynı arzuları, aynı duyguları ve aynı ihtiyaçları sergilerse, dünya onlara tiksintiyle bakar. Yaşlılarda aşk ve kıskançlık tiksindirici ve saçma, cinsellik itici, şiddet gülünç görünür. De Beauvoir, genç Firuze'nin yaşlı versiyonuna yaptığı şeyi görmemiz için bize bir netlik sağlıyor sanki değil mi arkadaşlar? Ona göre bizler, yaşlılara karşı sessiz bir komplo kuruyoruz. Onları insanlığın dışında bırakmaya çabalıyoruz. Ki etrafımızda baktığımızda da bunu görebiliriz. Yaşlılar, toplumun normal yaşamından dışlanıyor. Onların üzüntüsüne, sıkıntısına, yalnızlığına acıyoruz. Ama büyük oranda neden böyle hissettiklerini sormuyoruz. İşte De Beauvoir'a göre yıkıcı gerçek şu. Henüz yaşlanmamış olanlar, yaşlıların insanlığını reddediyorlar. Yaşlılara saygı duymaktan oldukça fazla bahsedilir ama bu laf sanki biraz da iki yüzlülük içeriyor değil mi?

İnce bir alayla onların kenara çekilmeleri gerektiğini ima ediyoruz sanki. Saçlarının eksilmesi veya ağarması gibi bir takım sebeplerle, görünüşü itibariyle yaşlı gördüğümüz kişilerle anlamlı aktivitelere girmekten kaçınıyoruz. Zaten yaşlı. Onun gücü neye yeter ki? Ya dans etmek de hiç yakışmıyor. Aşık olmak onun neyine? Gibi laflar ediyoruz. Böyle lafları duyuyoruz etrafımızda. Aynı zamanda günümüz dünyasında piyasa odaklı bir dünyadayız. E bu da ister istemez bakış açımızı etkiliyor. Yaşlılara çalışmadıkları için, ekonomiye katkı sağlamadıkları için topluma bir şey katamayacakları gibi bir önyargıyla bakıyoruz. Onları küçümsüyoruz, yetkin olmadıklarını varsayıyoruz ve tabii doğal olarak bu bizim konuşmalarımıza yansıyor. Küçümseyici bir ton takınıyoruz.

Peki neden böyle yapıyoruz?

Amerikalı filozof Martha Nussbaum, yaşçılığın yani yaş temelli ayrımcılığın tüm insanları kapsayan tek ayrımcılık türü olduğunu ifade ediyor. Çünkü yeterince uzun yaşayan herkes bir gün yaşlı olacak. Ona göre bu ayrımcılıktan hiç kaçış yok. Örnek olarak bir erkek için bir kadını irrasyonel, duygusal, itaatkar gibi görmek, aynı zamanda onu rasyonel, emir almaz gibi bir pozisyona yerleştiriyor. Ancak bir genç, bir yaşlıya söylediği her şeyin kendisi içinde gün gelip geçerli olacağını biliyor. Nussbaum'a göre bu hatırlatma durumu da yaşlılara yönelik ayrımcılığın temellerini atıyormuş. Yaşlanma ise ölümle ilişkilendirildiği için bir tiksintiyle ele alınıyormuş insanlarda. Ona göre yaşlı bedenler gençlere kendi kırılganlıklarını ve ölümlülüklerini hatırlatıyormuş.

Popüler söylemler bu bedenleri beceriksiz, çekici olmayan hatta itici olarak resmettiğinden yaşçı bakış açısı oldukça yaygın diyor Nussbaum. Yani ona göre yaşlanmak sadece bireysel bir deneyimi değil, aynı zamanda toplumsal bir dışlanma sürecini de ifade ediyor. Kendisi ölümle tiksinti duygusunun bir arada ele alınması gerektiğini fark etmiş. Vücut sıvıları ve kokuları gibi doğal durumların insanlarda hem bir tiksinti hem de ölümlülüğü hatırlatma hissi uyandırıyormuş. Bu tür kokular sanki bir insandan değil de yalnızca bir hayvandan çıkabilirmiş gibi algılandığından bizlere fani doğamızı ve en sonunda gelecek o ölümü hatırlatıyormuş. Ayrıca bedensel sıvıların ve kokuların bir tür zehirlenme kokusunu harekete geçirdiğini de iddia ediyor. Yani bu iğrenme hissimiz her ne kadar bizleri korumak için evrimselleşmişse de sosyal hayatta başka şekillerde bizlerin davranışlarını etkiliyor. Yüz binlerce yıl önceki atalarımızın ölmüş bir hayvanı yememek için geliştirdiği bir takım duygular bizlerin bu karmaşık toplumsal yapıları olan dünyamızda her zaman faydalı olmayabiliyor.

İğrenme duygusu üzerine uzmanlaşmış bir psikolog olan Paul Rosen'e göre tiksintinin bir kısmı çevresel öğrenmeyle oluşsa da evrimsel bir temele dayandığı da düşünülüyormuş. Tabii Rosen bir uyarıda da bulunuyor ve yaşlı bedenlere yönelik bu damgalamanın genelde abartılı olduğunu belirtiyor. Ona göre yaşlanmayla ölüm arasında bir ilişki var ancak yaşlıların topluma katkı yapamayacağı düşüncesi bütünüyle bir yanılgı. İsterseniz şimdi son bir kez Firuze'ye bakalım. Bakalım bu defa onun hangi versiyonu ne yapıyor? O genç kadın tüm yaşam enerjimi aldı. Sanki ben bir hiçmişim gibi sanki yıllardır yaptıklarıma bile ona borçluymuşum gibi davranıyor. Bıktım artık bundan. Nerede? Nerede o bitirme ilacı? Nerede? İşte burada.

Ne oluyor?

Sen?

Ne yapıyorsun? Ama senin canlanmaman gerekiyordu. Ben bitirme ilacını kullandım. Artık sadece ben olacağım. Beni daha fazla sömürmene izin vermeyeceğim. Ben kendi hayatımı kendim yaşayacağım. Ne yaptın? Ne yapıyorsun? Hayır, bu gerçek olamaz. Bırak, bıraaaak!

Ve hikayemiz de bu deney de bu şekilde bitiyor arkadaşlar.

Yaşlanmaya yönelik damgalama sadece başkalarına yöneltilen bir önyargı değil. Aynı zamanda bizim kendimizi dışlamamızla ve kendi bedenimize yabancılaşmasıyla devam eden bir mekanizma. Toplumun bu önyargıları yıkması ve yaşlanmanın sadece biyolojik değil, aynı zamanda kültürel bir zenginlik olduğunu kabul etmesi gerekiyor. Tabii bu sadece tek yönlü bir ilişkilenme işermiyor. Aynı zamanda gençler için de büyük bir kayıp var burada. Yaşlılar homojen bir grup değiller çünkü. Bizim çizdiğimiz o kırılgan karikatürler de değiller. Onların her biri hala birey. Üstelik tecrübeli, deneyimlerin çetin sınavlarında şekillenmiş bireyler. Yaşlanmaya dair önyargılar sadece başkalarına yönelik değil. Kendi bedenimize ve geleceğimize karşı da yabancılaşmamıza sebep oluyor. Yaşlılık sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda kültürel bir zenginlik. Her yaşlı birey kendi benzersiz deneyimleriyle şekillenmiş bir hikaye taşıyor.

Belki de yapılması gereken, Deboğar'ın dediği gibi bu sessizliği bozmak, yaşlıların seslerini duymak, onları gerçekten dinlemek. Bunu bir yardım eylemi olarak da değil, insanlığı bütünüyle kucaklama çabası olarak görmek. Çünkü yaşlıları gerçekten dinlediğimizde, her yaştan insanın değerli olduğu bir dünya için önemli bir adım atmış oluyoruz.

Künye
  • YazanUğur Yıldırım
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (12)